QUATAERT, DONALD

ANASAYFA

QUATAERT, DONALD; The Age of Reforms:1812-1914. (An Economic and Social History of the Ottoman Empire: 1300-1914. Ed. H. İnalcık, D. Quataert; Cambridge University Pres, 1994 içinde)

Tarım ve ticarette dış talebin artması. Kuzey Balkan eyaletlerinin ticari rolü (Avrupa’ya hububat satışı) 1768-1829 arası arttı. Karadeniz’de Osmanlı egemenliği azalmaya başlayınca bunlar daha özerk olmaya başladılar. 1840’larda İngiltere’de “Tahıl Kanunu”nun çıkışı bu süreci hızlandırdı. (s. 850) Selanik bölgesi dışta kaldı. Bir sürü tüccar yeni devlete gitti; kalanlar da servet kaybına uğradılar. Bulgar üretimi de arttı. Bunu 1839’da tekellerin kalkması da etkiledi. (s.850) 1842’den itibaren Bulgaristan’da buğday ihracı birkaç katına çıktı. Zenginleşen Bulgar köylüleri göçürülen sipahilerin topraklarını satın almaya başladılar. (Ref. Roger Owen; The Middle East in the World Economy; 1981) (s. 850) Daha bir sürü bu yönde bilgi veriliyor.

Osmanlı toprak rejimi. II. Mahmut’un merkeziyetçi girişimleri. Daha 1813’te Devlet Batı Anadolu’da Karaosmanoğulları’nın mali tekelini kırdı. “Ölen bir vergi muhassili (tax-collector-administrator) Karaosmaoğlu Hüseyin’in yerine, II. Mahmut, Karaosmanoğlu ailesinden değil, dışardan birini seçti. Sonra da 1828 Rus Savaşı için seferber olmuş orduyu eşrafa karşı kullandı.” (Burada Reşat Kasaba’ya gönderme yapıyor: A Journal of the R-eview; Spring. Braudel Center, Binghamton) 1831’de İstanbul Anadolu ve Avrupa eyaletlerindeki 2500 sipahiyi yer değiştirmek üzere harekete geçirdi. Kalan timar sahiplerini emekliye ayırmak, vergi toplama haklarını ellerinden almak ve topraklarını mültezimlere kiraya vermek için bir plan yaptı. Böylece timar sahipleri, özerkliklerinin hayatî mali temelini oluşturan vergi-toplayıcı olarak elde ettikleri kazancı kaybetmek durumundaydılar. Plan 1838-1844 arasında dereceli olarak uygulandı. Devlet bir çok alacağını, hizmeti ve rüsumu ilga etti; angaryayı kesinlikle yasakladı. Ve aşar vergisi olarak da  en fazla yüzde on üzerinde ısrar etti. Vergi toplayıcı gelirlerinden yoksun kalan sipahilerin pek çoğu sadece eski temel çiftliklerinin kazancı ile yetinmek durumunda kaldılar.” (s.854)

“II. Mahmut’un beylere (notables) karşı yürüttüğü askeri seferler onların toprağın kontrolüne de jure sahip olmamalarını sağladı. Bu XIX. yüzyılda Devlet için temel bir başarı oldu.” (s.854)

1839’da iltizam kaldırıldı; 1842’de geri geldi. Bunu belirten fermanda yeni usulle gelirlerin azaldığı belirtiliyordu. (Bk. H. İnalcık; Application of Tanzimat and its Social Effects; Archivum Ottomanicum; V. The Hague, 1973. s.20) (s.855) 1856’da “1839’dakinden daha iyi sonuç alınmadan” yine kaldırıldı; 1880’lerin başlarında tekrar kaldırıldı ve 1886’da geri geldi. XX. Yüzyılın başlarında bile toplanan tüm verginin % 95’inden fazlası bu yolla toplandılar. “Bu yüzden yüzyıl boyunca ayanın inatçı gücü hemen her bölgede devam etti.” Bunlar yerel idareciler veya reform komisyonları üyeleri olarak kullanıldılar. (s.855) Düyunu Umumiye (1881) “mültezim ayanın konumunu tehlikeye attı ve böylece İstanbul seçkinleri ile taşra seçkinleri arasındaki ilişkileri altüst etti.” Düyun kendi hukuku altındaki yerlere kendi vergi tahsildarlarını getirdi. (s.856) Erzurum ve Uşak gibi yerlerde buna karşı ayaklananlar oldu. Gücünü kaybeden bazı seçkinler Jön Türklere kaydılar.

1858 Toprak Kanunu.

Çeşitli şekillerde yorumlanıyor. Devlet “fiili ekicilere tapu senedi” vererek ve üreticiler (‘ayan değil’) üzerinde “sıkı kontrol” kurmak istiyor. Fakat giderek (“article after article”) Devlet toprağını gaspetmiş olanlara da (on yıldır ekiyorlarsa) bu hakları veriyor. Mirasçı listeleri 1867’de genişletildi. Fakat buna Devlet toprakları özelleştiriyor demek abartmak olur. “Aslında Kanun, işletme istikrarı, artan üretim ve devamlı vergi akışı sağladı.” Asıl amaç “Devlet Hazinesi’nin mali sağlığı ile yakından ilgili” idi. (s.857) Kanun’da buna karşı maddeler de var: İşletme istikrarı ile gelir çelişince istikrar yeğleniyor. “Kanun küçük çiftçilere odaklanmış; fakat büyük malikanelerin de mevcut ekimini ya da yenilerinin kurulmasını teşvik ediyor.” (s.858)

Şu satırlar yeniden okunacak. “Although deed-holders (“tenants-ortakçı” ile işletilen “large land-holders”da) were responsible for the taxes, cultivators typically paid the tithe before dividing with deed-holders. Title-holders employed these arrangements to forestall confiscatory state actions for non-payement of the taxes. Since in this case, the state recieved taxes from cultivators who were not deed-holders, is not the fiscal interpretation of the code invalid?” (s. 858) (Yazar özel mektupla İnalcık’a sormuş; aldığı yanıtta İnalcık şunu söylüyor: “(Bu durum) sipahinin taksim etmeden önce öşürü (extract ettiği) timar sisteminin kalıntısı olarak” yorumlanabilir. (s.858)

Toprak işleme şekilleri. Genelleştirilecek bir durum yok. Eflak ve Buğdan’da “serflik”e benzer bir durum var. Palestin ve Güney Irak’ta eşitçi bir durum söz konusu. (s.861) Anadolu, Sırbistan ve Lübnan’da “bireysel, küçük topraklar” işleniyor. “Dikkatle düşündükten sonra şu öneriler yerinde olabilir: Tüm Osmanlı topraklarında, bütün dönemlerde, ticaret öncesi ve sonrasında küçük işletmler egemendi.” (Her yerde büyük malikâneler var; fakat hiçbir yrde egemen değiller.) (s.861) “Bir değerlendirmeye göre 1859’da küçük işletmeler Osmanlı ekilebilir arazisinin % 82’sini teşkil ediyordu ve 1900’da da oran hmen hemen aynıydı.” (Ş. Pamuk, The Ottoman Empire and European Capitalism 1820-1913; Cambridge, 1987) (s.863-864) Yazar da Osmanlı kaynaklarına dayanarak bunu gösteren bir liste vermiş. Türk bilim adamları sayesinde (Pamuk, Kasaba) “Anadolu eyaletlerinde toprak dağılımı belgelerle iyice açığa çıkarılmıştır.” (s.864)

Büyük çiftliklerin kuruluşu sorunu: “Görüldüğü gibi, geniş toprak ve ticari nitelikteki mülkler Osmanlı Devleti’nin her tarafında, her devirde mevcuttu.” “Örneğin 1850’lerde Ankara’da mültezim olarak işe başlayan Seyid Mehmet Salahattin Ağa adlı biri, şehirden at sırtında 60-75 dakika mesafede bir çok köyü içine alan büyük bir mülk sahibi olmuştu.” (Mordtmann) “Fakat bir sürü faktör büyük çiftliklerin kuruluşunu devamlı geciktirdi. Düşük nüfus yoğunluğu ve el emeği yetersizliği kuşkusuz bunda rol oynadılar.” (s.870)  “Büyük çiftliklerin kuruluşunun tıkanmasında timar sistemi mirası da önemli bir rol oynadı. Çift-hane modelinin yeşerdiği çok yerde büyük malikâneler gelişmediler.” (Buna karşılık, Arap ülkeleri gibi timar sisteminin kök salmadığı yerlerde  geliştiler.) “Merkezi hükümetin ekicilerin serfleşmelerinde işbirliğine yanaşmak istememesi de büyük çiftlik yönündeki eğilimleri kuvvetle yumuşattı.” (s.871)

“Mültezimler ekicilerin ürününe el koyuyor ve bunları, doğrudan, ihracatçılara ya da aracı tüccarlara satıyorlardı.” 1820-1873 arası ticaret hadleri çiftçiler lehine oldu. 1873-1896 arası fiyatlar düştü. Yazar bu depresyonun, 1890’ların “Anti-Ermeni şiddeti”nde rol oynamış olabileceğini ileri sürüyor. “1870’lerde ve 1880’lerde fiyat düşüşleri ve borçluluk derecesi artınca Müslüman köylüler tefecilere saldırdılar ve bu şiddet daha sonra tüm Ermenilere yöneldi.” (s. 871).  Devlet 1830’larda Ziraat ve Sanayi Şurasını kurdu. Borç verdi (13 milyon kuruş civarında), agronomlar yolladı. Fakat yerel meclislere ayan egemen oldu. 1863’te Mithat Paşa Tuna eyaletlerinde Ziraat Kooperatiflerini kurdu. Ayrıca Ziraat Bankası’nı da o gerçekleştirdi; ziraat mektepleri açtı; örnek çiftlikler kurdu. Fakat fiyatların düşmesi, kapitalist gelişme için “en az elverişli zaman”ı oluşturuyordu. (s.872)

Köylerde Huzursuzluk.

“Bazı bakımlardan reformlar programı, ironik bir şekilde, Osmanlı çöküşünü hızlandırdı.” Çünkü İslam-Hıristiyan ilişkilerinde gerginlik yarattı. (s.876) Yazara göre halk kavgası ve protestosu bilinenden çok fazla. Yazıda üç dizi köylü huzursuzluğu saptanıyor: 1) 1839 ile 1860’ların ortaları arasında Tanzimat düşmanlığı; 2) 1890’larda Ermenilere karşı şiddet kullanılması ve bu şiddetin 1915-1916’da zirveye çıkması; 3) Jön-Türk Devrimi’nden hemen önceki hareketler. (s. 877)

Tanzimat’a tepkinin en bilinen örneği Vidin ayaklanması. Bosna Hersek ve Bulgaristan’da olduğu gibi timarını kaybetmek istemeyen eşraf (notables) aileleri köylüyü de devlete ayaklanmaya  davet ettiler. (s.879) (Yazar sistemsiz bilgiler veriyor.) “Vidinde sipahi çocuğu Müslüman ağalar ve şehirli eşraf XVIII. yüzyılda Devlet topraklarının gerçek sahipleri oldular ve aynı zamanda yerel yönetimin kontrolünü de ele geçirdiler. Mali sıkıntı içindeki merkezi hazineye peşin para ödeyerek bu gruplar büyük toprak sahibi bir sınıf haline geldiler ve tüm devlet topreaklarını aldılar.” Bunlar Müslüman ve Osmanlı öncesinden kalma örfi vergiler ve rüsum da alıyorlar. 1839 bunları kaldırınca köylü ödememeye başladı. (s.878) “Anadolu’da geniş kapsamlı huzursuzluk göresel olarak alışık olunmayan bir durumdu. Belki bu tarihçilerin çoğunun açık ilgisizliğinden doğuyordu. Daha akla yakın olarak da bölgede devamlı küçük aile işletmelerinin egemenliğine bağlı bulunan  iktisadi ahlaktan doğuyordu.” (s. 879)

QUATAERT, D. ve ZÜRCHER, E. (Ed.) Workers and the Worker Class in the Ottoman Empire and the Turkish Republic, 1839-1950; Londra, New York, Amsterdam; Tauris Academic Studies, 1995. (208 s.)

1992 ve 1992’de yapılan iki seminerin tutanakları.

QUATAERT, DONALD; Sanayi Devrimi Çağında Osmanlı İmalat Sektörü; İstanbul, İletişim Yayınları, 1999. (İngilizce aslı: Ottoman Manufacturing in the Age of the Industrial Revolution; Cambridge University Press, 1993).

Yazara göre çalışmanın özgünlüğünü, imalat sanayisini devletin büyük ölçekli girişimlerini (fabrika kurma) ön plana alan ve araştırmayı buna dayandıran daha önceki çalışmalardan ayrılarak, “imalat”ı geniş kapsamlı incelemesi imiş. Bu yüzden de giriş yazısında “Osmanlı imalat sektörüne ilişkin tarih yazıcılığı” başlığı altında daha önceki çalışmaların eleştirel bir değerlendirmesini yapıyor. (s. 24-37). Yazara göre bu konuda temel yanlış şu oldu: “Geri kalmışlık ve modernleşmeye ilişkin eski Oryantalist önyargılardan kalan miras, 19. yüzyıl Osmanlı imalat sektörünü, bilhassa loncaları ve onların önemini değerlendirme tarzımızı biçimlendirmiştir” (s. 25). Böylece imalat tarihi olarak hep loncalar tarihi alınmış; daha da kötüsü 19. yüzyıl loncaları da 16. yüzyıl loncaları ile aynı yapıda ve aynı işleve sahip, yani “evrim geçirmemiş” loncalar olarak ele alınmış.  Ancak devletin önemli gördüğü üreticiler hakkında bilgi veren resmi kaynaklar da bu çalışmaları yönlendirmiş. Arşiv belgeleri, Cevdet ve Lütfi tarihleri ve Osman Nuri’nin anlatıları hep aynı şeyi söylüyorlardı. Kısaca Batı model alınıp, bir “gerileme tarihi” yazıldı. Batı imalat koşulları hakkında, yazar’ın alıntıladığı 1852 tarihli bir müfettiş raporu da bunu açıkça ortaya koyuyor. Bu bölgede imalat “Avrupa’da olduğu gibi başka şeyler icat edecek gelişme aşamasına ulaşamamış” (s. 29). 1940’da yayınlanan Ömer Celal Sarç’ın “çok önemli” makalesi de bu yaklaşımın modern versiyonu oldu. “Makale hem Osmanlı modernleşmecilerinin büyük fabrikalara aşırı ağırlık veren tutumunu, hem de söz konusu tutumun 20. yüzyıl Kemalist varyantını yansıtır (…) Sarç’ın görüşü modernleşen Türk devletinin görüşüdür ve bir sonraki kuşağa, başarısız fabrikalara ve ekonomik açıdan beceriksiz Osmanlılara ilişkin standart anlayışı aktarmıştır”. (s. 30). Rıfat Önsoy’un 1988’de yayınlanan eseri de (Tanzimat Dönemi Osmanlı Sanayii ve Sanayileşme Politikası; Ankara) aynı yaklaşımı paylaşıyordu.

Aslında bu yaklaşım Osmanlı tarihçilerine özgü değildi; batılı tarih-yazıcılığından kaynaklanıyordu. “Gerçekten iyi bilindiği ve açıkça kabul edildiği üzere, Ortadoğulu uzmanların yorumlarına yön veren, onları şekillendiren Avrupalı ekonomi tarihçileri olmuştur; bu da Batılılaşma sürecinin bir parçasıdır” (s. 31). Bu görüş 1960’larda da zirvesine ulaştı. Quataert bu konuda üç temel eseri hatırlatıyor: David Landes’in Ortadoğu ekonomi tarihini (1965), sonra da Batı’daki sanayi ve teknoloji gelişimini anlatan (The Unbounded Prometheus, 1969) eserleri; Hershlag (1964) ve İssawi’nin (1966) eserleri.. Bunlar standart, klasik eserler sayıldı, ama on yıl kadar sonra, 1970’lerde bakış açısı köklü bir değişime uğradı ve petrol krizi, İran Devrimi gibi olayların etkisiyle bu yaklaşıma almaşık yeni bir görüş ortaya çıktı. Yazar bu konuda da Roger Owen’in eserinin (The Middle East in the World Economy, Londra, 1981) altını çiziyor. “Owen’in dünyası ehliyetsiz bürokratların beceriksizce yönettikleri, biribirinden uzak, az fabrikadan ibaret değildi” (s. 33). Ş. Pamuk da bu eserden yararlanarak çok değerli bir çalışma yapmış, fakat bazı üretim bilgilerinde yanılmış! Örneğin “elle eğrilen iplik üretimine ilişkin verdiği rakamlar yanlış olduğu için, el tezgâhlarında kumaş üretimi ve toplam yerli tüketim hesapları da yanlış” imiş! Bu nedenle de sonuç itibariyle, eserinde, Pamuk, hatalı bir şekilde “Osmanlı tekstil imalatının 19. yüzyılda mutlaka gerilemiş olması gerektiğine inanıyor” (s. 35).

Quataert, “karşılaştırmalı” olarak da şu yorumu yapıyor: “Avrupa’nın gelişmiş endüstriyel ekonomileri 19. yüzyıl ortalarından itibaren, tekstil üretiminde uzaklaşıp sermaye malları üretimine yönelince yeni Pazar olanakları bulmuşlardı. Dolayısıyla pek çok ülke -bunlar arasında Hindistan, İtalya ve Osmanlı İmparatorluğu da vardı- mekanize pamuk ipliği üretimlerini önemli ölçüde artırmıştır; oysa bir zamanlar bu alanda İngiltere ile rekabet etmek hayal bile edilemez gibi görünüyordu” (s. 38). Yazar eserinde şunu kanıtlamış: “19. yüzyıl Osmanlı imalatçılığı hiç de can çekişmiyordu. Aslında toplam üretim düzeyleri, 1914 yılında, 1800’e göre daha yüksekti” (s. 39). Ne var ki “Osmanlı imalat sanayi, uluslararası açıdan, 1914 yılında, eskiye, yaklaşık 1800 yılına oranla daha önemsiz hale gelmişti (…) Osmanlı İmparatorluğu’nun dünya tivareti içindeki payı 1830’da zaten büyük değildi; % 3’tü; 1910’a gelindiğinde bu oran % 1’in altına düştü” (s. 40; İssawi, 1982, s. 24). Osmanlı ve İspanya tekstil ürünleri, Japonya ve Hindistan’ın aksine, ham ipek ve halı dışında iç pazara yönelikti. Oysa, yazarın işaret etiği gibi, batılılar da iç pazarı ele geçirmeye çalışıyor ve bu amaçla Osmanlı zevklerine uygun mallar üretiyorlardı. Batılı giysiler elit arasında rağbet görüyordu. Buna karşılık yerli giysiler Batı nüfuzuna karşı bir protesto niteliği kazanmıştı. (Yazar bu konuda Owen’in ve Bocuzade Süleyman Sami’nin –Isparta, 1983-  eserlerine gönderme yapıyor. Bunlara cam, porselen, opalin vb ev süsleme eşyalarını da ekleyebiliriz. İtalyan Cantagalli ve Fransız Emile Samson firmaları da 19 yüzyılda İznik çinileri kopye ettiler. T. T. )  “Avrupalı imalatçılar da yerel modanın devam eden gücünü görmüş ve buna uyum sağlamışlar, yerel desenleri öğrenmek ve kopya etmek için büyük gayret sarf etmişlerdir. İthal edilen kumaşların önemli bir kısmı hiç de modern ve Batılı desenlere sahip değildi. Ortadoğu desen ve tarzlarının Avrupa taklitleriydi” (s. 49). Osmanlı tekstilcileri, ayrıca, rekabet için ucuz emek arıyor; bu amaçla kırsal ve hane halkı emek gücünden de yararlanıyor; atölye iş gücünü de yoğun bir şekilde sömürüyordu. 

Quataert’in eseri iki ana bölümden oluşuyor: 1) İç pazara yönelik üretim; 2) Dış pazara yönelik üretim. Birinci bölümde ham pamuk, boyarmadde, iplik eğirme ve iplik fabrikaları ele alınıyor. İkinci bölümde ise ipek kumaş, ham ipek ve halıcılık inceleniyor.

19. yüzyıl son çeyreğine kadar iç pazara yerli pamuk ipliği üreticileri hâkimdi; Hindistan ikinci, başta Hollanda olmak üzere Avrupa da üçüncü sırada geliyordu. Oysa dokumacılar 1790’larda “ucuz ve kaliteli” İngiliz ipliğine yönelmeye başladı. “Böylece İngiliz iplikleri, 1790’lı yıllarda Osmanlı Devleti’nin en büyük ithalat kalemlerinden biri haline geldi”. (s. 61). Osmanlı Devleti’nde ise iplik üretilen yerler şunlardı: Kuzey Anadolu kasabaları; Bozok, Kayseri, Yozgat, Niğde sancakları; Avrupa’da Gelibolu yarımadası, Ambelakia yöresi ve Suriye’de Halep. Binlerce köy evinde özgür işgücü iplik eğiriyordu. (s. 62). Osmanlılar 19 yüzyıl sonlarına kadar -özellikle Serez, Selanik, Teselya’dan- büyük miktarda iplik ihraç ettiler. Osmanlıların kırmızı iplik boyama konusunda çok iyi gizlenen sırlara vakıftılar. Öyle ki İngilizlerin bunu elde etmek için beş bin sterlin önerdikleri söyleniyordu. Başlangıçta “Edirne kırmızısı” piyasanın büyük kısmını tutarken, 18 yüzyılın ikinci yarısında bunun yerini İzmir ve daha da önemlisi Ambelakia aldı. Selanik’in güneyinde yer alan Ambelakia en önemli iplik merkezi haline geldi ve nüfusu 1783 ile 1798 arasında üç katına çıktı. Kasabada kadın erkek, çoluk çocuk herkes 24 iplik fabrikasında çalışıyordu. (s. 64; Urquhart). Ne var ki Fransızlar 1765 yılında kırmızı boyama sırrını elde edince, bu üretim de gerilemeye başladı. 1790’dan itibaren İngiliz üretimi -buhar enerjisi ve yoğun sömürü sayesinde- hızla yükselmeye ve fiyatlar da düşmeye başladı. Osmanlı iplik ihracatı da 19. yüzyıl ortalarından itibaren, bir daha başlamamak üzere, sona erdi. Ambelakia da çöküşe geçmiş, üreticilerin çoğu Serez’e göçmüşlerdi. İthalat ise hızla arttı. 1810 yılında iplik ithalatı 250 ton iken 1840’larda yıllık ortalama 2650 tona çıktı. 1840-70 arasında ise yıllık ortalama 7750 ton düzeyine ulaştı. Hammadde fiyatları da yükselmiş ve bu da pek çok Osmanlı loncasını zarara sokmuştu. (s. 65). 1830’larda boyacı esnafı da fiyat artışları yüzünden zorluk içindeydi ve ancak uzun aralardan sonra devlet hizmetlerinin karşılığı zam alabiliyordu. Bu arada devlet boya malzemelerinin artışını sağlamak için önlemler de araştırıyordu. Örneğin bu bağlamda, 1845 yılında,  İznik’te çivit yetiştirmek için harekete geçen Yahudilere vergi muafiyeti tanındı. On yıl sonra da, Hindistan’dan ithal edilen çivitin yerini tutsun diye, Bağdat’ta çivit yetiştirmek üzere Mısır’dan çivit getirtildi. (s. 67).

İngiliz ipliği 1830’ların ortalarında iyice benimsenmişti Bu konuda başı da Bursa çekiyordu. Yazarın İngiliz arşivlerinden aktardığı bir belgeye göre buradaki müşteriler “dayanıklı giysiler üretmek için yerli pamuk eğirmeyle uğradıkları zaman kaybını görüyorlar(dı)”. (s. 68). Bir başka neden de şuydu: Bursalı pamuk ipliği üreticileri için bu alanda düşen karlara karşı bir almaşık vardı. O da Bursalıların çoktandır bildikleri ipek çekme (ipekçilik) sanatı idi. Üstelik bu iyi gelir de sağlıyordu.

Pamuk ipliği üretiminin çöküşü Kayseri tüccarlarının “imalat imparatorluğu”nu da sarstı. Bunlar Adana pamuğunu Vezirköprü gibi iplik üreten Karadeniz kasabalarına, artanı da Merzifon, Bafra’ya vb yolluyorlardı. 1850’lerde artık bu ağın önemi kalmamıştı. Aynı şekilde Diyarbakır da İngiliz ipliği kullanılır hale gelmişti. Bu ucuz malları ödemeye güçleri yetmeyenler ise, kendi ihtiyaçları için pamuk eğirmeye devam ediyorlardı. Malatya ve Diyarbakır’dan örnekler.. Yani elle eğirme işlemleri de devam ediyordu. Yazar bu konudaki verilerin “standart sanayisizleşme” tezine çok ters düştüğünü söylüyor. Bu konuda 1900 yılı civarında ülkede çeşitli yerlerde (Diyarbakır, Sivas, Halep, Mardin, Harput, Maraş, İzmir, Musul) elle eğirme suretiyle üretilen pamuk ipliği tonajı hakkında da bir tablo sunuyor. Buna göre bu mekânlarda toplam yaklaşık on bin ton kadar pamuk ipliği üretiliyor. Pamuk ipliği ithalatını 11 ton olarak veren Ş. Pamuk, bunu ise,  yanılarak, 1500 ton olarak vermiş! (s. 74).

Pamuk ipliği elle eğirme dışında fabrikalarda da üretiliyor ve bu alandaki gelişmeler iki dönemde oldu.  Birincisi, 1870’lerde, Büyük Depresyon dönemi. Bu yıllarda Osmanlı Devleti’nin dışarıdan borç alması zorlaştığı için iç üretim zorunlu hale gelmişti. Ayrıca hammadde fiyatları da düşmüş, pamuk merkezleri civarındaki bölgeler avantaj sağlamıştı. “İkinci gurup fabrikalar ise 1896’dan sonra bambaşka koşullarda açıldı. Bu dönemse tarımsal ürün fiyatları yükseliyordu. Bu yükseliş yerel sermaye birikimine fırsat sağlıyor, ülkedeki kumaş pazarını genişletiyordu. Böylelikle hem yerli hem de yabancı ipliğe talep artıyordu” (s. 76). Bu yıllarda “işçilerin ücretleri, örgütlü mücadelelerinin sonucu yükseliyordu” ve bu makinelerin maliyetini de artırıyor ve bunlarla rekabeti kolaylaştırıyordu. Bunun bir sonucu da kapitalist metropollerin ihracat stratejisinin değişmesi oldu. Böylece tekstil ve hafif tüketim malları ihracatı ikinci plana düşüyor, sermaye malları ihracatı öncelik kazanıyordu. İngiliz hükümetinin tekstil makineleri ihracını yasakladığı yıllar geride kalmıştı. (s. 77).

İlk fabrika muhtemelen, 1864’te Harput’ta kurulmuştu. Sonra birbirinden uzak yerlerde bir çok fabrika daha kuruldu. İstanbul, İzmir ve Adana bölgelerinde bunlar Levanten aileler tarafından kuruldular. 18 yüzyıldan beri İzmir’de oturan bir İngiliz-Fransız aile 1886’da fabrika kurma imtiyazı almış ve İstanbul Yedikule’de bir fabrika kurmuştu. Avantajı ucuz emek ve iç ticaret vergisinden muaf olmasıydı. 1890’da 1,1 milyon kg iplik üretiyordu ve ilerleyen yıllarda Bulgaristan, Mısır, Hindistan, hatta ABD’de pazarlar buldu. (s. 78). İzmir’de de 1892 yılında bir Fransız aile buhar gücüyle çalışan bir fabrika kurdu. Adana bölgesi çok daha elverişli bir yerdi ve giderek Mısır’dan sonra en çok pamuk üretilen bölgesi haline geldi. Birinci Dünya Savaşı çıktığı zaman bu sanayi kompleksinde iki fabrika’da toplam 28 bin çıkrık ve bölgede de 40 binden fazla kirmen (bir çeşit tahtadan yapılmış iğ) bulunuyordu. (s. 79). İlk iplik eğirme makinesini 1878’de Mavrumati ailesi kurmuştu ve aile 60 çırçır makinesine sahipti. 

Yine de fabrikalar görece başarısız oldular. Bunun başlıca nedeni vasıfsız işçi azlığı ve işçilerin çoğunluğunu teşkil eden genç kızların işte uzun süre kalamamalarıydı. Özellikle Güneydoğu’da işgücü sıkıntısı çekiliyordu ve Zeytun, Haçin ve Antep’ten Ermeni işçiler çekmek için evler inşa edilmişti. Aynı şekilde Selanik’te Yahudi, Vodena’da da Bulgar işçiler çalışıyordu. (s. 88). İstanbul’daki fabrikada ve Adana bölgesi Mavrumati fabrikasında 300’er, Selanik’te iki fabrikada da 800 kadar (kadın ve çocuk) işçi çalışıyordu.

Quataert genel tablodan sonra imalat sanayinin iller bazında gelişimini anlatıyor. Başta da tabii “İmparatorluğun ekonomik hayatında benzersiz bir yere sahip olan” İstanbul geliyor. Hakkında o kadar çok belge var ki bu haliyle araştırıcılar için bir “tuzak”! Oysa yazara göre İstanbul “pek çok yönden norm değil, normun karşıtı”dır. (s. 95). İstanbul’un, devasa bir şehir olarak çok özel gereksinimleri (yiyecek, giyecek, barınma) vardı. Bu da imalat ve ulaşım sektörlerinin büyümesini sağlıyordu. Ancak bu imalat daha çok şehrin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelikti. Şehrin nüfusu “bir milyon olarak tahmin ediliyordu” (s. 56). Fabrikalar diğer şehirlere göre daha fazlaydı, fakat imalata hakkında çok şey bilmediğimiz “küçük ölçekli işletmeler” damgasını vuruyordu. Bu konuda Jenny B. White’ın doktora tezi bulunuyor: Family Industry in İstanbul: Labor as a Construction of Social Identity; University of Texas, Austin, 1991. Quataert ise, eserinde iki temel konu üzerinde duruyor: Tanzimat liberalizminin loncalar üzerindeki dönüştürücü etkileri ve daha sonraki dönemde imalat sektörünün çok ucuz emeği yoğun bir sömürü oranıyla kullanarak büyümesi!

Tekelleri kırmaya çalışan Tanzimat reformları (yazar burada 1838 Anlaşması’na değinmiyor) loncalar arasında şiddetli bir mücadele başlatmıştı. Bunlardan bir kısmı tekellerin devamını savunurken, diğer bir kısmı da bunların kalkmasından yanaydı. Örneğin Üsküdar basmahanesindeki basma esnafı ile şehrin öbür yakasındaki Yenikapı ve Ahmediyye basmacıları arasında çıkan çatışma gibi.. Oysa bunlar 1813’te aralarında tekel devam etsin diye anlaşmışlardı. Şimdi ise Müslim-gayri Müslim 100 usta, kalfa ve çırağı temsil eden Yenikapı gurubu bir dilekçe vererek Üsküdar basmacılarının üretme tekeline sahip oldukları özel kumaşı (hassa yemeni) kendileri de üretebilmek istiyorlardı. Nitekim bu hakkı aldılar. Ne var ki bu konuda devlet tutarlı değildi. Nitekim bir kısım Müslim ve gayrimüslim 1841’de esnaf fes boyacılarının tekeline karşı çıkınca devlet bu kez boyacıları korumuş ve tekel kaldırılmamıştı.

İzleyen on yıl içinde de basmacılar arasında tüm tekeller kalktı. Ne var ki basmacı loncalar da büyük bir darbe yediler. Asya ve Avrupa yakasındaki loncalar kapandılar; Üsküdar ve Ahmediyye loncaları da birleşerek tek bir gurup (lonca) oluşturdular. Buna karşılık İstanbul’da lonca dışı basmacılık gelişti; 1840’larda en az sekiz on yeni basmane açıldı. (s. 99).

Buna karşılık lonca dışı imalatta önemli bir gelişme oldu. Bunu sağlayan faktörlerin başında ucuz emek geliyordu ve bu da 19 yüzyıl son çeyreğinde Balkanlar’dan büyük bir Müslüman göçü ile ortaya çıkmıştı. Bunlar, İstanbul’un olağanüstü ulaşım ve iletişim olanakları sayesinde  “geniş ve ucuz bir emek havuzu” oluşturdular. (s. 101). Buna ek olarak dikiş makinelerinin ucuzlaması da imalatın artmasında büyük bir etken olmuştu. Bunu sağlayan Amerikalı bir şirketin ürettiği evde kullanılmaya yönelik SİNGER dikiş makineleri idi. “Şirket kendisine dünya çapında pazarlar kazandıran bir sistem uyguluyordu: Taksitle satış yapıyor, tamir imkânları ve bol yedek parça sunuyordu. 20. yüzyıl başlarında Osmanlı İmparatorluğu’na her yıl binlerce dikiş makinesi ithal edildi; örneğin 1907 yılında 11 binden fazla dikiş makinesi satıldı”. (s. 101-102). Bu arada eskiden çok miktarda ithal edilen şemsiye ithalatı da durdu. Ucuz emek hazır giyim imalatını da artırmıştı. Terziler karılarını çocuklarını ve başka gençleri çalıştırıyor ve bunlara parça başına ücret ödüyorlardı. Yazar bu konularda iller hakkında (İzmir, Bursa, Konya, Ankara, Amasya, Tokat, Gürün, Trabzon, Rize, Bitlis, Harput, Diyarbakır, Musul, Halep ve Kuzey Suriye) somut bilgiler veriyor. Bunları toparlarken “Gözlemcilere göre, diyor, her evde veya hemen hemen her evde bir tezgâh bulunuyordu. Gerçi bu bir abartma olabilir, ama geç dönem Osmanlı İmparatorluğu’nda tezgâh sayısı hayli yüksekti. Örneğin 1890’larda Sivas’ta on bin tezgâh vardı; İzmir yöresinde de tezgâh sayısı buna yakındı”. (s. 149). “Ev başına tezgâh sayısı tam olarak ne olursa olsun, dokumacılığın (ve iplik eğirmenin) günlük, sıradan faaliyetler olduğu kesindir. Çok sayıda kadın, çocuk ve erkek evde çalışıyor, aile ihtiyaçları için, genellikle, yün ve ipekten daha kolay dokunan pamuğu kullanarak kaba kumaş üretiyorlardı” (s. 149). Hane için imalat yapan tezgâhların pek çoğunda satış için de mal üretiliyordu. “Satışlar kentsel veya kırsal dokumacılığın bağımsız girişimiyle ya da tüccarların örgütlediği üretim ağlarının parçası olarak yapılıyordu” (s. 150). Osmanlı Devleti’nde yabancı devlet temsilcileri ve tüccarları da bu eve iş verme sistemini örgütleme alanında “küçük de olsa, ilginç bir rol” oynamışlardır. Ayrıca, 1895-96 Ermeni kırımından sonra Ermeni dokumacılara tezgâh ve ithal iplik de sağladılar. (s. 151).

“Üretim organizasyonu konusunda genellikle sessiz olan kaynaklar bazen birtakım bilgiler verirler, ama bunlar kafa karıştırıcı ve yanıltıcıdır. Kayseri şehrinde tek bir işletmede 250 işçinin çalıştığı bilinmektedir. Bu işçiler tek bir çatı altında çalışıyor olabilirler, ama tek bir ticari firma için evlerinde çalışan kişiler olmaları da mümkündür”. (s. 155). 

Özel Fabrikalar: “Özel fabrikaların çoğu, Osmanlı döneminin sonlarına doğru açılmış ve birkaç bölgede yoğunlaşmıştı”. Balkan vilayetleri, İstanbul, İzmir, Adana gibi.. Balkan vilayetlerinde kurulanlar genellikle orduyla yapılmış anlaşmaları karşılamaya çalışırken diğerleri (özellikle liman şehirleri) daha çok iç ihtiyacı karşılamaya çalışıyorlardı. (s. 159).

İstanbul’daki çoğu tekstil fabrikası devlete aitti ve ordu ile sarayın ihtiyacına yanıt veriyorlardı. Bunlardan en eskileri feshane ve basmahane. Yakındaki Hereke fabrikası ise başlangıçta pamuk kumaş üretirken, daha sonra saray için ipek dokuma üretmeye başladı. Bosna’dan gelen bir muhacir de, 1900 yılı dolaylarında, devlet yardımı alarak Karamürsel’de esas olarak ordu için kumaş imalatı yapmaya başladı. İstanbul’a vapurla mal nakleden bu şirket 500 kadar çoğu Boşnak erkek işçi çalıştırıyordu. (s. 161).

Uluslararası pazarların çöküşü:

“19. yüzyıl ortalarına gelindiğinde pamuk, tiftik ve yün kumaş imal eden tüm Osmanlı üreticilerinin neredeyse tamamı Batı ve orta Avrupa pazarlarını kaybetmişti. “İmalat sektörünün çöküşü” tezi bu anlamda geçerliydi.

Toprak kayıpları da Osmanlı imalatı için olumsuz sonuçlar doğuruyordu. Bir kısım Osmanlı tebaası artık ulaşılması güç tüketiciler haline geliyordu. Özellikle Kırım ve Gürcistan’a yün, iplik, kumaş ihracatı yapan Kuzey Anadolu’daki imalatçılar bundan zarar gördüler. (s. 166).

Uluslararası pazara yönelik imalat (II. Bölüm) başlığı altında, yazar ipek kumaş ve ham ipek ile halıcığı inceliyor. İpekçilik devletin de en önemli vergi kaynakları arasındaydı. 1900 yılı dolaylarında sadece Bursa’da 150 bin kadar (tam veya yarı zamanlı) işçi çalışıyordu. Tüm imparatorlukta ise (özellikle Bursa, İstanbul, Selanik, Şam, Halep, Diyarbakır, İzmir, Edirne) bu sayı 400 bine ulaşıyordu. (s. 195).

İpekçilik 19. yüzyıl başlarında birçok nedenle gelişti. Her şeyden önce Napolyon savaşları (kıta Avrupası’ndaki abluka) dış rekabeti azaltmıştı. Ayrıca giyim modalarındaki değişim de imalatı kamçılıyordu. Bir üçüncü faktör de perdahlama teknolojisindeki (ateşle perdahlamadan taşla perdahlamaya geçiş)  idi. (s. 196-197). 1810 ve 1820’lerde Bursa’da ipekçilik rekor derecelere ulaştı. İpekli giyim bugün bir lüks gibi görünse de o yıllarda neredeyse herkes ipekli giyiyordu. Bir gözlemci (Urquhart, 1833) “Bir tür ipekli giymeyen tek bir Allah kulu bile yoktu” diye yazmıştı. Osmanlılarda çeşitli etnik, kamusal ve özel kriterlerle çok sayıda giyim düzenlemesi vardı. Hepsi de ipeğe merkezi bir yer veriyordu. Avrupa’da da pamuk eğirmede makineleşme devreye girerken Marie Antoinette sarayda ipekli giysiler yerine pamuklu giysiler modasını çıkardı. Tanzimat devrinde de Osmanlı Devleti’nde giyim düzenlemeleri kaldırıldı. (s. 202).

İmalat organizasyonunu etnik farklılıklar da etkiliyor çekişmelere yol açıyordu. Bursa’da fabrika sahipleri işgücünde Rum tekelini kırmaya çalışıyor, ulemadan fetvalar alıyordu. Aynı şekilde yerel piskoposlar da Hıristiyan kızların çalışmalarına onay veriyordu. 1862 yılında patlak veren bir olay bu etnik çatışmaların bir örneğiydi. Bir Ermeni, bir “Türk kadın”dan fabrika kurmak üzere bir arazi satın almıştı. Ancak Müslümanlar ayaklandılar, ulema, şeyh ve softaların kışkırttığı bir kalabalık Ulu Cami’de toplandı ve sonra da fabrikaya hücum ederek onu yerle bir etti. Üstelik enkazı da ateşe verdiler. Arazinin altında eski bir mezarlık olduğunu iddia ediyorlardı. Olayı anlatan İngiliz konsolos bunu dini fanatizm ile açıklamıştı. Oysa, Quataert, asıl nedenin ücret eşitsizliği olduğunu söylüyor. (s. 232).

1854 yılında 2200 Rum ve Ermeni kadın ve genç kız çalışıyordu. Ermeni işçilerin daha yüksek ücret talep etmeleri üzerine de, Bursa’da, 1855’te “ilk kez” kadın işçiler çalışmaya başladılar. (s. 230).

Osmanlı Devleti’nin ipekçilik yanı sıra ikinci önemli ihraç ürünü halı idi. Halıcılık Batılıların 16 yüzyıldan itibaren takdir ettikleri bir üretim dalı idi. Ünlü ressamların tablolarına bile girmişti. 19 yüzyılın ilk yarısında hızla gelişti 1840’lardan itibaren İzmir’den Amerika’ya da ihraç edilmeye başlanmıştı. Özellikle Gördes, Uşak, Kula halıları ünlüydü ve ticarete açılmıştı. 1860’larda Uşak’ta tek bir ticarethane -bazıları çok büyük- 300 tezgâhı kontrol ediyordu. Halıcılık bu birkaç merkezden Batı, Orta ve Doğu Anadolu’nun şehir, kasaba ve köylerine yayıldı. (s. 266).Bu yayılmada baş rolü ticarethaneler oynadılar. Özellikle İzmir’de altı yabancı şirket bu alanda aslan payını kapmıştı. Bunlardan üçü (Spartali ve Ortakları, Habib ile Polako ve Andria) 1830’dan beri İzmir’de faaliyet gösteriyorlardı. Aynı şekilde Partridge şirketinden Blackler ailesi de İzmir’de 1830 yılından beri ticaret yapıyordu. (s. 267). Harput’ta ise Amerika halı fabrikalarında halıcılık öğrenmiş bir Ermeni, Amerikan sermayesi ile bir fabrika kurmuştu. Civardaki Amerikan yetimhanelerinden de ucuz veya bedava emek sağlıyordu. (s. 268). Halıcılık misyonerlerin bile bir ek etkinliği haline gelmişti. Halep’te de 600-700 kız ve kadın çalıştıran bir imalathane kurmuşlardı. İstanbul ticarethaneleri ise daha çok İran halı ticaretine aracılık yapıyorlardı. İmalatta tüccarların hakimiyet kurması, bu sektörde de hanelerin rolünü azalttı. 

Yazar sonuç bölümünde, egemen tezin iddiasının aksine, “karşımıza Avrupa imalatçılığının egemen olduğu bir Osmanlı dünyası çıkmadı; tersine hem kentseli hem de kırsal alanlarda, büyük ölçüde makineye dayanmayan organizasyon biçimleriyle, yaygın ve canlı imalat faaliyetleri olduğunu gördük” diyor. (s. 283). Eser ayrıca imalat sanayinin motorunun da “iç Pazar” olduğunu kanıtlamış! (s. 292). Bu imalat yüzyıllardır olduğu gibi evlerde ve atölyelerde yapılıyordu ve temel dayanağı da ucuz emekti. Bunun en iyi örneği İstanbul ayakkabı imalatçılarıydı. Bu alanda 19. yüzyıl boyunca ücretler giderek daha da azaldı.

 Ekonomi merkezi ve bütünleşmiş değildi. “Osmanlı örneğinde Türk, Rum ve Ermeniler arasındaki bölünme piyasayı daha çok parçalıyor ve sermaye birikimini daha da zorlaştırıyordu”. Örneğin İstanbul’da imalat etnik planda semt semt bölünmüştü; birinde Ermeniler, öbüründe Rumlar hakim olabiliyordu. Oysa Japon örneği bunun tersiydi. Japonya’da kırsal girişimcilerden oluşan homojen bir tüccar GONO sınıfı piyasayı yatay ve dikey olarak kontrol altına almıştı. (s. 286). 1900’lara gelince gerek sivil bürokrasi (yaklaşık 500 bin kişi) gerekse ordu (yaklaşık 250 bin) çok büyümüştü. İç pazarın büyümesinde bunun da rolü vardı. Kısaca Osmanlı imalatçılığı 19. Yüzyılda genel olarak bir gerileme göstermemişti; fakat sektörler arasında bu açıdan büyük farklılıklar vardı. Örneğin Ambelakia’nın kırmızı iplik üreticileri, Ankara’nın tiftik dokumacıları, kısmen Karadeniz’in pamuklu dokumacıları ve İstanbul ipekli dokumacıları gerilediler; üretimleri azaldı. (s. 291).

Makineleşme ve yeni teknolojiler emek maliyetini düşürdüğü için, geleneksel üreticiler bunlara direndiler. Direniş yangın çıkarmaktan ‘geleneksel’ kıyafetlerde ısrara kadar çeşitli şekiller alıyordu. Bunlar daha 1850’lerde Bursa’da buharla çalışan mancınıklar kurulurken başlamıştı. Trabzon’da bir İngiliz şirketi bir pamuklu ve yünlü dokuma fabrikası kurmaya kalkmış, fakat ithal ettiği makineler daha depodayken yakılmıştı. Selanik’te de 1908-1909’da kurulan bir fes fabrikası kurulur kurulmaz yanmıştı. (s. 296).

Yazar eserinin son sayfalarında “Ev, Osmanlı sanayi ve tarımını bağlayan bir köprüydü” diyor, “hane-halkı mensupları doğa ve piyasa koşullarına bağlı olarak  birinden ötekine kayıyorlardı. Dokumacılar toplar işliyor, çiftçiler iplik eğiriyorlardı”. Bunların bağımsız mı, yoksa eve iş alan üreticiler sorunu da çalıştıkları alana bağlıydı. (s. 302-303).