İKTİDAR, “STOKÇU” ve “ZABITA ÖNLEMLERİ”..

Üç parti: CHP, Demokrat Parti, Ak Parti!

Üç dönem: Saracoğlu, Menderes, Erdoğan!

Üç düşman: “Karaborsacı”, “muhtekir”, “stokçu”!

Ve her seferinde aynı silah: Milli Korunma Kanunu (1940, 1956); Stokçuluğa karşı yasa (2021).

Evet, “tarih, tekerrürden ibarettir” demişler; ama farklı koşullarda, farklı isimler altında, farklı giysilerle tekerrür ediyor! Ve bizler krizden krize sürüklenirken, “muktedirler” kurtuluşu her seferinde “zabıta önlemleri”nde arıyor. Üstelik gelenler de gideni hep mumla aratıyor!

***

Yıl 1940.

Büyük Savaş yılı, fakat Türkiye savaşın dışında. Ama yine de savaşa hazır olmak, büyük bir ordu beslemek zorunda! Bunun için de Toprak Mahsulleri Ofisi çiftçilerden geniş çapta alımlar yapıyor.

Oysa Hazine tam takır; alımlar “Hazine kefaletini haiz bono”larla yapılıyor; yani para basılarak! Ve tedavüldeki para miktarı da hızla artıyor. Gerisi malum: Başbakan Saracoğlu’nun, Meclis’te, “memleket dahilinde koskoca bir kara pazar yerleşti” diye dert yandığı günlerdeyiz! Gelsin Milli Korunma Kanunu!

Kanun geliyor; ama fiyatlar da artmaya devam ediyor, üstelik kontrolden de çıkıyor. Gerisi malum: sefalete sürüklenen halk, Varlık Vergisi, devalüasyon…

Ve güle güle CHP!

***

Yıl 1956.

Menderes 1954 seçimlerinden oylarını artırarak çıkmış; kendisine güveni artmış, artık muhalefete tahammül edemiyor. Aydın’da Çakırbeyli çiftliğini yönettiği günleri anımsıyor ve kararlı: basın ve yargı kontrol altına alınacak! O halde kurulsun “tahkikat komisyonları”, gelsin baskı yasaları!

Ama seçimlerin de kazanılması lazım ve bunun için halka ekmek, devlete para bulmak gerekli! Çare aynı: Toprak Mahsulleri Ofisi yine buğday alımlarını artırıyor; Merkez Bankası yine devrede; emisyon çarkları yine dönüyor. Sonuç: artan hayat pahalılığı; pul olan para, devalüasyon ve 27 Mayıs!

Güle güle Menderes!

***

Yıl 2021.

Başkomutan Erdoğan ilan etti, artık “savaş”tayız; “kurtuluş savaşı” veriyoruz; yirmi yıllık AKP iktidarında varılan nokta bu! Ve bu arada da Tayyip Bey “itibardan tasarruf edilmez!” ilkesiyle tüm itibarımızı harcamış bulunuyor: yapayalnızız. Tek umudumuz Afrika; Başkan Afrika’da turlar atıyor; Beştepe’de Afrika’lı öğrencilere kur ve faiz dersleri veriyor.

Oysa para yine pul olmuş; hapishaneler dolu, yolsuzluk dosyaları kabarık ve hayat pahalılığı da her geçen gün biraz daha artıyor. Halk ise bezgin; umut yolları arıyor.

Ne o? Yoksa bu ortamda bunalıp da örneğin içkide huzur arayanlar mı var? “Zabıta önlemleri” dedik ya! Basacaksın vergileri, o zehiri içilmez hale getireceksin! Yok efendim, kimileri çıkmış, çakma içki yapmış; onlarca kişi de bu yüzden ölmüş? Ne gam! Yapılması gereken yapıldı; yola devam!

Kısaca Erdoğan “Nas” diyor, “terör” diyor, “güvenlik” diyor, başka bir şey demiyor. Ve ülke de daha önceki krizleri aratacak bir bunalım içinde bocalayıp duruyor!

***

Ne dersiniz? Bu koşullarda tarih yine tekerrür edecek mi? Yoksa Tayyip Bey’e de “güle güle!” demenin zamanı hala gelmedi mi?

Oysa görünüşe göre halkın yanıtı ortada. Dolar biraz düşünce, fiyatlar da düşecek umuduyla sokaklarda halay çekenlere bakarsanız, bu zaman çoktan geldi, hatta geçiyor!

Yolun açık olsun Erdoğan!

Dünden Bugüne Türklerin “Göç”le Sınavı

15 Ağustos 2021

                                                                                          

“Mültecilere 40 milyar dolar harcayan Türkiye, evelallah bir 40 daha harcar; bu milletin bereketli bir kesesi var!”.

     Bu sözleri Başkan Erdoğan 4 Mart 2020 tarihinde, AKP grup toplantısında söylüyordu. Oysa hayli talihsiz bir açıklama oldu!  Bir hafta sonra Türkiye’de ilk Korona vak’ası kaydediliyor ve izleyen aylarda da, “bereketli kese”, değil mültecilerin, perişan halkın bile yardımına koşamıyordu! Suriye iç savaşıyla tetiklenen göç dalgaları birbirini izlemiş, sonunda da Türkiye kaygıyla Afgan sığınmacıları bekler hale gelmişti. Halkın büyük çoğunluğu farklı düşünse de, “Türkiye’nin Taliban’ın inancıyla alakalı ters bir yanı yok” diyordu Tayyip Bey. (20 Temmuz 2021). Ve bu arada Uluslararası Göç Örgütü (İMO) her hafta 30 bin kadar Afgan’ın ülkesini terk ettiğini açıklar ve AB yetkilileri de yeniden “para yardımı”ndan söz etmeye başlarken, Van’a sığınan Afganlar da bir Fransız gazeteciye Türkiye’nin kendileri için “düşler ülkesi” olduğunu anlatıyordu. (Le Monde, 9 Ağustos 2021).

     ***

   Göçlerle oluşmuş ve tarihinde sayısız göçler yaşamış bir milletiz. Osmanlı kuruluş döneminde, bir yandan “kolonizatör dervişler” (Ö. Lütfi Barkan) barışçı yerleşimlere öncülük ederken, öte yandan da savaşta ölenlerin ya da korkup kaçanların yerini almak üzere başka yerlerden “sürülüp getirilenler” nüfusu azalmış şehirleri ve boşalmış köyleri “şenlendiriyordu”.

     16. yüzyıl sonlarında timar sistemi çökmeye başlayınca, bu kez de Saray, “ferman”lar, “adaletname”ler ve “Men-i Mürûr tezkereleri” (geçiş yasakları) ile bu göçleri düzene sokmaya çalıştı. Ne var ki bunlar da akıntıya karşı kürek çekme kabilinden önlemler olarak kaldılar.

     ***

     Batı’da kapitalizmin gelişmesi, bizde 1838 Ticaret Anlaşması, Batı’da tahıl ticaretinin serbestleşmesi (1846) ile Osmanlı-Avrupa ilişkilerinde yeni bir dönem başlattı. Balkanlar potansiyel bir tahıl deposu haline geliyor ve bölge için “iskân projeleri” tasarlanıyordu.

     Artık gözler Balkanlara çevrilmişti ve o dönemde Avrupa’nın fakir bir ülkesi olan Almanya’da bölgeye özel bir ilgi vardı. Nitekim 1856’da Islahat Fermanı’nın ilânından hemen sonra, bazı Alman aileler Osmanlı hükümetine başvuruyor ve kendilerine ekip biçecekleri toprak verilmesini istiyorlardı. İlk Osmanlı “Muhaceret Nizamnamesi” de bu dürtüyle hazırlandı.

     Neler içeriyordu bu Nizamname?

    Şubat 1857’de yürürlüğe giren on dört maddelik Nizamname’ye göre Rumeli’de ve Asya’da sicili temiz Avrupalı göçmenlere toprak verilecek ve onlar da Sultan’a sadakat yemini ederek bu toprağı işleyeceklerdi. İlk yıllarda her türlü vergiden muaf tutuldukları işletmeciliği yirmi yıl boyunca başarıyla yürüttükleri takdirde de işledikleri arazinin sahibi olacaklardı.

       Öneriler cazipti. Ali ve Fuat Paşa liberalizminin egemen olduğu yıllarda devlet de bunları hayata geçirmek için elinden geleni yaptı. Ne var ki olmuyor, Nizamname çeşitli nedenlerle beklenen sonucu vermiyordu. Bir yandan Kırım Savaşı’nın tetiklediği kitlesel göçler, öte yandan da bu savaşla nüfuzu artan Fransa İmparatoru III. Napolyon’un “milliyetler ilkesi” bu nedenlerin başında idiler. Balkan halkları arasında “ulusal kurtuluş” düşüncesi dışarıdan körükleniyor, bu da Osmanlı yönetici zümresinin kaygılarını artırıyordu. Üstelik artık sahnede Metternich gibi “herkes olduğu yerde kalsın!” diyen muhafazakâr aktörler yoktu. Bu koşullarda Osmanlıların çağa uygun bir “entegrasyon” politikası düşünememiş olmaları; dahası, böyle düşünenleri de düşman saymaları, belli ki sonunda kendilerine pahalıya mal olacaktı! Nitekim yirmi yıl sonra Rusya’yla yeni bir savaş (1877-78) başlıyor ve neden olduğu göç dalgalarıyla sığınmacılık tarihimizde yeni bir sayfa açılıyordu.

     ***

     Gerçekten de “93 Harbi” (1877-1878), başlangıçta İngiltere’nin kışkırtıcı tutumu, sonra da Başbakan Gladston’un ırkçı hezeyanıyla, halk arasında “Tanzimatçılığı” gözden düşürmüş ve Abdülhamit’in sözde “İslamcı”, gerçekte fırsatçı “istibdat”ına yol açmıştı. Savaş sonrasında ülke felaket içindeydi; kendini savunmaktan bile acizdi.  Irkçı Gladston Türkleri aşağılarken, feci koşullarda göçe sürüklenen Müslümanların durumunu ünlü coğrafyacı Elysée Réclus şöyle anlattı: “Türkleri tekrar Asya’ya kovmak sık sık söz konusu oldu. Fakat nasıl yok edildiklerine bakılır­sa, bunlardan Boğazları geçecek pek insan kalıp kalmaya­cağını kendi kendimize sormamız gerekiyor. Kırımlar, aç­lık, tifüs, hareket halindeki orduları izleyen tüm hastalık­lar şimdiden Müslüman halkta bir nüfus düşüşüne yol aç­tı; şimdi devamlı baskı ve sefalet tahrip işlemini tamamla­yacak”. (Marseillaise; 3 Nisan 1878).

     ***

     İşte Sultan Abdülhamit, zulüm idaresini tam da bu durumun halkta yarattığı düş kırıklığı ve husumet üzerine kurdu. Ulusal akımlar Balkanları şiddetle sarsarken, Yıldız Sarayı’nda ulusal uyanışlar lanetleniyor; devletin kurtuluşu, seküler bir yaklaşımla, dinsel ve etnik ayrımcılık yapmayan bir ulus tasarımında değil, çağdışı bir din anlayışında ve “cemaatçilik”te aranıyordu. Mithat Paşa ve Yeni Osmanlıların çağdaş bir zihniyetle hazırladıkları Anayasa da bu karanlık anlayışın kurbanı oldu.

     Gözler artık Avrupa’ya değil, Şam’a, Bağdad’a, Hicaz’a çevrilmişti ve “Kanun-u Esasi” ile beraber, “hangi din ve mezhepten olursa olsunlar”, tüm Osmanlıları eşit vatandaş sayan anlayış da rafa kaldırılıyordu. O yıllarda “hafiye ordusu”, Hamidiye alayları ve Zaptiye Nezareti kendilerine düşeni yaptılar ve   “çağdaş vatandaş” ülküsü de kısa sürede yerini geleneksel cemaat ve kul politikasına bıraktı. Sultan Hamit ile Müslüman tebaayı birleştirmeye aday en etkin araç ise Bağdad ve Hicaz demiryolları olacaktı.

      19. yüzyılın, uygarlıkta insanlığın en ileri hamlelerine sahne olan son çeyreğini Osmanlı Devleti işte böyle harcadı. Daha da kötüsü, Sultan Hamit’in mirası, izleyen yıllarda İttihatçı milliyetçiliği de şekillendiren bir kaynak teşkil etti. İttihatçı komiteciler Alman komutanların yönetiminde dünya savaşına bu anlayışla katıldılar ve savaş içinde yaşanan iki felaket de aynı anlayışın ürünü oldu: 1915 yılında bir yandan Doğu’da Ermeni örgütler terör yapıyor diye tüm Ortodoks Ermeniler Suriye çöllerine sürülüyor,  öte yandan da Kuran ayetlerine dayanılarak Mısır’a, fetih amacıyla, bir sefer (Kanal Harekâtı) düzenleniyordu.

     ***

     Sanırım dikkatleri bir yaklaşım sorununa çekmeye çalıştığım tarihi parantezi burada kapatabiliriz. Gerçekten de, 1919’da, Mustafa Kemal Paşa’nın başlattığı ve laik cumhuriyetle noktalanan devrimci hareketin olağanüstü niteliğini anlamak için bu tarihi arka planı asla gözden uzak tutmamamız gerekiyor. Üstelik aynı yaklaşım, çok partili hayata geçildikten sonra her türlü fırsatı devrim düşmanlığı için kullanan siyaset bezirgânlarını anlamak için de gereklidir! Örneğin bugün yaşadığımız “göçmen sorunu”, bu tarihi aynada, salt göç ve sığınmacılık sorunlarını aşan boyutlarda, “ulusallık”, “çağdaşlık” ve “uygarlık” sorunları şeklinde karşımıza çıkıyor. Geçmişteki göç ve iskân hareketlerini anlamadan ve kapitalizmin bu alandaki dönüştürücü işlevini hesaba katmadan,  bugün uygulanan politikayı gerçekçi şekilde değerlendirmenin mümkün olmadığını düşünüyorum.

     ***

     Bu politika nasıl oluştu?

     Öyle anlaşılıyor ki, tüm muhafazakar liderler gibi, Tayyip Bey de gençlik yıllarından itibaren düş aleminde bir “Devr-i Saadet” aramış ve bunu “Devr-i Sultan Hamit” te bulmuştu. Hep demokrasi ve seçimlerden söz etse de, temel referanslarının ortaya koyduğu gibi, aslında kendisi için esas olan “İslam cemaati” ve müminlerin “teslimiyeti” idi. “Cemaatçi (yeniden) yapılanma” da  “külliye”ler çerçevesinde gerçekleşecekti. İç ve dış politika böylece siyasallaşmış bir İslam potasında bütünleşti ve en çarpıcı ifadesini de Suriye politikasında buldu!

     Gerçekten de, Suriye’de taraf olduğumuz iç savaş kaybedildikten sonra Türkiye’ye akan milyonlarca Suriyeliye, Erdoğan hiçbir zaman “mülteci” gözüyle bakmadı. Ona göre ortada bir din kavgası vardı ve bu kavgada Suriyeli “Muhacirler” ile Türk “Ensar” “müşrik”lere karşı yan yana savaşıyordu. “Muhacir”ler Peygamber ve onunla beraber Medine’ye göçen Mekkelileri, Türkler de onlara Medine’de destek olan “Ensar”ı temsil ediyordu. Tayyip Bey bu ayrımı sık sık tekrarlıyor ve bunu anlamayan Kılıçdaroğlu’nu da şöyle azarlıyordu: “Ana muhalefetin başı, ‘Türkiye’deki Suriyelileri tekrar ülkelerine göndereceğiz’ diyor. Bunun insanlıktan nasibi var mı? İnsanlıktan nasibini almamış olan bir kişi ancak bunu söyleyebilir. Bunlar (Suriyeliler) muhacir, biz ise ensarız. Ensar ile muhacir nedir o adam bilmez; o hassasiyeti anlamaz”. (Milliyet, 21 Ekim 2018).

     Düşünce buydu. Oysa öyle görünüyor ki Tayyip Bey de Arap dünyasında genellikle  Arap olmayan Müsümanların  “Mevali” adı altında toplanıp küçümsendiğini anlamıyor, ya da önemsemiyordu?

     ***

     Aslında iç ve dış göçlerin bambaşka dürtülerle gerçekleştiği çağımızda, bizi bu günlere getiren  “muhacir-ensar” ayrımı tam bir ortaçağ zihniyetinin ürünüdür ve küreselleşmiş bir kapitalizmin başat olduğu koşullarda uygulanamaz. Uygulamaya kalkarsanız da ortaya 21. yüzyıl teknolojisi ile 16. yüzyıl “külliye”leri inşa etmek, ya da yangın uçağı bulamayan bir ülkede SİHA’larla eski Osmanlı eyaletlerinde fütuhata kalkışmak gibi garip durumlar ortaya çıkar! Ve sonunda da -atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra- Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu” (2013) gibi çağa uygun yasalar çıkarmak zorunda kalırsınız!

      Gerçek şu ki kapitalist dünyada göç hareketleri “egoist hesabın buzlu suları”nda (Marx) şekilleniyor ve ileri bir ülkenin sınırlarını geçen her bahtsız için kılı kırk yaran araştırmalar yapılıyor. İsviçreli sinemacı Xavier Koller, yıllar önce, kartpostallarda gördüğü bir diyara “umuda yolculuk” yapmağa kalkışan Maraş’lı ailenin aslında nasıl felâkete koştuğunu gözler önüne sermişti. Finli yönetmen Aki Kaurismäki de Helsinki’ye sığınan Faslı bir emekçinin, kaçak işçi çalıştıran bir lokantacıyla saldırgan ırkçılar arasında hayata tutunmaya çalışarak, nasıl “umudun öteki yüzü”yle (2017) tanıştığını anlattı. 2015 Eylül’ünde cansız bedeni Bodrum sahillerine sürüklenen Aylan Bebek’in dramı ise henüz yazılmadı!

        ***

     Batı’nın “sığınmacılık” konusundaki tutumu böyledir ve Erdoğan Batı dünyasındaki riyakâr ve egoist tutumu kınamakta kuşkusuz haklıdır. Ne var ki bu tutumu mümkün kılan “açık kapı” politikasının da -çağdışı “muhacir” anlayışıyla ve AB ile işbirliği içinde- yine Erdoğan tarafından uygulandığı da asla unutulmamalıdır!

     Bu politikanın hukuki dayanağını 2013 yılında AB ile imzalanan “Geri Gönderme Anlaşması” (Dublin III Tüzüğü) teşkil ediyordu. Bu ve bunu izleyen anlaşmalar “Güvenli 3. Ülke”, “İlk İltica Ülkesi” gibi kavramlarla milyonlarca göçmeni Türkiye’ye bağlıyor ve karşılığında da -bahşiş kabilinden- bir yardım öneriyordu. Anlaşmalara göre bir ülkenin “güvenli ülke” sayılabilmesi için, o ülkede insanların “ırk, din, milliyet, toplumsal köken, siyasi düşünce gibi nedenlerle tehdit altında bulunmaması; işkence ve insanlık dışı ya da aşağılayıcı davranışlara maruz kalmaması; sivillere yönelik şiddet, çatışma kaynaklı ciddi tehditler olmaması” gibi şartlar aranıyordu. Oysa AB sözcülerine göre Türkiye’de bu şartlar Türkler için bile mevcut değildi ve bu yüzden de AB parlamentosunda “yaptırım” önerileri oylanıyordu. Eğer bu öneriler uygulanmaya konmuyorsa, bunu sağlayan da AB üyeleri arasında en katı göçmen politikasını yürüten Macaristan idi.

     ***

     Gerçekten de yıllardan beri AB kapılarında bekleyen Türkiye, Birlik’teki en büyük dayanağı, Birliğin göç konusunda en dışlayıcı tutumu benimseyen ülkesinde bulmuştu. Öyle anlaşılıyor ki aradaki sözlü “pazarlık”ta Türkiye göçmenleri içerde tutacak; Macaristan da “yaptırım”ları önleyecekti. Merkel de “tamam!” diyecek, zevahiri kurtaracaktı! Gerisinin önemi yoktu. Başbakan Victor Orban, göçmen krizinin zirve yaptığı 2015 yılında, Wall Street Journal muhabirine, “Artık Avrupalıların umudu Erdoğan; her Pazar Erdoğan’ın iktidarı için dua etmeliyiz!” diyor (2 Ekim 2015) ve beş yıl sonra Türkiye’yi ziyaret eden Macar Dışişleri Bakanı Szijjarto da, basın konferansında Türkiye’ye teşekkür ederek, eğer Türkiye “4 milyon göçmeni” ağırlamasa, “Balkanlar üzerinden büyük kitleler halinde yüz binlerce yasa dışı göçmen Macaristan’ın güney sınırlarında belirecekti” açıklamasını yapıyordu. (AA, 8 Aralık 2020).

     İşte bugünlere böyle geldik. Ve bugünlerde de, “mülteci sorunu”, bir yandan iktisadi kriz, öte yandan da bazı sorumsuz politikacıların katkılarıyla beslenen ırkçılık ortamında, siyasi rejimimiz üzerinde yeni bir tehdit oluşturmaya başladı.

     Türkiye’yi zor günler bekliyor.

*************************************

MONARŞİ, OTOKRASİ ve “ÇÜRÜME”..

11 Temmuz 2021

     “Danimarka krallığında çürümüş bir şeyler var!”.

      “Hamlet”te, bir kale muhafızının ağzından çıkan bu sözler son zamanlarda sık sık kulaklarımda çınlıyordu ve kendi kendime sordum: yoksa yüzyıllar önce mutlak monarşilerde olduğu gibi, bugün de çağdaş otokrasilerde “çürümüş bir şeyler” mi vardı?  Sonunda bu soru beni rahatsız etti ve ilk bakışta fantezi gibi görünecek bazı sezgilerimi deşmek ihtiyacı duydum. Gerçekten de toplumsal çelişkilerin ve düşmanca duyguların bunalıma sürüklediği bir 17. yüzyıl krallığı ile 21. yüzyıldaki bir cumhuriyet arasında bir benzerlik var mıydı?

     ***

     Shakespeare, Hamlet’i 17. yüzyıl başlarken yazmıştı ve bu başyapıtında, yazar, aslında Danimarka’dan çok İngiltere’yi anlatmıştır. Zaten yorumcular da eserin kahramanları ile İngiliz siyasetçiler arasında paralellikler kurarlar. O dönemde, Avrupa’da,  kapitalizm gelişiyor, feodal ilişkiler çözülüyor, Protestanlık hızla yayılıyordu. Bu nedenle sınıf kavgaları da daha çok din çatışması kılıfı altında yürütülüyordu. Nitekim Shakespeare’in oyununda da  Hamlet ve dostu Horatio üniversite öğrenimlerini Almanya’da, Luther’in ilkelerini yaymaya başladığı Wittenberg şehrinde yapmışlardı ve yine o “kutsal” şehre dönmek istiyorlardı.

     Aslında Hamlet’te İngiltere ve Danimarka’yı aşarak bir “Avrupa iç savaşı”na yol açacak tüm temalar  (din, siyaset, ihanet, intikam) mevcuttur. Zaten bu savaş da Hamlet’in yazılışından kısa bir süre sonra başlayacak ve otuz yıl boyunca (1618-1648)  Avrupa’yı temellerinden sarsacaktır.

     ***

  “Otuz Yıl Savaşları”, ekonomide feodal üretim biçiminden kapitalizme, siyaset planında da dağınık dükalık ve prensliklerden “mutlakiyetçi” krallıklara geçilirken yapılmıştı. Böyle radikal dönüşümlerde, toplumlarda tüm değerler sarsılır ve insanlar birbirlerini her alanda “hasım”  olarak görmeye başlarlar. Nitekim İngiliz düşünür Thomas Hobbes da insanları “birbirinin kurdu” (Homo Homini Lupus) olarak ele alan  ünlü eseri Leviathan’ı (1651) böyle bir ortamda kaleme almıştı. Betimlediği devlet tipinde din, ilahiyat, siyaset ve iktisat iç içe idiler ve “mutlakiyet” sadece siyaseti değil, tüm toplumu şekillendiren totaliter bir “İktidar”ı ifade ediyordu. Bu ortamda “Mutlak Güç” her ürünü pazarlanacak bir “mal”, her “mal”ı da bir “fetiş” haline getiriyordu. Böyle toplumlarda, “mallar” arasındaki ilişkiler, giderek “insanlar” arasındaki ilişkilerin yerini alıyor ve “Hıristiyanlığın soyut insan kültü de -özellikle Protestanizm ve Deizm gibi burjuva formatlarında- buna en uygun tebliği oluşturuyordu” (Marx; Kapital). Kısaca tarihte ilkel sermaye birikimine dini duygular eşlik etti.    

     Oysa modern çağa girilirken, F. Braudel’in deyimiyle, “iktidar da  (sermaye gibi) birikiyordu” ve din, ilahiyat ve servet aynı bütünün farklı yüzlerini teşkil ettiler. “Mutlak monarşiler” bir “şirket” gibiydiler ve çağdaş bir tarihçinin ifadesiyle, “toprakları, vergileri, ticari tekelleri, teknisyenleri, levazımcıları ve bunların ortağı maliyecilerle bir çeşit büyük kapitalist işletme haline gelmişlerdi”. (R. Mousnier). Bu durumda “mutlak iktidar” da, Lord Acton’un ifadesiyle, “mutlak yozlaşma” yaratıyor ve tüm etik kurallarını “kâr”,  “kazanç” ve “itibar” hırslarına tâbi kılıyordu. 17. yüzyılda Avrupa’yı sarsan dönüşümü de bu dürtüler yarattı ve Hamlet’te kralın entrikacı danışmanı Polonius, ancak böyle bir çürüme içinde “bu devirde dürüst birine ancak on binde bir kişide rastlanır” diyebiliyordu!

         İşte Shakespeare’e ilham kaynağı teşkil eden Avrupa, 17. yüzyıl başlarında böyle bir manzara sergiliyordu. Şimdi tekrar başa dönerek sorumuzu yineleyelim: yukarda sergilenen “mutlakiyetçi” rejimlerle çağdaş “otokrasi”ler arasında gerçekten de bir benzerlik olabilir mi?

     ***

     Sorgulamaya ekonomiden başlayalım.

     17. yüzyılda, henüz Batı Avrupa’da bile hegemonya kuramamış olan kapitalist üretim biçimi, günümüzde “küresel” bir “sistem” haline gelmiş ve siyaseti de küresel planda yönlendirmeye başlamış bulunuyor. Ne var ki bu aşamaya düz bir çizgide, barışçıl ve insancıl yöntemlerle gelinmedi. Kıtalar arası ulaşım araçları insanlığı küresel bağlarla birleştirdikçe “köhne ulusal sanayiler” de yıkılıyor ve “içe kapanıklığın yerini çok yönlü ilişkiler, ulusların çok yönlü bağımlılığı” alıyordu (Manifesto, 1848).  Bu arada sermaye de giderek yoğunlaşıyor, tekeller oluşuyor ve 19. yüzyıl sonlarında, kapitalizm, Lenin ve Rosa Luxemburg gibi kuramcıların “emperyalizm” başlığı altında inceledikleri aşamaya ulaşıyordu.

     Sonra?

     Sonra, aradan yüzyıl daha geçti ve kapitalizm, bu kez de özellikle bilim ve teknolojideki devrimlerin dürtüsüyle, kimi iktisatçıların “(maddi) semayesiz kapitalizm”, kimilerinin de “gözetleme kapitalizmi” adını verdikleri yeni bir aşamaya ulaştı. Artık insanlık, “GAFA” (Google, Apple, Facebook, Amazon) gibi, esas olarak fikrî mülkiyet ve sofistike yazılımlara dayanan ve küçük bir “işçi aristokrasisi” ile inanılmaz kârlar sağlayan tekelci şirketlerle, dev bankaların şekillendirdiği bir dünyada yaşıyor.

Oysa bu aşamaya da doğrusal bir “ilerleme” ile gelinmedi. İktisadi krizler, devrim ve karşı-devrimler, dünya savaşları, zulme karşı ayaklanmalar sarmalında, kısaca “ileri” ve “geri” adımlarla gelindi. Ve sonunda da birkaç devletin gelirine eşit birikimin tek ellerde toplandığı durumlar ortaya çıktı.

     ***

     Ne var ki madalyonun bir de öteki yüzü vardı. Kapitalizm, sermaye ihracı yoluyla bu yıkıcı işlevi, “yapıcı” sayılan bir işlemle tamamlıyor ve büyük kapitalist metropollere bağımlı, ikincil metropoller yaratıyordu. Bu süreçte, emperyal metropollerin hedefi elbette ki fakir ülkeleri kalkındırmak değildi. Aslında hedeflenen şey, yüz yıl önce Lenin’in işaret ettiği gibi, sadece “kapitalizmin dünya çapında daha çok yayılması ve derinleşmesi” idi.[1]

      Yine de bu arada bazı ekonomiler büyüyor ve sonunda -Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin de küresel pazarla bütünleşmeleri ile kapitalizm tarihte benzeri olmayan bir ivme kazanıyordu. Bu bağlamda dünya da artık “merkez-periferi”, “gelişmiş ülkeler-üçüncü dünya” şeklinde ikili değil, araya “yükselen pazarlar”ın da girmesiyle, üçlü bir görünüme büründü.

    ***

    “Yükselen  pazarlar” (emerging markets) kavramı ilk kez 1981 yılında Dünya Bankası’nda çalışan iktisatçı A. van Agtmael tarafından ortaya atılmış ve genel kabul görmüştü. (The Economist, 5 Ekim 2017). Aslında kavramı icad eden iktisatçının amacı, yüksek potansiyelli borsalara sahip bazı az gelişmiş ülkelerden bir grup oluşturarak onlara güven sağlamaktı.  Bu amaçla başlangıçta da,  fon yöneticilerinden oluşan bir gruba “Üçüncü Dünya Varlık Fonu” adı altında tek bir şirket kurmalarını önermiş, fakat bu “parlak” fikir finansçılar tarafından reddedilmişti. “Yükselen Pazarlar” (ya da “Yükselen Ekonomiler”) kavramı bu ortamda benimsendi ve izleyen yıllarda da, bazı ülkeler, Dünya Bankası’nın beklentilerine uygun şekilde, hızla büyümeye başladılar. Çok geçmeden de, Reagan-Thatcher neo-liberalizminin saldırısı ile Berlin Duvarı yıkılacak ve “küreselleşme” dönemi başlayacaktı.

    “Küreselleşme” süreci, “özgürlük” denilince sadece “girişim özgürlüğü”nü anlayan burjuva ideologları için aynı zamanda bir “özgürleşme” dönemi idi ve “yükselen pazarlar” da bunun bir işareti sayıldı. Oysa sermaye birikimi sürecinde siyasi yapıların da çok önemli olduğunu hesaba katmayan bu anlayış daha o tarihlerde gerçeklere ters düşüyordu ve izleyen yıllarda daha da anlamsız hale geldi.

     Gerçekten de, son otuz kırk yıl içinde bir kısım “az gelişmiş” ülkeleri “yükselen”, hatta bazılarını da “gelişmiş” ekonomilere dönüştüren bu süreç, yüzyıllar önce “mutlak monarşi”lerin kuruluşuna yol açan süreçle benzer öğeler taşıyor. Üstelik “Trumpizm” dalgasıyla kapitalizmin en ileri kalesini bile sarsarak, faşist ve otokratik gelişmeleri günümüzde özgürlükler için en büyük tehlike haline getiriyor.   

     ***

     Günümüzde iktisatçılar sayıları otuzu aşan “yükselen ekonomi” sayıyorlar ve bu ülkelerin hemen hepsi de bu “yükseliş”lerini Batılı metropollerden sermaye ve teknoloji ithal ederek sağladılar. Aslında konumları bir bakıma 17. Yüzyıl Avrupa ülkelerinden çok daha elverişliydi. Kapitalizm, Batı Avrupa’ya özgü tarihsel koşullar içinde gelişmiş, fakat bu gelişme tarihte yepyeni bir durum yaratmıştı. Artık geri kalmış toplumlar, “kapitalizmle çağdaş oldukları için” beklenmedik bir fırsatla karşı karşıya idiler. Marx, daha 150 yıl kadar önce, Rus popülistlere bu “fırsat”ı şöyle açıklamıştı. Artık Rusya buhar makinesini, demir yollarını vb kullanmak için Batı’daki gibi uzun süre beklemek zorunda değildi; Ruslar, “Batı’da gelişmeleri yüzyıllar alan banka ve kredi kurumlarının kendi ülkelerinde göz açıp kapanana kadar kurulduğunu unutmamalı” idiler.[2] Nitekim 2000’li yıllara girilirken bilgisayar devrimi bu “fırsat”ı az gelişmiş dünyaya çok daha ileri bir düzeyde sunuyordu. En hızlı “yükselen” ekonomiler de bu olanağı en iyi kullanan ülkeler oldular.

        Ne var ki ekonomide Batılı sermaye ve teknolojiden yararlanan ülkeler, siyasette de Batılı kurumları yaratabilecek konumda değillerdi. Batı’da hak ve özgürlük kazanımları, yüzyıllarca süren ve az gelişmiş dünyada karşılığı olmayan sınıf kavgalaarının ve devrimlerin ürünü olmuştu. Geri kalmış ülkeler demokratik kurum ve kuralları kabule yanaşsa da, kısa sürede bunlar yozlaşıyor, nepotizmin ve oligarşik çıkarların aracı oluyorlardı.

     ***

     “Küreselleşme” döneminde “kalkınmakta olan” ülkelerde siyaset-iktisat ilişkisi konusunda en “gerçekçi” açıklamayı,  Malezya Başbakanı Mahathir bin Muhammed yaptı. “Yükselen Pazar”ların en tipik örneklerinden birini uzun yıllar yöneten bu liderin, 1990’larda, bu konudaki yorumu şöyleydi: Batılı metropoller geri kalmış dünyaya kendi siyasal sistemlerini dayatmaya çalışıyorlar; oysa bu model onlara uygun değil; çünkü bu ülkelerin küresel rekabette tek “avantajları” var, o da “düşük ücretler”! Bunu koruyabilmek için de “güçlü ve istikrarlı hükümetlere” ihtiyaç duyuluyor.

     Kısaca, Mahathir’e göre batılıların bir “uluslararası asgari ücret” önererek kırmak istedikleri bu avantaj, ancak “güçlü iktidarlar” sayesinde korunabilirdi. Diğer tüm avantajlar (sermaye, bilim, teknoloji vb) Batı’nın lehine idi ve bu durumda Asyalı ülkelerin yapabilecekleri başka bir şey yoktu. (İ. H. Tribune, 18 Mayıs 1994).

     Aslında Mahathir’in yorumu “malumun ilâmı” idi ve önerdiği reçete zaten “kalkınmakta olan ülkeler”de uygulanma halindeydi. Burada ekleyelim ki, ilerleyen yıllarda bu “reçete”yi en iyi dillendiren liderlerden biri de Türkiye’de R. T. Erdoğan olacak ve Tayyip Bey, yabancı iş adamlarına  grev tehdidi olan yerlere, “anında müdahale ettiklerini” ve “iş dünyasını sarsmamak” için “OHAL’i kullandıklarını” söyleyecektir. (12 Temmuz 2017).

     ***

     Yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi, yer yer açıkça savunulsa da, otokratik politika  genellikle dinci, milliyetçi ve popülist kılıflar altında uygulanıyor ve beraberinde yaygın bir “yozlaşma” potansiyeli taşıyordu. Oysa 2008 krizi ve batılı bankaların “parasal genişleme” bağlamında “yükselen pazarlar”a milyarlarca dolar akıtmaya başlamaları bu potansiyeli hızla gerçeğe dönüştürdü. Artık dünyada “otokratik” yönetimler çoğalıyor, hemen hepsinde de “çürüme” semptomu skandaller patlıyordu. İlginçtir ki bunlar arasında en tipik örneği de “otokrasi” kuramcısı Mahathir’in ülkesi teşkil etti. Güçlü Başbakan Mahathir’in halefi Necip Rezak, Malezya’da İslamcı ve milliyetçi nutuklarla milyonları götürmüş, sonunda da yakalanarak hapishaneyi boylamıştı. Malay ve Müslüman olmayanları adam yerine koymayan bu muktedirin “bir Suudi Prensi’nin kendisine yüz milyon dolar hediye ettiği” şeklindeki savunması da işe yaramamıştı.

     Benzer olaylar Güney Kore’de de yaşandı ve “Yükselen pazar” konumundan “gelişmiş ülke” statüsüne geçen bu ülke bile “salgın”dan kurtulamadı. Orada da Başkan Park Geun-hye, bir tarikat şefinin kızı olan Choi ile kurduğu ilişkiler sayesinde servetine servet katmış, fakat sonunda o da yakayı ele vermişti. Halen kendileri, “Rasputin” lâkaplı ortağı  Choi Soon-sil ile Seoul cezaevinde gün sayıyorlar. Yine bugünlerde Hindistan’ı tipik otokratlardan  Hindu’cu Modi, Brezilya’yı da dinci ve milliyetçi Bolsonaro yönetiyor ve bu arada ülkeleri de yolsuzluk iddialarıyla çalkalanıyor. Türkiye’ye gelince, on dört yıl önce “gemicik” tartışmalarına (!) başlayan ülkemiz ise, günümüzde bir mafya liderinin videolarının devlet yöneticilerinin açıklamalarından çok daha fazla ilgi gördüğü bir “otokrasi” haline gelmiş bulunuyor.

      Durum bu; isterseniz “otokrasi” listesini çok daha uzatabilirsiniz; ben ise “Hamlet”le başlayan ufuk turumu bu kez de ileriye dönük bir benzerlik beklentisiyle noktalamak istiyorum.

      Tarihte toplumlar hep diyalektik dönüşümlerle evrildiler ve 17. yüzyılda Shakespeare’in  “yozlaşmış krallığı” da bu mantık içinde önce Habeas Corpus (1679) ve “Şanlı Devrim”e (1688), sonra da -18. yüzyılda- “Aydınlanma”ya yol açtı. Aynı şekilde günümüzün yozlaşmış otokrasileri de diyalektik karşılıklarını gelecek nesillerin baskı ve yağma yöntemlerine bu çağa uygun tepkilerinde bulacaktır.  


[1]  Lenin; Imperialism; New York, 1939. s. 65.

[2] K. Marx’ın Rus devrimci Vera Zassoulitz’e 8 Mart 1881 tarihli mektubu.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s