Taner Timur

13 Nisan, 11:47  · 

Herkese Açık ile paylaşılıyor

Herkese Açık

FİNANS HEGEMONYASI ve FİKİR HAYATIMIZ

“Günümüzde fikir hayatımız çok durgun. Adeta yaprak kıpırdamıyor!”. Muhafazakâr bir tarihçi yakınlarda bunları yazıyor ve daha sonra da bu ülkede “150 yıl önce” bile zengin “fikir hareketleri” yaşandığını anlatıyordu.

Bu kişisel bir saptamaydı ve yazar sözünü ettiği fikir boşluğunun nedenleri üzerinde durmuyordu. Zaten yazının yer aldığı gazete de böyle bir tartışma için pek elverişli değildi. AKP dönemine damgasını vuran “aydın düşmanlığı” ve üniversitelere vurulan darbe gibi konular herhalde Sabah Gazetesi sütunlarında özgürce tartışılamazdı.

***

Evet, fikir meydanında bir hareket yoktu; ama ülkede finans sektörü büyük bir hareketlilik içindeydi. Liralar, dolarlar, hisse senetleri, tahviller havada uçuşuyor, hızla elden ele geçiyordu. Üstelik bu yeni bir şey de değildi ve “finans hegemonyası” bir bakıma Türk kapitalizminin bir çeşit “ilkel günahı” oldu.

***

Çok genç yaşlardayken gazetelerde okuduğum bir haberi hala anımsarım. Anlatılan olay beni şaşırtmış ve belleğime çakılmıştı. 1950’lerdeydik; lise öğrencisiydim, ülkede kapitalizm yeni gelişmeye başlamıştı. Henüz “turizm patlaması” olmamıştı; gazetecilerin her rastladıkları turiste “ülkemizi nasıl buluyorsunuz?” diye sordukları yıllardı. Bu soruya tok sözlü bir Kanadalı çiftin verdiği yanıt hala kulaklarımda çınlar: “Biz parası bu kadar az, fakat bankası bu kadar çok bir ülke görmedik!”.

***

Gerçekten de halkın bir avuç tasarrufuna el koymak için bankaların yarıştığı yıllardı. O günlerde her mahallede bir banka şubesi açılıyordu; Kanadalı çifti şaşırtan da bu olmuştu. Sermaye sahiplerinin neden zahmetli “mal üretme” sürecini devreden çıkararak “paradan para kazanma” yollarını aradıklarını çok sonraları öğrendim. Üstelik “istisna” gibi görünen bu durum, bazı dönemlerde kural haline de geliyordu. Daha da kötüsü, toplumların hayatında “devlet parası ile para kazanma”nın meşru ve olağan sayıldığı dönemler de vardı. Ve bu gibi durumlarda “kötü para” iyi parayı kovmakla kalmıyor, özgür tartışma ortamını da yok ediyordu. Böylece, devlet malının “deniz” sayıldığı dönemlerde “fikir tartışmaları”nın yerini daha çok “yolsuzluk tartışmaları” alıyor ve birileri haksızlık ve yolsuzluklarla savaşırken, başkaları da bunları susturmaya, “etkisiz hale” getirmeye çalışıyordu. Ve bu arada kuramcılar da geçmişi dönemlere ayırarak hükümlerini bu bağlamda veriyorlardı.

Nitekim bizdeki gelişmeler de böyle oldu.

***

Cumhuriyetten sonra 1940’lara kadar devrimci ruh ekonomik yaşama da damgasını vurmuştu. Ne var ki İş Bankası ve “affairism” söylentilerini bu ruh da önleyemedi. 1940’lar ise “karaborsa” ve “savaş zengini” iddialarıyla geçti. Arkadan da Menderes dönemi geldi ve bu yıllarda yolsuzluk iddiaları daha da yaygınlaştı.

***

Aslında Menderes’in kendisi varlıklı ve gözü tok bir aileden geliyordu; ama başbakan olarak durumu kontrol edememiş, ipin ucunu kaçırmıştı. Günü geldi gelişmelere şöyle isyan etti: “Çalıyorlar birader çalıyorlar; ne diyeyim, Allah belalarını versin! Ama ben ne yapayım? Ben Başvekilim, müfettiş değilim ki…”. Sonunda da acizlik içinde “çalanlar”ı değil, onlarla savaşanları cezalandırmaya kalktı ve bu da sonu oldu.

Tuhaf bir dönemdi; o günlerde hırsıza “hırsız” bile denemiyordu ve kimseye de bunu kanıtlamak hakkı tanınmıyordu. Bu yüzden de muhalefetin en başta gelen sloganlarından biri “ispat hakkı” olmuştu.

***

Arkadan Demirel dönemi ve “yeğen Yahya” söylentileri yaşandı; bunları da Özal yılları ve “benim memurum işini bilir” anlayışı izledi. Darbeler, “ara rejim”ler yaşanıyor, sonra “demokrasi”ye tekrar geçiliyor, fakat “yolsuzluk” suçlamaları bir türlü gündemden düşmüyordu. Sorun, bir dürüstlük timsali olan Ecevit döneminde bile çözülemedi; üstelik 1999-2002 koalisyon döneminde söylentiler iyice arttı. Ve sonunda AKP de bu sorunu çözme vaadiyle iktidara geldi.

***

Oysa değişen bir şey yoktu; üstelik çok geçmeden bu alanda daha da ileri adımlar atılmakta olduğuna dair işaretler belirdi. Tayyip Bey, daha iktidarının ilk yıllarında, oğlunun nasıl cepten bir kuruş bile harcamadan, banka kredileriyle bir “gemicik” sahibi olduğunu anlatmakta bir sakınca görmüyordu. İşler yolundaydı; nihayet, bu ülkede “Devlet malı deniz!”, “Bal tutan parmağını yalar!” gibi atasözleri vardı ve bunlara uygun davranan politikacıları suçlamak da kimsenin haddi değildi.

***

Doğrusu AKP dönemi bu bakımdan son derece başarılı bir dönem oldu. Ve sonunda da gereksiz tartışmalara veda edilerek, fikir hayatımızda artık “yaprağın bile kıpırdamadığı” bir sükûnet dönemine girildi.

Öyle görünüyor ki gelecek kuşaklar bu dönemi en çok bu özellikleriyle hatırlayacaklar

Aktif

Taner Timur

7 Ocak  · 

Herkese Açık ile paylaşılıyor

Herkese Açık

      Türkiye’de muhafazakâr kesimler, bu ülkede “katı” (”Laikçi”) buldukları uygulamaları öteden beri Fransız etkilerine bağlar ve eleştirirler.  Ne var ki bu yöndeki eleştiriler, Fransa’da Emmanuel Macron döneminde, Macron’u da aşan nedenlerle yoğunlaşmış ve bir krize yol açmış bulunuyor. İzleyen satırlarda bu konudaki gelişmeleri özetlemeye ve yorumlamaya çalışacağım.       

Ülkeler arasında görüş ayrılıkları ve çıkar çatışmaları doğal ve sık rastlanan bir durumdur. Oysa bazı hallerde bu çatışmalar farklı boyutlar kazanır ve daha derinlerdeki bazı kültür ve zihniyet farklarını yansıtır. Öyle görünüyor ki son yıllarda Fransa ile Türkiye arasında yaşanan ve İslam, islamofobi ve laiklik tartışmalarına yol açan kriz de böyle bir boyut taşıyor.

     ***

     Aslında Türkiye kamuoyu, Fransa ile yaşanan krizin niteliği hakkında ilk kez R. T. Erdoğan’ın 2020 Ekim ayında yaptığı bir konuşma ile aydınlandı. Tayyip Bey, bu konuşmasında Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’u eleştirerek, “bu zatın Müslümanlarla  derdi nedir?” diye soruyor ve Macron’un “zihinsel noktada tedaviye muhtaç olduğunu” ileri sürüyordu. “Ülkesinde yaşayan milyonlarca farklı inanç mensubuna bu şekilde davranan bir devlet başkanına başka bir şey söylenemezdi!”. (24 Ekim 2020).

     Oysa Beştepe sözcüleri yine de “başka şeyler söylemeye” devam ettiler ve bu konuda ayrıntılı açıklamalar yaptılar. Hatta bunlardan biri, Macron’un “hezeyanı”nı, kendi kültüründen habersiz olmasıyla açıklıyor ve ona “Camus, Althusser, Foucault, Derrida, Guattari, Deleuze” gibi düşünürleri okumasını öneriyordu! Eğer Macron bu düşünürleri okuyacak olursa, “Aydınlanmanın bütün iddialarının nasıl yalan olduğunu” anlayacaktı! [Yasin Aktay; Yeni Şafak, 24 Ekim 2020).

     Filozof Paul Ricoeur’ün öğrencisi olmakla övünen Macron’un bu köktenci eleştiriden haberdar olduğunu hiç sanmıyorum.  Öyle görünüyor ki onun derdi başkaydı ve ülkesi “İslamofobi” ile suçlanırken, o da Türkiye’yi  “Fransa iç işlerine karışmak”la suçluyordu.  Üstelik bu konuda Türkiye’de de tartışılması gereken tezler ileri sürüyor ve bir takım önlemler hazırlıyordu. Tam da o sıralarda Fransa’da bir cami inşaati, krizin ne kadar karmaşık yönleri olduğunu ortaya koydu.

     Olay şuydu: Strasburg şehrinde Milli Görüş’cülerin başlattığı ve 32 milyon Euro’luk bütçesiyle Avrupa’nın en büyük camisi olacak inşaata, Strasburg Belediyesi de 2,5 milyon Euro’luk katkıda bulunmaya karar vermişti. Oysa merkezi hükümet “siyasal İslam”a yapılan bu katkıyı onaylamıyor; İçişleri Bakanı, belediyeyi kınıyordu.

     ***

     Aslında “Strasburg olayı”nın hayli şaşırtıcı yönleri vardı. Örneğin, Yeşiller’in kontrolünde bulunan Strasburg Belediyesi’ne 1915 Ermeni tehcirinden kaçarak Fransa’ya sığınmış bir aileden gelen Jeanne Barseghian başkanlık ediyordu.   Ve Barseghian’ın büyük dedesi de, 24 Nisan 1915’te, İstanbul’da sürgünü başlatan operasyonda ilk tutuklananlardan biri olmuştu! Şimdi bu başkanın yönettiği belediye, ne zaman Fransa’da “Ermeni soykırımı”ndan söz edilse, hemen militanlarını seferber eden bir Müslüman örgütün cami inşasına yardımcı oluyordu!

     Oysa tuhaf gibi görünse de, aslında ortada anlaşılmayacak bir durum yoktu. Günümüzde küresel “finans oyunları” her kapıyı aralıyor ve bu oyunda karşılıklı çıkarlar da  tarihsel hesaplaşmaları kolayca hasır altı edebiliyor! Nitekim Strasburg Belediyesi’nin yaptığı açıklamaya göre, kısa bir süre önce, bir Milli Görüş heyeti, yanına bir Strasburg belediye görevlisini de alarak Katar’a kredi aramaya gitmiş ve böylece iyi niyetini ortaya koymuştu!  (L’Express dergisi, 24 Mart 2021).   

     İyi de, son yıllarda Fransa’da adından sık sık söz ettiren “Milli Görüş”çüler bu ülkede nasıl bir yer işgal ediyorlar? Gerçekten de, arkalarına Türkiye’yi de alarak, Fransa iç işlerine karışacak ve böylece Türkiye ile bir krize yol açabilecek bir güce sahipler mi?

     Bu konuda ev sahibi ülkenin en itibarlı gazetesi aşağıdaki verileri yayınladı; önce onları görelim. (Le Monde, 5 Kasım 2020).

    ***

     Fransa’da 6 milyon civarında Müslüman yaşıyor; bunların ancak 700 bin kadarı Türkiye kökenli ve bunlar da ülkedeki 2600 camiden sadece 300 kadarını  kontrol ediyorlar. Fransa’da 1500-1800 civarında imam bulunduğu tahmin ediliyor ve bunlardan 151’i Ankara tarafından atanan ve maaşlarını Türkiye’den alan görevlilerden oluşuyor. Camileri de geniş ölçüde inşaat ve hizmet sektörlerinde servet yapmış iş adamları finanse ediyorlar.   

     Türkiyeli Müslümanlar Fransa’da esas olarak üç kuruluş bünyesinde örgütlenmiş bulunuyorlar. Bunlardan “Diyanet İşleri Türk İslam Birliği” (DİTİB), dînî konularda Türkiye’nin Fransa’daki resmi sesini temsil ediyor. İkincisi, Müslüman Kardeşler’e yakın bir duruş sergileyen “Milli Görüş” ve bu kuruluş da, 20 bin civarındaki üyesiyle, yetmiş kadar camiyi, üç yüz kadar da derneği kontrol altında bulunduruyor. Nihayet, bir de Aleviler var. Le Monde’a göre Fransa’da Türkiyeli müslümanların “barışçı ve ilerici” kanadını teşkil eden Aleviler de diyasporanın % 20 kadarını oluşturuyor ve açık fikirli, hoşgörülü duruşlarıyla dikkat çekiyorlar.

     İşte genel tablo böyle; görüşler farklı; fakat bir konuda ittifak var: Türkiyeli Müslümanlar köktenci akımlar içinde yer almıyorlar;  “Selefi”lere mesafeli duruyor ve terörist akımları kınıyorlar.

     Ne var ki iş bununla bitmiyor ve şiddete karşı mesafeli olan Sünni Türkler, Fransız otoritelerine göre, ülkenin laik değerlerini benimseyerek topluma entegre olmaya da pek istekli görünmüyorlar. Üstelik bu alanda tamamen bağımsız da sayılmazlar. Öyle ki, Türkiye’den gelen ve Fransızca bilmeyen öğretmen ve imamların manevi kılavuzluğu, onların Fransa’da özerk cemaatler halinde yaşama eğilimlerini de güçlendiriyor. Örneğin, Strasburg Üniversitesi’nde Türkiye araştırmalarını yöneten Samim Akgönül, bu konuda şunları söylüyor: “1990’lara kadar az çok bağımsız olan tüm Sünni akımlar (Ditib, Millî Görüş, MHP, Süleymancılar vb)  AKP politikası ile Ankara vesayetine girdiler ve bu da güçlerini çok artırdı. Son on yıl içinde, (Yunus Emre, Maarif, Cojep vb) gibi Türkiye’ye bağlı kanallarda görülmemiş bir aktivizm yaşandı” (Le Monde, 5 Kasım 2020). İşte Macron’u “hasta eden” ve kendisini, 2022 seçimleri arifesinde  her türlü “ayrımcılık”a karşı önlemler aramaya yönelten de bu “aktivizm” olmuş!

    ***   

      Fransa Cumhurbaşkanı, bu konuda ilk ve bugünkü tartışmaları da belirleyici çıkışını, 18 Şubat 2020 tarihinde, Alsace’ın Mulhouse şehrinde yaptı.      

Mulhouse, özellikle de konuşmanın yapıldığı Bourtzwiler mahallesi, Fransa’da “öncelikli güvenlik sorunu” olduğu ilan edilen 47 mahalleden biriydi. Tarihin cilvesi, üç yüz yıl kadar önce, Thomas Münzer liderliğinde ayaklanan Protestan köylülere sığınak olan bu eski Alman şehri, 2021 yılında, Macron’un “yeniden cumhuriyetçi fetih” iddiasıyla yürüttüğü politikanın hedefi haline gelmişti.

Mulhouse, Almanya sınırına yakın, 300  bin nüfuslu  ve Türklerin en yoğun şekilde yaşadıkları bir Alsas şehridir ve Macron’un İslam politikasıyla ilgili önemli açıklamalar yapmak için bu şehri seçmesinin özel nedenleri vardı.

***

Macron, Mulhouse’daki konferansına İslam’la ilgili iki radikal tavrı eleştirerek başlamış ve hem “İslamcı ayrışma”ya, hem de “İslamofobi”ye karşı olduğunu söylemişti. Bunlardan birincisi insanları “gettolaşma”ya götürüyor, ikincisi ise buna karşı alınacak sosyal önlemleri baltalıyordu. Sonra da “ayrışma” konusunda alınan önlemleri anlatıyor ve sözü -en önemli sorun olarak gördüğü- “dış etkiler”e getirerek şunları söylüyordu: Ebeveynleri Fransa’ya başka ülkelerden gelmiş çocukların aile dilini öğrenmeleri elbette  Fransa için “bir şanstı”; farklı dil ve kültürler, “Fransız kimliği” denilen nehri besleyen derelerdi; fakat bu olgu “dış müdahalelere yol açacak” bir araç haline gelmemeliydi.     Oysa Macron’a göre, Fransa’da durum bu hale gelmişti. Ülkede 80 bin öğrenci, 9 yabancı ülkeden yollanan ve maaşları da o ülke tarafından ödenen öğretmenler tarafından eğitiliyor, fakat hiçbir kontrole tabi olmuyorlardı. Bu yüzden de bu duruma son vermek için bu ülkelerle görüşmelere başlanmış ve ilk aşamada, “Türkiye dışında” hepsiyle anlaşmaya varılmıştı.

Macron’un, konuşmasında Türkiye’ye özel bir yer ayırmasının başka bir nedeni de, Fransa’da, “külliye” şeklinde ve Türk cemaatine bütüncül bir “yaşam tarzı” telkin eden camiler yapılmasıydı. Öğretmenlerde olduğu gibi camilere de Türkiye’den imam ve vaizler atanıyordu; üstelik o sırada, Mulhouse’da,  Fransa’daki en büyük camilerden biri olacak An-Nur külliyesi de  inşaat halindeydi. Macron’un, “konuştuğum yerden birkaç km ötede” dediği bu külliye, on dönümden fazla bir alana yayılacak ve 3000’e yakın mümine hizmet verebilecekti. 26 milyon Euro’luk maliyetinin 14 milyonu da Katar tarafından sağlanmıştı. (Qatar Papers, Paris, Michel Lafon, 2019).

Öğretmen ve imamlar gibi, cami inşaatı finansmanları da kontrol altına alınmalıydı.“İslamcı ayrışma”ya karşı alınacak önlemleri, Macron, sekiz ay kadar sonra Les Mureaux Belediyesi’nde yaptığı konuşmada daha somut bir şekilde ortaya koydu. (2 Ekim 2020). Konuşma yeri olarak bu kez de Cihadistlerin dört yıl önce katlettikleri bir polis şefi ve eşinin şehri seçilmişti. Ve artık Macron, güvenlik önlemleri kadar, Fransa’da İslam’ın “yeniden yapılanması” gereği üzerinde de duruyordu.

***

Aslında Macron hep “İslam’la bir sorunu olmadığını” söylüyordu. Ona göre, sorun, “Vahabizm, Selefizm ve Müslüman Kardeşler” gibi sapmalardan kaynaklanıyordu. Bu köktenci akımlar Müslümanlığı “kriz” içine sokmuşlardı ve bu kriz sadece Fransa’yı değil, tüm dünyayı ilgilendiriyordu. Üstelik İslamcı terör “islamofobi”yi de körükleyerek sağlıklı bir entegrasyon politikasını engelliyordu. İslam’da “yeniden yapılanma” ihtiyacı da buradan doğuyordu.

Peki, bu “yapılanma” nasıl olacaktı?

***

Macron, konuşmasında, bu soruya hem “hedef”, hem de bu hedefe varmak için izlenecek politika açısından iki planda yanıt verdi.

Hedefte, bir “Aydınlanma İslamı” vardı. Bazıları “Fransa İslamı”ndan söz etseler de, böyle bir adlandırma Macron’a göre doğru değildi. Kendisi, “aydınlanmacı” bir İslam’ı savunuyor ve ülkesinin “İbn Rüşd ve İbn Haldun’un düşüncelerinin öğretildiği, İslam uygarlığı araştırmalarında yetkin bir ülke” olmasını istiyordu.     

Hedef buydu, ama bu hedefe nasıl varılacaktı?    

Fransa, dinle devletin ayrıldığı laik bir ülke olduğu için bu hedefi gerçekleştirmek devletin işi olamazdı. Oysa Fransa’da İslam konusunda devlete kılavuzluk edecek bir kuruluş da vardı ve “İslam Dini Fransa Konseyi” (CFCM) adını taşıyan bu kuruluş, Fransa’daki cami ve mescit temsilcilerinin seçtiği 41 kişilik bir yönetim kurulu tarafından yönetiliyordu. Konsey farklı köken ve duyarlılıkları temsil eden yedi federasyondan oluşuyordu ve bunlardan biri de “Fransa Türk Müslümanları Koordinasyon Komitesi” idi. Yani Konsey, bu haliyle Türkiye’ye hiç de yabancı değildi; üstelik 2017-2019 yılları arasında bu kurula bir de Türk vatandaşı başkanlık yapmıştı.    

Kısaca, Fransa’da “İslamın yapılanması” İslam KMeryem Keilmann Dervis(Miriam)onseyi’nin işiydi ve Macron, sadece, bunun cumhuriyet yasalarına ters düşmemesini sağlamakla yükümlüydü. Bunun yolunu da “Aydınlanmacı İslam” olarak tanımlamıştı.    

Peki, “Aydınlanmacı İslam”ın araçları neler olacaktı?    

***

Macron bu konuda en önemli aracı “okul” olarak görüyor ve en büyük engelin de Fransa’ya imam ve vaiz gönderen yabancı ülkelerden geldiğine inanıyordu. Böylece, laik eğitimi sağlamak ve dış etkileri aşmak için, bir yandan kontrol dışı okul ve Kuran kursları kapatılacak, öte yandan da imamların uymaları gereken bir “Şartname” hazırlanacaktı. Bu “Şartname”ye uymayan din adamlarının Fransa’da imamlık yapmaları da önlenecekti.     Okul konusunda ise, Fransa’da elli bin kadar çocuğu okuldan yoksun kılan “evde eğitim” kesinlikle yasaklanacak ve herkes için “üç yaşından itibaren” okula başlama zorunluluğu getirilecekti.  Ayrıca kamu görevlilerinin her inanca karşı tam bir “nötralite” içinde çalışmaları sağlanacak ve dinde aydınlanmaya katkıda bulunacak bir “İslamoloji Enstitüsü” kurulacaktı.  

Cumhurbaşkanı Macron’un, geçen Ekim ayında Les Mureax şehrinde yaptığı açıklamalar bunlardı ve ilan ettiği program önce bir “İlkeler Bildirisi”, sonra da bir “yasa” ile tamamlanacaktı. İşte Türkiye’yi kızdıran ve Tayyip Beyi ağır ifadelere yönelten gelişmeler bu açıklamalarla, özellikle de Macron’un “İslam’da kriz”den söz etmesiyle başladı.     

***

“Fransa Müslümanlığı için İlkeler Bildirisi” (Şartname), 17 Ocak 2021’de açıklandı. On maddeden oluşan metin, Kuran ayetlerine de göndermeler yaparak, Macron’un savunduğu “Aydınlanma İslamı”na uygun bir anlayışı sergiliyordu. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilişkileri; ırkçılık ve islamofobiyle savaş; dış dayatmalara karşı çıkış vb, tüm demokratik ilkeler “Bildiri”de vardı. Ne var ki bazı dernek ve federasyonlar Bildiri’yi imzalamadılar ve Milli Görüş de bunlar arasındaydı.        

Yine de ilkeler tamamdı; sıra onları hayata geçirecek “Yasa”ya gelmişti. Bu konuda hazırlanmış olan tasarı da çok geçmeden Millet Meclisi’ne sunuldu ve on beş gün süren görüşmelerden sonra, 16 Şubat 2021’de de onandı.

Tasarı yoğun tartışmalara neden olmuş, metinde çok sayıda değişiklik önerisi kabul edilmişti.    

Günlük dilde “Ayrılıkçılığa karşı yasa” diye anılan tasarı ilginç maddeler içeriyor. Her şeyden önce kamu görevlilerine yöneltilmiş şiddet ve tehdit cezaları ağırlaşıyor; hatta “kamu görevlileri ve yakınları için tehlike yaratacak haberler yayma” gibi yeni bir suç bile yaratılmış durumda! Yakınlarda, bir öğretmenin bir cihadist tarafından başı kesilerek öldürülmesinden kaynaklanan bu madde üç yıla kadar hapis ve 45 bin Euro’ya kadar da para cezası öngörüyor.    Tasarı, sağlık, ulaşım gibi özel zorunluklar dışında, “evde eğitim”i yasaklıyor ve “Şart”a uymayan derneklerin de “kapatılacağını” ilan ediyor. Bunun dışında, tasarıda poligami, zorla evlendirme ve “bekâret vesikası” gibi konularda yasaklamalar da var. Millet Meclisi’nden sonra Senato’da da görüşülerek -bazı değişikliklerle- kabul edilen tasarının, iki meclis arasındaki uyumsuzluklar da giderildikten sonra, yakında son şeklini alması bekleniyor.    

***

İşte son iki yıl içinde, Fransa’da,  Macron’un siyasal İslam ve dış etkilerle mücadelesi, ana hatlarıyla böyle oldu. Ne var ki birkaç milyon Müslüman seçmeni olan bir ülkede,  iç politika kaygılarının bu kavgayı yönlendirmesi kaçınılamazdı. Kaldı ki seçimlere bir yıl kala, anketler, büyük olasılıkla Macron’un, ikinci turda sağ ucu temsil eden Marine le Pen ile yarışacağını gösteriyordu. Ve Marine le Pen de, babasından daha ılımlı bir çizgi izlemesine rağmen, terör eylemlerinin azdırdığı islamofiden en çok yararlanacak aday profili sergiliyordu. Nitekim seçim hesaplarıyla, Fransa’nın bir iç savaşa sürüklendiğini iddia eden faşist generallerin “bildiri”sine bile sahip çıkmıştı.     

İşte Fransa’da aşırı sağın durumu böyle ve buna karşılık Macron da, “milliyetçilik, yurtseverliğin en büyük düşmanıdır” inancı ve   “orta yol” arayışıyla, düzenle barışık Müslümanların desteğini kazanacağını umuyor. Üstelik bu yönde güçlü destekleri de var. Örneğin İslam Konseyi Başkanı Muhammed Moussaoui, İslam’ın yapılanma reformlarını “acil, yararlı ve zorunlu” buluyor ve alınan önlemlerin sadece aşırılığı değil, onu yaratan nedenleri de yok edeceğine inanıyor. Radikal İslamcı bir geçmişi olan yazar Kamel Daoud ise, daha da ileri giderek, “Fransa’nın İslam’ın geleceği için her şeye sahip olduğunu” ve “ özgürlükten yoksun İslam ülkelerinde reform yapılamayacağını” söylüyor. (Le Monde, 8 Ekim 2020 ve 29 Ocak, 2021). Bu arada Fransa Milli Görüş Genel Sekreteri  Fatih Sarıkır da, bütün bu gelişmeleri köktenci bir anlayışla eleştirerek, “bizim ifadelerimizde İslam’ın ‘reforme edilmesi, değiştirilmesi’ gibi bir anlam asla yok; İslam dinine liberal, seküler, Türk İslam’ı, Arap İslam’ı, Fransız İslam’ı gibi ideolojik veya milliyet üzerinden yakıştırmaları doğru bulmuyoruz” diyordu. (İhlas Haber, 24 Kasım 2020).    

***

İlginçtir ki Fransa’da Macronist reform politikasına en büyük itiraz Fransız solundan geldi. Özellikle radikal sol lideri J. L. Mélenchon, Meclis’te yaptığı konuşmada, tasarıyı, ülkede zaten mevcut yasakları (bekâret vesikası, poligami vb)  tekrarladığı için “yararsız”, özgürlüğe karşı olduğu için de “tehlikeli” buluyor ve yasanın bu haliyle “ulusal birliğe karşı bir harekete yol açabileceğini” iddia ediyordu. Bu eleştiri, nüanslı ifadelerle, solun farklı kesimleri tarafından da dillendirildi. Hatta Fransa’nın “ilk kadın imamı” olan Kahina Bahloul bile itirazcılar arasındaydı.    

Aslında Bahloul da “Aydınlanmacı” bir İslam’dan yanaydı ve -Amin Maalouf’un izinde- etnik ve dinci kimlikleri  “öldürücü kimlikler” olarak görüyordu. Oysa yine de “merkeziyetçi” İslam Konseyi’nin tepeden gelen “reform”larından şikâyetçiydi. (Le Monde, 3 Nisan 2021).    

İktidar sözcüleri ise bu eleştirilere şiddetle karşı çıkıyor ve muhalifleri “İslamo- Goşizm”le (İslamcı sol sapma ile) suçluyorlar. Ve bu hararetli tartışma ortamında Yüksek Öğrenim Bakanı Frédérique Vidal da ünlü araştırma kurumu CNRS’i “İslamo-Goşizm”in üniversitelerdeki etkinliğini incelemeye davet edecek kadar ölçüyü kaçırdı.    

***

Oysa tartışmalar sürüyor ve Korona salgını ve yarattığı iktisadi sarsıntılarla becelleşen Macron, 2022 seçimlerine bu koşullarda hazırlanıyor. Ve bu durumda, aday oylarının ilk turda genellikle % 20’leri aşamadığı seçimlerde, Müslüman oyları da hayati bir önem kazanıyor. İşte Macron’u kaygılandıran ve her şeye rağmen Erdoğan’la köprüleri atmamaya sevk eden husus da bu olmalı?      

Türkiye’de ise “milliyetçi-muhafazakâr” iktidar,  “aktivist” dış politikasıyla şahlanan milliyetçiliği de arkasına alarak, Fransa’yı hedef tahtasına oturtuyor ve bu ülkedeki İslam ve laiklik tartışmalarını izlemeye hiç gerek duymadan, bütünüyle “İslam düşmanı” ilan ediyor!  Bunu yaparken de bu suçlamanın, Fransa’da,  aslında en koyu İslam düşmanlarına yarayacağının farkında görünmüyor!    

    

    


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s