Taner Timur

22 Mayıs 2022

Yetmiş Yıllık Öykü: TÜRKİYE ve NATO

Bizim kuşak için Türkiye’nin NATO macerası, sadece askeri bir anlaşmayla değil, aynı zamanda acı anılarla dolu bir tarih sayfası olarak başladı. 1950 yılıydı; henüz on beş yaşındaydım ve hemen her gün radyolarda Kore’den gelen “şehit haberleri” dinlerdik. Okunan her ad bir ocağın söndüğünün işaretiydi; ama resmi propaganda bunları birer “kahraman” olarak ilan ediyordu. Ve kimse de “acaba bu gençler, dünyanın öbür ucunda, neden hiç tanımadıkları insanlarla savaşa yollanıyorlar?” diye sormuyordu.

Oysa soranlar olsa da buna verilecek yanıt belliydi. Çok umutlu günlerdeydik; beklentiler yüksekti; yüzlerce şehit verilse bile, bunun mutlaka bir karşılığı olacaktı!

Nitekim oldu da! Dökülen kanlar yerde kalmıyor, Türkiye sonunda NATO’ya üye kabul ediliyordu! Bugün inanılmaz gibi görünse de o tarihte Ankara bayram havası içindeydi!

***

Antlaşma, 18 Şubat 1952’de TBMM’de milli bir coşku içinde onaylandı. İktidar sözcüsü Kore’de hayatını kaybedenleri “İstiklâl Harbini kanlarıyla kazanan kahramanların evlâtları”na benzetiyor, Menderes ise kısa bir konuşmadan sonra “heyecanım daha fazla söz söylemeye müsaade etmiyor” diye özür dileyerek salonu terk ediyordu (Tutanak Dergisi; 41. Birleşim, s. 339).

Soğuk Savaş yıllarıydı ve Türkiye Sovyet tehdidi altında çok korkulu günler geçiriyordu. NATO ittifakı ve ABD ile ikili anlaşmalar da bu atmosfer içinde adeta anayasal sistemimizin birer parçası haline geldiler.

***

Ne var ki halkın Demokrat Parti ile balayı yılları fazla uzun sürmedi. Menderes, enflasyonla beslenen büyüme politikasının yarattığı huzursuzluğu baskı yöntemleriyle yok etme hayaliyle Batı’ya kafa tutmaya başlayınca huzursuzluk daha da arttı. Sokak hareketleri, korsan mitingler, polisle çatışmalar, derken ortalık daha da karıştı ve giderek ok yaydan çıktı. Ülke hızla diplomatik dilde “istikrarsızlaştırma” (destabilisation) denilen kaotik duruma sürükleniyordu.

Artık gözler TSK’ya çevrilmişti; istikrarı sağlayacak tek kuruluş oydu; sokaklarda “Ordu, gençlik el ele!” sesleri yükseliyordu. Ve sonunda da askerler harekete geçtiler.

***

27 Mayıs 1960 sabahı, radyolar, Albay Alpaslan Türkeş’in ağzından ulusa “ülkedeki kardeş kavgasına son vermek için TSK’nın idareye el koyduğunu” duyuruyorlardı.

Aslında bildiri “NATO ve CENTO’ya (Ortadoğu paktı) bağlıyız!” sözleriyle başlıyor ve her şeyden önce emperyal odaklara darbenin hiç de kendilerine karşı olmadığı mesajı veriliyordu. Oysa izleyen yıllarda, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de devrimci akım yükselecek ve Mayıs-68’te de doruk noktasına ulaşacaktı.

Artık hedefte emperyalizm ve onun askeri örgütü NATO vardı.

***

Ne var ki dünyada emekçi hareketi nesnel ve öznel durumu itibariyle düzen değişikliğine hazır değildi ve bu koşullarda karşı devrimci darbeler de birbirini izlemeye başladı. 12 Mart 1971’de gerici generaller bir “Muhtıra” ile tüm demokratik güçlere “balyoz” indiriyor, dokuz yıl sonra da Kenan Evren ve arkadaşları 12 Eylül darbesi ile bu ilk adımı “anayasal bir sistem” haline getiriyorlardı. Hepsinin arkasında da CİA ve vurucu gücü “Gladyo” vardı; nitekim 12 Eylül’ü pervasızca “bizim çocuklar başardı!” diye alkışlayan da onların Türkiye temsilcisi olmuştu!

***

İşte Türkiye’de, CİA ve dostlarının koruması altında “vesayetçi demokrasi” böyle kuruldu ve Erim’ler, Demirel’ler, Özal’lar da bunun “başarılı” uygulayıcıları oldular.

Oysa asıl kazanan NATO idi ve “NATO Barışı” kazasız belasız 1990 yılına kadar sürdü. O yıl her taraftan kuşatılmış ve adeta soluk alamaz duruma sokulmuş SSCB çöküyor ve uluslararası ilişkilerde yepyeni bir dönem açılıyordu. Artık NATO çok farklı bir durumla karşı karşıyaydı!

***

Peki, bu değişen koşullarda NATO’nun “yeni misyonu” ne olabilirdi?

CİA’nın araştırma organı Rand Corporation ve ABD Dışişleri Bakanlığından iki analizci bu yeni misyonu şöyle ifade ettiler: “Küreselleşme ve karşılıklı bağımlılık çağında, toprak savunmasının artık güvenlikle eş anlamda olmadığı açıkça anlaşılmıştır. NATO barışa daha geniş ve karmaşık tehditler karşısında ve özellikle Körfez petrollerinin güvenliği ve NATO bölgesine bir korsan devletin tecavüzü karşısında başarılı olmalıdır” (I. Herald Tribune, 14 Aralık 1997). Aynı tarihlerde Alman Federal Parlamento Başkan Vekili Hans Ulrich Klose de “ABD Türkiye’yi bölgede bir uçak gemisi olarak görüyor” diyordu (Milliyet, 5 Temmuz 1998; N. Cerrahoğlu ile söyleşi).

O günlerde Türk politikacılar daha çok gemiye kimin kaptanlık yapacağı yarışı içinde idiler ve yarışı da beklenmedik bir şekilde Recep Tayyip Erdoğan kazandı.

***

Tayyip Bey devrim düşmanlığı suçlamasıyla mahkûm olmuş, fakat hapisten çıktıktan sonra da “gömlek değiştirdik” diyerek yeni bir parti kurmuş bir politikacıydı. Bununla da kalmamış Başkan Bush’la görüşerek bir tür “icazet” almıştı.

Oysa aslında “gömlek” değil, “taktik” değiştirmişti; artık dilini tutacak, sivri laflardan kaçınacak, hedefine adım adım yürüyecekti. Yine de Cumhuriyet mitingleri, Gezi direnişi, darbe girişimleri gibi engellerle karşılaştı; fakat bunları da geniş bir aydın kesimin yardımıyla aşmasını bildi. Bu takım, Oya Baydar’ın özeleştiri niteliğindeki deyimiyle “sazan” olmuş (T24, 11 Şubat 2021) ve “Yetmez ama evet!” sloganıyla da “Tek Adam” rejimine ilk taşları döşemişti.

***

Aslında Erdoğan tam bir “saltanat” özlemi içindeydi. Batı uygarlığını “insanlığı sanatı, kültürü, resmi, sineması ve sporu ile istila eden” bir düşman olarak görüyor (27 Nisan 2022) ve amacına ulaşmak için her olgu ve kuruma “araçsal” bir anlayışla yaklaşıyordu. Ve bu nedenle her konuda rahatlıkla birbirine tamamen ters şeyler söyleyebiliyordu. Aynı olgu ya da kurum, değişen duruma göre Tayyip Bey açısından yararlı ya da zararlı olabilirdi! Nitekim NATO’yla ilgili çelişik tutumları da bu fırsatçılığın ilginç bir örneği oldu.

***

Aslında Erdoğan geçmişte de NATO’ya karşı eleştiriler yöneltmişti. Örneğin 2009 yılında Anders Rasmussen’in Genel Sekreterliğini, Peygamber Muhammed’le ilgili karikatürler krizinde “yeterince sert davranmadı” diye önlemeye çalışmış; 2019’da da NATO bünyesinde Polonya ve Baltık devletlerinin savunma planlarını, bu devletler YPG’li teröristleri koruyorlar diye geciktirmişti. Hatta geçen yıl da (Mayıs 2021) dost Belarus’un bir muhalifi yakalamak için bir uçağı inişe zorlamasına karşı NATO bildirisini yumuşatmak istemişti. Ama bütün bunların arkasında belki de hepsinden önemli bir gerekçe daha vardı. İsveç, Norveç ve Finlandiya gibi ülkeler Türkiye’deki rejimi devamlı eleştiriyor, Erdoğan’ı insan haklarını hiçe sayan bir “otokrat” olarak görüyorlardı. Üstelik bununla da kalmamış, Türkiye’ye silah satışıyla ilgili yasaklar koymuşlardı. İşte Tayyip Bey de tam bu sıralarda, bünyesinde bize karşı eylemlerde bulunmuş teröristleri barındıran bu “düşman”lara hesap sorma fırsatını buldu.

Bu ülkeler NATO’ya üyelik için başvuruda bulunmuşlardı ve buna karşı “veto hakkımız” da onları kolayca pazarlık masasına oturtabilirdi. Bu amaçla da Erdoğan, NATO müttefiklerimize, “gelin!” diye sesleniyordu; “gelin Türkiye’nin bu meşru, haklı, insani, ahlaki harekâtlarına destek verin, en azından ayağımıza çelme takmaya çalışmayın!” (18 Mayıs 2022).

***

Aslında ne İsveç’in ne de Finlandiya’nın Türkiye’deki terörü desteklemeleri için özel bir nedenleri vardı. Anlaşmazlık bu ülkelerle Tayyip Bey arasında “terör”, “demokrasi”, “insan hakları” gibi konulardaki anlayış farkından doğuyordu. Üstelik R. T. Erdoğan iktidarda kaldıkça bu anlaşmazlığın giderilmesi de olası görünmüyordu. Nitekim Tayyip Bey de bu düşünceyle hareket etmiş ve bir çözüm umuduyla ülkemize gönderilecek İsveç ve Finlandiya temsilcilerine “boşuna zahmet etmeyin!” demişti. (18 Mayıs 2022).

İşte 2022 yılında Türkiye’deki durum budur ve halk bunca hayati sorun arasında bocalarken, yöneticilerimiz de İsveç ve Finlandiya gibi iki demokratik ülkenin NATO’ya katılımını önlemeye çalışıyor.

Yine de umuyor ve inanıyoruz ki Türk halkı, gelecek yıl yapılacak seçimlerde ülkedeki bu çağ dışı yönetime “dur!” diyecek ve oylarıyla hak ve hukukla ilgili tüm sorunlara çözüm yolunu açacaktır.

27 Mart 2022

**************************************************

GURUR, DEVLET ve SİYASET

Nietzsche’nin “fazla tevazu göstermeyin, inanırlar!” diye bir aforizması var. Bana çok haklı görünüyor. Gerçekten bir insan ne kadar alçakgönüllü olursa, başkaları da ona o kadar kolayca inanıyor. Ama acaba bunun tersi de doğru mu? Yani insanlar durmadan kendini övenlere de aynı kolaylıkla inanıyor mu?

Sanırım hayır; böyleleri genellikle pek hoşa gitmiyor ve insanlar bunları “kibirli”, “kasıntı” gibi sıfatlarla küçümsüyorlar. Ama yine de bunun bol sayıda istisnası var ve bazı insanlar çeşitli yollarla kendilerini olduğundan fazla göstermeyi başarıyor! Nitekim her ülkenin tarihi de böyle “sahte şöhret”lerle dolu değil mi?

***

Aslında bireysel planda olduğu gibi kolektif planda da durum böyle ve bireyler gibi halklar da tutum ve davranışlarıyla kendileri hakkında bir “imaj” yaratıyorlar. Böylece “mağrur insanlar” gibi, “mağrur halklar” da oluşuyor ve tarihte bunların farklı nedenlere dayanan çok sayıda örneği bulunuyor. Zaten tüm otokratik ve despotik yönetimler de genellikle halkın bu zaafı kullanılarak inşa edilmiştir.

İşte Osmanlılar da bu “mağrur halklar”dan biriydi ve “Osmanlı gururu”nu da din ve cihat esprisine dayanan fetihler oluşturdu. Kanuni zamanında bir elçinin, tayin edildiği ülkeye “Mal der Hindistan, akıl der Frengistan, haşmet der Al-i Osman!” sözleriyle uğurlanması da bunun en tipik ifadesiydi. Üstelik bu duygu daha sonraki dönemlerde de sürüp gitti.

Peki, bu konuda günümüzde nasıl bir noktada bulunuyoruz?

***

Yakınlarda Sabah gazetesinde “Tüm yollar Ankara’ya çıkar”, “Erdoğan modeli dünyaya örnek oluyor!” gibi başlıklar taşıyan yazılar görünce bu tutkumuzun hala ne kadar canlı olduğunu düşündüm. Bu arada Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da nerede bir ihtilaf çıksa, kaynağı pek anlaşılamayan bir “otorite” ile ortaya çıkıp sorunu çözmeye talip olduğunu hatırlayınca bu konuda tarihi bir gezinti ihtiyacı duydum. Böyle bir gezinti, bu ülkede Osmanlıcı ve tutucu bir partinin neden bu kadar uzun süre iktidarda kalabildiğini anlamamıza da yardımcı olabilirdi.

***

Evet, Osmanlılar “mağrur” bir halktı ve ordularının Viyana kapılarına dayandığı yıllarda neden böyle bir duygu içinde olduklarını anlamak kolaydı. Buna karşılık anlaşılması zor olan, bu gururun Devlet’in “hasta adam” sayıldığı ve varlığını ancak “Düveli Muazzama” rızasıyla koruduğu dönemde de sürmesiydi. Bu yüzden de 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’ni gezen tüm yabancılar, yayınladıkları “seyahatname”lerde sözü mutlaka bir ara buraya getiriyor ve “Osmanlı gururu” hakkında bazı şeyler söylüyorlardı. Örneğin 1830’larda Türkiye’yi ziyaret eden Yüzbaşı Moltke, yakınlarına yolladığı bir mektupta, “Bir Türk, diyordu, Avrupalıların kendisinden ilim, beceri, zenginlik, cesaret ve kuvvet açısından üstün olduğunu kolayca kabul eder; fakat bir Avrupalının bir Müslümandan üstün olabileceği düşüncesi aklının köşesinden bile geçmez. Bu yenilmez gururun kökü dinde bulunuyor”. (Lettres sur L’Orient; Paris, 1872, s. 379). İlginç bir rastlantı, aynı tarihlerde İstanbul’da görevde bulunan Birleşik Krallık diplomatı David Urquhart da farklı düşünmüyordu ve ona göre de Türklerin “tüm başarısızlıkları gururdan kaynaklanıyordu”. Ve bu nedenle o da “dinden kaynaklanan bu gurur iyice kırılmalı” diyordu. (La Turquie et ses Ressources; Paris, 1836, c. II, s. 216, 218).

***

Aslında Moltke de Urquhart da haklıydılar; “mağrurlanma padişahım, senden büyük Allah var!” deyimi “Osmanlı gururu”nun gerçekten de dinden kaynaklandığını gösteriyordu. Ne var ki bu gururun temelsizliği de önce din adamları tarafından anlaşılmıştı. Nitekim bir şeyhülislam, Meşrutiyet’ten sonra yaşanan düş kırıklığı içinde, bu boş gururu şöyle eleştiriyordu: “Cenabı Hak kibir ve gururu sevmez; biz bu cihetten gazaba uğradık (…) İstibdadın kalkması ile hemen bir bolluk ve büyüklük elde etmişiz gibi kendimizi büyük devletlerden sayarak dünyaya meydan okuduk. Gazetelerle hakaret etmedik devlet bırakmadık. İkide birde, kesin bir sayı imiş gibi, mevcut olmayan otuz milyonluk Osmanlılıkla öğündük. Ne yazık ki üç asırdan beri çeşitli bozgun, acınacak hal ve cehalet aynası olan tarih levhalarımıza bakmayarak durmadan altı yüz senelik şan ve şereften söz edip, yüksekten uçarak kendimizi aldatmaktan bir an geri kalmadık”. (Cemaleddin Efendi, Siyasi Hatıralarım, 1978, s. 117).

***

Oysa Cemaleddin Efendi bir istisna değildi. O yıllarda bu gibi övünmelere artık kimse inanmıyordu. Ne var ki yönetici zümrenin hegemonyasını sürdürebilmesi için bu hayali canlı tutmaktan başka çaresi de kalmamıştı. Artık Avrupalılara verilen ayrıcalıklar bile, Cevdet Paşa’nın ifadesiyle, “müphem surette yazılarak Avrupalılara bir veçhile, ehli İslam’a diğer veçhile tefsir edil(iyordu)”. (Tezakir, no 10). Din artık yönetici zümrenin çıkarlarını gizleyen bir “afyon” haline gelmişti. İşte Osmanlı Devleti son döneminde bu durumdaydı ve Sarıkamış’ta, Kanal’da, Arap çöllerinde hayatını kaybeden yüzbinlerce Anadolu çocuğu da bu boş gururun kurbanı oldular.

***

Aslında geri kalmamıza, sık sık söylendiği gibi “İslam” neden olmadı. Yüz yıl önce Şemsettin Günaltay’ın söylediği gibi, “bize öğretilen İslam” oldu. Bu ise çağından kopmuş, yönetici zümrenin çıkarlarını kollayan birtakım klişelere dönüşmüş, ezberci bir İslam’dı. İşte bu ezberi de Türk Devrimi bozacak ve inanç özgürlüğü temelinde yeni bir devlet kuracaktı.

***

Oysa aradan yüz yıl geçti ve devrimci kazanımlar bu kez de karşıdevrimci bir saldırı ile karşı karşıya kaldı. Kindar kalemler bu dürtüyle Kemalizm yergisi ve Osmanlı övgüsünde birbiriyle yarışmaya başladı. Diyanet Başkanı da bu ortamda Ayasofya’da, elinde kılıç minbere çıkıp hutbe okuyabildi. İşte “Türkiye dünyaya model oluyor!” başlıklı yazılar da bu koşullarda yazıldı.

***

Bu övünmeler hiç de yeni bir şey değildi. Yukarıda anlatıldığı gibi, Osmanlı yönetici zümresi, devlet çökerken de kendi yarattığı bir hayal dünyasında yaşıyordu. Oysa bu boş gurura daha yüz yıl önce Mustafa Kemal Paşa şu anlamlı yanıtı vermişti: “Efendiler; bizler büyük hayaller peşinde koşan, yapamayacağımız şeyleri yapar gibi görünen sahtekâr insanlardan değiliz. Büyük ve hayalî şeyleri yapmadan yapmış gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın düşmanlığını, kötü niyetini, kinini bu memleketin ve milletin üzerine çektik. Biz panislâmizm yapmadık, belki: ‘yapıyoruz, yapacağız’ dedik; düşmanlar da; «yaptırmamak için biran evvel öldürelim» dediler. Panturanizm yapmadık; yaparız, yapıyoruz, dedik, yapacağız dedik ve yine ‘öldürelim’ dediler. Bütün dava bundan ibarettir”. (Nutuk).

İmparatorluğun son iki yüz yılı bundan daha iyi anlatılamazdı! Ama bu ülkede bu sözlerden ders çıkaramayanların yüz yıl sonra bile iktidar olabilecekleri kimin aklına gelirdi?

İKTİDAR, “STOKÇU” ve “ZABITA ÖNLEMLERİ”..

Üç parti: CHP, Demokrat Parti, Ak Parti!

Üç dönem: Saracoğlu, Menderes, Erdoğan!

Üç düşman: “Karaborsacı”, “muhtekir”, “stokçu”!

Ve her seferinde aynı silah: Milli Korunma Kanunu (1940, 1956); Stokçuluğa karşı yasa (2021).

Evet, “tarih, tekerrürden ibarettir” demişler; ama farklı koşullarda, farklı isimler altında, farklı giysilerle tekerrür ediyor! Ve bizler krizden krize sürüklenirken, “muktedirler” kurtuluşu her seferinde “zabıta önlemleri”nde arıyor. Üstelik gelenler de gideni hep mumla aratıyor!

***

Yıl 1940.

Büyük Savaş yılı, fakat Türkiye savaşın dışında. Ama yine de savaşa hazır olmak, büyük bir ordu beslemek zorunda! Bunun için de Toprak Mahsulleri Ofisi çiftçilerden geniş çapta alımlar yapıyor.

Oysa Hazine tam takır; alımlar “Hazine kefaletini haiz bono”larla yapılıyor; yani para basılarak! Ve tedavüldeki para miktarı da hızla artıyor. Gerisi malum: Başbakan Saracoğlu’nun, Meclis’te, “memleket dahilinde koskoca bir kara pazar yerleşti” diye dert yandığı günlerdeyiz! Gelsin Milli Korunma Kanunu!

Kanun geliyor; ama fiyatlar da artmaya devam ediyor, üstelik kontrolden de çıkıyor. Gerisi malum: sefalete sürüklenen halk, Varlık Vergisi, devalüasyon…

Ve güle güle CHP!

***

Yıl 1956.

Menderes 1954 seçimlerinden oylarını artırarak çıkmış; kendisine güveni artmış, artık muhalefete tahammül edemiyor. Aydın’da Çakırbeyli çiftliğini yönettiği günleri anımsıyor ve kararlı: basın ve yargı kontrol altına alınacak! O halde kurulsun “tahkikat komisyonları”, gelsin baskı yasaları!

Ama seçimlerin de kazanılması lazım ve bunun için halka ekmek, devlete para bulmak gerekli! Çare aynı: Toprak Mahsulleri Ofisi yine buğday alımlarını artırıyor; Merkez Bankası yine devrede; emisyon çarkları yine dönüyor. Sonuç: artan hayat pahalılığı; pul olan para, devalüasyon ve 27 Mayıs!

Güle güle Menderes!

***

Yıl 2021.

Başkomutan Erdoğan ilan etti, artık “savaş”tayız; “kurtuluş savaşı” veriyoruz; yirmi yıllık AKP iktidarında varılan nokta bu! Ve bu arada da Tayyip Bey “itibardan tasarruf edilmez!” ilkesiyle tüm itibarımızı harcamış bulunuyor: yapayalnızız. Tek umudumuz Afrika; Başkan Afrika’da turlar atıyor; Beştepe’de Afrika’lı öğrencilere kur ve faiz dersleri veriyor.

Oysa para yine pul olmuş; hapishaneler dolu, yolsuzluk dosyaları kabarık ve hayat pahalılığı da her geçen gün biraz daha artıyor. Halk ise bezgin; umut yolları arıyor.

Ne o? Yoksa bu ortamda bunalıp da örneğin içkide huzur arayanlar mı var? “Zabıta önlemleri” dedik ya! Basacaksın vergileri, o zehiri içilmez hale getireceksin! Yok efendim, kimileri çıkmış, çakma içki yapmış; onlarca kişi de bu yüzden ölmüş? Ne gam! Yapılması gereken yapıldı; yola devam!

Kısaca Erdoğan “Nas” diyor, “terör” diyor, “güvenlik” diyor, başka bir şey demiyor. Ve ülke de daha önceki krizleri aratacak bir bunalım içinde bocalayıp duruyor!

***

Ne dersiniz? Bu koşullarda tarih yine tekerrür edecek mi? Yoksa Tayyip Bey’e de “güle güle!” demenin zamanı hala gelmedi mi?

Oysa görünüşe göre halkın yanıtı ortada. Dolar biraz düşünce, fiyatlar da düşecek umuduyla sokaklarda halay çekenlere bakarsanız, bu zaman çoktan geldi, hatta geçiyor!

Yolun açık olsun Erdoğan!

Dünden Bugüne Türklerin “Göç”le Sınavı

15 Ağustos 2021

                                                                                          

“Mültecilere 40 milyar dolar harcayan Türkiye, evelallah bir 40 daha harcar; bu milletin bereketli bir kesesi var!”.

     Bu sözleri Başkan Erdoğan 4 Mart 2020 tarihinde, AKP grup toplantısında söylüyordu. Oysa hayli talihsiz bir açıklama oldu!  Bir hafta sonra Türkiye’de ilk Korona vak’ası kaydediliyor ve izleyen aylarda da, “bereketli kese”, değil mültecilerin, perişan halkın bile yardımına koşamıyordu! Suriye iç savaşıyla tetiklenen göç dalgaları birbirini izlemiş, sonunda da Türkiye kaygıyla Afgan sığınmacıları bekler hale gelmişti. Halkın büyük çoğunluğu farklı düşünse de, “Türkiye’nin Taliban’ın inancıyla alakalı ters bir yanı yok” diyordu Tayyip Bey. (20 Temmuz 2021). Ve bu arada Uluslararası Göç Örgütü (İMO) her hafta 30 bin kadar Afgan’ın ülkesini terk ettiğini açıklar ve AB yetkilileri de yeniden “para yardımı”ndan söz etmeye başlarken, Van’a sığınan Afganlar da bir Fransız gazeteciye Türkiye’nin kendileri için “düşler ülkesi” olduğunu anlatıyordu. (Le Monde, 9 Ağustos 2021).

     ***

   Göçlerle oluşmuş ve tarihinde sayısız göçler yaşamış bir milletiz. Osmanlı kuruluş döneminde, bir yandan “kolonizatör dervişler” (Ö. Lütfi Barkan) barışçı yerleşimlere öncülük ederken, öte yandan da savaşta ölenlerin ya da korkup kaçanların yerini almak üzere başka yerlerden “sürülüp getirilenler” nüfusu azalmış şehirleri ve boşalmış köyleri “şenlendiriyordu”.

     16. yüzyıl sonlarında timar sistemi çökmeye başlayınca, bu kez de Saray, “ferman”lar, “adaletname”ler ve “Men-i Mürûr tezkereleri” (geçiş yasakları) ile bu göçleri düzene sokmaya çalıştı. Ne var ki bunlar da akıntıya karşı kürek çekme kabilinden önlemler olarak kaldılar.

     ***

     Batı’da kapitalizmin gelişmesi, bizde 1838 Ticaret Anlaşması, Batı’da tahıl ticaretinin serbestleşmesi (1846) ile Osmanlı-Avrupa ilişkilerinde yeni bir dönem başlattı. Balkanlar potansiyel bir tahıl deposu haline geliyor ve bölge için “iskân projeleri” tasarlanıyordu.

     Artık gözler Balkanlara çevrilmişti ve o dönemde Avrupa’nın fakir bir ülkesi olan Almanya’da bölgeye özel bir ilgi vardı. Nitekim 1856’da Islahat Fermanı’nın ilânından hemen sonra, bazı Alman aileler Osmanlı hükümetine başvuruyor ve kendilerine ekip biçecekleri toprak verilmesini istiyorlardı. İlk Osmanlı “Muhaceret Nizamnamesi” de bu dürtüyle hazırlandı.

     Neler içeriyordu bu Nizamname?

    Şubat 1857’de yürürlüğe giren on dört maddelik Nizamname’ye göre Rumeli’de ve Asya’da sicili temiz Avrupalı göçmenlere toprak verilecek ve onlar da Sultan’a sadakat yemini ederek bu toprağı işleyeceklerdi. İlk yıllarda her türlü vergiden muaf tutuldukları işletmeciliği yirmi yıl boyunca başarıyla yürüttükleri takdirde de işledikleri arazinin sahibi olacaklardı.

       Öneriler cazipti. Ali ve Fuat Paşa liberalizminin egemen olduğu yıllarda devlet de bunları hayata geçirmek için elinden geleni yaptı. Ne var ki olmuyor, Nizamname çeşitli nedenlerle beklenen sonucu vermiyordu. Bir yandan Kırım Savaşı’nın tetiklediği kitlesel göçler, öte yandan da bu savaşla nüfuzu artan Fransa İmparatoru III. Napolyon’un “milliyetler ilkesi” bu nedenlerin başında idiler. Balkan halkları arasında “ulusal kurtuluş” düşüncesi dışarıdan körükleniyor, bu da Osmanlı yönetici zümresinin kaygılarını artırıyordu. Üstelik artık sahnede Metternich gibi “herkes olduğu yerde kalsın!” diyen muhafazakâr aktörler yoktu. Bu koşullarda Osmanlıların çağa uygun bir “entegrasyon” politikası düşünememiş olmaları; dahası, böyle düşünenleri de düşman saymaları, belli ki sonunda kendilerine pahalıya mal olacaktı! Nitekim yirmi yıl sonra Rusya’yla yeni bir savaş (1877-78) başlıyor ve neden olduğu göç dalgalarıyla sığınmacılık tarihimizde yeni bir sayfa açılıyordu.

     ***

     Gerçekten de “93 Harbi” (1877-1878), başlangıçta İngiltere’nin kışkırtıcı tutumu, sonra da Başbakan Gladston’un ırkçı hezeyanıyla, halk arasında “Tanzimatçılığı” gözden düşürmüş ve Abdülhamit’in sözde “İslamcı”, gerçekte fırsatçı “istibdat”ına yol açmıştı. Savaş sonrasında ülke felaket içindeydi; kendini savunmaktan bile acizdi.  Irkçı Gladston Türkleri aşağılarken, feci koşullarda göçe sürüklenen Müslümanların durumunu ünlü coğrafyacı Elysée Réclus şöyle anlattı: “Türkleri tekrar Asya’ya kovmak sık sık söz konusu oldu. Fakat nasıl yok edildiklerine bakılır­sa, bunlardan Boğazları geçecek pek insan kalıp kalmaya­cağını kendi kendimize sormamız gerekiyor. Kırımlar, aç­lık, tifüs, hareket halindeki orduları izleyen tüm hastalık­lar şimdiden Müslüman halkta bir nüfus düşüşüne yol aç­tı; şimdi devamlı baskı ve sefalet tahrip işlemini tamamla­yacak”. (Marseillaise; 3 Nisan 1878).

     ***

     İşte Sultan Abdülhamit, zulüm idaresini tam da bu durumun halkta yarattığı düş kırıklığı ve husumet üzerine kurdu. Ulusal akımlar Balkanları şiddetle sarsarken, Yıldız Sarayı’nda ulusal uyanışlar lanetleniyor; devletin kurtuluşu, seküler bir yaklaşımla, dinsel ve etnik ayrımcılık yapmayan bir ulus tasarımında değil, çağdışı bir din anlayışında ve “cemaatçilik”te aranıyordu. Mithat Paşa ve Yeni Osmanlıların çağdaş bir zihniyetle hazırladıkları Anayasa da bu karanlık anlayışın kurbanı oldu.

     Gözler artık Avrupa’ya değil, Şam’a, Bağdad’a, Hicaz’a çevrilmişti ve “Kanun-u Esasi” ile beraber, “hangi din ve mezhepten olursa olsunlar”, tüm Osmanlıları eşit vatandaş sayan anlayış da rafa kaldırılıyordu. O yıllarda “hafiye ordusu”, Hamidiye alayları ve Zaptiye Nezareti kendilerine düşeni yaptılar ve   “çağdaş vatandaş” ülküsü de kısa sürede yerini geleneksel cemaat ve kul politikasına bıraktı. Sultan Hamit ile Müslüman tebaayı birleştirmeye aday en etkin araç ise Bağdad ve Hicaz demiryolları olacaktı.

      19. yüzyılın, uygarlıkta insanlığın en ileri hamlelerine sahne olan son çeyreğini Osmanlı Devleti işte böyle harcadı. Daha da kötüsü, Sultan Hamit’in mirası, izleyen yıllarda İttihatçı milliyetçiliği de şekillendiren bir kaynak teşkil etti. İttihatçı komiteciler Alman komutanların yönetiminde dünya savaşına bu anlayışla katıldılar ve savaş içinde yaşanan iki felaket de aynı anlayışın ürünü oldu: 1915 yılında bir yandan Doğu’da Ermeni örgütler terör yapıyor diye tüm Ortodoks Ermeniler Suriye çöllerine sürülüyor,  öte yandan da Kuran ayetlerine dayanılarak Mısır’a, fetih amacıyla, bir sefer (Kanal Harekâtı) düzenleniyordu.

     ***

     Sanırım dikkatleri bir yaklaşım sorununa çekmeye çalıştığım tarihi parantezi burada kapatabiliriz. Gerçekten de, 1919’da, Mustafa Kemal Paşa’nın başlattığı ve laik cumhuriyetle noktalanan devrimci hareketin olağanüstü niteliğini anlamak için bu tarihi arka planı asla gözden uzak tutmamamız gerekiyor. Üstelik aynı yaklaşım, çok partili hayata geçildikten sonra her türlü fırsatı devrim düşmanlığı için kullanan siyaset bezirgânlarını anlamak için de gereklidir! Örneğin bugün yaşadığımız “göçmen sorunu”, bu tarihi aynada, salt göç ve sığınmacılık sorunlarını aşan boyutlarda, “ulusallık”, “çağdaşlık” ve “uygarlık” sorunları şeklinde karşımıza çıkıyor. Geçmişteki göç ve iskân hareketlerini anlamadan ve kapitalizmin bu alandaki dönüştürücü işlevini hesaba katmadan,  bugün uygulanan politikayı gerçekçi şekilde değerlendirmenin mümkün olmadığını düşünüyorum.

     ***

     Bu politika nasıl oluştu?

     Öyle anlaşılıyor ki, tüm muhafazakar liderler gibi, Tayyip Bey de gençlik yıllarından itibaren düş aleminde bir “Devr-i Saadet” aramış ve bunu “Devr-i Sultan Hamit” te bulmuştu. Hep demokrasi ve seçimlerden söz etse de, temel referanslarının ortaya koyduğu gibi, aslında kendisi için esas olan “İslam cemaati” ve müminlerin “teslimiyeti” idi. “Cemaatçi (yeniden) yapılanma” da  “külliye”ler çerçevesinde gerçekleşecekti. İç ve dış politika böylece siyasallaşmış bir İslam potasında bütünleşti ve en çarpıcı ifadesini de Suriye politikasında buldu!

     Gerçekten de, Suriye’de taraf olduğumuz iç savaş kaybedildikten sonra Türkiye’ye akan milyonlarca Suriyeliye, Erdoğan hiçbir zaman “mülteci” gözüyle bakmadı. Ona göre ortada bir din kavgası vardı ve bu kavgada Suriyeli “Muhacirler” ile Türk “Ensar” “müşrik”lere karşı yan yana savaşıyordu. “Muhacir”ler Peygamber ve onunla beraber Medine’ye göçen Mekkelileri, Türkler de onlara Medine’de destek olan “Ensar”ı temsil ediyordu. Tayyip Bey bu ayrımı sık sık tekrarlıyor ve bunu anlamayan Kılıçdaroğlu’nu da şöyle azarlıyordu: “Ana muhalefetin başı, ‘Türkiye’deki Suriyelileri tekrar ülkelerine göndereceğiz’ diyor. Bunun insanlıktan nasibi var mı? İnsanlıktan nasibini almamış olan bir kişi ancak bunu söyleyebilir. Bunlar (Suriyeliler) muhacir, biz ise ensarız. Ensar ile muhacir nedir o adam bilmez; o hassasiyeti anlamaz”. (Milliyet, 21 Ekim 2018).

     Düşünce buydu. Oysa öyle görünüyor ki Tayyip Bey de Arap dünyasında genellikle  Arap olmayan Müsümanların  “Mevali” adı altında toplanıp küçümsendiğini anlamıyor, ya da önemsemiyordu?

     ***

     Aslında iç ve dış göçlerin bambaşka dürtülerle gerçekleştiği çağımızda, bizi bu günlere getiren  “muhacir-ensar” ayrımı tam bir ortaçağ zihniyetinin ürünüdür ve küreselleşmiş bir kapitalizmin başat olduğu koşullarda uygulanamaz. Uygulamaya kalkarsanız da ortaya 21. yüzyıl teknolojisi ile 16. yüzyıl “külliye”leri inşa etmek, ya da yangın uçağı bulamayan bir ülkede SİHA’larla eski Osmanlı eyaletlerinde fütuhata kalkışmak gibi garip durumlar ortaya çıkar! Ve sonunda da -atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra- Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu” (2013) gibi çağa uygun yasalar çıkarmak zorunda kalırsınız!

      Gerçek şu ki kapitalist dünyada göç hareketleri “egoist hesabın buzlu suları”nda (Marx) şekilleniyor ve ileri bir ülkenin sınırlarını geçen her bahtsız için kılı kırk yaran araştırmalar yapılıyor. İsviçreli sinemacı Xavier Koller, yıllar önce, kartpostallarda gördüğü bir diyara “umuda yolculuk” yapmağa kalkışan Maraş’lı ailenin aslında nasıl felâkete koştuğunu gözler önüne sermişti. Finli yönetmen Aki Kaurismäki de Helsinki’ye sığınan Faslı bir emekçinin, kaçak işçi çalıştıran bir lokantacıyla saldırgan ırkçılar arasında hayata tutunmaya çalışarak, nasıl “umudun öteki yüzü”yle (2017) tanıştığını anlattı. 2015 Eylül’ünde cansız bedeni Bodrum sahillerine sürüklenen Aylan Bebek’in dramı ise henüz yazılmadı!

        ***

     Batı’nın “sığınmacılık” konusundaki tutumu böyledir ve Erdoğan Batı dünyasındaki riyakâr ve egoist tutumu kınamakta kuşkusuz haklıdır. Ne var ki bu tutumu mümkün kılan “açık kapı” politikasının da -çağdışı “muhacir” anlayışıyla ve AB ile işbirliği içinde- yine Erdoğan tarafından uygulandığı da asla unutulmamalıdır!

     Bu politikanın hukuki dayanağını 2013 yılında AB ile imzalanan “Geri Gönderme Anlaşması” (Dublin III Tüzüğü) teşkil ediyordu. Bu ve bunu izleyen anlaşmalar “Güvenli 3. Ülke”, “İlk İltica Ülkesi” gibi kavramlarla milyonlarca göçmeni Türkiye’ye bağlıyor ve karşılığında da -bahşiş kabilinden- bir yardım öneriyordu. Anlaşmalara göre bir ülkenin “güvenli ülke” sayılabilmesi için, o ülkede insanların “ırk, din, milliyet, toplumsal köken, siyasi düşünce gibi nedenlerle tehdit altında bulunmaması; işkence ve insanlık dışı ya da aşağılayıcı davranışlara maruz kalmaması; sivillere yönelik şiddet, çatışma kaynaklı ciddi tehditler olmaması” gibi şartlar aranıyordu. Oysa AB sözcülerine göre Türkiye’de bu şartlar Türkler için bile mevcut değildi ve bu yüzden de AB parlamentosunda “yaptırım” önerileri oylanıyordu. Eğer bu öneriler uygulanmaya konmuyorsa, bunu sağlayan da AB üyeleri arasında en katı göçmen politikasını yürüten Macaristan idi.

     ***

     Gerçekten de yıllardan beri AB kapılarında bekleyen Türkiye, Birlik’teki en büyük dayanağı, Birliğin göç konusunda en dışlayıcı tutumu benimseyen ülkesinde bulmuştu. Öyle anlaşılıyor ki aradaki sözlü “pazarlık”ta Türkiye göçmenleri içerde tutacak; Macaristan da “yaptırım”ları önleyecekti. Merkel de “tamam!” diyecek, zevahiri kurtaracaktı! Gerisinin önemi yoktu. Başbakan Victor Orban, göçmen krizinin zirve yaptığı 2015 yılında, Wall Street Journal muhabirine, “Artık Avrupalıların umudu Erdoğan; her Pazar Erdoğan’ın iktidarı için dua etmeliyiz!” diyor (2 Ekim 2015) ve beş yıl sonra Türkiye’yi ziyaret eden Macar Dışişleri Bakanı Szijjarto da, basın konferansında Türkiye’ye teşekkür ederek, eğer Türkiye “4 milyon göçmeni” ağırlamasa, “Balkanlar üzerinden büyük kitleler halinde yüz binlerce yasa dışı göçmen Macaristan’ın güney sınırlarında belirecekti” açıklamasını yapıyordu. (AA, 8 Aralık 2020).

     İşte bugünlere böyle geldik. Ve bugünlerde de, “mülteci sorunu”, bir yandan iktisadi kriz, öte yandan da bazı sorumsuz politikacıların katkılarıyla beslenen ırkçılık ortamında, siyasi rejimimiz üzerinde yeni bir tehdit oluşturmaya başladı.

     Türkiye’yi zor günler bekliyor.

*************************************

MONARŞİ, OTOKRASİ ve “ÇÜRÜME”..

11 Temmuz 2021

     “Danimarka krallığında çürümüş bir şeyler var!”.

      “Hamlet”te, bir kale muhafızının ağzından çıkan bu sözler son zamanlarda sık sık kulaklarımda çınlıyordu ve kendi kendime sordum: yoksa yüzyıllar önce mutlak monarşilerde olduğu gibi, bugün de çağdaş otokrasilerde “çürümüş bir şeyler” mi vardı?  Sonunda bu soru beni rahatsız etti ve ilk bakışta fantezi gibi görünecek bazı sezgilerimi deşmek ihtiyacı duydum. Gerçekten de toplumsal çelişkilerin ve düşmanca duyguların bunalıma sürüklediği bir 17. yüzyıl krallığı ile 21. yüzyıldaki bir cumhuriyet arasında bir benzerlik var mıydı?

     ***

     Shakespeare, Hamlet’i 17. yüzyıl başlarken yazmıştı ve bu başyapıtında, yazar, aslında Danimarka’dan çok İngiltere’yi anlatmıştır. Zaten yorumcular da eserin kahramanları ile İngiliz siyasetçiler arasında paralellikler kurarlar. O dönemde, Avrupa’da,  kapitalizm gelişiyor, feodal ilişkiler çözülüyor, Protestanlık hızla yayılıyordu. Bu nedenle sınıf kavgaları da daha çok din çatışması kılıfı altında yürütülüyordu. Nitekim Shakespeare’in oyununda da  Hamlet ve dostu Horatio üniversite öğrenimlerini Almanya’da, Luther’in ilkelerini yaymaya başladığı Wittenberg şehrinde yapmışlardı ve yine o “kutsal” şehre dönmek istiyorlardı.

     Aslında Hamlet’te İngiltere ve Danimarka’yı aşarak bir “Avrupa iç savaşı”na yol açacak tüm temalar  (din, siyaset, ihanet, intikam) mevcuttur. Zaten bu savaş da Hamlet’in yazılışından kısa bir süre sonra başlayacak ve otuz yıl boyunca (1618-1648)  Avrupa’yı temellerinden sarsacaktır.

     ***

  “Otuz Yıl Savaşları”, ekonomide feodal üretim biçiminden kapitalizme, siyaset planında da dağınık dükalık ve prensliklerden “mutlakiyetçi” krallıklara geçilirken yapılmıştı. Böyle radikal dönüşümlerde, toplumlarda tüm değerler sarsılır ve insanlar birbirlerini her alanda “hasım”  olarak görmeye başlarlar. Nitekim İngiliz düşünür Thomas Hobbes da insanları “birbirinin kurdu” (Homo Homini Lupus) olarak ele alan  ünlü eseri Leviathan’ı (1651) böyle bir ortamda kaleme almıştı. Betimlediği devlet tipinde din, ilahiyat, siyaset ve iktisat iç içe idiler ve “mutlakiyet” sadece siyaseti değil, tüm toplumu şekillendiren totaliter bir “İktidar”ı ifade ediyordu. Bu ortamda “Mutlak Güç” her ürünü pazarlanacak bir “mal”, her “mal”ı da bir “fetiş” haline getiriyordu. Böyle toplumlarda, “mallar” arasındaki ilişkiler, giderek “insanlar” arasındaki ilişkilerin yerini alıyor ve “Hıristiyanlığın soyut insan kültü de -özellikle Protestanizm ve Deizm gibi burjuva formatlarında- buna en uygun tebliği oluşturuyordu” (Marx; Kapital). Kısaca tarihte ilkel sermaye birikimine dini duygular eşlik etti.    

     Oysa modern çağa girilirken, F. Braudel’in deyimiyle, “iktidar da  (sermaye gibi) birikiyordu” ve din, ilahiyat ve servet aynı bütünün farklı yüzlerini teşkil ettiler. “Mutlak monarşiler” bir “şirket” gibiydiler ve çağdaş bir tarihçinin ifadesiyle, “toprakları, vergileri, ticari tekelleri, teknisyenleri, levazımcıları ve bunların ortağı maliyecilerle bir çeşit büyük kapitalist işletme haline gelmişlerdi”. (R. Mousnier). Bu durumda “mutlak iktidar” da, Lord Acton’un ifadesiyle, “mutlak yozlaşma” yaratıyor ve tüm etik kurallarını “kâr”,  “kazanç” ve “itibar” hırslarına tâbi kılıyordu. 17. yüzyılda Avrupa’yı sarsan dönüşümü de bu dürtüler yarattı ve Hamlet’te kralın entrikacı danışmanı Polonius, ancak böyle bir çürüme içinde “bu devirde dürüst birine ancak on binde bir kişide rastlanır” diyebiliyordu!

         İşte Shakespeare’e ilham kaynağı teşkil eden Avrupa, 17. yüzyıl başlarında böyle bir manzara sergiliyordu. Şimdi tekrar başa dönerek sorumuzu yineleyelim: yukarda sergilenen “mutlakiyetçi” rejimlerle çağdaş “otokrasi”ler arasında gerçekten de bir benzerlik olabilir mi?

     ***

     Sorgulamaya ekonomiden başlayalım.

     17. yüzyılda, henüz Batı Avrupa’da bile hegemonya kuramamış olan kapitalist üretim biçimi, günümüzde “küresel” bir “sistem” haline gelmiş ve siyaseti de küresel planda yönlendirmeye başlamış bulunuyor. Ne var ki bu aşamaya düz bir çizgide, barışçıl ve insancıl yöntemlerle gelinmedi. Kıtalar arası ulaşım araçları insanlığı küresel bağlarla birleştirdikçe “köhne ulusal sanayiler” de yıkılıyor ve “içe kapanıklığın yerini çok yönlü ilişkiler, ulusların çok yönlü bağımlılığı” alıyordu (Manifesto, 1848).  Bu arada sermaye de giderek yoğunlaşıyor, tekeller oluşuyor ve 19. yüzyıl sonlarında, kapitalizm, Lenin ve Rosa Luxemburg gibi kuramcıların “emperyalizm” başlığı altında inceledikleri aşamaya ulaşıyordu.

     Sonra?

     Sonra, aradan yüzyıl daha geçti ve kapitalizm, bu kez de özellikle bilim ve teknolojideki devrimlerin dürtüsüyle, kimi iktisatçıların “(maddi) semayesiz kapitalizm”, kimilerinin de “gözetleme kapitalizmi” adını verdikleri yeni bir aşamaya ulaştı. Artık insanlık, “GAFA” (Google, Apple, Facebook, Amazon) gibi, esas olarak fikrî mülkiyet ve sofistike yazılımlara dayanan ve küçük bir “işçi aristokrasisi” ile inanılmaz kârlar sağlayan tekelci şirketlerle, dev bankaların şekillendirdiği bir dünyada yaşıyor.

Oysa bu aşamaya da doğrusal bir “ilerleme” ile gelinmedi. İktisadi krizler, devrim ve karşı-devrimler, dünya savaşları, zulme karşı ayaklanmalar sarmalında, kısaca “ileri” ve “geri” adımlarla gelindi. Ve sonunda da birkaç devletin gelirine eşit birikimin tek ellerde toplandığı durumlar ortaya çıktı.

     ***

     Ne var ki madalyonun bir de öteki yüzü vardı. Kapitalizm, sermaye ihracı yoluyla bu yıkıcı işlevi, “yapıcı” sayılan bir işlemle tamamlıyor ve büyük kapitalist metropollere bağımlı, ikincil metropoller yaratıyordu. Bu süreçte, emperyal metropollerin hedefi elbette ki fakir ülkeleri kalkındırmak değildi. Aslında hedeflenen şey, yüz yıl önce Lenin’in işaret ettiği gibi, sadece “kapitalizmin dünya çapında daha çok yayılması ve derinleşmesi” idi.[1]

      Yine de bu arada bazı ekonomiler büyüyor ve sonunda -Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin de küresel pazarla bütünleşmeleri ile kapitalizm tarihte benzeri olmayan bir ivme kazanıyordu. Bu bağlamda dünya da artık “merkez-periferi”, “gelişmiş ülkeler-üçüncü dünya” şeklinde ikili değil, araya “yükselen pazarlar”ın da girmesiyle, üçlü bir görünüme büründü.

    ***

    “Yükselen  pazarlar” (emerging markets) kavramı ilk kez 1981 yılında Dünya Bankası’nda çalışan iktisatçı A. van Agtmael tarafından ortaya atılmış ve genel kabul görmüştü. (The Economist, 5 Ekim 2017). Aslında kavramı icad eden iktisatçının amacı, yüksek potansiyelli borsalara sahip bazı az gelişmiş ülkelerden bir grup oluşturarak onlara güven sağlamaktı.  Bu amaçla başlangıçta da,  fon yöneticilerinden oluşan bir gruba “Üçüncü Dünya Varlık Fonu” adı altında tek bir şirket kurmalarını önermiş, fakat bu “parlak” fikir finansçılar tarafından reddedilmişti. “Yükselen Pazarlar” (ya da “Yükselen Ekonomiler”) kavramı bu ortamda benimsendi ve izleyen yıllarda da, bazı ülkeler, Dünya Bankası’nın beklentilerine uygun şekilde, hızla büyümeye başladılar. Çok geçmeden de, Reagan-Thatcher neo-liberalizminin saldırısı ile Berlin Duvarı yıkılacak ve “küreselleşme” dönemi başlayacaktı.

    “Küreselleşme” süreci, “özgürlük” denilince sadece “girişim özgürlüğü”nü anlayan burjuva ideologları için aynı zamanda bir “özgürleşme” dönemi idi ve “yükselen pazarlar” da bunun bir işareti sayıldı. Oysa sermaye birikimi sürecinde siyasi yapıların da çok önemli olduğunu hesaba katmayan bu anlayış daha o tarihlerde gerçeklere ters düşüyordu ve izleyen yıllarda daha da anlamsız hale geldi.

     Gerçekten de, son otuz kırk yıl içinde bir kısım “az gelişmiş” ülkeleri “yükselen”, hatta bazılarını da “gelişmiş” ekonomilere dönüştüren bu süreç, yüzyıllar önce “mutlak monarşi”lerin kuruluşuna yol açan süreçle benzer öğeler taşıyor. Üstelik “Trumpizm” dalgasıyla kapitalizmin en ileri kalesini bile sarsarak, faşist ve otokratik gelişmeleri günümüzde özgürlükler için en büyük tehlike haline getiriyor.   

     ***

     Günümüzde iktisatçılar sayıları otuzu aşan “yükselen ekonomi” sayıyorlar ve bu ülkelerin hemen hepsi de bu “yükseliş”lerini Batılı metropollerden sermaye ve teknoloji ithal ederek sağladılar. Aslında konumları bir bakıma 17. Yüzyıl Avrupa ülkelerinden çok daha elverişliydi. Kapitalizm, Batı Avrupa’ya özgü tarihsel koşullar içinde gelişmiş, fakat bu gelişme tarihte yepyeni bir durum yaratmıştı. Artık geri kalmış toplumlar, “kapitalizmle çağdaş oldukları için” beklenmedik bir fırsatla karşı karşıya idiler. Marx, daha 150 yıl kadar önce, Rus popülistlere bu “fırsat”ı şöyle açıklamıştı. Artık Rusya buhar makinesini, demir yollarını vb kullanmak için Batı’daki gibi uzun süre beklemek zorunda değildi; Ruslar, “Batı’da gelişmeleri yüzyıllar alan banka ve kredi kurumlarının kendi ülkelerinde göz açıp kapanana kadar kurulduğunu unutmamalı” idiler.[2] Nitekim 2000’li yıllara girilirken bilgisayar devrimi bu “fırsat”ı az gelişmiş dünyaya çok daha ileri bir düzeyde sunuyordu. En hızlı “yükselen” ekonomiler de bu olanağı en iyi kullanan ülkeler oldular.

        Ne var ki ekonomide Batılı sermaye ve teknolojiden yararlanan ülkeler, siyasette de Batılı kurumları yaratabilecek konumda değillerdi. Batı’da hak ve özgürlük kazanımları, yüzyıllarca süren ve az gelişmiş dünyada karşılığı olmayan sınıf kavgalaarının ve devrimlerin ürünü olmuştu. Geri kalmış ülkeler demokratik kurum ve kuralları kabule yanaşsa da, kısa sürede bunlar yozlaşıyor, nepotizmin ve oligarşik çıkarların aracı oluyorlardı.

     ***

     “Küreselleşme” döneminde “kalkınmakta olan” ülkelerde siyaset-iktisat ilişkisi konusunda en “gerçekçi” açıklamayı,  Malezya Başbakanı Mahathir bin Muhammed yaptı. “Yükselen Pazar”ların en tipik örneklerinden birini uzun yıllar yöneten bu liderin, 1990’larda, bu konudaki yorumu şöyleydi: Batılı metropoller geri kalmış dünyaya kendi siyasal sistemlerini dayatmaya çalışıyorlar; oysa bu model onlara uygun değil; çünkü bu ülkelerin küresel rekabette tek “avantajları” var, o da “düşük ücretler”! Bunu koruyabilmek için de “güçlü ve istikrarlı hükümetlere” ihtiyaç duyuluyor.

     Kısaca, Mahathir’e göre batılıların bir “uluslararası asgari ücret” önererek kırmak istedikleri bu avantaj, ancak “güçlü iktidarlar” sayesinde korunabilirdi. Diğer tüm avantajlar (sermaye, bilim, teknoloji vb) Batı’nın lehine idi ve bu durumda Asyalı ülkelerin yapabilecekleri başka bir şey yoktu. (İ. H. Tribune, 18 Mayıs 1994).

     Aslında Mahathir’in yorumu “malumun ilâmı” idi ve önerdiği reçete zaten “kalkınmakta olan ülkeler”de uygulanma halindeydi. Burada ekleyelim ki, ilerleyen yıllarda bu “reçete”yi en iyi dillendiren liderlerden biri de Türkiye’de R. T. Erdoğan olacak ve Tayyip Bey, yabancı iş adamlarına  grev tehdidi olan yerlere, “anında müdahale ettiklerini” ve “iş dünyasını sarsmamak” için “OHAL’i kullandıklarını” söyleyecektir. (12 Temmuz 2017).

     ***

     Yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi, yer yer açıkça savunulsa da, otokratik politika  genellikle dinci, milliyetçi ve popülist kılıflar altında uygulanıyor ve beraberinde yaygın bir “yozlaşma” potansiyeli taşıyordu. Oysa 2008 krizi ve batılı bankaların “parasal genişleme” bağlamında “yükselen pazarlar”a milyarlarca dolar akıtmaya başlamaları bu potansiyeli hızla gerçeğe dönüştürdü. Artık dünyada “otokratik” yönetimler çoğalıyor, hemen hepsinde de “çürüme” semptomu skandaller patlıyordu. İlginçtir ki bunlar arasında en tipik örneği de “otokrasi” kuramcısı Mahathir’in ülkesi teşkil etti. Güçlü Başbakan Mahathir’in halefi Necip Rezak, Malezya’da İslamcı ve milliyetçi nutuklarla milyonları götürmüş, sonunda da yakalanarak hapishaneyi boylamıştı. Malay ve Müslüman olmayanları adam yerine koymayan bu muktedirin “bir Suudi Prensi’nin kendisine yüz milyon dolar hediye ettiği” şeklindeki savunması da işe yaramamıştı.

     Benzer olaylar Güney Kore’de de yaşandı ve “Yükselen pazar” konumundan “gelişmiş ülke” statüsüne geçen bu ülke bile “salgın”dan kurtulamadı. Orada da Başkan Park Geun-hye, bir tarikat şefinin kızı olan Choi ile kurduğu ilişkiler sayesinde servetine servet katmış, fakat sonunda o da yakayı ele vermişti. Halen kendileri, “Rasputin” lâkaplı ortağı  Choi Soon-sil ile Seoul cezaevinde gün sayıyorlar. Yine bugünlerde Hindistan’ı tipik otokratlardan  Hindu’cu Modi, Brezilya’yı da dinci ve milliyetçi Bolsonaro yönetiyor ve bu arada ülkeleri de yolsuzluk iddialarıyla çalkalanıyor. Türkiye’ye gelince, on dört yıl önce “gemicik” tartışmalarına (!) başlayan ülkemiz ise, günümüzde bir mafya liderinin videolarının devlet yöneticilerinin açıklamalarından çok daha fazla ilgi gördüğü bir “otokrasi” haline gelmiş bulunuyor.

      Durum bu; isterseniz “otokrasi” listesini çok daha uzatabilirsiniz; ben ise “Hamlet”le başlayan ufuk turumu bu kez de ileriye dönük bir benzerlik beklentisiyle noktalamak istiyorum.

      Tarihte toplumlar hep diyalektik dönüşümlerle evrildiler ve 17. yüzyılda Shakespeare’in  “yozlaşmış krallığı” da bu mantık içinde önce Habeas Corpus (1679) ve “Şanlı Devrim”e (1688), sonra da -18. yüzyılda- “Aydınlanma”ya yol açtı. Aynı şekilde günümüzün yozlaşmış otokrasileri de diyalektik karşılıklarını gelecek nesillerin baskı ve yağma yöntemlerine bu çağa uygun tepkilerinde bulacaktır.  


[1]  Lenin; Imperialism; New York, 1939. s. 65.

[2] K. Marx’ın Rus devrimci Vera Zassoulitz’e 8 Mart 1881 tarihli mektubu.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s