UBİCİNİ, JEAN-HENRİ ABDOLONYME

ANASAYFA

UBİCİNİ, JEAN-HENRİ ABDOLONYME; Lettres sur la Turquie; 2 cilt, Paris, 1853-1854.

Ubicini (1818-1884) Osmanlı Devleti hakkında bir çok eseri var. Sırplar, özellikle de Romanyalılar hakkında da yayınlar yapmış. Ayrıca İtalyanca ve Latince’den çevirileri var. Zaten İtalyan asıllı. Collėge de Joigny’de dersler vermiş. 1848’de de Bükreş Geçici Hükümeti’nde sekreterlik yapmış.

İlk baskısı büyük ilgi görmüş. Osmanlı Devleti hakkında, o sıralarda yazılmış en dikkate değer, en çok gönderme yapılan kitaplardan biri.

CİLT: I.

II. Mahmut çok övülüyor. “Belki kendisiyle kıyaslanan Büyük Petro’dan da büyük; çünkü daha güç engelleri yenmesi gerekti.” (s.10)

Osmanlı nüfusunun kompozsyonu veriliyor: Eski bir söze göre “Osmanlılar yetmiş iki buçuk milletten oluşuyormuş!” Bu nüfus şu unsurlardan oluşuyor:

Osmanlı: Avrupa’da:   2 100 000.

Asya’da: 10 700 000.

Grek:   2 000 000.

Ermeni:   2 400 000.

Yahudi:       150 000.

Slav:    6 200 000.

Rumen:    4 000 000.

Arnavut:   1 500 000.

Arap: Asya:      900 000.

Avrupa:   3 800 000.

Ayrıca az miktarda da Dürzü,  Türkmen, Kürt, Çingene veriliyor. (Türkmenler 85 000 olarak veriliyor.) (s.22) “Türk” sözcüğü pejoratif; kaba, barbar anlamına geliyor.

Rumlar, Ortodoks Ermeniler, Katolik Ermeniler (400 000) ve Yahudiler “Milleti Erbaa”yı teşkil ediyorlar. (s.23) Tüm Katolik sayısını, Ahmet Vefik Efendi’den temin ettiği bir vesikaya göre, Avrupa Türkiyesi’nde 650 000 olarak veriyor. Toplam olarak da 900 000 kişiler. Ortodoks toplamı ise 13 000 000. (s.25)

İstanbul’un nüfusu (1844’te) 891 000 kişi olarak veriliyor: 475 000 Müslüman, 205 000 Ortodoks Ermeni, 17 000 Katolik Ermeni, 130 000 Rum. Rumlar arasında 3 000 tayfa var. (s.28)

Osmanlı hukuku konusunda ayrıntılı bilgiler veriliyor.

Molla Hüsrev’in  1470’de derlediği hukuk kitabı (“Dürer”- İnciler”)  İstanbul’da ilk kez 1842’te basıldı. Fakat hukuk alanında temel kitap olan Multeka’ul Ubhur, “Hükümet emriyle, 1824’de yeniden tanzim edildi ve iki büyük cilt halinde basıldı. Şeklen bizim Roma Hukuku mecmualarına benziyor.” (s.s.149) Sonra Multeka’yı analiz ediyor. (s.149-165) “Multeka, bir kanunlar mecmuası olduğu kadar bir ahlak kitabı, veya hukukla ahlakın karışmış olduğu bir kitap.” (s.165) Hepsi de dinle iç içe. Yani din, ahlak ve hukuk bir arada!

Osmanlılar için, “onlardan daha ahlaklı toplum yok” diyor. İstanbul’da hırsızlık vb. olayı görülmüyor (s.160). Bu durum, bir ulusun “hemen tamamen cezai müeyyideden yoksun bir kanunla nasıl bu kadar uzun yaşadığını gösteriyor.” (s.165) Batı etkisiyle toplum değişmeye başlayınca, hukuk sistemi de değişmeye başladı.

1840’da bir Ceza Kanunu kabul edildi. (Halil ve Ahmet Fethi Paşa, Rauf Paşa, Reşit Paşa). 14 maddeden ibaret (s.168-170). Birinci madde kanun dışı idam cezasını yasaklıyor. Sultan dahi, “suç sabit olmadan ve kanun tarafından mahkum olmadan” kimseyi öldürmemeyi taahhüt ediyor. Eğer ceza ölüm cezasını getirebilecek nitelikte ise, Şeyhülislam’ın önünde herkese açık bir davada görüşülecek. Cürüm uzak bir eyalette işlendiyse “dava, eyaletin belediye meclisinde görülecek” ve verilen kararı Sultan onaylayacak! (s.168). Dördüncü maddede de Sultan’ın müsaderelerine son veriliyor. (s.169).

Yazara göre, yeni Ceza Kanunu, “karikatüral” bir kod! (s.171)

1846’da da İdare Hukuku’na ait talimatlar “Talimatı Umumiye” olarak bir araya getiriliyor. Bunlar a) Genel idare; b) Hazine memurları; c) İmparatorluğun zabıta sorunlarına ait talimatlardan oluşuyor. (s.174)

Ticaret Kodu (1850). “Hemen aynen bizim kanunumuzdan kopye” edildi. Önce 1848’de (14 Cemaziyülahır) ilan edildi; sonra da 1850’de yürürlüğe girdi.

Adalet mekanizmasının örgütlenmesi. (S.177-195)

“Türkiye, iki başkanlık (‘sudur’) teşkil eden ‘Arz Odası’ndan (Haute Cour d’Appel) bağımsız olarak, her biri bir veya birkaç eyalet kapsayan 24 büyük adlî birime (‘Mevleviyet’e) bölünmüştür. Her mevleviyet, aşağı yukarı liva sayısına eşit ve genellikle merkez ilçede bulunan birkaç ‘kaza’ (bidayet mahkemesi) içeriyor. Kazalarda, başlarında ‘naib’ler bulunan ve sorgu yargıcı ya da sulh yargıcı görevi yapan hakimlerin bulunduğu alt mahkemeler de var. Hepsi “mahkeme” adını taşıyor; fakat kompozisyonları ceza hukuku veya sivil hukukla uğraşmalarına göre değişiyor. (s.178)

Sivil Hukuk

Kaza mahkemesi, a) Kadı veya molla (yerine göre), b) Müftü, c) Naib (kadı yardımcısı), d) Ayak-naibi, e) Başkatip’ten oluşuyor.

Mahkemenin sayısı ne olursa olsun, sadece kadı hüküm veriyor. Müftü taraflara fetva veriyor. (s.178) Mahkemeye her türlü sivil dava getirilebiliyor; hakim huzuruna getirilen kimse davanın bir üst (istinaf) mahkemede, hatta kadıasker huzurunda görülmesini isteyebilir. Osmanlı mahkemerinde “usul” kuralları hemen hemen hiç yok. Bu davaların görülmesini kolaylaştırıyor. (s.178-179)

Ceza Hukuku

Ceza davaları bidayet mahkemelrinde görülüyor; bunlara, bu işte, liva yöneticisi ve Meclis (eyalet meclisi) üyeleri de katılıyor. Aynı zamanda sulh ceza ve ağır ceza işlevi görüyor. Sadece ölüm cezaları İstanbul Yüksek Adalet Şurası’na gidiyor. Son olarak da Sultan’ın imzalaması lazım. (s.180) Konya valisi Hasan Paşa, mal müdürünün bir hizmetçisini bir hiddet anında öldürdüğü için müebbed hapse mahkum oldu. Hükümet bunu bir örnek olarak gösteriyor. (s.181)

Bir de Osmanlılar ile yabancılar arasındaki davalara bakan karma mahkemeler var. İki şekli var: 1) Ticaret mahkemeleri (1847’de kuruldular); 2) Cezai zabıta konseyleri (Conseils de police correctionnel). (s.182)

Mahkeme heyetlerinin örgütlenmeleri.

Mahkeme hiyerarşisi şöyle oluşuyor: 1) Şeyhülislam, 2) İki Arz Odası’na başkanlık eden iki kadıasker ve mollalar, 3) müffettişler, 4) kadılar, 5) naibler. Bunlar devletten maaş almıyorlar. Davalar üzerinden “resim” alıyorlar. Bu dava değerinin kırkta biri. Bu oran tüm hakimler hiyerarşisi için geçerli. İki kadıasker ayrıca veraset üzerinden 1/40 alıyorlar. (s. 190) Şeyhülislam, devletten, vezir gibi ayda 100 000 kuruş (23 bin frank) maaş alıyor. (s.191) İki arz odası başkanı (kadıaskerler) ile İstanbul kadısı da maaş alıyorlar. Bir molla işten çekildikten sonra bir çok kaza geliri kendisine arpalık olarak veriliyordu. Bu sistem kaldırıldı (s.191). Son zamanlardaki önemli yeniliklerden biri de mahkemeler “yemin” getirilmiş olması. Bu yemin, herkesin kendi dini inancına göre yapılacak. “Uygarlığın başını çeken İngiltere’de bile Yahudilerin medeni ve siyasi planda böyle bir hakka sahip olmadıkları düşünülürse bu eserin ne kadar önemli olduğu anlaşılır.” (s. 195) Daha sonra eğitim ve öğretim hakkında bilgiler var. (s.197-217)

Kütüphaneler:

İstanbul’da kırk tane (15’i büyük, 25’i küçük) kitaplık bulunuyor. (s.221)

Saray Kütüphanesi üzerinde hala efsaneler dolaşıyor. Tite-Live’nin, Tacite’in eserleri varmış! Toderini 1781-1786 arasında kaldığı İstanbul’da bunları çok aradı; hatta bir müstahdemden katalogu elde etti; fakat bir şey bulamadı. Başkaları da bir şey bulamadı; fakat efsane devam etti. Sebastiani tam müsaade aldı. Hatta sultanın, beğendiği kitapları kendisine hediye edeceği söylendi. Fakat o da bir şey bulmadı ve sadece şahane çiltli bir İncil aldı! (s. 224) Yazar Avrupa kitaplıklarında bir çok Sultan mührü taşıyan el-yazmaları olduğunu, yani bunların Saray kütüphanelerinden geldiklerini ekliyor. (s.225)

Saray Kütüphanesi iki kısım.

1) III. Ahmet’in 1719’da kurduğu kitaplık; 2) III. Mustafa’nın 1767’de yaptırdığı ve kendinden önce gelen I. Mahmut ve III. Osman’ın topladığı tüm kitapları de kapsayan kitaplık. (s.221)

Osmanlılarda gazetecilik.

Osmanlılarda gazeteciliği bir Fransız başlattı: Alexandre Blacque. Blacque, 1825’de İzmir’e geldi ve orada “Le Spectateur de l’Orient”ı kurdu. (s. 257) Bu gazete sonra “Courrier de Smyrne” ismini aldı. 1825-1828 arası Yunan İhtilali’ne karşı Osmanlı Devleti’ni savundu. 1831’de İstanbul’a çağrıldı ve orada “Moniteur Ottoman”ı çıkardı. 1832’de de, adeta bu gazetenin Türkçe versiyonu olan Takvimi Vakayi’yi başlattı. Blacque’ı II. Mahmut koruyordu; fakat 1836’da “II. Mahmut tarafından gizli bir misyonla yüklü olarak Fransa’ya giderken” aniden öldü (s. 259). Onun yerini birbiri ardı sıra alan iki kişi de (“eski Danimarka konsolosu M. Franceshi ve ismini hatırlamadığım bir Mısırlı”) iki buçuk yıl içinde “beklenmedik bir şekilde” öldüler. Kuşkular arttı (s. 259). Gazete kısa bir süre çıktı, sonra yerini Ceride-i Havadis aldı.

Maliye

Toprak mülkiyeti ile ilgili açıklamalarında D’Ohsson’a dayanıyor. (Üç türlü: vakıf, mülk ve miri araziler) “Her ne kadar Devlet, daha doğrusu Hazine, bu üç bölümden sadece bizzat kendine tahsis ettiklerinin yönetimini üstlendi ise de, daima bütün  mülklerin sahibi ve kamu fonlarının kullanıcısı olarak görülmekten de geri kalmadı.” (s.267) Aslında reel mülkiyet Sultanı da aşıp, Kuran’a göre, Allah’a ait oluyor. “Bu ayrımın, daha doğrusu bu kanuni fiksiyonun dışında, Türkiye’de toprağa sahip olma şekli, bizlerin Avrupa’da gördüğümüz doğrudan, kişisel ve devredilebilir mülkiyet hakkından pek farklı değil.” (s.267) II. Mahmut zamanına kadar miri arazi yerinde saydı. Mülk arazinin önemli bir bölümü vakıfa dönüştü.

Bütçe

Bu konuda yazar, daha çok, M. J. Cor’un önemli bir makalesine değiniyor: De la Réforme en Turquie au Point de Vue Financier et Administratif  (Revue Des Deux Mondes, 1850. No. 3)

Sultan’ın özel tahsisatı 75 000 000 kuruş (17 250 000 frank). Eskiden sultanların, Miri Hazine’den ayrı bir hazineleri vardı. Bir sürü maddeden oluşuyordu.  Bunların toplamını hesaplamak çok zordu. “Bununla beraber, öyle görünüyor ki, bu Hazinei 1776 yılı için Eton’un 44 942 000 kuruş (yaklaşık 108 milyon İngiliz lirası) olarak hesapladığı Miri gelirleri genellikle geçiyordu.” (s.297) Bu, Saray’ın korkunç masrafını karşıladıktan sonra bir de önemli fazla veriyordu. Her sultan ölümünden sonra envanter yapılıyor ve paralar, mücevherler vb. demir bir armuar içinde Hazine Odası’nda, kendinden önce ölen sultanın yanına konuyordu.(s.297)

Mali Reform: Giderler gelirleri hızla aşınca yapısal önlemler yerine palyatif önlemlere başvuruldu. Yazar bu konuda iki ferman örnek gösteriyor. Bunlardan birincisi, asker-sivil tüm nişanların geri alınması konusunda. 1851 sonuna doğru çıkan fermanla bunlar toplandı ve Devlet 40 000 000 kuruş kadar kazandı. Sultan Mahmut’un çıkardığı Nişanı İftihar da daha ucuz bir nişan ile değiştirildi. (s.329) Az sonra çıkan ikinci bir ferman ise, 175 000 000 kuruşluk kaimeyi ortadan kaldırmak için fert başına ortalama 20 kuruş (nisbi) olağanüstü vergi koyuyordu. 8 750 000, 20’şer kuruşluk birimler hazırlandı ve bunlar, farklı yörelerin kaynaklarına ve bireysel zenginliklerine göre taksim edildi. Başkent tüm verginin (350 000 kese) yedide birini (elli kese) ödedi. Bu dağıtım adil yapılmıştı; hiçbir şikayet olmadı. Miri 40 milyon kazandı; fakat kaimeler ortadan kalkmadılar. (s.330)

İltizam çok adaletsiz bir sistem. Haracın ancak üçte ikisi Hazine’ye giriyor. Üçte biri mültezimde kalıyor. İmparatorluk (menkul) servetinin 1/15’ini teşkil eden İstanbul vergi vermiyor. (s. 333) Tekel ve lonca imtiyazları da geliri önlüyor. M. Cor şu örneği veriyor: “Büyükdere’de, Sultan’ın bazı vezirleri hissedarları olan bir tuğla fabrikası kuruldu. Doğal olarak bir ayrıcalığa sahip. İstanbul’dan bir buçuk saat mesafede, deniz kıyısında ve zengin, nüfusu bol köyler içinde bulunuyor. Yapım için gerekli toprak da kaliteli olarak ve bol miktarda aynı yerde var. Buna rağmen ürünler okadar pahalı ve kalite de o kadar düşük ki, İstanbul’a Livourne’dan tuğlalar ithal etmek daha ucuza mal oluyor.” (s.333) “İstanbul’da değirmenler ve fırınlar ayrıcalıklı bir lonca oluşturuyorlar. Unun ve ekmeğin fiyatları o kadar pahalı ki, yakınlarda bir Fransız tüccarı Marsilya’ya gemiyle buğday yolladı, orada öğütülen buğdayları İstanbul’a getirerek kârla sattı.” (s.334) Yine şunu söylüyor: “Türkiye’de temel malların tek sahibi Devlet oldu.” (s.334) (Bu ifade, yazarın daha önceki gözlemleriyle çelişiyor. Herhalde devletin keyfi müdahelelerini anlatmak istiyor.)

Yazara göre vakıfları kaldırıp, camileri de devlet sübvansiyonuyla beslemek lazım. Vakıfların özgür toprak haline getirilmeleri, sonra da toprak vergisini yeniden düzenlemek ve bu sayede kadastroyu da yapmak, Ubicini’ye göre, yapılması şart olan şeyler! (s. 338). Yabancıları toprak sahibi olmaları yasak. Fakat “Osmanlı tebaası sayılan anneleri, kız kardeşleri ya da karıları adına mülk sahibi olabiliyorlar. Bu yolla, 1840’a kadar Hazine’ye hiçbir şey ödemeyen büyük gayrımenkullere sahip oldular.Bu gayrımenkullerin değeri, sadece İstanbul alanı için, 370 milyon franktan daha fazla olarak hesaplandı. İzmir’de de kadastro, civardaki köyler hariç kalmak üzere, 36 milyon rakamını verdi.” (s. 340). 1840’da bunlar vergilendirilmek istendi. Karma komisyonlar kuruldu. Frenkler çok şikayet ettiler. Fakat sonunda vergi ilkesi kabul edildi.

“Yüksek devlet görevlilerine ödenen maaşlarla alt tabaka memurlara ödenen maaşlar arasında, hiçbir ülkede, Türkiye’de olduğu kadar şoke edici bir fark bulunmuyor.” (s.343-344) “Bir (tümen komutanı) general yılda 138 000 frank alırken, bir albay 8 020 frank, bir yüzbaşı da 1400 franktan daha az alabiliyorlar.”  Küçük memurları büyükleri önünde uşaklaştıran bir sistem. (s. 343-344) “İstanbul’da 40 000 kadar özgür hizmetçi, 52 000 kadar da köle var; bunlar askerler, denizciler, bekarlar gibi ‘dalgalı nüfus’ çıkarılırsa kalan Müslüman nüfusun üçte birini oluşturuyorlar.” (s. 347) İkinci sınıf bir memur (yıllık 17-18 000 bin frank) evinde en az on hizmetçi bulunduruyor. Büyük ricalde yüzlerce hizmetçi ve köle var. (s 347) “Ortaçağda feodal şatosunda yaşayan bir senyörle ilgili imajımıza, hiçbir şey konağında veya yalısındaki bir Türk ricalin aktüel yaşantısı kadar tekabül etmiyor.” Herkese, her saat açık bir sofra; bir hizmetçiler bulutu.. (s.348).

Le Journal de Constantinople’un değerlendirmesine göre, “herhangi bir yolla, ülkede şimdi olduğu farzedilen 1,5 milyon hizmetçinin sayısı 400 000’e indirilse ve bu emek tarıma aktarılsa, bundan üretimde 600 milyon kuruşluk (öşürde de 60 milyonluk) bir artış sağlanırdı.” (s.355)

Yazar bütçeyi 389 milyon kuruş artıracak tasarrufları ve vergi reformunu madde madde hesaplamış. (İltizam yerine devlet rejisi: 60 milyon; tekellerin ve bazı şehirlerin ayrıcalıklarının kaldırılması: 20 milyon; ecnebi mülklerine vergi: 3 milyon; hizmetçiler için vergi: 80 milyon; öşürün artırılması: 60 milyon; yüksek memurların maaşlarının azaltılması: 8,75 milyon; eski timar sahiplerine ödenen hayat boyu sehim’in kaldırılması:40 milyon) (s.353)

Tarım ve sanayi

Ülkede tarımın olanakları ile gerçekleri arasında hazin bir tezat bulunuyor. “Sırp ormanlarındaki domuz sürüleri sadece ülke beslenmesinin temelini  sağlamakla kalmıyor, ürünlerin yarısı da dışarıya ihraç ediliyor; Eflak-Buğdan’ın başlıca zenginliği atlarından ve haynacılıktan oluşuyor; devamlı silahlı olan Arnavutlar toprakları ekmye tenezzül etmiyorlar; Boşnaklar Adriyatik yoluyla büyük miktarda öküz ihraç ediyorlar” Bunları hepsini geçelim, diyor yazar. “Burada sadece, Türklerin verdikleri Rumeli genel ismi ile, haklı olarak ülkenin ambarı unvanını almış ve Trakya, Bulgaristan ve Makedonya’dan oluşan, Adriyatik, Tuna, Marmara denizi ve takım adalarının bir kısmı arasında yer alan 8 000 mil metre karelik zengin ve mümbit bölgeyi anlatıyorum”. (s. 364) Bu toprağın ancak üçte ikisi tarıma açılmış ve büyüklüğe göre, üretim de az. “Serez’e yakın 13 500 dönümlük bir toprak 1 000 000 kuruş olarak değerlendiriliyor ve sahibine yılda 33 000 kuruş (7 510 frank) getiriyor.” (s. 365) “Böylece her  ün fiyatı yaklaşık 16 franka, kirası da  58 santime geliyor”. Kiralar toprağın durumuna göre bir kuruş ile yedi sekiz kuruş arasında değişiyor. (s.365) Sadece kıyılar, 15-20 mil iyi ekiliyor; sonra saatlerce boş arazide yürünüyor.(s.366)

Anadolu’da da durum pek farklı değil. Ekilen araziler sadece şuralarda: Konya ve Kayseri’nin zengin ovaları, Isparta, Bergama, Küçük Asya’nın merkezi yaylaları, Ankara’nın ve Yeşilırmak’ın Kuzey Doğusu’nda Tokat’tan Karadeniz’e kadar Kızılırmak’ın güzel vadileri, pitoresk Ermenek vadisi, hepsi de Ege adalarına açılan Büyük ve Küçük Menderes vadileri ile Bakır çayı. Bunların dışında bir yer ekilmiyor. (s. 366) Çam ve meşe ormanları satış üzerinden % 3 vergi ile istenilene veriliyor. (s. 367)

Küçük Asya’da yıllık hububat üretimi, toplam olarak, 705 000 100 kilogram olarak (25 milyon “Türk kilesi”) tahmin ediliyor. Bunun yaklaşık dörtte biri (75 milyon frank kadar bir değer ifade ediyor) Avrupa’ya ihraç ediliyor ve bu değer toprağın son derece çeşitli olanaklarından yararlanabilse kolayca beş, hatta on katına çıkabilir. Bütün diğer ürünler (tütün, pirinç, ipek, yün, pamuk, afyon, cehri (?), sarı tahıl) için de aynı şey söylnebilir. (s.367-368) Ankara keçilerinde yılda 450-500 000 kilo yün elde ediliyor ve bunların dörtte üçü Avrupa’ya (özellikle İngiltere’ye) ihraç ediliyor. Geri kalanla da memlekette halı ve şal yapılıyor. (s.368)

Beş farklı kalitede, senede 30 000 balya pamuk üretiliyor. Bu da balyası ortalama 250 kilogramdan 7 500 000 kgr. tutuyor. 12-15 bin balya ihraç ediliyor. 8 000 balya Anadolu’nun içlerinde tüketiliyor. On bin balya kadar da Manisa, Canaba, Aydın fabrikalarına gidiyor. Afyon (Yarım ada’da) hemen heryerde üretiliyor ve kilosu 28-38 franka satılıyor. (s.368)

25 Şubat 1845’de yeni kurulmuş olan Meclisi Ziraat, bir Ferman’la, tarımsal çöküntünün nedenlerini araştırmak için her eyaletten, biri Müslüman diğeri reaya olmak üzere iki delegeden oluşan bie fevkalade komite kurdu. Bu vergi tanzimini de sağlayacaktı. Ayrıca Anadolu ve Rumeli için ileri sürülen önlemleri gerçekleştirmek amacıyla on tane “Mecalisi İmariye” kuruldu. (s.370) “Parasızlık ve iradesizlik” sonucu hiçbir şey yapılamadı. Bu arada Avrupalılar da ülkeyi ziyaret edip raporlar hazırladılar. Buğdan kökenli M. Ionesco, 1850’de Bulgaristan (özellikle Dobruca), Teselya ve Makedonya ile ilgili gözlemlerini Journal de Constantinople’da yayımladı. Ionesco dört temel nedenden söz ediyor:

1) Tarımcıların cehaleti. Ziraat bilimi hiç bilinmiyor. Bunu anlatmak için yazar, Prens Czartorisky’nin birkaç yıl önce Adam-Köy’de kurduğu tarımsal koloniyi istisna ve örnek olarak veriyor (s. 373). Burada bir de tarım okulu açılmış.

2) El emeği yokluğu. Şehirler insan çekiyor. “İstanbul’un dalgalı nüfusunu büyk ölçüde oluşturan ‘bekar’ların durumu böyle”. Bu göçlerde kırsal alandaki güvensizlik ve despotizm de rol oynamış.

3) Döner sermaye kıtlığı. Türk köylüsü son derece kanaatkar; ülkede para az.

4) Ulaşım araçlarının yokluğu. 60-80 kuruşluk, hiç demiri olmayan el arabaları kullanılıyor. (s.381)

Sanayi

Osmanlı Devleti’nde sanayi çöküş içinde. Eskiden çok zengin ve çeşitli olam imalat sanayi bugün artık mevcut değil. Scutari ve Tırnova’da 1812’de 2000 tane olan muslin tezgahından, bugün en çok 200 tane kalmış. Selanik’te, beş yıl önce, 25-28 ipek imalathanesi varken, bugün, 40 000 kilo ince ipek üreten 18 imalathane  var. Diyarbakır ve Bursa (kadifeleri, satenleri ve ipeklileri meşhur) şimdi 30-40 yıl öncesinin ancak 1/10’unu üretiyorlar. Bursa dokuz milyon kuruşluk ham ipek ve koza, fakat ancak 400 bin kuruşluk ipekli ihraç ediyor (s. 387). Suriye ve Irak’ta da durum aynı. Halep ve Bağdad da çöküyorlar. En zengin Halep’ti. Saf pamuk, ipekli pamuk, ipekli, yaldızlı iplik vb. imalathaneleri 40 000 kadar tezgah kullanıyor ve yılda yüz milyon kuruşluk değer üretiyordu. Şimdiki üretim 7-8 milyonu geçmiyor. Girit ve Kıbrıs daha az etkilenmişler. Nihayet Ankara tiftikleri (şalları), Sakız Adası sandalları, Tokat hintlileri, İzmir halıları vb. hepsi çöküşte..

Çöküş nedenleri neler? Yazar bu nedenleri, şöyle sıralamış: 1) Geleneksel tekniklerin devamı; 2) Askeri reformun getirdiği kıyafet değişikliğinin, Osmanlı Devleti’ni kumaş açısından Batı’ya bağımlı kılması. Kendisi Avrupa kadar ucuza ürtemiyor. (s.389)

Türkiye bu durumda kendini tarıma verip Avrupa ile bütünleşeceğine “kendisi de bir sanayi gücü olmak yanılgısına düştü.” (s. 389). Birkaç yıl önce hükümet İngiltere’den demir ihal edeceğine Türkiye’de bir izabe imalathanesi ve yüksek fırın kurmaya karar verdi. Önce 9 milyona fabrika kuruldu. Kömür, maden adalardan geliyor; teknisyenler İngiliz vb. Sonuç olarak demirin kentali 50 kuruştan fazlaya mal oldu; oysa İstanbul’da, pazarda 42 kuruşa satılıyor. (s.389-390). Diğer hükümet fabrikaları da öyle. Fakat iki istisna var: İzmir kağıt fabrikası ve Eyüp feshanesi. Bu feshane, 1832’de fes giyimi konunca kurulmuştu. Yılda 300 000 fes yapılıyor; ordunun ihtiyaçları karşılandıktan sonra kalan satılıyor. (s.391)

Ticaret

Ticaret Osmanlı Devleti’nde hep özgür oldu (belki de dünyanın en özgür ticareti!). (Ref. Le Moniteur Ottoman, 1832, Eylül) Bazı yasaklamalar geçici oluyor. (s. 396)

1838 Ticaret Anlaşması önce İngilizlerle imzalandı; sonra bütün devletlere teşmil edildi. Rum tüccarları aldıkları beratlarla Frenklerin ticari imtiyazlarını elde ediyorlar. Bunu tekel haline getirdiler. Bunları Rusya koruyor. İstanbul’daki Rum ticarethanelerinin Londra, Marsilya, Livurn, Cenova, Trieste ve Odesa’da şubeleri var. (s.399)

İç ticaret ikiye ayrılıyor: 1) Türkiye’deki ticarethaneler arasında. Bunun değeri hakkında pek bir bilgi yok; 2) Türkiye ile vergi veren (tributaire) ülkeler (Mısır, Eflak, Buğdan, Sırbistan) arasında ve değeri 50 bin frank olarak tahmin ediliyor.

Dış ticarette ise ithalat (yaklaşık) 257 milyon frank; ihracat da 193 milyon frank kadar tutuyor. (s. 401). İngiltere 1827’de 12,5 milyon ihraç ediyorken, bu, 103 milyon franka çıkmış. (Fransa 32, Avusturya 41, Rusya 27, İran 25 vb.) Fakat bunun 45 milyonu, hemen tamamen Trabzon’dan İran’a yapılan transit ticaret. Oradan Tiflis’e gidiyor: Pamuk ve yünlü dokumalar, demir, kömür, saat, tuhafiye vb. İngiliz ihracatının esasını oluşturuyor. Türk ihracatı ise ham yün ve ipek, hububat, afyon, Ankara kılı vb. gibi maddelerden ibaret. Avusturya Venedik’in deniz kıyısındaki devletlerini ele geçirdikten sonra ticareti çok arttı. Özellikle Trisete limanından ihracat yapıyor. Rusya Odesa limanından tereyağ, katran, demir, havyar, kürk yolluyor. İran’la ticarette Türkiye’den, kendi aleyhine madeni paralar çıkıyor. İran Türkiye’ye şal, tömbeki, halı, nakış işlemeli müslinler, elmas, inci vb. gönderiyor. (s.406-407). Haremin lüksüne katkıda bulunuyor.

Kara ve Deniz ulaşımı

Kara ticareti daha çok kervanlarla yapılıyor. En önemli iki kervan, her yıl Şam ve Kahire’den Mekke’ye gidenler. Birincisi Hac’a 60-70 bin kişi götürüyor. En kalabalık grup 25 Recep’te İstanbul’dan geliyor. Şam’dan kalkış, İstanbul’dan kalkıştan seksen gün kadar sonra, 15 Şevval’de. Silahlı süvariler güvenliği sağlıyor. Tehlikeler yüzünden 61 günlük yolculuk, genellikle kırk günde tamamlanıyor. (s.413) Öbür kervan da tüm Mısır ve Kuzey Afrika hacılarını taşıyor. İki karavan Medine’den Mekke’ye giderken, yolun 1/3’ünde buluşuyorlar. Dört beş gün sonra da Bayram başlıyor (10 Zilhicce).  14 Zilhicce de Pazar açılıyor ve “artık küçük bir sofu azınlık dışında herkes alış verişten başka bir şey düşünmüyor.” (s.414) Mağrepliler fes ve yün manto; Avrupa Türkleri, mücevher, iri hırdavat, amber, nakış işlemeler; Asya Türkleri halı, ipek kumaşlar, Ankara şalı; İranlılar ipek mendiller, kaşmirler, inciler; Afganlar fırçalar, kaba şallar satıyorlar (s. 415) Kervanlar dönüşte ise moka kahvesi, baharat, sarısabır ağacı, sakız, tuval, porselen vb. taşıyorlar. Kervansarayların durumu Busbecq’in seyahatnamesinde anlattıklarından farksız.

Diğer kervanlar tamamen ticari. Ağır veya hafif kervanlar olmak üzere ikiye ayrılıyorlar. İki temel yol Hindistan ve İran’dan geliyor; Kandahar’ı ve Afganistan’ı geçtikten sonra Isfahan yolunu alıyor ve oradan Bağdad ve Haleb’e gidiyor. İkincisi doğrudan Tahran’a geliyor. Sonra Tiflis, Erzurum, Trabzon ve İstanbul güzergahını izliyor. Kürdistan, Ankara, Tokat gibi iç şehirlerden gelen mallar ya doğrudan İstanbul’a, ya da Samsun, Sinop gibi limanlara gidiyor. (s.418) Türkiye’de ticarette kullanılan develerin sayısı takriben yüz bin olarak tahmin ediliyor. (s.419)

Kervan günde ortalama 32-33 mil mesafe yapıyor. İstanbul ülkenin tüm dış ticaretinin 4/5’ini sağlıyor. İkinci sırada Trabzon geliyor. Burada 1852’de toplam  329 milyon kuruşluk ticaret yapıldı. Çok büyük kısmı (297 milyon kuruş) İran ve Gürcistan’la transit ticareti; bunun çoğu da İngiliz malları.(s.422)

Selanik de Avrupa Türkiyesi’nin İstanbul’dan sonra en büyük limanı. 1850’de toplam 17,5 milyon frank ticaret yapıldı. (9,8 milyon ithalat; 7,7 milyon ihracat). (s.424) Daha sonra deniz ticareti hakkında bilgiler veriliyor.

Ordu

1843’te orduyu yeniden düzenleyen bir nizamname çıktı. Bununla, daha önce uygulanan keyfi askere alış yerine “kura çekme” usulü getirildi ve her orduda Avrupa düzeni uygulaması başladı. Piyade, süvari ve istihkam birlikleri Fransız usulü eğitime, topçuluk da Alman sistemine tabi kılındı. (s.450)

Piyade birlikleri altı ordu halinde kuruldu. Her ordunun başında bir müşir var. Her ordu, ferik komutasında iki tümenden (division), her tümen de liva komutasında üç tugaydan (brigade) üç  oluşuyor. Tüm ordunun altısı piyade, dördü süvari ve biri de topçu olmak üzere on bir alayı var. Her alay da sekizer bölükten oluşan dört tabura ayrılıyor. Her tabur, nizamnameye göre, 816 kişiden oluşuyor. (s.451)

Bir tabur (bataillon) nasıl oluşuyor?

Bir miralay komutasındaki taburun kompozisyonu şöyle: 1 binbaşı, 1 kolağası, 8 yüzbaşı, 16 mülazım, 8 başçavuş, 32 çavuş, 8 bölük emini, 64 onbaşı, 640 nefer, 24 mehter, 8 saka, 2 cerrah, 1 eczacı, iki imam. Bunlara miralay, kaymakam ve alay emini de ekleniyor. Böylece dört taburun nüfusu 3 263 oluyuor. Fakat gerçekteki rakam 2 800. (s. 251-252) Yazar bu terimleri Türkçe olarak vermiş ve sistemin aynen Fransız sistemi olduğunu söylüyor. (s.252) (Tabur komutanı binbaşı, bölük komutanı yüzbaşı, alay komutanı miralay).

12 batarya ve 1300 kişi bir topçu alayı yapıyor. Hr orduda bir topçu alayı bulunuyor. (s. 453) Bir ordu mevcudu (altı piyade alayı 16 800; dört süvari alayı 2 800; 1 topçu alayı 1 300 kişi olmak üzere) 20 980 kişiden ibaret. (s. 453)

Mevcut altı ordunun mevzileniş yerleri:

1) Hassa ordusu: Genel karargah Üsküdar ve İzmir’de.

2) Desaadet ordusu: Genel karargah İstanbul ve Ankara’da. Mevaki (konuşlanmalar): Konya, Yozgat, Kastamonu, Edirne, Üsküp, Şumla, Babadağ, Tırnova.

3) Rumeli ordusu: Manastır. Mevaki: İşkodra, Yanya, Ohri vb.

4) Anadolu ordusu. Genel karargah Kharbrout ( Harput ?). Mevaki: Diyarbakır, Mardin, Erzurum, Kars, Sivas, Malatya, Siverek vb.

5) Arabistan ordusu: Genel karagah Halep ve Şam’da,

6) Irak Ordusu: Bağdad ve Hicaz.

Bu altı ordunun dışında, Girit, Trablus ve Tunus’ta  üç ayrı birlik bulunuyor. Bunlar 16 bin asker  barındırıyorlar.

Rezervler ya da Redif

1843 Nizamnamesi askerliği beş yıl olarak saptıyor; bunun dışında yedi yıl da “redif” olarak kalınıyor. “Redif, gerçekten örgütlü ikinci bir ordu teşkil ediyor ve çeşitli kuvvetler için, aktif güçlere eşit sayıda alayı  hazır bulunduruyor.” (s.456) Subay ve assubaylar tamam. Haftada bir gün talim yapıyorlar.

Orduyu Dar-ı Şurayı Askeri yönetiyor. Ordu bütçesi 69 milyon frank. Bu para tamamen maaş ve ücretlere gidiyor. Diğer masraflar başka kalemlerle ifade ediliyor.

Askeri personelin kuruş cinsinden aylıkları: Nefer: 20; onbaşı: 40; Bölük emini: 50; Çavuş: 60; Başçavuş: 80; Yüzbaşı: 500; Alay emini: 1200; Binbaşı: 1500; Miralay: 3000; Liva: 10 000; Ferik (Tümen komutanı): 25 000; Ferik (“Corps” komutanı) 50 000; Müşir: 100 000. (s.461)

Türk birliklerinin giyimleri mükemmel. Kura sistemi veya gönüllülerle askerler toplanıyor; fakat acil durumlarda Sulatan’ın fermanı ve Şeyhülislam’ın fetvasıyla kitlesel askere almalar da oluyor. Her orduyu oluşturan alayların askerleri ayrı, fakat değişmeyen illerden toplanıyorlar. Örneğin Anadolu ordusunun ikinci piyade alayı Sivas’tan toplanıyor! (s.462) Her aileden ancak bir kişi askere alınıyor; fakat sadece bir erkek çocuk varsa kimse alınmıyor. (s.463)

Hristiyanlar askere alınma işini iyi karşılamadılar. Hatta Lübnanlı Marunilerden bir grup destek aramak için Fransa’ya gitti. (s.464)

Yardımcı kuvvetler Bosna, Hersek, Eflak, Sırbistan, Arnavutluk, Mısır’dan toplanıyor. Düzensiz kuvvetler ise kavas (yaya jandarma), seymen (atlı jandarma), subaşı (kır koruyucusu) Tüm jandarmalar 30 bin kişi); tatarlar (Dobruca, Anadolu; 5 000 kişi), Macar ve Polonya gönüllüleri (2000), Müslüman gönüllülerden (50 000) oluşuyor.

Orduyla ilgili rakamlar: Düzenli ordu; 148 680.

: Redif            : 148 680.

: Yardımcı kuv. 121 000.

: Düzensiz kuv. 87 000.

Yekûn: 505 360 kişi. (Kağıt üzerinde) (s.474) Tütmüyle ordu 1829’a göre çok daha gelişmiş durumda!

Donanma

Osmanlı donanması, üçü de kendi dönemlerinin en önemli insanlarından olan üç paşa tarafından kuruldu. Hasan Paşa (Gazi adını aldı); Küçük Hüseyin Paşa ve Tahir Paşa.

Navarin Vakasından sonra 30 kadar yarım yamalak gemi kaldı. (20 savaş gemisi, 15 fırkateyn, 32 tane de hafif araç). (Yazarın referansı: Annales Maritimes, 1827. Cilt: 2, s. 657)

22 Mart 1829’da kurulan Yunan Krallığı’na, gemilere en çok ekipaj sağlayan Ipsara, Hydra ve Spezzia adaları verilince donanmaya ikinci büyük darbe vurulmuş oldu. (s.483) “Yunanlılar olmadan bu donanma ne olabilirdi?” Tahir Paşa harekete geçti ve sonunda önemli bir donanma ortaya çıktı. 1849’da 74 gemilik bir donanma mevcuttu. (s. 483) Bu gemilerin dökümü de veriliyor.

Donanma komutanı “Kaptan Paşa”. Ona yardımcı olan “Meclisi Bahriye”. Kurmay heyeti: Beş bahriye feriki, beş bahriye livası, yedi bahriye miralayı. (s. 485) İstanbul tersanesi (Haliç’e bir mil mesafede) senede 20 000 kental demir tüketiyor. Bunlar İngiltere ve Rusya’dan geliyor; ayrıca Tokat’tan 12 000 kental bakır geliyor. Ereğli, Sinop, Rodos’ta daha az önemli inşaat şantiyleri mevcut. Khalki (Heybeliada) adasında bir bahriye mektebi var. (s. 489).

Aile Yapısı

Yazar Montesquieu’nün eseri hakkında ağır eleştiriler ileri sürüyor. “Montesquieu Türkiye’den, Mme du Deffand’ın ‘Kanunların Ruhu’ hakkındaki zalim sözünü hak edecek bir hafiflik içinde konuştu” diyor. Aile, Osmanlı Devleti’nde Avrupa’da olduğundan çok daha sağlam. (s.492) “Poligami halleri Türkiye’de son derece nadir.” “Hukuktaki (Multeka) kadının eşitsizliği, pratikte (örf ve adetler) yok edilmiş durumda.” (s.505)

Asıl Osmanlı tipini esnaf loncaları üyeleri ve mülk sahipleri teşkil ediyor. (s.519) Esnaflar içinde en kalabalık ve en enteresan gruplardan biri kayıkçılar. Binlerce kayık bunların elinde. (Bk. Slade, II. s. 32) Bunlar İstanbul’un ünlü “bekar”lar grubunun bir parçası. Anadolu’dan gelip mümkün olduğu kadar tasarruf etmek istiyorlar. 5-6 kişi bir araya gelip aylığı 15-20 kuruşa büyük bir oda tutuyorlar. Orada yatıyorlar. (halıları ve yastıkları var). (s.521) Böylece 5-6 yıl yaşayıp, para biriktirdikten sonra köylerine dönüyorlar. (Bu arada veziriazam ya da kaptan paşa da olabilirler!) Ubicini’nin bu gözlemleri bizde iç göçlerin tarihinin ne kadar eskilere gittiğini gösteriyor.

Mülk sahibi Türkler, burjuvaziyi oluşturuyorlar. Kırsal alanda çiftliklerde, şehirde konaklarda oturuyorlar.

Bazı Belgeler

1) Ulema adına Şeyhülislamın III. Ahmet’e yazdığı yazı. (s.539-545)

Yazıda, çöküş nedenleriyle ilgili olarak, Koçi Bey risalesindeki fikirlere benzer görüşler var.

Vezirler, beylerbeyleri, zeamet ve timar sahipleri hizmetçilerini hep köleler arasında seçiyorlardı. Çünkü bunlar vergiden muaflar. Aksi pahalıya mal olacaktı. (s.541) Zaim ve timarlılar ordunun en kıymetli kısmını teşkil edeceklerdi. Ulema sınıfındaki dejeneresans (arpalık, paşmaklık vb.) anlatılıyor. (s.542)

2) Osmanlı Bankası’nın kuruluşu.

Kötü para, para reformunu önlüyor. Bu sıralarda “saygın tüccar ve bankacılar” tarafından kurulan  bir şirket bu reformu üstlendi. “Beşlik, altılık (ve alt dilimleri) gibi tüm rahatsızlığın kökeninde olan kötü paraları, halen tedavülde olan Mecidiye gibi iyi paralarla değiştirerek  piyasadan çekecek bir banka kurulacak; faiz getiren kaimeler iyi paralarla eşit değerle değiştirilecek; ticari muamelelere güven sağlamak için değişim kurları on beş yıl ayrıcalık süresiyle, masrafsız olarak değişmeyecek; malların fiyatlarının artması önlenecek ve nihayet on beş ayrıcalık yılının bitiminde bütün kaimeler ortadan kalkacaktı. “ (s. 561) Bu güzel projenin statüsünü ve kontratını Sultan da imzaladı. Banka Osmanlı Bankası adını aldı. (s.566).

3) Islah Komisyonları hakkında Babıali’nin yayını (1845).

Müslüman ve Hıristiyan eşraftan on komisyon kuruldu. Bunlar İstanbul’a hükümeti aydınlatmak için çağrılmış ve raporlar hazırlamışlar.

4) Londra 1851 uluslararası sergisinde sergilenen Türk malları.

Ham madenler; zımpara taşı; tebeşir; gühercile; nışadır; gülyağı (ve başka kokulu yağlar); sahtiyan denilen deriler ve başka deriler (boyanmış veya boyanmamış kaplan); tilki kürkleri; şallar; halılar; yün ve kadife kumaşlar; taftalar; maşlahlar; tütün; afyon; tahta, sedef, fildişi, kemik elişleri; inci takılar; kiraz ağacından çubuklar; Hindistan cevizi; madeni nargile; altı ve gümüş bilezikler, kolyeler; heykelcilik için taşlar (mermer, kaymaktaşı, kireç); ipek, ipek ipliği, pamuk ipliği vb.) Ubicini bütün bunları 17 madde halinde sıralamış.

Yukardaki tablo XIX. yüzyıl ortalarına Osmanlı ekonomisini bir tablo halinde gözler önüne seriyor. 1867 sergisi ile ilgili yazımda (Bk. Sürüden Ayrılanlar, İmge, 2001) bu sergideki Osmanlı varlığını açıklamaya çalıştım.

UBİCİNİ, A.; La Turquie Actuelle, Paris, 1855.

Yazarın Reşit Paşa hakkındaki gözlemi: “Reşit Paşa hiç de üstün bir insan olmasa bile kendisini üstün gösterme yeteneğine sahip.” Popüler değil. İmzasını taşıyan bazı notalar model olacak derecede iyi yazılmışler.

Osmanlı karakteri ve kadınları statüsüyle  ilgili bazı betimlemeleri. (s.160)

İki okul var:

1) II. Mahmud’un Jön-Türkleri. Bunlar geçmişten kopmamak; eski kurumları reforme etmek istiyorlar.Bunlar arasında Ahmet Fethi Paşa, Kıbrıslı Mehmet, Rıza Paşa, Ahmet Vefik Paşa sayılıyor. (s. 162)

2) Abdülmecid’in Jön-Türkleri. Başkanı Reşit. Bunlar geçmişten tam kopmayı; tam Avrupalılaşmayı hedef alıyorlar. Ali ve Fuat Paşalar ve diğer genç diplomatlar bu grupta. Bunlar “Avrupa’da bir salonda Türk olmaktan kızaran” kişiler. (s. 163) Gerçek Osmanlı reformu ile ilgileri yok. Topluma uyan şeylerin değil, şöhret peşindeler. (s. 163)

Reşit Paşa’nın Rumlara düşkünlüğü. En gizli işlerin içindeler. Her şeye sahipler. Rus yanlısı insanlar. (s. 164)

“Türklerin bir ulus olmadıklarını anlıyorum; fakat onlarda ailenin mevcut olmadığını ve olamayacağını iddia etmek için Türkiye’ye hiç ayağını basmamış olmak gerekir.” Bu ön yargıyı üç şey hazırladı: 1) Poligami, 2) Soy adının olmaması; 3) Nüfus kayıtlarının yapılmamış olması. (s. 286)

Kölelik hakkında açıklamalar. Kölelerin durumundan övgü ile söz ediyor. Eskiden İstanbul’da esir pazarları varmış. 1846 sonunda bunlar yasaklanmış. (s.293) Daha sonra da (1 Ekim 1854’te) tüm Karadeniz kıyılarında esir ticareti yasaklanmış. Bu durum köle fiyatlarını artırıyor. Yazar “artık 14-18 yaşları arasında güzel bir Çerkez kızı 50-60 bin kuruştan daha aza alınamaz” diyor. (s. 298)

İshak Bey’den bahsediyor. 1783’e doğru Paris’e gelmiş.  Onu “belki de Avrupa’ya sadece bir merak saikiyle gelen ilk Türk” diye sunuyor. İshak Bey, III. Selim’in çocukluk arkadaşı ve sırdaşı ünlü Hüseyin Paşa ile en yakın dostluğu kurmuş. Kont de Segur de anılarında ondan söz ediyor. İshak Bey iyi bir eğitim almış; Rusça, Fransızca ve Almancayı rahatlıkla konuşuyormuş ve çok hoşgörülü bir insanmış. Çok da yakışıklı imiş ve Bu yüzden filozoflara da Versay’ın güzel hanımlarına da yakın olmuş. Küçük gruplar içinde eski Paris seyahatlerinden ve Marie Antoinette’in sarayındaki “sükse”lerinden bahsediyormuş. Ondan hep “güzel Türk” diye söz ediliyormuş. Fakat bu tarz hayat (“yorgunluktan çok çeşitli zevkler”) kendisini yıpratmış. Hasta olmuş. 1816’da Dr. Brayer İstanbul’da kendisini tedavi etmek istemiş. Hiçbir şey yapamamış. “(İshak Bey) yeniden Müslüman olmuş; doktora ‘Allah Kerim!’ diye yanıt vermiş.” (s. 302-303)

Genç Türkler Avrupa’da kendilerini kaybediyorlar. Almanya’da, İtalya’da, Fransa’da ve İngiltere’de Avrupa kıyafetleri giyiyorlar. Resmi kıyafet giymedikleri zaman ellerinde baston, sarı eldivenler, cilalı ayakkabılar, başlarında şapka dolaşıyorlar. Türkiye’de sahne eğlenceleri, balo, konser gibi şeyler hiç bilinmiyor. Sadece Pera’da yalnız Avrupalıların, Rumların ve diğer reayanın gittikleri bir İtalyan operası bulunuyor. (s. 304)

“Saf Osmanlı tipini, belki de kaybolmakta olan bu tipi bulmak için resmi çevrelerin dışına, reformun henüz nüfuz etmediği yerlere bakmak gerekiyor.” (Örneğin, “dostum Osman Ağa’nın ya da komşusu kürk tüccarının  evine yönelelim.” (s. 321) Şehir dışında bunlara “haydut” gözüyle bakılıyor. Oysa çoğu “en cömert niteliklerle, en asil duygularla temayüz eden gerçek efendi (senyör) kişiler.” (s.322) “Gerçek bir Hıristiyan asile model olabilecek” birine rastlamış.. “Bu ırk kuşkusuz kayboluyor; fakat hoşgörüsüzlüğe, taassuba ve sözde reforma karşı başkaldırmak için hala direndiğini gözlemekten mutluyum.” (s. 323)

Bedestan’da ticaret: “Genel Kural: Ermeniye istediği fiyatın yarısını, Ruma üçte birini, Yahudiye dörtte birini teklif edeceksiniz; Müslümana gelince, eğer sattığı malı almak istiyorsanız başta söylediği fiyatı ödemeye razı olunuz!” Pera ve Galata’da çok hırsızlık oluyor; Türk mahallelerinde hemen hiç olmuyor. (Yazar bu gözlemlerinde Brayer’in daha önce kısaca tanıttığım eserine gönderme yapıyor) (s.327) Müslüman Osmanlılar çok övülüyor. Lazarist’lere çok itibar ediyorlar. Çünkü onlar “Hıristiyanlaştırma” peşinde değiller. Yazar M. Crow’un “Voyage en Turquie” başlıklı kitabına da göndermeler yapıyor. İranlılarda Osmanlıdaki “liyakat ve dürüstlük” yok; fakat daha “sprituel”ler; onlara “Doğu’nun Fransızları” denebilir. Osmanlı Devleti’nde kadınlar evde bir sürü hak ve işlev sahibi durumundalar; fakat dışarıda sıfırlar! Lady Montagu ve Londonderry’den –birbirine ters- gözlemler aktarılıyor. Londonderry, kitabında Reşit Paşa’nın haremini anlatmış; bütün cariyeler “çirkin, pis, adeta iğrenç” imişler. (s. 389)

Haremde yenilik: Paris ve Viyana atölyelerinde çıkmış “kaleş”ler kullanılmaya başlandı. Yazar, eski “zarif ve pitoresk” arabaların yerini tutmaktan uzaklar, diye esef ediyor.

Sokaklar kadın dolu; fakat hiç yalnız değiller. “Bir paşanın veya efendinin karısı gezmek için dışarı çıkınca, harem kitle halinde ona refakat ediyor.” (s. 394) Gezinti yerleri: Avrupa Küçük Su; Fenerbahçe; Moda Burnu; Büyükdere vb. Hadımağaları kalmadı gibi bir şey; onlara sadece Saray’da ve Sultan ailesinden kimselerin köşklerinde rastlanıyor. (s.395)

Yazar Paris’te tahsil yapmış “tam bir batılı” Mehmet Bey diye birinden söz ediyor. Yalısında konuşuyorlar. Mehmet Bey kadınlarımız otomat değiller, diyor; “gerçi Avrupa’daki gibi okumuş değiller; fakat onlarda bunun yerini muhayyile, duyguların canlılığı ve bir çeşit doğal şiir tutuyor.” (s.420) Bir çoğu selamlığa bile hakimmiş! Haremde Donizetti ve Verdi dinleniyor. Bütün bunlara rağmen Mehmet Bey, kadınların “kalp insanı” oldukları kanısında ve cehaleti kadın mutluluğunun şartı olarak görüyor. (s.428)

Elçilikler: “Bir elçi heryerde bir şahsiyettir; fakat Pera’da bir despottur. Bir sarayı, koruyucuları vardır ve sokağa çıkarken Ekselansın yolu üzerindeki kalabalığı dağıtmak üzere yarım düzine kadar kavas önünden gider.” (s.448)

Dragomanlar çok güçlü bir kast idi. Hemen hepsi Levantenler arasından çıkıyordu ve ülkenin asilleri idiler. 1669’da Colbert tarafından “dil gençleri” (“jeunes de langues”) kuruldu ve bu yeni bir “dragoman” sınıfı yarattı. (s.451)

UBİCİNİ, J-H. A. La Constitution Ottomane du 7 Zilhicce 1293; Paris, 1877.

Yazar, 23 Aralık 1876 tarihli Anayasa’yı Fransız gözüyle anlatıyor.

Bu Anayasa Gülhane Hattı’nın “taçlanması”.(s.1) Gülhane Hattı “insan hakları beyannamesi” gibi. Fakat bu girişim Fransa’da olduğu gibi halktan değil, hükümdardan geldi. İhtilal öncesi ve sonrası olmak üzere iki Fransa olduğu gibi, 1839 öncesi ve sonrası iki Türkiye var.

Anayasa’yı Server Paşa başkanlığında 28 kişilik bir komisyon hazırladı. Basında polemik yarattı. İtirazcılar arasında üç Hıristiyan var. Son birkaç yılda zihinlerde bir ileleme oldu. “Reformlara karşı ciddi bir engel olarak gördüğüm (Lettres sur la Turquie, I. s.70) ulema muhalefeti ortadan kalktı.” (s14)

UBİCİNİ, J-H.  A.; Les Serbes de Turquie; Paris, 1865.

Burada yazarın Osmanlı Devleti’ne karşı uygulanacak politika hakkındaki gözlemi var. Ubicini bu konudaki görüşünü Guizot’nun fikrine katılarak açıklıyor. Guizot’nun anılarında ileri sürdüğü politikayı yazar şöyle özetliyor: “Avrupa dengesini korumak için Osmanlı Devleti’ni de korumak; fakat olayların doğal akışı, eşyanın tabiatı gereği parçalanma olur ve bir eyalet çöküş halindeki bu İmparatorluk’tan koparsa, bu eyaleti, devletler ailesinde yer alan yeni ve bağımsız bir egemenliğe dönüştürmek: İşte Fransa’ya uygun düşen politika!” (s10) (Guizot, Mémoires, Cilt. V) Bu görüş, Ubicini’nin Sırplara da bakış açısının anahtarını veriyor.

Ubicini Balkanlarda üç aslî (“irreductible”) “ırk” var, diyor: Grek, Slav ve Rumen ırkları..(s.14)

UBİCİNİ, J-H. A. ve PAVET de COURTEİLLE, ABEL. L’Etat présent de l’Empire Ottoman; Paris, 1876.

Pavet de Courteille (1821-1889), oryantalist. Collėge de France’da Türkçe hocalığı yapmış. Ünlü Arap taihçi Mesudi’yi Fransızcaya çevirmiş. Fransızcaya kazandırdığı Osmanlı yazarları arasında Kemal Paşazade; Nabi (Nasihatname)  de var.

Eser 1293 (1875-76) Osmanlı Salnamesi’ne göre hazırlanmış. Veriler oradan alınmış. Yararlı bir eser. Bu eserden askerlik ve eğitimle ilgili bilgileri almışım; olduğu gibi aktarıyorum.

Maliye’nin 1866 tarihli bir istatistiğine göre Osmanlı Devleti nüfusu 42 milyon kişi olarak veriliyor. 18 milyon Avrupa, 18 milyon Asya, 6 milyon da Afrika nüfusu (s. 18). 1867 Sergisi Osmanlı temsilcisi Selahattin bey de buna yakın rakamlar veriyor (Asya ve Kıbrıs: 16, 463 bin; Avrupa: 18 487 bin; Afrika: 5 050 bin) yazar bu değerlendirmeleri yüksek buluyor (s. 18). Yürüklerin (göçebe Türkmenler) de 221 bin kadar bir nüfus oluşturduklarını söylüyor.

Hükümet kan prensleri arasında en yaşlı olan tahta geçiyor. Kardeş de olabilir; 1861’de Abdülaziz’in kardeşi Abdülmecid’in yerine geçmesi gibi.. (s. 73). Tahta geçen sultana Konya’dan gelen Mevlevi şeyhi (veya o gelememişse) Nakibül Eşraf kılıç giydiriyor.

Sultan’ın ödeneği (Liste civile) 1855’te kanunla belirtilmiş:  240 bin kese (27 600 000 frank); buna ek ödenekler de var. Toplam 31 milyonu buluyor (s. 74-75). Sadrazam ve Şeyhülislamın her ikisi de ayda 23 bin frank maaş alıyorlar.

İlk muntazam bütçe 1856’da yapıldı. Önce harbiye nazırlığı bütçesi Takvim-i Vakayi’de yayınlanıyor. 1857, 1858 ve 1859 bütçeleri toplam 18,5 milyon frank açık verdiler. Açık 1861’de 80 milyonu geçiyor (açıklar borçlanmanın başlangıcı).(s. 124).

II. Mahmut 1831’de Blacque’ı davet etmişti ve o da Le Moniteur Ottoman’ı çıkarmaya başlamıştı. Ertesi yıl da Takvimi Vakayi çıktı. Blacque esrarengiz şekilde ölüyor. (Yazar bu ölüm hakkında D’Aubignose’un La Turquie Nouvelle, 1839, başlıklı eserini öneriyor.)

1869 kanunu ile ordunun yeniden yapılanması. (Hüseyin Avni Paşa’nın reformu). Ordu dört kısım: 1) Nizam (150 bin); 2) İhtiyat; devamlı tatilde olan aktif ordu (60 bin); 3) Redif (192 bin); 4) Müstahfaz (300 bin) (s. 177). Askerlik süresi yirmi yıl. Erler gönüllü veya kura ile seçiliyorlar. Donanma da (30 gemi) Avrupa’nın üçüncü donanması haline geldi (s. 182).

1846 reformu “bilimi dinden ayırdı.” Medreseler şeyhülislam kontrolündeyken, mektepler devlet kontrolüne geçti. (s.154)  Mektepler için Meclisi Maarifi Umumiye sonra da (1857 Mart) Maarifi Umumiye Nezareti kuruldu. 1869’da ise Maarifi Umumiye Nizamnamesi kabul edildi. (s.154)

Orta öğretim kurumları:

1) İdadiye; 2) Sultaniye. Fakat bunlar kağıt üzerinde. “Türkiye’de halen orta öğretim, devlet bürokrasisine ve sivil görevlere hazırlayan iki okul ile sultanî lise (Galatasaray)  tarafından temsil ediliyor. İki okul ise, 1) Mektebi Aklamı Şahane; 2) Mektebi Mülkiye adlarını taşıyorlar.  Mülkiye için 1862’de (!) kuruldu, diyor yazar. Mektebi Aklam dairelere katip yetiştiriyor. Rüşdiyeden talebe alıyor. Bir senelik tahsil veriyor. Programında Arapça, Farsça, kaligrafi, fıkıh, aritmetik var. Mülkiye ise iki yıllık eğitim veriyor. O da rüşdiyeden, fakat sınavla öğrenci alıyor. Mezunlar vilayetlerdeki boş müdürlüklere atanıyorlar. 1874-75’de Mülkiye’de 113 öğrenci var. (s.159-160)

Yüksek Öğretim:

I) Üç fakülteden kurulu Darülfünun’u Şahane. 1) Edebiyatı Aliye mektebi (1875); 2) Turuku Maâbir Mektebi (Yol ve köprüler okulu; Fransa’daki Ecole des Ponts et Chaussées model alınmış). Bu mektep ilk kez 1874 Haziran’ında  Gülhane’de Mülkiye Mühendis Mektebi olarak kuruldu. Bir yıl sonra ayrıldı. Fen Fakültesi yerini tutuyor. 3) Hukuk Mektebi. 1874 Ağustos’unda kuruldu. Galatasaray Lisesi’ndeki elemanter hukuk ve ekonomi derslerinin kalkması ve bunların hukuk kürsülerine dönüşmeleri ile başladı. (s.162)

Bunların dışında birçok özel yüksek okullar bulunuyor. 1) Mektebi Tıbbiyeyi Şahane. 1826’da kuruldu. “Haklı olarak Türkiye’de devletin en iyi öğretim kurumu olarak görülüyor.” (s. 163); 2) Dar’ül-muallimin; 3) Dar’ül-muallimat; 4) Kumbarahane Topçu ve İstihkâm Okulu; 5) Mektebi Harbiyeyi Şahane; 6) Mektebi Tıbbiyeyi Askeriye; 7) Sanayi Mektebi; 8) Mektebi Maadin. (s.165-166).

Yahudi cemaatinin durumu 1859’dan sonra bozulmaya başladı. O ana kadar rahat ve mutlu idiler. Rum ve Ermenilerde olduğu gibi laik unsurlarla dinci unsurlar çatışmaya başladılar. 1856 Islahat Fermanı’na dayanarak bir Nizamname (Anayasa) hazırlamışlardı 1866’da.  1868’de “désuetude”e düştü. Ermenilerden örnek alarak idareyi biraz laikleştirmek istemişlerdi (s. 213).

1834’te Katolik Ermeniler 57 bin kadar. Onlar arasında da ihtilaflar var (s. 213).