TAHSİN PAŞA

ANASAYFA

TAHSİN PAŞA; Tahsin Paşa’nın Yıldız Hatıraları: Sultan Abdülhamid; İstanbul,

Boğaziçi Yayınları, 1996 (4. baskı).

Eser ilk kez 1930-31 yıllarında Milliyet gazetesinde tefrika ediliyor; 1931 yılında da kitap halinde basılıyor.

Tahsin Paşa (1859-1933) saraya 1894 yılında başkâtip olarak atanıyor. Sultan onunla görüştükten sonra kendisine “sizi kendim intihap ettim” diyerek bu tayini kimseye borçlu olmadığını, sadece kendisine bağlı olduğunu ifade ediyor. (s. 3-4). Oysa Said Paşa önceden hakkında olumlu şeyler söylemiş. Said Paşa’nın Sultan’ın gözüne girmesinde damadı Mahmud Celaleddin Paşa’nın övgüleri de rol oynamış. Şehzade iken İngiltere Sefareti başmütercimi Mösyö Thompson ile sık sık görüşüyor, beraber gezintiler yapıyor; onunla “memleket ahvalini” konuşuyor. Tahsin Paşa’nın saray mensuplarından duyduğuna göre bu görüşmelerden “büyük bir haz ve alâka” duyarmış! (s. 9).

Yazar Abdülhamid’in çok tasarruflu olduğunu, daha şehzadeliğinde büyük bir birikimi olduğunu göstermek için, cebinden 60 bin altın “cülus bahşişi” ödediğini belirtiyor (s. 10). Şehzade iken 1000 lira olan maaşını Zarifi Efendiye 750 liraya iskonto ettirip işletirmiş. Ona “sonuna kadar teveccüh ve muhabbet” beslemiş. (s. 11).

Çok vehimli; fakat etrafındakiler hep “düşman”lardan söz ederek bu vehmi daha da azdırıyorlar.

“Zekâsı şayanı dikkat idi. Nazari malumatı noksan idi; hatta bir hükümdar için pek az denilecek ve muasır hükümdarlarla mukayese edilemeyecek kadar az okumuştu” (s. 14). “Abdülhamit’in en çok okuduğu, daha doğrusu okutmak suretiyle dinlediği kitaplar zabıta romanları, cinai hikâyeler ve seyahatnameler idi” (s. 15). Yazar, başka bir yerde de Osmanlı tarihine çok meraklı olduğunu söylüyor. “Osmanlı tarihini meteaddid menbalardan okumuştu” (s. 212).

Mutbah-ı Amire’den yemiyor; özel bir mutfağı var. Tiyatro seviyor; tiyatro bazen yabancı elçilerle buluşma yeri oluyor.  Şehzadeliğinde Edhem ve Savfet paşalardan Fransızca ders almış; fakat “Fransızca konuşması yoktu” (s. 18).

Yıldız Sarayı’nda özel daireler ile resmi daireler var. Özeller: Esvapçı; seccadeci; ibriktar; tütüncü; kilerci; kahveci, kitapçıbaşılık daireleri. Resmiler: Mabeyn müşirliği (muhteşem fakat işlevsiz; Gazi Osman Paşa); Başkitâbet; Mabeynci beyler; Teşrifat; Maiyet-i Seniyye; Askeri teftiş; yaverler daireleri ile İzzet Hicaz Hattı ve Islahı Maliye komisyonları), Derviş (Aranavutluk işleri), Şakir, Kamphofner (“Avrupakâri bir süs”), Kara Todori (Berlin Konferansı tecrübesi)  paşalar ile mütercim Nişan Efendi (Avrupa gazeteleri tercüme ediliyor), mütercimler ve Hususi şifre daireleri. (s. 21). Başkitabet dairesine genellikle Mülkiye Mektebi birincileri alınırdı (s. 23).

“Said Paşa, Sultan Hamid’in vehmini arttırmaya çalışmakla ne gibi bir maksat takip etmiş olursa olsun” herhalde bundan doğan sorumluluk ona ait idi. Kendisi de aynı derecede vehimli. (s. 35). Abdülhamid de Paşa’nın “bazı gece karyolanın altında yattığını” söylüyor (s. 36). Yazar istibdadı da, hafiye teşkilatını da Said Paşa’ya mal ediyor (s. 34-35, 253) “Mekteb-i Mülkiye’nin nizamnamesini ben bu masa üzerinde dikte ettirerek Said Paşa’ya yazdırmıştım” diyor (s. 48). Her zaman da desteklemiş..

Hamid döneminde Makam-ı Meşihat “her dakika şüphe ve tarassut altında” bulunuyor ve burada en yüksek mevkii işgal eden bir zatın her an tehlike içinde yaşayacağı tabiidir”. Dönemin “en nüfuzlu” şeyhülislamlarından biri olan Cemaleddin Efendi bunu “hilkaten pek uysal” olmasına borçlu ve bu yoldan “zerre kadar inhiraf etmiyor” (s. 52-53).

Yabancı ülkelerdeki sefirlerimiz devamlı şifreli telgraflar yolluyor; bunların pek azı ciddi sorunlarla ilgili. Çoğu bize karşı tertipleri anlatıyor,  içeri sokulmaması gereken gazeteleri sayıyor. “Bunlara baktıkça sefirlerimizin birer mümessili siyasi mi yoksa İstanbul zabıtasının memalik-i ecnebiyede birer ajanı mı olduklarını tayinde insan mütehayyir kalırdı” (s. 41).

Jurnalci sadrazamlar var, Ferit Paşa gibi; Sultan ev toplantılarından çok korkuyor ve bunları izliyor. (s. 92-93). Yabancı gazetelere de çok önem veriyor ve dikkatle izliyor (Times, Temps, Zeitung, Tribune vb). (s. 160-161).

İstibdat: “Sultan Hamid çok müstebit bir padişah idi; hayat ve saltanat onun için bir gaye idi; nu gayeyi tehlikeye düşüreceğini zannettiği her tehlikeye karşı son derece müteyakkız bulunur” ve her köşede kurulmuş pusulara karşı “her ne pahasına olursa olsun selamet ve emniyet tedbirlerine müracaat ederdi. Ne var ki Abdülmecid’in “kuruntulu oğlum” dediği Hamid’i müstebit yapan şey şuydu: “Memleketin en ücra köşesinden sarayın en kuytu noktalarına kadar her tarafına girmiş bir sefalet-i ahlakiye vardı ki bu nihayet bir sel halini alarak padişahı önüne katıp götürmüştü” (s. 103). Yazar sonra da o dönemde “en yüksek tarassut mevkilerinden birinde ve bütün devlet işlerinin padişaha gittiği yolun ortasında” biri olarak tanıklığının ilerde bu devrin tarihini yazacaklar için önemini belirtiyor. Daha sonraki sayfalarda da şunları yazıyor: “Sultan Hamid tam manasıyla müstebid ve mutlak bir hükümdardı. Kendi iradesi her kanunun fevkinde idi, onun arzusu ve iradesi hilafına bir şey yapılamazdı” (s. 190). Fakat yazar bazı şeylerde ilkeli olduğunu söylüyor ve misal olarak da “İstanbul’daki askerin erzak ve teyinat meselesi”ne (!) verdiği öneme işaret ediyor (s. 191).

İsyancı Potemkin zırhlısı Boğaz’a yaklaşınca Saray devrin sirayet eder diye telaşa kapılıyor; Sultan Tophane’nin en büyük toplarla tahkim edilmesini emrediyor; bu kez de Rusya “bu bize karşı mı?” diye nota veriyor vb. Neyse korkulan olmuyor. (s. 237).

Yazar Sultan Hamid’in Ruslardan çok İngilizlerden korktuğunu söylüyor; Ermeni sorunundaki rolleri anlatılıyor. En büyük korkusu ülkenin kolonizasyonu. 200 bin Rus muhacirinin ülkeye girmelerini bu korkuyla önlemiş. (s. 316-317). Adam kullanmayı çok iyi biliyor. Örneğin Ermeni suikastine karışıp idama mahkum edilen Belçikalı Jorris’i Brüksel’den gelen bir telefon üzerine af ediyor ve onu hafiye olarak kullanıyor. (s. 160).

Vahdettin ile sık sık görüşüyor; ondan bilgi alıyor. Son görüşmelerinden birinde gerginliğin arttığını öğrenince korkuyor; fakat onun olayları hep abarttığı kanısında. (s. 384).

Sultanın Alman İmparatoru ile arasında “samimiyet ve taraftarlık haddi kemalde bulunuyordu”, hatta özel görüşmeler için aralarında “şifre miftahı” tesis etmişlerdi (s. 400).