KUSHNER, DAVİD

ANASAYFA

KUSHNER, DAVİD; Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, 1876-1908; İstanbul, Kervan Yayınları, 1979.

“Yusuf Akçura 1904 yılında Jön-Türklerin çıkardığı dergilerin birinde Osmanlıcılık ve İslamcılık siyasetlerine karşı üçüncü bir alternatif olarak Türkçülük’ü (pan-türkizmi) esas alan bir tez ileri sürmüştü.” (s. 7)

Tarihi aşamalar:

1) XVIII. yüzyıl ortaları: Joseph de Guignes Türk ve Hun tarihine ait eseri yayımlandı;

2) 1832’de Arthur Lumley Davids, Türk grameri hakkındaki eserini yazdı;

3) 1869’da Mustafa Celaleddin Paşa “Turcs Anciens et Modernes”i yayımlandı; Avrupa ile ırk birliğinden (Touro-Arian) söz etti;

4) A. Vambéry, Celaleddin Paşa’nın aksine Türk-Moğol dil ve ırk bağlarına işaret etti;

5) Léon Cahun, 1896’da Asya ve Türk tarihi konusundaki önemli eserini yayımladı.

Rusların güneye ve doğuya sarkmaları dalga dalga Anadolu ve Balkanlara göçlere yol açtı. İlk dalga 1783’te Kırım’dan; ikinci dalga da XIX. yüzyıl başlarında Kafkasya’dan (Çerkez Müslümanlar) geldi. Göçmenler sakin ve seyrek nüfuslu yerlere yerleştirildiler. (s.15)

1860-70’lerde Türkistan’daki hanlıklar Osmanlılardan yardım istediler. 1875’de Kaşgar’a askeri uzman ve silah gönderildi. Yakup Bey Abdülaziz’in manevi hükümdarlığını tanıdı. (s. 16) Bir Kırımlı Türk olan İsmail Gaspirenski, 1873’te, Bahçesaray’da Tercüman gazetesini kurdu. 1874-75’te İstanbul’a geldi ve bir süre kaldı. 1875’te de Rusya’da ilk Türk gazetesi olan Ekinci yayımlandı. Azeri Türkü F. Ahundzade Türk alfabesini ıslah projesi hazırladı. Hüseyinzade Ali Bey  (1889’da Rusya’dan gelmiş ve İttihat ve Terakki kurucuları arasına katılmıştı) ve Ahmet Ağaoğlu da arkadaşları arasında idi. (s. 17-18)

Orta Asya’dan gelen dervişler İstanbul’da tekkelerini devam ettirebilmişlerdi. Bunların en önemlisi Özbek Tekkesi idi. Bu tekkenin şeyhlerinden Buharalı Süleyman Efendi 1882’de Lehçe-i Çağatay ve Türkî-yi Osmanî adlı bir kitap yayımlamıştı. (s. 18) Bir önemli isim de Yusuf Akçura. Küçük yaşta İstanbul’a gelmiş olmasına rağmen tatar liderleri ile ilişkisini sürdürmüş idi. (s. 19)

II. Abdülhamit devrinin ikinci yarısında üç büyük günlük gazetenin  (Sabah; Tercüman-ı Hakikat; İkdam) titaj toplamı 30 bine ulaşmıştı. Her gazetenin üç kişi tarafından okunduğu düşünülürse, düzenli gazete okumanın bu devirde başladığı anlaşılır. (s. 21) Şemseddin Sami, 12 bin tiraja ulaşan Sabah gazetesi yayın müdürü. Yanya’nın idare merkezlerinden Fraşer’de doğdu. Necip Asım da İkdam’da Türk tarihi ile ilgili sayısız makale yazdı.

XIX. yüzyıl sonlarında, XX. yüzyıl başlarında “Türk” sözcüğü hala küçültücü bir anlam taşıyor. (iki İngiliz seyyahının 1897 ve 1908 tarihli eserlerine gönderme yapıyor) (s. 29) Şemseddin Sami de Hafta isimli dergide yazdığı makalede Türk adının “yalnız Anadolu köylülerine verilmek istenen bir isim olduğunu” yazıyor. (1881) (s. 30) Buna rağmen sözcük II. Abdülhamit zamanında olumlu ya da en azından nötr anlamda kullanılıyor. En önde gelen gazetelerden Mizan ve İkdam “Türk gazetesi” diye lejand kullanıyorlar. Sultan II. Abdülhamit çeşitli vesilelerle “Türk olduğunu” söylüyor. (s. 31 ve 186; 9 sayılı dipnotu)

Tanzimat reformcuları modern anlamda “Osmanlı milleti”nden söz etmeye başlıyorlar. (s. 34) Mizan Türk gazetesi, başlığına rağmen Osmanlıcı bir siyaset savunuyor. (“Türklük, Osmanlılık ve Müslümanlık adına duada kusur etmeyiz” diyor. S. 139)

Ahmet Cevdet Paşa 1774-1826 arasını ele alan kitabında İslam tarihine iki büyük millet olan Türk ve Arap tarihi gözüyle bakıyor. (s. 42) Hive hükümdarı Ebulgazi Bahadır Han 1864’te Çağatayca Türk tarihi yazıyor. Ali Suavi de tarihi yazılar kaleme alıyor. Osmanlıların belki de Türk soyundan geldiklerini ilk kez 1887’de Ahmet Mithat Efendi yazdı. (s. 44) Mizancı Murat ise Tarihi Umumî’sinde Asya’nın üç büyük milletinin Türkler, Çinliler ve Hintliler olduğunu yazıyor. (s.45)

1890 yılları, özellikle de 1900’ler bu konuda çok verimli bir dönem. Yüzyılın sonlarında ilk umumî Türk tarihi olan Necip Asım’ın eseri ortaya çıkıyor. Yazar Léon Cahun’ü  kaynak olarak kullanmış. Cahun ve Vambéry’nin eserleri “Türk yazarları tarafından övgü ile karşılanmıştır.” (s. 45) Bursalı Mehmet Tahir, 1898’de “Türklerin Ulum ve Fünuna Hizmetleri” başlıklı eserinde Türklerin bu alanda Arapça ve Farsça dillerinde yaptıkları katkıları anlatıyor. (s. 54) İkdam’da da böyle yazılar var. Bir baştabip Farabi ve İbni Sina’dan söz ediliyor. (s. 55)

1872’de Anadolu’da müthiş bir kuraklık ve bunu izleyen şiddetli bir kış binlerce kişinin ölümüne ve göçlere yol açmıştı. Dikkatler Anadolu Türkü üzerine çekildi. Sadakati, devletin sağ kolu olduğu belirtildi. (s. 79) Anadolu halkının Türk karakterine ilk işaret eden Şemseddin Sami olmuştur. (s. 81) Yazar Anadolu Hıristiyanlarının çoğunun da Türk asıllı olduğu kanısında. (s. 81) Bu konuda Vambéry’nin çalışmaları var; ona göre Türkler Anadolu’ya Selçuklulardan çok daha önce gelmişler. (s. 82)

1897 Yunan savaşı Türk vatanseverliğini kamçıladı ve heyecan ifadesini Mehmet Emin Yurdakul’un şiirlerinde buldu. (Anadolu’da bir ses, yahut, Cenge giderken!): “Türk evladı evde durmaz giderim!” (s. 84)

Akif Paşa (Şair, reis’ül-küttap: 1787-1845) dilin bürokraside ilk kez sadeleşmesine teşebbüs etmiş. (s.87) Şinasi 1860’da Tercümanı Ahval’de gazetesini herkes tarafından anlaşılabilecek dilde yazma ilkesini açıklıyor. (s. 89)

Türk dili Osmanlıca mı, Türkçe mi? tartışmaları. 1880’lerin başlarında Hacı İbrahim Efendi Osmanlıca yanlısı. (s.97) “Osmanlı dili” terimi Abdülhamit rejiminin sonlarında dahi kullanılıyordu. (s. 108)

Türkçe ihmal edilmiş. “Türkçe konuşan Hıristiyanların bulundukları bölgelerde dahi (Kayseri gibi) Rumca, Türkçenin zararına olarak teşvik ediliyordu.” (s. 143) İlk defa 1876 Kanunu Esasî’si resmî dilin Türkçe olduğunu yazdı. Memuriyete girmek için Türkçe bilmek şart koşuldu. (s. 145) 1894’de resmi bir emir yabancı okullar da dahil “bütün okullarda Türkçe öğretim yapılmasını mecbur tutuyordu.” (s. 146)

1899’da İkdam’da yayınlanan bir makalede  “…Araptan başkasının Türkçenin dışında bir dil bilmemesi için gayret gösterilmesinin ne derece önemli olduğu şüpheden uzaktır” deniyordu. (s. 149) “Jön-Türklerin içindeki idareciler İmparatorluktaki çöküntüyü durdurmaya çalışırken adem-i merkeziyetçilik fikirleri ile karşı karşıya gelmişlerdi.” (s. 153)

1908’de Yusuf Akçura girişimi ile Türk tarih ve kültürünü incelemek için Türk Derneği kuruldu; 1912’de bunun yerini Türk Ocağı aldı. Organı Türk Yurdu (Ziya Gökalp de katılıyor) Diğer önemli dergiler Selanik’te Genç Kalemler; İstanbul’da Yeni Mecmua. Selanik merkez haline geldi. Ziya Gökalp bir yazısında “yeni hayat ve yeni değerler”den söz etti. Yazarlar “yeni hayat grubu” olarak inceleniyor.

“Ziya Gökalp gerek Türk kültürünün kendi başına bir temele oturtulmasında, gerekse dinin toplumsal ve siyasi değerinin tanınmasında Sultan II. Abdülhamit devri Türkçüleri tarafından ifade edilen fikirlerin aynısını savunmuştur.” (s. 155) Pan-Türkizmden vaz geçilmesinin bir nedeni de “Rusya ile ihtilafa düşmeme arzusu” idi. (s. 157)