BAREİLLES, BERTRAND

BAREİLLES, BERTRAND; Le Rapport Secret sur le Congrės de Berlin, adressé á la Sublime Porte

par Karathéodory Pacha; Paris, 1919.

Yazar (1859-1933) 1880’e doğru İstanbul’a geliyor.

Abdülhamid’in büyük oğluna ders vermek üzere Saray’a giriyor. Ayrıca askeri okullarda da Fransızca dersi veriyor. Fransa çıkarlarının ajanı ve sözcüsü. Abdülhamid’in güvendiği, fakat aynı zamanda göz altında da bulundurduğu yabancılardan.. Uzun yıllar İstanbul’da kalıyor; 1912 yılında da bir petrol projesine finansman bulmak için Fransa’ya dönüyor ve bir daha da geri gelmiyor.

Eserin “Giriş”inde Reform hareketleri anlatılırken, Islahat Fermanı’nın en büyük düşmanının Reşit Paşa olduğu ileri sürülüyor.

Berlin’de Osmanlıları Karatodori Paşa, Mehmet Ali (Prusya kökenli) ve Sadullah (“anlamsız”) temsil ediyorlar. Osmanlılar Müslüman devlet adamlarını küçültmemek için (ve “cehaletleri bunu zorunlu kıldığı için”) Hristiyanları yolluyorlar. Karatodori Paşa bunların sonuncusu. (s. 9) Tanzimat ve Reşit Paşa övülüyor. Tanzimatçıların yardımcıları hep Rum, Ermeni vb. “Türk bilim için doğmamıştır.” (s. 25) “Türklerin en Batılısı, şakrak Fuat Paşa’nın da akıl hocası olarak Dr. Servien’i var. Mithat Paşa ise Odyan efendiyi seçmiş.. (s. 25)

Panislamizm Avrupa etkisine tepkiden doğdu. Almanlar bunu yaratmadı; sadece kullandı. Fransa 1841-70 arası Doğu’da statüko yanlısı oldu.

Berlin Konferansı’nın yıldızı olan Bismark 1856 Paris anlaşmasında istihfafla bahsediyor.

Rapor: İlk cümle şöyle: “Berlin Kongresi’ne  tamamen Prens Bismark hakim oldu.” (s. 65) “.. Anlaşmada lehimize çok az hükümler kondu diye çok üzülmeli miyiz?” (s. 67) Osmanlı İmparatorluğu’nun geleceğine inanmıyor. “Reformların içtenliğine ya da etkili olabileceklerine de inanmıyor.” (s. 68) Din özgürlüğünü de sadece Osmanlı Avrupası için istiyor. Bu bile güç; Asya’yı karıştırmayalım diyor. Osmanlı temsilcileri itiraz ediyorlar.

Kongre 13 Haziran 1878’de açıldı. Kongre Türkiye’nin bilmediği bir programla toplanmış. Türkiye tamamen izole durumda. Ayastefanos, Avrupa düzeni açısından ele alındı. Türkler Varna’yı kurtarmaya çalışıyor. İngiltere destekliyor. Bismark karşı. (s. 88-90) Sonunda Lord Salisbury’nin teklifi Osmanlılara Varna ve Sofya’yı kaybettiriyor.

Bismark Osmanlı temsilcilerini Ayastefano’yu imzaladılar diye azarlıyor. Kongre’den atmakla tehdit ediyor.. vb.. (s. 97).

Le Drame Orientale, d’Athėnes á Angora; Paris, 1923.

—  Constantinople, ses Cités Franques et Levantines, Paris, 1918.

B. Bareilles’in bu eserinin gravürleri Adolphe Thiers tarafından yapılmış. Türkçeye de çevrilmiş öğretici bir eser. (Türkçesi: İstanbul’un Frenk ve Levanten Mahalleleri; çeviren Ali Berktay, Güncel Yayıncılık, İstanbul, 2003.)

Eserin Türkçe çevirisinden bazı notlar:

Bareilles bu eserini tamamen milliyetçi ve emperyal gözlüklerle kaleme almış. Giriş’inde İstanbul’u “bugüne dek var olandan farklı bir görüş açısıyla sunma” amacından söz ediyor, ama tipik emperyalist bakış açısı. Türklerle, “gayrımüslim” anlamında kullandığı “reaya”yı karşı karşıya koyuyor. Avrupalılar ise “Frenk” adı altında geçiyor. 

Yazar, başta Pera ve Galata olmak üzere İstanbul yaşamından kesitler veriyor. Halktan bekçiler (korumacılık dışında, geceleri ucu demirli sopayla kaldırıma vurarak saati hatırlatırlar. s. 60); tulumbacılar, hamallar (Şehir yokuşlu olduğu için ve arabalar sadece uzak mesafelere gittiğinden, hamallar elzem); “ondan hem çekinilir hem saygı duyulur”. Lonca haklarına kıskançlıkla bağlılar. Şehri bölgelere ayırmışlar ve kimse, dayak yer korkusuyla, valizini hizmetçisine bile taşıtamıyormuş!!). (s. 67).. Varlıklı takımdan “Rumların, birkaç Türk ailesinin ve bir İngiliz tüccarlar kolonisinin oluşturduğu büyük bir köy olan” Bebek; “sadece Rumların oturduğu Arnavutköy” (s. 137).. “Kuruçeşme, Beykoz, Baltalimanı, Tarabya, Büyükdere’nin gölgelik sırtları paşalara, ya da bayrak direkleriyle ayırt edilebilen elçilere aittir” (s. 119). Levantenler, Gayrımüslimler..  

Ekonomik hayat konusunda ilginç bir gözlem: Yazar ülkede güvenilir veri ve istatistikler olmadığını, zaten olsa da “Türklerin ağzının bunların reklamını yapmayacak kadar sıkı olduğunu” not ettikten sonra şunları yazıyor: “Osmanlı gücü blöften başka bir şey değildir ve insanların onların çok zengin olduğunu sanmasından başka bir sermayesi bulunmayan, ama kasalarının sırrı ortaya çıkınca iflas eden düzenbazları anımsatır. Ama sefalet nedeniyle ülkenin bir ucundan ötekine egemen olan o anlatılmaz huzursuzluk, bu istatistiklerin neleri gizlediğini açıka gösteriyordu zaten. Kırsal nüfusun yaşadığı çöküşü anlayabilmek için gidip vilayetleri bile ziyaret etmeğe gerek yoktu. Askere alınanların yırtık pırtık elbiseleri ve çarıklarıyla başkent sokaklarından geçip kışlalarına gidişlerini izlemek yeterliydi” (s. 188). Bu konuyla ilgili başka bir gözlem de Osmanlılarda çok yaygın “her koyun kendi bacağından asılır!” atasözü vesilesiyle yapılıyor: Türklerde ortak çıkar, kamu yararını düşünme alışkanlığı yok; “yandaki sokak kapkaranlık iken kendi bahçesini gündüz gibi aydınlatan şehir eminini eleştirmeyi kimse düşünmez” (s. 119). Abdülhamid de aynı zihniyette: “Abdülhamid hiçbir zaman uyruklarının tiyatro açmasını ya da elektrikle aydınlanmalarına izin vermek istememişti. Ama kuşkusuz sizin de aklınızdan geçtiği gibi, başkalarına yasakladığı hiçbir şeyden kendini mahrum bırakmamıştı; emrinde iki komedi topluluğu vardı ve sarayındaki ayaklı, yüksek tablaların üstündeki ktistallerde elektrik ışığı parıldıyordu” (s. 120).

Yabancı dil konusunda, yazar “1830’a kadar Doğu Akdeniz limanlarındaki Frenk kolonilerinde sadece İtalyanca konuşulduğunu” yazıyor. (s. 100). IV. Henri zamanında Galata’ya yerleşmiş Cizvit rahipleri de Ermeni çocuklarına İtalyanca öğretiyorlar. Fransızca daha çok II. Mahmut döneminden itibaren, özellikle Tıbbıye mektebinin açılmasından sonra gelişmeye başlıyor. Yazar okulun açılışı dolayısıyla Sultan’ın yaptığı konuşmayı -kaynak vermeden- aktarıyor. Tıp ilmi, “din kurallarımızın başında” yer alıyormuş; bu nedenle de “geri kalan her şey ona tabi” imiş. Onun için bu okulu kurmaya, başına uzman Bernard Efendi’yi getirtmeye ve “kendi dilimizi kullanma olanağı buluncaya kadar” da Fransız’canın eğitim dili olacağını söylüyor (s. 101).  Sonra da şu gözlemde bulunuyor: “Tıp Okulu’na Rumlardan ve Ermenilerden öyle bir akım oldu ki, bu öğrenciler Kırım Savaşı’na kadar toplam sayının yarısını oluşturdular. Daha sonra çok sayıda Yahudi de okula girdi.” (s. 101). Burayı bitirenler ister Müslüman, ister Hıristiyan olsunlar, yüzbaşı rütbesi alıyor ve orduda en yüksek derecelere kadar yükselme olanağı elde ediyorlardı. (s. 101). 

Yazar gayrımüslimleri Yahudiler, Ermeniler ve Rumlar sırası ile veriyor. En yoksul ve zavallı durumda olanlar Yahudiler. Yaygın bir antisemitizmin de kurbanı durumundalar. Şahsen tanık olduğu oalylardan örnekler veriyor. Fakat kendisi de yer yer ırkçılık kokan betimlemeler yapıyor: Herşeye kendi çıkarları açısından bakarlar; sorumluluktan kaçmakta mahirdirler vb.. Müslüman antisemitizmin kökenini de Kuran’da buluyor. 

 “Belli başlı Yahudi merkezleri Haliç’te Balat ve Hasköy, Boğaz’ın girişinde de Ortaköy ve Kuzguncuk’tur. Bu köyler tartışmasız İstanbul’da görülebilecek en sefil yerleşimlerdir” (s. 199). Buralarda Yahudiler yeşilimsi suların aktığı, leş gibi kokan sokak kenarlarındaki ahşap evlerde yaşıyorlar.  Buna rağmen Yahudi cemaatinde  -dönmeleri de içeren- çok güçlü bir üst tabaka da var. Yazar Cavit Bey’in yanı sıra Tanin başyazarı Hüseyin Cahit’in de dönme olduğu kanısında. “Bugün Abdülhamid’i deviren darbenin örgütlenmesinde ve Türk işlerinin yönetiminde Yahudilerin oynadığı rolü herkes biliyor. İttihat ve Terakki Cemiyeti dönmelerden oluşuyordu” (s. 205).

Yazar Ermeniler hakkında ise çok övücü şeyler yazmış. Çalışkanlıkları, ahlakları, fizikleri hep övgü konusu. Buna rağmen yüzyıllarca hakimiyetleri altında yaşadıkları Türklerle de sonunda çok benzeştikleri not ediliyor! “Türklerin hizmetinde yaşaya yaşaya kent Ermenisi sonunda onunla özdeşleşmiş ve yarı alaturka yarı alafranga hayat sürdürmeye başlamıştı; öyle ki yabancılar bu iki ırkı birbirinden ayırmakta zorlanıyordu. Sadece günlük işlerin etkisiyle ortak alışkanlıklar oluşmamış, Ermeni giderek kendi dilini küçük görmeye ve kendi evinde bile Türkçe konuşmaya başlamıştı” (s. 218). Ermeni nüfusu bir buçuk milyon olarak değerlendiriliyor. 1915 tehcirinden özel olarak söz etmiyor; sadece “1895, 1909 ve 1915 cellatları”ndan bahsediyor (s. 219). 

Ulusal bilinç davranışları içine giren halklar kamu görevlerinden dışlanıyor. Yazar bu konuda Balkan halklarını sayarken, Suriyelilerden de (1861) söz ediyor.

Rumlar:

Rumlarla ilgili açıklamalar en uzun kısım. Çünkü “İstanbul’da Rum unsuru Hıristiyan nüfusun en önemli kesimini oluşturuyor” (s. 221). Okullarının sayısı ve kalitesi ile Rum Ortodoksluğu’nun merkezi durumundaki Fener Kilisesi çevrelerinde egemen olan düşünce -Modern Hellenizm- bu Rum unsura dayanıyor. “Fener, Samatya, Galata, Kadıköy gibi büyük semtlerde, Boğaz’daki çeşitli köylerde, Adalarda, Marmara kıyılarında nüfusun çoğunluğu Rumlardan oluşuyor” (s. 221). 

Rumlar, Osmanlı halkları içinde asimilasyona en dirençli halk. Aksine, kendileri Balkan halklarını asimile ediyorlar. Bu da Fener Patrikhanesi ve Atina Üniversitesi sayesinde gerçekleşiyor. Dört beş yüz yıl öncesine kadar Yunanistan halkının büyük çoğunluğu Arnavut. Bunları yerli halklar asimile ediyor. Anadolu Rumları, Epir, Arnavutluk vb oradan geçen Rumlar öncülüğünde Helenleştiriliyor. Zaten tüm Ortodoks din adamlarını Fener Kilisesi tayin ediyor. Yani Rum bilincinin kökeni Fatih’in Gennadios’a verdiği ayrıcalıklara kadar uzanıyor! (s. 227). Bütün bunlara rağmen Kırım Savaşı’na kadar Rum ailesi de çok muhafazakâr. Rum evlerinin pencerelerinde de kafes var; Rum kadınları da peçe takıyor. Fakat savaştan sonra radikal bir dönüşüm başlıyor. (s. 222). Pera adeta bir Rum şehri. Rum olmayan Hıristiyanlar da -hatta küçük Fransızlar bile- Rumca konuşuyor. Bunu daha çok hizmetçiler sağlamış. Ermeni ve diğer Hıristiyan halktan kimseler kendi mezhebinden olmayanlarda çalışmıyorlar. Rumlar ise bu kuruntulara pabuç bırakmayarak çalışıyor ve çocuklara Rumca öğretiyorlar. Ancak konuşulan Rumcanın klasik Yunanca ile çok uzaktan ilişkisi var!!

Veliaht Konstantin, II. Wilhelm’in kız kardeşi ile evlenmişlerdi. Bu yüzden atinali politikacılara güveniyorlardı. Bu güven içinde Girit yüzünden 1897’de Türklere savaş açtılar ve feci şekilde yanıldıkları ortaya çıktı. Osmanlı savaş planlarını Alman subayları yapmış, Ethem Paşa’ya manevralarında Alman subayları yardımcı olmuştu. Ayrıca “Rumlar geri çekilirken, Kayzer, Türklerin Yunan başkentine doğru yürüyüşünü durdurmaya çalışan uluslararası güçlerin ortak girişimine karşı çıkıyordu” (s. 233). “Megalo İdea denen özel anakronizma acı düş kırıklıklarından başka bir sonuç vermemiştir” (s. 235).

Bareilles’in yayına hazırladığı bir eser de Un Turc á Paris, 1806-1811, Relation de Voyage et de Mission de Mouhib Efendi, Ambassadeur Extraordinaire du Sultan Selim III (d’aprės un manuscrit autographe), Paris, 1920.

Büyükelçi Seyis Abdurrahman Muhip Efendi’nin sefaretnamesi. O sırada Muhib Efendi “nişancı” görevi yapıyordu. Yazarın aşağıda özetlediğim uzun girişi ve yorumları da kitap kadar önemli.

Yazar bu elyazmasını “maroken kaplı” bir halde, Kapalıçarşı’da bir dükkânda bulmuş. Tarihçiler bunu pek bilmiyorlar. Oysa Muhip Efendi “en önemli rollerden birini” oynadı; Taleyran’la görüştü; ittifak anlaşması yapıldı ve buna dayanılarak general Sebastiani yollandı vb. Paris’te de en uzun süre (beş yıl) o kaldı.

Kitap iki kısımdan oluşuyor. İlk kısımda Fransa’nın “naif” bir tablosu yapılıyor. Tamamlanmamış olan ikinci kısımda da siyasal yazışmaları yer alıyor.

Bareilles, Muhip Efendi’nin hayatına ait bilgi bulamamış. 1793’te Divan Kâtibi imiş. 1821’de çıkan bir kitapta “faziletli Muhip Efendi gözden düşmüş ve unutulmuş olarak tamamen izole bir şekilde yaşıyordu” deniliyormuş. (s. 9)

Muhip Efendi 1806’da Austerlitz zaferinden sonra Fransa’ya geldi. Bu sırada Mısır seferi unutulmuştu; zaten daha önce Seyid Ali Efendi bir anlaşma (Kasım 1801) imzalamıştı. Fakat yeni anlaşma görüşmeleri yapılırken Fransızların Raguza’ya (Eflak-Buğdan gibi yarı “reaya” statüsünde) girmeleri Osmanlıları paniğe sevk etti. Fransa Mısır’dan ve İyonya adalarından çekildi. Osmanlı Devleti de Fransız tüccarların el konmuş mallarını iade etti. Fransızlar İskenderiye’ye çıkınca Galata’daki Fransız elçiliği halk tarafından basılmıştı. Bu arada III. Henri’den beri birikmiş arşivlere de el konmuştu. Bunda İngiliz elçisi Elgin’in rolü de olmuş; fakat yazar, bu tahrikler olmadan da aynı şeyler yapılırdı, diyor. (s. 11). Partenon’u soyan Elgin, alamadığı heykelleri de çekiçletmiş!!

Muhib Efendi’nin İmparator ve İmparatoriçe tarafından kabulü ve attığı nutuk. Taleyran önceden okuduğu metinde İmparator’a “Roma Kralı” unvanının verilmediğini gördü ve eklenmesini istedi. Muhib Efendi reddetti. Talimatta yoktu. (Protokol kavgası) Şahane bir seremoni oldu. (s. 18)

Muhib Efendi “gizli görev”le yüklü. Raguza’nın işgali ile felç oldu. Sebastiani’nin İstanbul seyahati ertelendi. Sebastiani “Kutsal Yerler”in korunmasını istiyor. Savaştan yararlanan Avusturyalılar bu hakkı elde etmişler. (s. 35) O sırada ithalat ve ihracata % 3 uygulanıyor. Fakat Muhib Efendi beratların kötü kullanmasından şikayetçi! (s. 37) Örneğin Artin adında bir Ermeni (“köpoğlu”) Ovitz adı ile Avusturyalı gibi satıyor ve vergi ödemiyor. Oysa Tekirdağ, Sofya ve Filibe’den geçen malları satıyor. (s. 37) Dragomana 500 kuruş vererek Avusturyalı sıfatı almış.

Sebastiani İstanbul’a 9 Ağustos 1806’da geldi. Çok iyi karşılandı ve Aralık 1806’da da Rusya ile ilişkiler kesildi. Bu İngilizleri kızdırdı. İngiliz elçiliğinden bir kâtip Fransa ile ipleri koparın diyor. Paniğe kapılan III. Selim’i Sebastiani vazgeçirdi. İngilizler (Amiral Duckworth) Gelibolu’da bir Osmanlı filosunu yaktılar. Bu hep oluyor. 1770’de Çeşme’de, 1806’da Gelibolu’da, 1827’de Navarin’de, 1853’te Sinop’ta.. (s. 41) Duckworth görüşmelere girişince Türkler savunma hazırlığı zamanı buldular.

Yeniçeriler: “Yeniçeriler ne kendi ayrıcalıklardan vazgeçmek ne de milletin diğer sınıflarının yararlandığı ve Asya geleneğine özgü bir bir ademi merkeziyet sistemine dayanan ayrıcalıkları saltanat lehine yok etmek niyetindeydiler.” (s. 43) Merkezi otorite lehine Rumeli, Arabistan, Suriye, Mezopotamya “satraplık”larının yok edilmesini istemiyorlar. Türkler din konusunda çok hassas ve kolektif tepki gösteriyor; bu da herkesi eşit kılıyor. (s. 43)

1803’te yeniçerileri kırmak için bir girişim oldu. Yeniçerilerin sultana itaati için onun da Şeriat’a uyması lazım. Selim’in Tuna kıyılarına yolladığı yeni askerleri yeniçeriler Edirne’de kıstırdı ve katlettiler. Sonra yamaklar (yedek kuvvetler) Büyükdere’de ayaklandı. Şefleri öldürüp İstanbul’a yürüdüler. Halka hiçbir kötülük yapmadılar. “Çağdaş bir Rum ‘hiçbir hıristiyanın burnu kanamadı’ ” diye yazdı. (s. 45) Sultana ve reformculara düşmanlar. Hareketi yürüten kaymakam vezirleri tuzağa düşürdü ve katletti. Bu yamaklar Duckworth’un tehdidi sırasında işe alınmışlardı. Yamaklar (la racaille) karmakarışık: İmam ve softalar, yeniçeri ve dervişler, kayıkçılar, hamallar, gece bekçileri: “İstanbul’un  belleri hançer ve tabancalı tüm vahşi plebi!” (s. 46)

Lider Kabakçıoğlu’nun baskısıyla Şeyhülislam sultanın düşmesi için fetva verdi. IV Mustafa geldi. “Nizamı Cedid sorununun Fransa sorunu olduğu şuradan belliydi ki Pera’daki Fransız elçiliği fanatik bir kalabalığın hücumuna uğradı.” Napolyon korkusu olmasa Sebastiani de hapse atılacaktı. Paris’e Mustafa’nın tahta çıktığı bildirilmedi. Fakat Nizamı Cedidi tehlikesi ortadan kalkınca yeniden Fransa’ya yaklaşıldı. Sebastiani ile toplantı yapıldı. III. Selim için tüm teessüfler bildirildi ve 8 Haziran 1807’de Rusya’ya savaş açıldı. Fakat işin gülünç tarafı, aynı anda Divan Rusya ve İngiltere ile görüşmeler yapıyordu. (s. 47)

Sonra Bayraktar’ın gelişi anlatılıyor. Selim yanlısı. Mustafa Selim’in ölüm emrini verdi. Mustafa da Selim’in öldürüldüğü odaya (kafese) tıkıldı ve 28 Temmuz 1808’de II. Mahmud sultan ilan edildi. Fakat bu kez de Bayraktar’ın Nizam-ı Cedid’i ihya edeceği söylentileri “halkı ve yeniçerileri ona karşı çevirdi.” (s. 50) Dostları ondan ayrıldı; tecrit edildi. Yeni bir ayaklanmada konağı ateşe verildi. Öldürüldü ve cesedi teşhir edildi. Mahmud’a ölüm isteniyor. O da Mustafa’yı öldürttü ve tahtta tek bir erkek mirasçı olarak kalınca ona biat ettiler. Bu arada Sebastiani’nin tek amacı kalmıştı: “artık orada kalmanın kendisine hasta olacak kadar dayanılmaz olan İstanbul’dan ayrılmak.” (s. 52)

Muhib Efendi’nin anlattıkları:

Muhib Efendi olguları yorumsuz naklediyor. Ona göre yeterince “garip”ler. Fabrikaları, atelyeleri, kurumları “görev icabı” geziyor ve bu konuda tamamen hazırlıksız olduğunu söylüyor. Astronomi ile astrolojiyi; kimya ile ilmi simyayı; ziraartle botaniği karıştırıyor. (s. 56) Sadece askeri konularda (kendisi de askeri reform taraftarı olduğu için) bilgili ve “documenté”. Bakan Fouché’nin yöntemlerini de takdir ediyor. Yazar rapordan birkaç pasajı –hiçbir ilginç tarafları olmadığı için- çıkarmış. (Para, ordu, telgraf, okul konularında).

Türkler eski sanayilerini de (“Doğu’nun eskiden görkemini yapan”) yok ettiler. Dört asırdan beri Fransa, İsviçre, Almanya ve İngiltere’den saat alıyorlar. (s. 59)

Paris’te bütün binalar taştan; şehrin surları yok; sadece sınırlarda insanların üstlerinin arandığı bürolar var. İnsanlar bina katlarında birbirleri üstünde yaşıyorlar. (s. 61)

Muhib Efendi daha dönmeden gözden düşmüş. Hükümeti sucusunun parasını bile ödememiş. Fransa İmparatoru ödemiş. (s. 60) Fransa’yı övüyor, Muhib Efendi..

Muhib Efendi bizden hammadde alıp işleyerek bize çok kârlı satıyorlar diye düşünüyor. (s. 60)

Paris’te eski sokaklar dar, dolambaçlı ve pis kokuyorlar; buna karşılık yeni sokaklar çok güzel; iki taraflarına ağaçlar dikilmiş. Polisiye önlemler övülüyor; katil, casus ve sahteciler dışında idam cezası yok. İdamı imparator tasdik etmeli. (s. 64) Muhib Efendi giyotini anlatıyor. Hırsızlar işkenceye (supplice) tabi. Teşhir “supplice”i üç gün sürüyor. (s. 65)

Fouché’ye övgü. Çok yetenekli memurları var. Geniş de bir casus ağı var; fahişeleri de kullanıyor. (s. 65)

Adalet sistemi de övülüyor. Yazar avukatlık kurumunu keşfetmiş. (s. 66) Kadınlar her yerde mevcutlar. “Bu ülkede yapmadıkları hiçbir iş bulunmuyor.” (s. 70-71)

Paris tımarhanelerinde (“asile”) 3 000 delinin tıkalı olduğunu yazıyor. (s. 74) Bu memlekette neden bukadar deli var, diye (“avec anxiété”) soruyor. Doktor çeşitli izahatlar veriyor: 1) “Ülkeyi sarsan karışıklıklar Fransızların kanını hırçınlaştırdı”; 2) bir icatta bulunmak için kafa patlatanlar; 3) kumar, aşk gibi tutkular; 4) savaşın neden olduğu ticari iflaslar. Bu arada intiharlar da var. (s. 75)

Astroloji sarayını ziyaret ediyor. M. Lalande ona açıklamalarda bulunuyor. Eskiden herkes Batlamyus’a inanıyordu. Copernic’den bahsediyor. O da dinlerken, günaha girmemek için dua ediyor. (s. 77)

Şehrin ortasında Bibliotek Emperyal’i ziyaret ediyor (“bana ziyaret edilecek bir yer olduğunu söylemişlerdi”) (s. 78). Her konuda sayısız kitap var; çoğunun ihtilalden sonra yapılan müsaderelerden geldiğini söylemişler. (s. 79).

Bir “infidel”in (mourdar) elinde bir Kuran görüyor; skandalize oluyor. (s. 79).

Türkiye’de doktorlar “hekimler” (Arap klasikleri vb okuyorlar) ve cerrahlar” (kırık, çıkık, pansıman vb) olmak üzere iki kategori. (s. 82).

Muhib Efendi matbaaları da ziyaret ediyor. Devlete aykırı her şey sansür ediliyor. (s. 92). Moniteur’ü de ziyaret ediyor; Üsküdar’dakine benzer 150 matbaa var (s. 93).