YERASİMOS, STEPHANE

ANASAYFA

Burada bu değerli tarihçi ve dostun ölümü üzerine yazdığım yazıyı (Cumhuriyet) paylaşmak isterim;

Yerasimos: Tarih, Kimlik, Birlikte Yaşamak..

1960’ların Türkiye’si tarih ilgisinin basit bir merak ya da  meslek edinme kaygısıyla açıklanamayacak bir yoğunlukla yaşandığı bir atmosfer içindeydi. Batı’daki gelişmelerin de etkisiyle  yeni bir toplumsal kimlik arayışı herkesi sarmıştı. Bunun kaçınılmaz yolu da tarihimize ciddi bir şekilde eğilmek, ortak geçmişimizle ilgili yeni ve alışılmamış sorulara yanıtlar aramaktı. O yıllarda “alaylı” tarihçilerin sayısı belki de “mektepli”lerin sayısını geçmişti. Herkes tarihe kendi değerleri, kişisel referansları açısından eğiliyor, farklı duyarlılıkları dile getiriyordu. Fakat, geri kalmışlığın ezikliğini yaşayan ve demokrasiyi de doğru dürüst işletememiş bir toplumda, egemen eğilim, tarihi “maddi” ve “sınıfsal” kriterler ışığında okumaktı. Aranan yanıt da, en kısa ifadesiyle, Türkiye’nin hala neden geri kalmış bir ülke olduğuydu.

Yerasimos da bu dalganın içindeydi ve İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi’nde okuduktan sonra “Türkiye’de Azgelişmişlik Süreci”ni incelemek üzere Paris’in yolunu tutmuştu.  O da, benim ve daha bir sürü tarihçi gibi, “alaylı” idi; fakat, bunu avantaja çevirecek iki önemli koza sahipti. Bunlardan birincisi şuydu: Yerasimos Akademi’de çağdaş tarihçilik için en elverişli, en “vizyon” sağlayıcı disiplinler olan mimarlık ve şehircilik alanında eğitim görmüştü. İkinci kozu ise doktora çalışmasını yapmak için, daha XIX. yüzyılda tarihçiliği “kraliçe disiplin” ilan etmiş bir uluslararası kültür merkezine, Paris’e gidiyordu. Yerasimos Paris’te, zengin kaynaklarla baş başa, yıllarca Osmanlı tarihiyle hesaplaştı ve doktora tezi olarak hepimizin bildiği öğretici eserini ortaya koydu. (Az Gelişmişlik Sürecinde Türkiye; Belge Yayınları).

***

Yerasimos’un zengin akademik kariyerinin başlangıcını teşkil eden doktora tezi, kuşkusuz geride bıraktığı eserlerin zirve noktasını temsil etmiyor. Ne var ki bu çalışma değerli tarihçinin araştırmalarına kişisel damgasını vuran bazı duyarlılıklarını yansıtmaktan da geri durmuyor. Sevgili Stefan’ın vakitsiz kaybı dolayısıyla kaleme aldığım bu yazıda elbette ki onun zengin ürününü değerlendirmeye kalkacak değilim. Yine de önemli gördüğüm bazı hususların altını çizmenin onu anmanın en iyi yolu olacağını düşünüyorum.

***

Bizde Osmanlı tarihi önce vakanüvisler tarafından bir Müslüman tarihi; sonra da, ulusal devletin kurulmasını izleyen dönemde, Türk tarihi olarak anlatılmıştır. Sosyolojik açıyı ihmal eden bu yaklaşımda, her dönemde, özellikle de XIX. yüzyılda İmparatorluğun kaderinde önemli roller oynayan Hristiyan Osmanlılar “zımmi” ya da ikinci sınıf vatandaş statüsü altında yok sayılıyorlardı. Buna karşılık Osmanlı bünyesinden çıkan devletlerin tarihçileri de Hıristiyan milletleri adeta İmparatorluk’tan soyutlanmış ve devlet aygıtını sanki onlara zulüm etmekten başka bir işlevi yokmuş gibi ele alan Yunan, Ermeni, Bulgar, Sırp vb tarihleri yazmışlardır. Bugün bu tek yönlü yaklaşımların yarattığı yanılgılar, anlayışsızlıklar ve hoşgörüsüzlükler içinde yaşıyoruz.

İstanbullu bir Rum ailenin çocuğu olan ve 13 yaşında 6-7 Eylül faciasını yaşamış bulunan Yerasimos da elbette ki tarihe bir Türk milliyetçisi gözlükleriyle eğilemezdi. Fakat Yerasimos, bilim anlayışını ve tarihçiliğini yücelten bir şekilde, Batı’da prim yapan ikinci, ucuz yolu da seçmedi. Değerli tarihçi Osmanlı tarihini bir bütünlük içinde ele alan ve onu etnik özgüllüklerle toplumsal çelişki ve ayrışımların birbirlerini besledikleri mekanizmalar bağlamında çözümleyen ilk tarihçilerdendir.

Yerasimos’un eserinde azınlıklarla ilgili açıklamalar aslında fazla bir yer tutmuyor. Fakat Osmanlı Rumlarına, Ermenilerine, Yahudilerine ve Levantenlere ayrılan sayfalar, Osmanlı toplumundaki iç dinamiklerin giderek dış dinamiklere yerlerini terk etmelerinde bu grupların nasıl stratejik bir rol oynadıklarını çok güzel anlatıyor. Osmanlı azgelişmişlik sürecini okurken, öğreniyoruz ki, XVII. yüzyılda Yahudiler mali işlemlerde uzmanlaşırken Ermeniler İran’la, Rumlar da Rusya’yla ticaretin aracıları haline geliyorlardı. XIX. yüzyılda Batı’daki sanayi devrimi ise bu ayrımı daha da köklü bir hale getirdi. Batı kapitalizminin dış dinamiği oluşturduğu bu dönemde “Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Hıristiyan ahali Avrupa’nın simsarı olmaya; bu yolla da, başlıcasını Anadolu’nun Müslüman halkının temsil ettiği, hem ekonomik hem sosyal bakımdan toprağa, dolayısıyla prekapitalist sistemlere bağlı sınıflarla Batı kapitalizmi arasında ara halka haline gelmeye” başlamıştı. Demiryolları politikası bu ayrışmayı daha da pekiştirdi. İzmir ve Galata bankerleri ve ticaret evleri,  demiryolu güzergâhlarındaki arazileri hızla satın alarak “bölgede üretilen başlıca ürünlerin ticaretini kısa zamanda denetim altına” soktular. Buna paralel olarak, köylere kadar uzanan ve Müslüman halkta karşılığı olmayan bir eğitim seferberliği, çoğu kez Batı üniversitelerinde tamamlanan halkalarıyla bu sermayenin kurmay kadrolarını sağlıyordu.

Yükselen Hıristiyan finans ve ticaret burjuvazisi aynı süreç içinde Batılı konsolosluklarla da “sıkı bağlar” içindeydi. Batılı emperyalizm iktisadi nüfuzuna paralel olarak  en ücra köşelerde bile konsolosluklar açmış ve Hıristiyan burjuvazinin baş koruyucusu haline gelmişti. Taşradan en ufak bir şikayet, kiliseler, bazen de doğrudan konsolosluklar aracılığıyla anında Bab-ı Ali’ye ulaştırılıyor; valiler bile bir şikayet üzerinde yerinden oluyordu. Buna karşılık Müslüman halk böyle bir olanaktan tamamen yoksuldu.

Yerasimos’da da şematik bir biçimde verilen, fakat bizim çok daha kısaltarak aktardığımız bu sınıf profili elbette ki etnik özgüllüklere önemli bir yer veriyordu; fakat onu bizdeki geleneksel “azınlıklar yüzyıllarca kanımızı emdi” klişelerinden ayıran önemli faktör şuydu: Yerasimos tarihi maddeci yaklaşımıyla etnik ve dini unsurlara değil, son tahlilde,  sınıfsal konuma ve bunu hazırlayan tarihi öğelere öncelik veriyor; etnik ve dini faktörlerin de ancak bu bağlamda (üst-belirleyici?) bir rol oynadığını ileri sürüyordu. Nitekim aynı etnik öğeler, yazara göre, 1890’dan sonra yaşanan çöküş süreci içinde  Hıristiyan halkların aleyhine işlemiş ve “imha” operasyonlarına yol açmıştı.

***

Yerasimos daha sonraki çalışmalarında, hala geçerliliğini koruyan bu sınıfsal analizini derinleştirmedi; fakat bu yönde yardımcı olacak kaynak çalışmaları yaptı. İsmini uluslararası planda tanıtan çalışmaları da, bu profesyonelce çalışmaları oldu.

Tarih kaynakları arasında seyahatnameler genellikle küçümsenirler. Gerçekten de Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili, sayıları birkaç bini bulan seyahatnamelerin bir çoğu bilgisiz, yeteneksiz ve önyargılı kimselerin yazdığı uydurma eserlerdir. Fakat bunlar arasında, az sayıda da olsa, tarihçilerin görmezden gelemeyeceği son derece öğretici olanlar da vardır. Nihayet Tocqueville’in Amerika hakkındaki klasikleşmiş eseri de bir çeşit “seyahatname” değil miydi?  İşte Yerasimos, 1980’lerde, üstelik Osmanlı tarihinin az incelenmiş XVII. yüzyılını aydınlatan bir çok seyahatnameyi inceledi; açıklamalarla zenginleştirdi ve önce Fransızca’ya, sonra da Türkçe’ye kazandırdı. XVI. yüzyılda Nicolas de Nicolay (1517-1583) ile başlayan bu seri, Jean Thévenot, Jean Baptiste Tavernier, Joseph Pitton de Tournefort ve Jean Chardin’in seyahatnameleri (Maspero, 1980-83) ile tamamlandı. Yerasimos, ayrıca,  XIV- XVI yüzyıllar arasında yazılan tüm seyahatnamelerin açıklamalı bibliyografyasını hazırladı. Türk Tarih Kurumu’nun yayınladığı bu eser günümüzde her tarihçinin el kitapları arasında  mutlaka bulunmalıdır. Kendisi de bir çeşit gezgin olan Yerasimos bunların dışında Müslüman seyyahlarla da ilgilendi ve İbn Battuta’yı da yayınladı. Bir konuşmamızda da, bana, “bu yaz oturdum, tüm Evliya Çelebi’yi okudum” dediğini anımsıyorum.

***

Annales Okulu’ndan ve Braudel’den mülhem “maddi uygarlık” kavramının etkili olduğu Paris’te Yerasimos bu yönde çalışmalar da yaptı. “Sultan Sofraları” (XV ve XVI. Yüzyılda Osmanlı Saray Mutfağı; YKY) bunun güzel bir örneği olduğu gibi, İstanbul mezarlıkları ve Osmanlı mezarlık belgeleriyle ilgili çalışmalarını da aynı başlık altında değerlendirebiliriz. (Documents sur les Cimétiėres Ottomanes; Peeters, 1993). Fakat Yerasimos her şeyden önce örnek ve tutkulu bir İstanbulluydu ve çalışmalarının kaymağını İstanbul araştırmaları oluşturdu. İstanbul’un ve Ayasofya’nın kuruluşu; kuruluş efsaneleri; Latifi’nin  “Evsafı  İstanbul”u (Eloge d’Istanbul, 2001) ve nihayet “Konstantinopl’dan İstanbul’a” başlıklı dev eseri..

Önümüzdeki dönemde bu değerli çalışmaları anlatacak kuşkusuz benden çok daha yetkili kimseler bulunuyor..

***

Yerasimos, tanıyabildiğim kadarıyla, “küreselleşmeci” değildi; fakat gerçek bir enternasyonalistti. Son konferanslarından birinde, Osmanlılarla ilgili olarak sık sık tekrarlanan “hoşgörü” sözcüğünden pek hoşlanmadığını söylemişti. Haklı olarak bu sözcükte  “hegemonya” kavramını çağrıştıran bir ton hissediyordu. Vecdi Sayar’ın yazdığına göre (Cumhuriyet, 22 Temmuz 2005) sevdiği kavram “birlikte yaşamak” idi. 

Kişisel arayışları, onu, kültürel olanakları doğduğu topraklara göre çok daha elverişli olan Paris’e sürüklemişti. Fakat sevgili İstanbul’undan da hiçbir zaman kopmadı. Tam tersine Paris, bazı yönleriyle, İstanbul özlemini kökleştirmiş,  doğduğu şehre çok daha evrensel bir perspektiften bakabilmesinin araçlarını vermişti.  Sanıyorum ki Fransa ona kültürel donanımı, daha çok Türklerden oluşan eş ve dost çevresi de vazgeçemeyeceği beşeri sıcaklığı sağlıyordu. İki yıl önce Paris’in büyük bulvarlarından birine açılan yeni yerleştiği evinde, o ve ressam eşi Belkis hanımla sohbet ederken konumuz hep Türkiye, üniversite ve Osmanlı araştırmaları idi. Süresi daha dolmadığı halde emekliliğini alıp daha verimli çalışmalara girme özlemini dile getiriyordu.

Türkiye, Fransa ve dünya 19 Temmuz 2005 gecesi örnek bir insanı ve çok değerli bir  tarihçiyi kaybetti.

*** YERASİMOS, STEPHANE; La Fondation de Constantinople et de Sainte- Sophie dans les Traditions Turques; İstanbul (Institut d’Etudes Français); Paris, Librairie d’Amérique et d’Orient; 1990.

—- Constantinople, de Byzance á İstanbul; Paris, Places des Victoires, 2000. (398 s.)

Les Voyageurs dans L’Empire Ottoman: XIV-XVI Siėcles; Ankara, TTKY, 1991. (494 s.)

Deux Ottomans á Paris sous le directoire et l’Empire; Arles, Sindbad, 1998. (284 s.)

Burada Moralı Seyyid Alî Efendi ile Seyyid Abdurrahman Muhib Efendi’nin sefaretnameleri açıklamalı olarak sunuluyor.

Hommes et Idées dans l’Espace Ottoman; İstanbul, Isis, 1997. (VI-475 s.)

Burada yazarın 1977-1995 arasında çeşitli yerlerde yayınlanmış incelemeleri bulunuyor.

A la Table du Grand Turc; Arles, Actes du Sud, 2001. (134 s.)

Bu eser Türkçeye çevrildi.

İstanbul, La Mosquée de Soliman; Paris, Ed. CNRS, 1997. (125 s.)

— Yerasimos, bunların dışında Nicolas de Nicolay’ın (1517-1583) tarihi; Marco Polo’nun eseri ve Chardin, Tavernier, Tournefort ile İbn Battuta’nın açıklamalı seyahatnamelerini yayınlamış. Latifî’nin (Abdüllatif Çelebi 1491-1582) şiirlerini de (“Eloge d’İstanbul”; Arles, Actes du Sud, 2001) açıklamalı olarak yayınlamış. Nihayet Annie Berthier ile de Ali Ufkî’nin eserini (“Topkapı, Relation du Sérail du Grand Seigneur”; Arles, Actes du Sud, 1999) yine açıklamalı olarak yayınlamışlar.