HEUSCHLİNG, PHİLİPPE FRANÇOİS XAVİER THEODOSE

ANASAYFA

HEUSCHLİNG, PHİLİPPE FRANÇOİS XAVİER THEODOSE; L’Empire de Turquie, Bruxelle-Leipzig, 1860.

Yazar Belçikalı iktisatçı. 1802’de Lüksemburg’da doğmuş. Belçika Maliye Bakanlığında çalışmış. Belçika İstatistik Komisyonu’nda genel sekreterlik yapmış. 1855’te Paris’te toplanan Dünya İstatistik Kongresi’nde çok aktif bir rol oynamış. (Dictionnaire Universel des Contemporains, Paris, 1870)

Ubicini on yıl önce “Lettre sur la Turquie”de “tek bir Türkiye mi var?” diye soruyormuş. Yazar da aynı kanıda (s. vı). Natalis Rondot da mektubunda Türkiye’de ulusal fikrin doğuşuna (“Réveil de la Nationalité Ottomane”) tanık olduğunu yazmış (s. vı).

Eserde osmanlı toplumu ile ilgili her türlü istatistik ve (1856 fermanı, 1838 ticaret anlaşması gibi) belgeler bulunuyor. Gazetelere, okullara, kitaplıklara ait ayrıntılı bilgiler var. Osmanlı “kod”u olarak multeka kabul ediliyor. Nüfusla ilgili verilen rakamlar şöyle: (s. 57)

Avrupa                         Asya Osmanlı (Arap, Tatar, Kürt vb. hariç)             

2 100 000                    10 700 000

Grekler                          1 000 000                       1 000 000

Slavlar                           6 200 000                             _

Ermeniler                       400 000                       2 000 000

Romanyalılar                4 000 000                               –

Yahudiler                        70 000                              80 000

Arnavutlar                      1 500 000                                   –

Kürtler                                        –                               1 000 000

Eserde tarım ve sanayiyle ilgili ilginç bilgiler de bulunuyor. Ülkede kadastro fiilen mevcut değil; bu yüzden toprak mülkiyeti konusunda bilgiler de yok (s. 105). Hiçbir yerde gübre ve saman kullanılmıyor. Tarım bilimi hiç yok; topraklar geleneksel biçimde ekiliyor. En iyi tarımcılar olarak Bulgarlar işaret ediliyor. Rumlar ise meyvecilik, sebzecilik vb. de övülüyor Yazara göre en kötüler Türkler, Sırplar ve Arnavutlar. (s. 109) Edirne’de son derece büyük çiftlikler “frenk”lerin ellerinde bulunuyor; kendileri işletemiyorlar ve topraklar yarıcılıkla işletiliyor. (s. 141).

Tarımın dört zaafı:

1) Tarım bilimi (science agricole) mevcut değil. Teknoloji Tevrat’taki Yahudi patriyarkların çağındaki gibi. (Ami Boué de aynı gözlemde bulunmuştu. s. 108.)

2) Askerlik ve İstanbul’a göçler el emeği yokluğu yaratıyor. İstanbul’a gelenlere (sayıları 75 bin kadar olan) “bekâr” gurubu deniyor ve bunlar hamallık, suculuk, kayıkçılık, hizmetçilik gibi işler yapıyorlar. 20 bin’den fazla kayıkçı Boğaz’da ve Haliç’te ulaşımı sağlıyorlar (s.138).

3) Sermaye yetersizliği. Tefecilik köylüyü bitiriyor. 1852 başında hükümet faiz haddini % 8’e indirdi; fakat kimse bu faizle borç vermedi. Köylü hasatını yarı değerine tohum ekme ve vergi döneminde tefecilere kaptırıyor. Daha kötü duruma düştüler.

4)  Ulaşım olanaklarının zayıflığı. Mallar sahillere katır ve develerle taşınıyor. Bu da fiyatları çok artırıyor (s. 139-140).

18 Şubat 1856’da kabul edilen yeni toprak statüsü ile Avrupalılara gayrımenkul mülkiyeti hakkı tanınıyor. (Belgenin çevirisi var) Amaç “bilgi ve sermayeleri ile yabancıları çekme”. Bir de iskan nizamnamesi çıkarılmış. Nizamname 1 Receb 1273 tarihli ve metin kitabta veriliyor. Aynı yıl Prenses Begiojoso Osman Paşa’nın oğlu Musa Bey’den Ankara civarında (“birkaç yürüyüş günü mesafede”) 5 000 franka 1/3 lieue (lieue-4,5 km.) genişliğinde 2 lieue uzunluğunda bir arazi satın almış. Bu konularda M. Jonesco’nun Dobrudja, (Constantinople, 1851) başlıklı esere gönderme var.

Sanayi de çok geri. Bunun, yazara göre üç ana nedeni var:

1) Geleneksel üretim yöntemleri değişmiyor.

2) “İşçilerin ücretlerinin yüksek tarifesi” ikinci engeli oluşturuyor.

3) İhracata %12, ithalata %5 gümrük konması. Eskiden yerli imalat ihtiyacı karşılıyordu ve ihraç da (özellikle dokumalar) ediliyordu. “(Şimdi) Osmanlılara her türlü kumaşı, ucuz fiyata Batı temin ediyor. Hükümet ihracat resmini %12 yaparken Hazine’nin çıkarlarını düşünüyordu; ayrıca Türkiye’yi esas itibariyle bir tarım ülkesi ve bütün uluslar için bir ham madde pazarı olarak kabul ediyordu.” (s. 144)

Devlet tesisleri hakkında da bilgiler var: Tophane fabrikası yılda çeşitli boyutlarda 300 adet top üretiyor. “Dolmabahçe Köyü”nde “Tophaneye bağlı ve yılda 30 000 tüfek üreten” bir silah fabrikası var. Zeytinburnu’nda bir “Buhar makinesi atölyesi” bulunuyor. (s.152-153)

İzmit’te 1849 tarihinde İngilizler bir dokuma fabrikası kurmuşlar ve işletiyorlar. Harbiye Nezaretine bağlı. Kumaşlar kaliteli fakat çok pahalıya mal ediliyor. (Avrupa’dan ithal edilenlerden daha pahalıya geliyor) Batı’da “Aune”u (1,20 metre) 8,5 kuruşa gelirken, burada 18 kuruşa üretiliyor. (s. 155) Askerler ve subaylar için üretim yapıyor. İzmit’teki devlet ipek imalathanesinde “Viyanalı işçiler” çalışıyor. (s. 163) İstanbul’da (Boğazdaki köylerde) ve Yanya’daki ipek imalathanelerinde “becerikli Rum ve Ermeni kızları” çalışıyor. (s. 165) 1832’de Eyüp’te feshane kuruldu. Belçikalı maslahatgüzar Jooris raporunda (1858) övüyor. 1844’de Belçika’dan alınan makinelerle işliyor ve Belçikalılar yönetiyor. 200-250 işçi çalışıyor. Günde 1300-1500 (2500’e kadar çıkabiliyor) fes üretiyor. Ayrıca orduya kumaş ve halı da üretiyor. Reaya da fes giymeye başlamış. “(Hıristiyan) reaya kendilerine köleliklerinin bir simgesi gibi empoze edilmiş başlıkları sevinç içinde feslerle değiştirdiler.” (s. 156) Pera’daki Rum ve Ermeni tüccarlar “A la Franque” giyiniyorlar, fakat “şapka fesin yerini almadı (“onu tahttan indiremedi”).” Bunlara rağmen fesin büyük bir kısmı ithal ediliyor. İthalat “abartısız 500 000-600 000’e kadar çıkabilir” (10-12 milyon kuruş = 2 milyon franktan fazla). En iyi kalite fesler Fransa’dan (Orlean fesleri) geliyorlar. Alman fesleri daha düşük kalite. Fes imali Türkiye’de tekel konusu. Fakat kapitülasyonlar dolayısıyla önleyici gümrük konamıyor. Fransız feslerinin tanesi 15-20 frank. İthalatta yün dokuma olarak giriyorlar. Bu yüzden özel resimlerden muaflar.

Halı imalathaneleri Balkanlarda, Adana, Maraş, Bozok vb. ve özellikle Uşak’ta bulunuyor. Uşak’ta Mecidiye adı altında üretiliyorlar. Bunlara ticari dilde İzmir halısı da deniyor. Sultan ve devlet ricali bunlardan ısmarlıyorlar. (s. 159-160). Uşak’a yerleşmiş bir İngiliz firması çok sayıda aileyi bu işte çalıştırıyor. Gördes’te de İran’ı taklit eden mükemmel halılar dokunuyor. Eski Türk desenleri ve arabesk desenler kullanılıyor. Koyu yeşil, mavi ve kırmızı renklileri var. (s. 159) Ankara tiftik keçileriyle ünlü. Osmanlı pamuk sanayii çok önemli, fakat İngilizler ve İsviçrelilerle yarışacak güçte değil. (s. 161) İpek imalathaneleri İstanbul, Tokat, Gelibolu, Teselya, Selanik, Serez’de.. Bursa ipek sanayiinde 1200 kişi çalışıyor. Kozaları da çoğu Rum ve Ermeni olan 500 kadar işçi işliyor. Darphaneye bağlı mücevhercilik de daha çok saraya imalatta bulunuyor. “Çok becerikli mücevher işçileri çoğunlukla Ermeni.” (s. 165)

Çilingirlik pek gelişmiş değil, bu yüzden Alman işçiler çok makbul. Çiviye çok ihtiyaç olduğundan bir çok sanayici çivi imaline başladı. İngiliz demiri kullanıyorlar. Fakat küçük çiviler İngiltere ve Belçika’dan ithal edilenlerden daha pahalıya mal oluyorlar. (s. 166)

İki kağıt fabrikası var. Biri Tarabya’da III. Selim’in kurduğu, ikincisi ise İzmir’de Duzoğlulara ait fabrikalar. Sekiz tane matbaa var. Bunlardan üçü Devlet ve Tıp okulu ihtiyaçları için doğu dillerinde basım yapıyor. Kahire yakınlarıda Bulak’ta da her türlü kitap basan bir basımevi bulunuyor. (s. 166)

Cam  imalathanesi biri İncirköy öbürü Buğdan da olmak üzere iki tane. Cam ihtiyacını Almanya (özellikle Bohemya), Belçika, İngiltere karşılıyor. Çanakkale (Asya)  seramikte zikre değer tek yer. 1853’te bu tesislerin sekiz tanesinden herbiri 6-7 işçi kullanıyordu. Yunan adalarına, hata Mısır’a ihracat yapıyorlar. Sultanın bir damadı Çubuklu’da çok güzel fayanslar üreten bir imalathane açmış. Fakat ancak maliyet okadar yüsek ki ancak maliyet fiyatına satış yapabiliyor. (s. 167)

Türkiye’de çok deri imalathanesi (Tabakhane) var. Sadece Selanikte 85 tane. Türkiye (cordouan ve saffian adı ile) çok deri ihraç ediyor. Adapazarı bu sanayide ileri. Ermeniler bu konuda üstün. Seraskere bağlı Tabakhanede (Beykoz) askeri malzeme üretiliyor. 90 kişilik iki gurup işçi çalışıyor. (s. 169)

Eğercilikte Avrupa’da Türklerin üstüne yok.

40 tane kütüphane var. 15 tanesi büyük. Topkapı, Fatih, Selimiye, Süleymaniye, Nuru Osmaniye vb gibi ünlülerin herbirinde 1500-2000 kadar elyazması var. (En çok 9000) Bunlar çok iyi korunuyorlar.

Türkler ipek, gülyağı gibi çok az alanda Avrupa ile yarışabilirler.  Charronerie, charpenterie, menuiserie, carroserie, ebenisterie, ciltçilik, saatçilik, mimari vb. de zayıflar. Ekmek, pasta vb.de iyiler. (s. 171)

Eserde Ami Boué’nin eserine göndermeler var. 1851 Uluslararası sergisine Osmanlı katılımı da anlatılıyor. (s. 173)

Osmanlı borçları 538. 500 000 Frank olarak veriliyor. Eugėne Poujade’ın hesabına göre bazı ek borçlarla yekun 600 000 000 frankı buluyor. (s. 344) Aynı yazar 1858’de piyasadan çekilen 120 000 000 franklık tağşiş edilmiş altın ve gümüş parayı ve İngiltere’den alınan 5 000 000 sterling borcu da göz önünde bulundurarak borç yekununu 805 000 000 milyon Frank olarak hesap ediyor. (Bkz. Eugėne Poujade, Dictionnaire Universel Thecnique et Pratique du Commerce et de la Navigation. Paris, 1858. s. 819)

Eserde ordu ve donanma hakkında da ayrıntılı bilgiler var.