:

28 Haziran 2018

FRANSA, “AYDINLANMA İSLAMI” VE İSLAMOFOBİ

Türkiye’de muhafazakâr kesimler, bu ülkede “katı” (”Laikçi”) buldukları uygulamaları öteden beri Fransız etkilerine bağlar ve eleştirirler.  Ne var ki bu yöndeki eleştiriler, Fransa’da Emmanuel Macron döneminde, Macron’u da aşan nedenlerle yoğunlaşmış ve bir krize yol açmış bulunuyor. İzleyen satırlarda bu konudaki gelişmeleri özetlemeye ve yorumlamaya çalışacağım.       


Aslında Türkiye kamuoyu, Fransa ile yaşanan krizin niteliği hakkında ilk kez
R. T. Erdoğan’ın 2020 Ekim ayında yaptığı bir konuşma ile aydınlandı. Tayyip
Bey, bu konuşmasında Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’u
eleştirerek, “bu zatın Müslümanlarla derdi nedir?” diye soruyor ve
Macron’un “zihinsel noktada tedaviye muhtaç olduğunu” ileri sürüyordu.
“Ülkesinde yaşayan milyonlarca farklı inanç mensubuna bu şekilde davranan
bir devlet başkanına başka bir şey söylenemezdi!”. (24 Ekim 2020).
Oysa Beştepe sözcüleri yine de “başka şeyler söylemeye” devam ettiler ve
bu konuda ayrıntılı açıklamalar yaptılar. Hatta bunlardan biri, Macron’un
“hezeyanı”nı, kendi kültüründen habersiz olmasıyla açıklıyor ve ona “Camus,
Althusser, Foucault, Derrida, Guattari, Deleuze” gibi düşünürleri okumasını

2
öneriyordu! Eğer Macron bu düşünürleri okuyacak olursa, “Aydınlanmanın
bütün iddialarının nasıl yalan olduğunu” anlayacaktı! 1
Filozof Paul Ricoeur’ün öğrencisi olmakla övünen Macron’un bu köktenci
eleştiriden haberdar olduğunu hiç sanmıyorum. Öyle görünüyor ki onun
derdi başkaydı ve ülkesi “İslamofobi” ile suçlanırken, o da Türkiye’yi “Fransa
iç işlerine karışmak”la suçluyordu. Üstelik bu konuda Türkiye’de de
tartışılması gereken tezler ileri sürüyor ve bir takım önlemler hazırlıyordu.
Tam da o sıralarda Fransa’da bir cami inşaati, krizin ne kadar karmaşık yönleri
olduğunu ortaya koydu.
Olay şuydu: Strasburg şehrinde Milli Görüş’cülerin başlattığı ve 32 milyon
Euro’luk bütçesiyle Avrupa’nın en büyük camisi olacak inşaata, Strasburg
Belediyesi de 2,5 milyon Euro’luk katkıda bulunmaya karar vermişti. Oysa
merkezi hükümet “siyasal İslam”a yapılan bu katkıyı onaylamıyor; İçişleri
Bakanı, belediyeyi kınıyordu.


Aslında “Strasburg olayı”nın hayli şaşırtıcı yönleri vardı. Örneğin, Yeşiller’in
kontrolünde bulunan Strasburg Belediyesi’ne 1915 Ermeni tehcirinden
kaçarak Fransa’ya sığınmış bir aileden gelen Jeanne Barseghian başkanlık
ediyordu. Ve Barseghian’ın büyük dedesi de, 24 Nisan 1915’te, İstanbul’da
sürgünü başlatan operasyonda ilk tutuklananlardan biri olmuştu! Şimdi bu
başkanın yönettiği belediye, ne zaman Fransa’da “Ermeni soykırımı”ndan söz
edilse, hemen militanlarını seferber eden bir Müslüman örgütün cami
inşasına yardımcı oluyordu!
Oysa tuhaf gibi görünse de, aslında ortada anlaşılmayacak bir durum
yoktu. Günümüzde küresel “finans oyunları” her kapıyı aralıyor ve bu oyunda
karşılıklı çıkarlar da tarihsel hesaplaşmaları kolayca hasır altı edebiliyor!

1 Yasin Aktay; Yeni Şafak, 24 Ekim 2020.

3
Nitekim Strasburg Belediyesi’nin yaptığı açıklamaya göre, kısa bir süre önce,
bir Milli Görüş heyeti, yanına bir Strasburg belediye görevlisini de alarak
Katar’a kredi aramaya gitmiş ve böylece iyi niyetini ortaya koymuştu! 2
İyi de, son yıllarda Fransa’da adından sık sık söz ettiren “Milli Görüş”çüler
bu ülkede nasıl bir yer işgal ediyorlar? Gerçekten de, arkalarına Türkiye’yi de
alarak, Fransa iç işlerine karışacak ve böylece Türkiye ile bir krize yol
açabilecek bir güce sahipler mi?
Bu konuda ev sahibi ülkenin en itibarlı gazetesi aşağıdaki verileri yayınladı;
önce onları görelim. (Le Monde, 5 Kasım 2020).


Fransa’da 6 milyon civarında Müslüman yaşıyor; bunların ancak 700 bin
kadarı Türkiye kökenli ve bunlar da ülkedeki 2600 camiden sadece 300
kadarını kontrol ediyorlar. Fransa’da 1500-1800 civarında imam bulunduğu
tahmin ediliyor ve bunlardan 151’i Ankara tarafından atanan ve maaşlarını
Türkiye’den alan görevlilerden oluşuyor. Camileri de geniş ölçüde inşaat ve
hizmet sektörlerinde servet yapmış iş adamları finanse ediyorlar.
Türkiyeli Müslümanlar Fransa’da esas olarak üç kuruluş bünyesinde
örgütlenmiş bulunuyorlar. Bunlardan “Diyanet İşleri Türk İslam Birliği”
(DİTİB), dînî konularda Türkiye’nin Fransa’daki resmi sesini temsil ediyor.
İkincisi, Müslüman Kardeşler’e yakın bir duruş sergileyen “Milli Görüş” ve bu
kuruluş da, 20 bin civarındaki üyesiyle, yetmiş kadar camiyi, üç yüz kadar da
derneği kontrol altında bulunduruyor. Nihayet, bir de Aleviler var. Le
Monde’a göre Fransa’da Türkiyeli müslümanların “barışçı ve ilerici” kanadını

2 L’Express dergisi, 24 Mart 2021. Bununla beraber AFP haber ajansı, 4 Nisan 2021’de, Milli Görüş’ün –
herhalde Hükümet baskısı ya da karanlıkta kalmış bazı pazarlıklar sonucu- yardım talebinden vazgeçtiğini bildirdi.

4
teşkil eden Aleviler de diyasporanın % 20 kadarını oluşturuyor ve açık fikirli,
hoşgörülü duruşlarıyla dikkat çekiyorlar.
İşte genel tablo böyle; görüşler farklı; fakat bir konuda ittifak var: Türkiyeli
Müslümanlar köktenci akımlar içinde yer almıyorlar; “Selefi”lere mesafeli
duruyor ve terörist akımları kınıyorlar.
Ne var ki iş bununla bitmiyor ve şiddete karşı mesafeli olan Sünni Türkler,
Fransız otoritelerine göre, ülkenin laik değerlerini benimseyerek topluma
entegre olmaya da pek istekli görünmüyorlar. Üstelik bu alanda tamamen
bağımsız da sayılmazlar. Öyle ki, Türkiye’den gelen ve Fransızca bilmeyen
öğretmen ve imamların manevi kılavuzluğu, onların Fransa’da özerk
cemaatler halinde yaşama eğilimlerini de güçlendiriyor. Örneğin, Strasburg
Üniversitesi’nde Türkiye araştırmalarını yöneten Samim Akgönül, bu konuda
şunları söylüyor: “1990’lara kadar az çok bağımsız olan tüm Sünni akımlar
(Ditib, Millî Görüş, MHP, Süleymancılar vb) AKP politikası ile Ankara
vesayetine girdiler ve bu da güçlerini çok artırdı. Son on yıl içinde, (Yunus
Emre, Maarif, Cojep vb) gibi Türkiye’ye bağlı kanallarda görülmemiş bir
aktivizm yaşandı” (Le Monde, 5 Kasım 2020). İşte Macron’u “hasta eden” ve
kendisini, 2022 seçimleri arifesinde her türlü “ayrımcılık”a karşı önlemler
aramaya yönelten de bu “aktivizm” olmuş!


Fransa Cumhurbaşkanı, bu konuda ilk ve bugünkü tartışmaları da
belirleyici çıkışını, 18 Şubat 2020 tarihinde, Alsace’ın Mulhouse şehrinde
yaptı.

5
Mulhouse, Almanya sınırına yakın, 300 bin nüfuslu ve Türklerin en yoğun
şekilde yaşadıkları bir Alsas şehridir ve Macron’un İslam politikasıyla ilgili
önemli açıklamalar yapmak için bu şehri seçmesinin özel nedenleri vardı.
Mulhouse, özellikle de konuşmanın yapıldığı Bourtzwiler mahallesi,
Fransa’da “öncelikli güvenlik sorunu” olduğu ilan edilen 47 mahalleden
biriydi. Tarihin cilvesi, üç yüz yıl kadar önce, Thomas Münzer liderliğinde
ayaklanan Protestan köylülere sığınak olan bu eski Alman şehri, 2021 yılında,
Macron’un “yeniden cumhuriyetçi fetih” iddiasıyla yürüttüğü politikanın
hedefi haline gelmişti.
Macron, Mulhouse’daki konferansına İslam’la ilgili iki radikal tavrı
eleştirerek başlamış ve hem “İslamcı ayrışma”ya, hem de “İslamofobi”ye karşı
olduğunu söylemişti. Bunlardan birincisi insanları “gettolaşma”ya götürüyor,
ikincisi ise buna karşı alınacak sosyal önlemleri baltalıyordu. Sonra da
“ayrışma” konusunda alınan önlemleri anlatıyor ve sözü -en önemli sorun
olarak gördüğü- “dış etkiler”e getirerek şunları söylüyordu: Ebeveynleri
Fransa’ya başka ülkelerden gelmiş çocukların aile dilini öğrenmeleri elbette
Fransa için “bir şanstı”; farklı dil ve kültürler, “Fransız kimliği” denilen nehri
besleyen derelerdi; fakat bu olgu “dış müdahalelere yol açacak” bir araç
haline gelmemeliydi.
Oysa Macron’a göre, Fransa’da durum bu hale gelmişti. Ülkede 80 bin
öğrenci, 9 yabancı ülkeden yollanan ve maaşları da o ülke tarafından ödenen
öğretmenler tarafından eğitiliyor, fakat hiçbir kontrole tabi olmuyorlardı. Bu
yüzden de bu duruma son vermek için bu ülkelerle görüşmelere başlanmış ve
ilk aşamada, “Türkiye dışında” hepsiyle anlaşmaya varılmıştı.
Macron’un, konuşmasında Türkiye’ye özel bir yer ayırmasının başka bir
nedeni de, Fransa’da, “külliye” şeklinde ve Türk cemaatine bütüncül bir

6
“yaşam tarzı” telkin eden camiler yapılmasıydı. Öğretmenlerde olduğu gibi
camilere de Türkiye’den imam ve vaizler atanıyordu; üstelik o sırada,
Mulhouse’da, Fransa’daki en büyük camilerden biri olacak An-Nur külliyesi
de inşaat halindeydi. Macron’un, “konuştuğum yerden birkaç km ötede”
dediği bu külliye, on dönümden fazla bir alana yayılacak ve 3000’e yakın
mümine hizmet verebilecekti. 26 milyon Euro’luk maliyetinin 14 milyonu da
Katar tarafından sağlanmıştı. (Qatar Papers, Paris, Michel Lafon, 2019).
Öğretmen ve imamlar gibi, cami inşaatı finansmanları da kontrol altına
alınmalıydı.


“İslamcı ayrışma”ya karşı alınacak önlemleri, Macron, sekiz ay kadar sonra
Les Mureaux Belediyesi’nde yaptığı konuşmada daha somut bir şekilde ortaya
koydu. (2 Ekim 2020). Konuşma yeri olarak bu kez de Cihadistlerin dört yıl
önce katlettikleri bir polis şefi ve eşinin şehri seçilmişti. Ve artık Macron,
güvenlik önlemleri kadar, Fransa’da İslam’ın “yeniden yapılanması” gereği
üzerinde de duruyordu.
Aslında Macron hep “İslam’la bir sorunu olmadığını” söylüyordu. Ona göre,
sorun, “Vahabizm, Selefizm ve Müslüman Kardeşler” gibi sapmalardan
kaynaklanıyordu. Bu köktenci akımlar Müslümanlığı “kriz” içine sokmuşlardı
ve bu kriz sadece Fransa’yı değil, tüm dünyayı ilgilendiriyordu. Üstelik İslamcı
terör “islamofobi”yi de körükleyerek sağlıklı bir entegrasyon politikasını
engelliyordu. İslam’da “yeniden yapılanma” ihtiyacı da buradan doğuyordu.
Peki, bu “yapılanma” nasıl olacaktı?
Macron, konuşmasında, bu soruya hem “hedef”, hem de bu hedefe varmak
için izlenecek politika açısından iki planda yanıt verdi.

7
Hedefte, bir “Aydınlanma İslamı” vardı. Bazıları “Fransa İslamı”ndan söz
etseler de, böyle bir adlandırma Macron’a göre doğru değildi. Kendisi,
“aydınlanmacı” bir İslam’ı savunuyor ve ülkesinin “İbn Rüşd ve İbn Haldun’un
düşüncelerinin öğretildiği, İslam uygarlığı araştırmalarında yetkin bir ülke”
olmasını istiyordu.
Hedef buydu, ama bu hedefe nasıl varılacaktı?
Fransa, dinle devletin ayrıldığı laik bir ülke olduğu için bu hedefi
gerçekleştirmek devletin işi olamazdı. Oysa Fransa’da İslam konusunda
devlete kılavuzluk edecek bir kuruluş da vardı ve “İslam Dini Fransa Konseyi”
(CFCM) adını taşıyan bu kuruluş, Fransa’daki cami ve mescit temsilcilerinin
seçtiği 41 kişilik bir yönetim kurulu tarafından yönetiliyordu. Konsey farklı
köken ve duyarlılıkları temsil eden yedi federasyondan oluşuyordu ve
bunlardan biri de “Fransa Türk Müslümanları Koordinasyon Komitesi” idi.
Yani Konsey, bu haliyle Türkiye’ye hiç de yabancı değildi; üstelik 2017-2019
yılları arasında bu kurula bir de Türk vatandaşı başkanlık yapmıştı.
Kısaca, Fransa’da “İslamın yapılanması” İslam Konseyi’nin işiydi ve Macron,
sadece, bunun cumhuriyet yasalarına ters düşmemesini sağlamakla
yükümlüydü. Bunun yolunu da “Aydınlanmacı İslam” olarak tanımlamıştı.
Peki, “Aydınlanmacı İslam”ın araçları neler olacaktı?


Macron bu konuda en önemli aracı “okul” olarak görüyor ve en büyük
engelin de Fransa’ya imam ve vaiz gönderen yabancı ülkelerden geldiğine
inanıyordu. Böylece, laik eğitimi sağlamak ve dış etkileri aşmak için, bir
yandan kontrol dışı okul ve Kuran kursları kapatılacak, öte yandan da

8
imamların uymaları gereken bir “Şartname” hazırlanacaktı. Bu “Şartname”ye
uymayan din adamlarının Fransa’da imamlık yapmaları da önlenecekti.
Okul konusunda ise, Fransa’da elli bin kadar çocuğu okuldan yoksun kılan
“evde eğitim” kesinlikle yasaklanacak ve herkes için “üç yaşından itibaren”
okula başlama zorunluluğu getirilecekti. Ayrıca kamu görevlilerinin her
inanca karşı tam bir “nötralite” içinde çalışmaları sağlanacak ve dinde
aydınlanmaya katkıda bulunacak bir “İslamoloji Enstitüsü” kurulacaktı.
Cumhurbaşkanı Macron’un, geçen Ekim ayında Les Mureax şehrinde
yaptığı açıklamalar bunlardı ve ilan ettiği program önce bir “İlkeler Bildirisi”,
sonra da bir “yasa” ile tamamlanacaktı. İşte Türkiye’yi kızdıran ve Tayyip Beyi
ağır ifadelere yönelten gelişmeler bu açıklamalarla, özellikle de Macron’un
“İslam’da kriz”den söz etmesiyle başladı.


“Fransa Müslümanlığı için İlkeler Bildirisi” (Şartname), 17 Ocak 2021’de
açıklandı. On maddeden oluşan metin, Kuran ayetlerine de göndermeler
yaparak, Macron’un savunduğu “Aydınlanma İslamı”na uygun bir anlayışı
sergiliyordu. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilişkileri; ırkçılık ve islamofobiyle
savaş; dış dayatmalara karşı çıkış vb, tüm demokratik ilkeler “Bildiri”de vardı.
Ne var ki bazı dernek ve federasyonlar Bildiri’yi imzalamadılar ve Milli Görüş
de bunlar arasındaydı.
Yine de ilkeler tamamdı; sıra onları hayata geçirecek “Yasa”ya gelmişti. Bu
konuda hazırlanmış olan tasarı da çok geçmeden Millet Meclisi’ne sunuldu ve
on beş gün süren görüşmelerden sonra, 16 Şubat 2021’de de onandı.
Tasarı yoğun tartışmalara neden olmuş, metinde çok sayıda değişiklik
önerisi kabul edilmişti.

9


Günlük dilde “Ayrılıkçılığa karşı yasa” diye anılan tasarı ilginç maddeler
içeriyor. Her şeyden önce kamu görevlilerine yöneltilmiş şiddet ve tehdit
cezaları ağırlaşıyor; hatta “kamu görevlileri ve yakınları için tehlike yaratacak
haberler yayma” gibi yeni bir suç bile yaratılmış durumda! Yakınlarda, bir
öğretmenin bir cihadist tarafından başı kesilerek öldürülmesinden
kaynaklanan bu madde üç yıla kadar hapis ve 45 bin Euro’ya kadar da para
cezası öngörüyor.
Tasarı, sağlık, ulaşım gibi özel zorunluklar dışında, “evde eğitim”i yasaklıyor
ve “Şart”a uymayan derneklerin de “kapatılacağını” ilan ediyor. Bunun
dışında, tasarıda poligami, zorla evlendirme ve “bekâret vesikası” gibi
konularda yasaklamalar da var. Millet Meclisi’nden sonra Senato’da da
görüşülerek -bazı değişikliklerle- kabul edilen tasarının, iki meclis arasındaki
uyumsuzluklar da giderildikten sonra, yakında son şeklini alması bekleniyor.


İşte son iki yıl içinde, Fransa’da, Macron’un siyasal İslam ve dış etkilerle
mücadelesi, ana hatlarıyla böyle oldu. Ne var ki birkaç milyon Müslüman
seçmeni olan bir ülkede, iç politika kaygılarının bu kavgayı yönlendirmesi
kaçınılamazdı. Kaldı ki seçimlere bir yıl kala, anketler, büyük olasılıkla
Macron’un, ikinci turda sağ ucu temsil eden Marine le Pen ile yarışacağını
gösteriyordu. Ve Marine le Pen de, babasından daha ılımlı bir çizgi izlemesine
rağmen, terör eylemlerinin azdırdığı islamofiden en çok yararlanacak aday
profili sergiliyordu. Nitekim seçim hesaplarıyla, Fransa’nın bir iç savaşa
sürüklendiğini iddia eden faşist generallerin “bildiri”sine bile sahip çıkmıştı.

10
İşte Fransa’da aşırı sağın durumu böyle ve buna karşılık Macron da,
“milliyetçilik, yurtseverliğin en büyük düşmanıdır” inancı ve “orta yol”
arayışıyla, düzenle barışık Müslümanların desteğini kazanacağını umuyor.
Üstelik bu yönde güçlü destekleri de var. Örneğin İslam Konseyi Başkanı
Muhammed Moussaoui, İslam’ın yapılanma reformlarını “acil, yararlı ve
zorunlu” buluyor ve alınan önlemlerin sadece aşırılığı değil, onu yaratan
nedenleri de yok edeceğine inanıyor. Radikal İslamcı bir geçmişi olan yazar
Kamel Daoud ise, daha da ileri giderek, “Fransa’nın İslam’ın geleceği için her
şeye sahip olduğunu” söylüyor ve “ özgürlükten yoksun İslam ülkelerinde
reform yapılamayacağını” söylüyor. (Le Monde, 8 Ekim 2020 ve 29 Ocak,
2021). Bu arada Fransa Milli Görüş Genel Sekreteri Fatih Sarıkır da, bütün bu
gelişmeleri köktenci bir anlayışla eleştirerek, “bizim ifadelerimizde İslam’ın
‘reforme edilmesi, değiştirilmesi’ gibi bir anlam asla yok; İslam dinine liberal,
seküler, Türk İslam’ı, Arap İslam’ı, Fransız İslam’ı gibi ideolojik veya milliyet
üzerinden yakıştırmaları doğru bulmuyoruz” diyordu. (İhlas Haber, 24 Kasım
2020).


İlginçtir ki Fransa’da Macronist reform politikasına en büyük itiraz Fransız
solundan geldi. Özellikle radikal sol lideri J. L. Mélenchon, Meclis’te yaptığı
konuşmada, tasarıyı, ülkede zaten mevcut yasakları (bekâret vesikası,
poligami vb) tekrarladığı için “yararsız”, özgürlüğe karşı olduğu için de
“tehlikeli” buluyor ve yasanın bu haliyle “ulusal birliğe karşı bir harekete yol
açabileceğini” iddia ediyordu. Bu eleştiri, nüanslı ifadelerle, solun farklı
kesimleri tarafından da dillendirildi. Hatta Fransa’nın “ilk kadın imamı” olan
Kahina Bahloul bile itirazcılar arasındaydı.

11
Aslında Bahloul da “Aydınlanmacı” bir İslam’dan yanaydı ve -Amin
Maalouf’un izinde- etnik ve dinci kimlikleri “öldürücü kimlikler” olarak
görüyordu. Oysa yine de “merkeziyetçi” İslam Konseyi’nin tepeden gelen
“reform”larından şikâyetçiydi. (Le Monde, 3 Nisan 2021).
İktidar sözcüleri ise bu eleştirilere şiddetle karşı çıkıyor ve muhalifleri
“İslamo- Goşizm”le (İslamcı sol sapma ile) suçluyorlar. Ve bu hararetli
tartışma ortamında Yüksek Öğrenim Bakanı Frédérique Vidal da ünlü
araştırma kurumu CNRS’i “İslamo-Goşizm”in üniversitelerdeki etkinliğini
incelemeye davet edecek kadar ölçüyü kaçırdı.


Oysa tartışmalar sürüyor ve Korona salgını ve yarattığı iktisadi sarsıntılarla
becelleşen Macron, 2022 seçimlerine bu koşullarda hazırlanıyor. Ve bu
durumda, aday oylarının ilk turda genellikle % 20’leri aşamadığı seçimlerde,
Müslüman oyları da hayati bir önem kazanıyor. İşte Macron’u kaygılandıran
ve her şeye rağmen Erdoğan’la köprüleri atmamaya sevk eden husus da bu
olmalı?
Türkiye’de ise “milliyetçi-muhafazakâr” iktidar, “aktivist” dış politikasıyla
şahlanan milliyetçiliği de arkasına alarak, Fransa’yı hedef tahtasına oturtuyor
ve bu ülkedeki İslam ve laiklik tartışmalarını izlemeye hiç gerek duymadan,
bütünüyle “İslam düşmanı” ilan ediyor! Bunu yaparken de bu suçlamanın,
Fransa’da, aslında en koyu İslam düşmanlarına yarayacağının farkında görünmüyor.

MİLLİYETÇİLİK, ANTİEMPERYALİZM VE BAĞIMSIZLIK..

(Sol Parti’nin 8 Mayıs 2021’de düzenlediği “Bağımsızlık” toplantısına sunduğum bildiri)

    Türkiye Cumhuriyeti, işgal altında bir ülkede kolonyalist ve emperyalist güçlere karşı verilen bir savaşla kuruldu. Bu savaş, adı o yıllarda açıkça konulmamış olsa da, aynı zamanda “cemaat”ten “millet”e, “şer’i” hukuktan “laik” hukuka geçiş kavgasıydı.

     Daha Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcında ilan edilen Amasya Tamimi’nde “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” denilerek “saltanat” hukuken yok sayılmıştı. Zaferden sonra emperyal güçler, hala medet umdukları İstanbul Hükümeti’ni de Lozan’a davet edince fiilen de yok edildi. Ölüm kalım kavgasının “kurtuluş” safhası bitmiş, “kuruluş” safhası başlamıştı.

     ***

     Ulusal Kurtuluş Savaşımız verilirken Rusya’da da Lenin ve yoldaşları çöken Çarlık rejiminin enkazı üzerinde sosyalist bir rejim kurma çabası içindeydiler. Düşman aynıydı; siyaset felsefeleri farklı olsa da, devrimci güçler aynı düşmana karşı savaşmışlardı.

     Rusya’da savaşa karşı çıkan ve “barış, ekmek, toprak!” sloganıyla Sovyetler iktidarını kuran Bolşevikler enternasyonalist bir anlayışın taşıyıcıları idiler. Mart 1919’da Üçüncü Enternasyonal da bu anlayışla kuruldu. Buna karşılık Anadolu’da, yarı feodal bir yapı üzerinde, ilhamını Fransız Devrimi’inden alan bir “milli devlet” kavgası verilmişti. Bunun ideolojisi de ancak “milliyetçilik” olabilirdi.

   Oysa İslamcılığın doğal felsefe sayıldığı o günlerde “milliyetçilik” bile radikal sayılarak açıkça ifade edilemiyor, yer yer hilafetçi doktrin arkasına gizleniyordu. Nitekim Millet Meclisi’nin açılışı da bir Cuma gününe rastlatılmış ve Meclis ilk toplantısını dini törenle yapmıştı.

     ***

     Aslında Batı’da çağdaş uluslar oluşurken, milliyetçilik, sol ve ilerici bir akım olarak doğmuş, fakat 1880’lerde şoven ve militarist karaktere bürünerek bir dünya savaşına yol açan çıkar kavgalarına kılıf teşkil etmiştir.  İlginçtir ki bu son gelişmeler Osmanlı Devleti’ni de etkileyecek ve Türk milliyetçiliği bu ortamda oluşacaktır. Nitekim Osmanlı son dönemine damgasını vuran İttihatçı milliyetçilik de bu anlayışın ürünü oldu.

      Böyle bir anlayışta sınıf kavgaları “ulusal kavga” olarak sunulur ve bu aldatmacada kaybeden de hep halk kitleleri olur. Nitekim Osmanlı gelişmesi de buna uygun oldu.  Büyük Savaş içinde yazdığı (1916) bir makalede, Ziya Gökalp, millet” anlayışının, “topluluğun üyeleri arasında tearüf (dostluk), başka millet üyelerine karşı da tenakür (düşmanlık)” duyguları üzerine dayandığını açıkça ifade etmişti. Böyle bir milliyetçilik, Alman emperyalizminin desteğiyle ve Alman komutanlarının yönetimi altında, imparatorluğu yeniden canlandırma hayallerini besledi ve bu da sonun başlangıcı oldu. Sarıkamış felaketi, Mısır’a “Kanal Harekatı”, Irak ve Suriye’de heder edilen halk çocukları hep bu hayalin ürünü oldular. Sonunda sadece imparatorluk değil, Anadolu da kaybedilecek hale geldi ve bu felaketin sorumluları da, yaptıklarının hesabını vermeden, bir Alman gemisiyle ülkeden kaçtılar.

     ***

     Ulusal Kurtuluş Savaşı bambaşka bir “millet” ve “milliyetçilik” anlayışı ile yürütüldü. Memleket bir “harabe” halinde idi ve M. Kemal Paşa “biz hayatını, istiklalini kurtarmak için çalışan erbabı sayız, za­vallı bir halkız!” diyordu. Savaş boyunca da emperyalist saldırganlarla halklar arasında bir ayrım yaptı ve halklar hakkında hiçbir düşmanca söz söylemedi. Eleştiri okları kolonyal ve emperyal “sistem”e çevrilmişti. Nitekim zaferden hemen sonra toplanan İktisat Kongresi’nde Osmanlı Devleti’ni Batı sermayesini koruyan bir jandarma” olarak tanımlıyor ve “bir devlet ki, diyordu, tabasına koyduğu vergiyi ecnebilere koyamaz; bir devlet ki gümrükleri için rü­sum muamelesi vesaire tanzimi hakkından men edilir; bir devlet ki ecnebiler üzerinde kaza hakkını tatbikten mahrumdur, o devlete müstakil denemez. Bu tam bir “yarı sömürge” statüsünün ifadesiydi.

          ***

         Atatürk, 14 Ağustos 1920’de,  dolaylı şekilde İttihatçıları eleştirerek, kendi milliyetçilik anlayışını şöyle açıklamıştı: “Vakıa bize milliyetperver derler, fakat biz öyle milliyetperverleriz ki, bizimle teşriki mesai eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların bütün milliyetlerinin icabatını tanırız. Bizim milliyetperverliğimiz herhalde hodbinane ve mağrurane bir milliyetperverlik değildir”. Lozan’dan sonra “yurtta sulh, cihanda sulh” politikası da bu anlayış üzerine kuruldu. Atatürk, hayatının sonlarına doğru Türkiye’yi ziyaret eden (1937) Yunan Başkanı’na da, aynı anlayışla, “Ben Makedonyalıyım, diyordu, Selanik’te çocukluğumdan beri milletinizin çocuklarıyla tanıştım, dostluk ettim; daha o yaşlardan beri milletinize muhabbetim vardır”.

     ***

     Ne var ki sınıfsal olarak daha çok küçük burjuvazinin devrimci kanadına dayanan bu milliyetçilik tek parti döneminde bile tam egemenlik kuramadı. İttihatçı kadroların büyük bir kısmı “Kemalist” olmuş, fakat eski zihni saplantılardan kurtulamamıştı. “Kemalistiz!” diyorlar, fakat “İttihatçı” gibi düşünüyorlardı. Böylece, Mustafa Kemal’in bugün daha çok “yurtseverlik” olarak anabileceğimiz “milliyetperver”liği ile İttihatçı milliyetçilik, aynı ad altında birleşti ve “Kemalizm” adı altında “sağ” ve “sol” kanatları olan bir “milliyetçilik” ortaya çıktı. Zaten zaferden hemen sonra İstanbul ticaret burjuvazisi harekete geçmiş ve daha Lozan bile imzalanmadan toplanan Türkiye İktisat Kongresi’ne damgasını vurmuştu.

     ***

     Gerçekten de M. Kemal Paşa’nın bu Kongre’yi açış nutkuyla, Kongre’de alınan kararlar arasında açık bir çelişki vardır. Üstelik farklı sınıfsal temellerden kaynaklanan bu çelişki tüm tek parti dönemine de damgasını vurdu. Kurtuluş savaşını birlikte yöneten asker-sivil aydınlar ile Anadolu eşrafı arasındaki birlik bozulmuş, uluslararası kapitalizmin konjonktürel  dalgalanmaları da bu ayrışmada belirleyici hale gelmişti. Liberalizmin egemen olduğu yıllarda İş Bankası ve çevresi ağır basıyor, izleyen buhran yıllarında ise Sovyet Rusya yardımıyla “plancı” bir uygulama başlıyordu.

     ***

     Oysa buhran yıllarında bile egemen sınıflar kontrolü tamamen kaybetmedi. Ne var ki kendi solunu budayan ve Marksist sosyalistleri karşı-devrimci yobazlarla aynı kefeye koyarak susturan “Sağ Kemalizm” yapayalnız kalmıştı. Harekete “Türk nasyonalizmi”, “hareket ve tezat mantığı” ve “planlı ekonomi” gibi ilkelerle yeni bir atılım kazandırmaya çalışan Kadro dergisine bile tahammül edemedi ve dergi, İş Bankası çevrelerinden gelen baskılarla yayınına son verdi. Bu koşullar içinde de ileri yönde atılan her adım ters tepmeye, toprak ağalarını da yanına alan ticaret burjuvazisi tarafından püskürtülmeye başladı.

     Bu kavgasının son halkalarını da Köy Enstitüleri ile Toprak reformu girişimleri teşkil etti ve her iki atılım da ilk darbeleri bizzat onu başlatanlar tarafından yediler. Arkadan gelen savaş ekonomisi, Milli Korunma Kanunu, karaborsa ve yokluk çığlıkları da bardağı taşıran damlalar oldular.  “Şeflik” sistemi son barutunu da harcamış, artık biçimsel işlevini bile kaybetmişti. İsmet Paşa’nın son bir umutla rejime “demokratik” bir kılıf giydirme çabaları da durumu kurtaramadı, ticaret burjuvazisi-toprak ağaları koalisyonu iktidara yürüdü. Başı da Kurtuluş Savaşı’nın İttihatçı “Galip Hocası” ve Cumhuriyet’in İş Bankası kurucusu Celal Bayar çekiyordu.

     Demokrat Parti’nin temsil ettiği sınıfsal koalisyon, kendisi bir darbeyle iktidardan uzaklaştırılmış olsa da, izleyen yıllarda çok daha palazlanarak  siyasal hayata damgasını vuracaktı. Aynı sınıfların farklı parti isimleriyle iktidara gidip geldiği bu oyuna, görevi solu ezmek ve İMF reçetelerini uygulamakla sınırlı kalan darbeci “ara rejimler” de dahil oldu.

    ***

    Aslında Türk siyasal yaşamına her dönemde uluslararası kapitalizm ve sermaye akımları damgasını vurdu. Sadece 1960’larda ABD’nin kirli emperyal savaşları, gençlerin başkaldırısıyla tetiklenen kitlesel işçi hareketlerine yol açmış, dünyada devrimci rüzgârlar estirmişti. Bu yıllarda Türkiye’de de antiemperyalist hareketin canlandığını ve sosyalistlerle (TİP, Demokratik Devrimciler vb) Sol Kemalistler (Yön Dergisi, CHP’nin sol kanadı vb) arasında -pek de uzun sürmeyen-  bir dayanışmanın kurulduğunu görüyoruz.

     Sonra?

     Sonra bu dönem 1971 darbesiyle son buldu ve onu da 12 Eylül faşizmi izledi. Artık uluslararası sermaye ve sözcüleri bu topraklarda daha da pervasızca at koşturma olanağına kavuşmuştu.

       ***

    Yine de bu dönemi daha gerçekçi bir şekilde anlamak için küresel kapitalizm, milliyetçilik ve emperyalizm arasındaki ilişkileri tarihi maddecilik optiğinde değerlendirmemiz gerekiyor.

    Emperyalizm, sermayedar sınıfların kendi ülkelerinde elde edemeyecekleri kârları yabancı ülkelerde sağlamak için sermaye ihraç etmeleridir. Bunun en verimli yolu da yüksek faizlerle borçlar vermek ve “portföy yatırımları” yapmaktır. Kapitalistler için en riskli, fakat sermaye çeken ülkeler açısından en olumlu sermaye ihracı ise “doğrudan yatırım”lardır. Marx, Kapital’de, sanayi yatırımlarını  “bir ara yol, zorunlu bir ıstırap” olarak niteliyor ve “bu nedenle kapitalist üretim biçimine geçmiş bütün milletler, zaman zaman, üretim sürecinden geçmeden, parayla para yapmak tutkusuna kapılırlar” diyordu.

     Aslında geçen yüzyılın başlarında ortaya atılan “emperyalizm” kuramları da bu saptamaya dayanmıştır. Kuşkusuz sermaye ihracı o dönemde alt yapı yatırımlarına büyük ölçüde ihtiyaç duyan kapitalist metropoller için bir kayıptı. Ne var ki onlar stratejik çıkarlarını düşünüyorlardı ve -Lenin’in dediği gibi- sermaye ihracı “çıkış ülkelerinde gelişmeyi bir dereceye kadar yavaşlatsa da, kapitalizmin dünyada derinlik ve yaygınlık kazanmasını sağlıyordu”. Bu demektir ki kapitalist üretim biçimi, başından itibaren periferide ilkel üretim biçimlerini tasfiye ederek “ilerlemeci” bir misyon da yükleniyor ve bu arada da çıkar alanını sürekli olarak genişletiyordu.           

     ***

     Bizde egemen tarih görüşünün “batılılaşma”, “modernleşme”, “çağdaşlaşma” gibi başlıklar altında sunduğu gelişmeler, aslında toplumun iç dinamiğinden çok, uluslararası sermayenin yüksek kâr arayışlarından  kaynaklanmıştır. Adına ne denirse densin, Osmanlı Devleti’nde gerçekten de bir “ilerleme” vardı; fakat bu “ilerleme”nin neye mal olduğu ve yurt içinde nasıl bir sınıflaşmaya yol açtığı çoğu kez gözden kaçırılıyordu. Bu ortamda filizlenen “milliyetçilik” akımı da öncelikle sınıf çelişkilerini gizleyici bir işlev üstlenmişti.

     ***

     Milliyetçilik bir analiz aracı değildir; egemen sınıfların kontrolünde kolektif bir dayanışma duygusunun seferberliğidir. Sınıflar arasında uçurumların olduğu toplumlarda bu tarz “dayanışma”lar da sadece egemen sınıfların lehine işler. Bu yüzden koyu milliyetçi politikalar hep ultra-liberal uygulamalarla bir arada yürütülür.

     Nitekim bizde de öyle oldu. Siyaset kuramcıları Türkçü Ziya Gökalp olan İttihatçıların, maliye bakanlarının da ultra-liberal Cavit Bey olması bir rastlantı değildi ve daha sonraki gelişmeler de bu şemaya uygun oldu. Böylece CHP içinde finans desteğiyle güç kazanan Celal Bayar, bu güçle daha sonra CHP iktidarına son veriyor; siyasete TOBB Başkanı olarak adım atan Necmettin Erbakan daha 1960’larda milliyetçiliğe bir de İslamcı boyut katıyor; silahlı çatışmaların yaygınlaştığı günlerde Demirel, “bana milliyetçiler adam öldürüyor dedirtemezsiniz” diyor; siyasal kariyerini İMF reçetesine ve 12 Eylül cuntasına borçlu olan Özal da kambiyo rejimimizi “Fransa, İtalya ve Yunanistan’dan daha serbest hale” getirmekle övünüyordu. AKP dönemine böyle girdik.

      ***

       Yirmi yıla yaklaşan bu uzun dönemde AKP politikası sadece Özal liberalizmiyle yetinmedi, giderek buna bir de İhvancı boyut ve dış politika aktivizmi ekledi.  Tutarsızlıklar içinde uygulanan ve sadece sermaye bağımlılığında tutarlı olan AKP politikası üzerinde durmayacağım; bu politika her alanda (ekonomi, hukuk, etik) iflas etmiş bulunuyor ve bu durum artık secim anketlerinde de karşılığını buluyor. Ne var ki geride kalacak “miras” gelecek iktidarlara yük olacağa benziyor ve asıl tehlike de buradan doğuyor. Öyle ki, eğer ana muhalefet, sınıfsal analizi bir yana bırakarak AKP ile “milliyetçilik” yarışına girer ve “bağımsızlık” adına AKP’nin dış maceralarını da hararetle desteklemeye devam ederse, geleceğe umutla bakılamaz! Bu tutumuyla  ülkenin uluslararası plandaki yalnızlığına da bir almaşık oluşturamaz.

     Aslında kapitalizm çoktandır küresel bir sisteme dönüştü ve -olumlu, olumsuz yönleriyle- bağımsızlıkları sınırladı. Bu yüz elli yıllık süreç içinde de Osmanlı sarrafları çoktan banker; bezirgânları  büyük tüccar ve fabrikatör; mültezimleri de müteahhit haline geldiler. Artık demokrasi kavgaları da küreselleşti ve bu hiç de yeni bir şey değil. Burjuva enternasyonali çağında yaşıyoruz ve buna karşı en geniş cephe de ancak enternasyonal açılımlı, yurtsever ve laik bir halk cephesi olabilir. Uluslararası sermaye de, bu aşamada, ancak böyle bir politikayla kontrol altına alınabilir ve  oligarşik çıkarlar yerine, halk çıkarlarına hizmete yöneltilebilir.

VESAYET KAVGALARI VE KORKU TOPLUMU

7 Şubat 2021

Son haftalarda yaşanan “Bildiri” fırtınasının altında ne gibi dürtüler yatıyor? Montrö kaygıları mı? Darbe tehditleri mi? Yoksa emekli amiral “zevzekliği” mi?

Bence hiçbiri! Sanırım gerçek nedenleri daha derinlerde, tarihin tozlu sayfalarında aramamız gerekiyor. En azından ben öyle düşündüm; “suçlu” arayışına tarih aynasında katılayım dedim ve yeniçeri isyanlarına kadar uzandım.  Arama kılavuzum da “ayaklanma”, “darbe” ve “komplo” korkuları oldu ve ortaya aşağıdaki öykü çıktı.

***

Osmanlı toplumu gaza ve fetihlerle kurulmuş, fakat fetih devri bittikten sonra bir yönüyle “korku” toplumuna dönüşmüştü. Artık sadece “kullar” değil, yöneticiler de korku içindeydi ve genç bir sultanın katli de (1622) bu korkulara tuz biber ekti. Artık saltanata en büyük tehdit Yeniçeri Ocağı’ndan geliyordu ve bu tehlikeyi önlemek için de orduyu bölücü tahriklerde sakınca yoktu. O kadar ki, bir vezir, Genç Osman’ın katlini izleyen yıllarda, “Yeniçerilerle sipahiler birbirleriyle öldüresiye boğuşmadıkça bize emniyet yoktur” diyebilmiş ve bir adamını da sipahi kılığına sokarak ona bir yeniçeri öldürtmüştü! (Naima Tarihi).

 Oysa ayaklanmalar bitmedi ve Saray’da “yeniçeri kırımı” fikri de bu koşullarda filizlendi.

***

Söylentilerin II. Osman’a atfettiği “kırım” niyeti, genç sultanın katlinden iki yüzyıl sonra II. Mahmut tarafından gerçekleştirildi. Eski bir yeniçeri ağası, 1826 yılında, yeniçerileri ayaklanmaya kışkırtmış, tuzağa düşüp isyana kalkışanlar da topa tutularak katledilmişti. Kumpas başarılı olmuştu ve “zafer”in övgüsünü yapan vakanüvis Mehmed Esad Efendi de, “Üssi Zafer”inde kırımı hazırlayan cuntanın nasıl yüksek mevkilerle ve parayla ödüllendirildiğini anlattı.

***

Osmanlı Devleti’nde Batı Avrupa’dakine benzer bir demokrasi kavgası olmamıştır; çünkü toplumda buna zemin oluşturacak sınıfsal doku yoktu. Batı’da özgürlük savaşı sosyal sınıfları temsil eden kuruluşlarla yürütüldü ve hegemonya kuran burjuvaziler tarafından da son şeklini aldı. Bugün de batılı demokrasiler, “burjuva demokrasisi” sınırlarını aşmış değiller.

     Aslında Osmanlı toplumunda da bu potansiyeli taşıyan kurumlar vardı ve bunların başında da Yeniçeri Ocağı geliyordu. Çeşitli gözlemcilerin -bu arada Voltaire’in- bu kurumu Fransa’da 1789 Devrimini başlatan Genel Meclis’e (Etats-Généraux) benzetmesi boşuna değildir.  Daha sonra da Namık Kemal, Hürriyet’te, her yeniçeri ocağının “bir silahlı meclis-i şurayı ümmet hükmünde” olduğunu yazacaktır. (14 Eylül 1868).

     Gerçekten de çoğu esnaflık yapan yeniçeriler bir “burjuvazi” potansiyeli taşıyor, Bektaşi geleneğiyle de hoşgörü ve inanç özgürlüğünü temsil ediyordu. Tüm “kazan kaldırmaları” da, özünde, zulüm, pahalılık ve yoksulluğa karşı oldu. “Lale Devri”nin halkı ezen ısrafına isyan eden Patrona Halil de, Nizam-ı Cedid’in “İrad-ı Cedid” yağmasına başkaldıran Kabakçı Mustafa da halk çocuklarıydı ve halktan büyük destek gördüler. Oysa dalkavuk Osmanlı vakanüvisleri bunları fitneci ve yağmacı sürüler olarak sunuyordu. Üstelik bunu yaparken halkı isyana sevk eden nedenleri açıklamakta da bir sakınca görmüyorlardı. Örneğin Cevdet Paşa, bir yandan isyancıları aşağılarken, öte yandan da  Nizam-ı Cedid için konulan İrad-ı Cedid hakkında şunları yazmıştı: “(İrad vergisi) sanki bu adamların (yöneticilerin) keseleri için konmuştu; yalnız kendileri de değil, uşakları, hademeleri bile sefihane yaşıyorlardı. Servet, sefahat yoluna dökülünce hayat pahalılaştı, geçim güçleşti, şikâyet sesleri yükseldi”. Bu sözleri yüz yıl kadar sonra da  “popüler tarihçi” Reşat Ekrem Koçu alıntılıyor, fakat o da ayaklananları “şehir eşkıyası, hezele ve hayta güruhu” diye nitelemekten kendini alamıyordu.

    Oysa Patrona da, Kabakçı da başlangıçta tüm nimetleri reddetmiş, sadece halkın çıkarlarını düşünmüşlerdi. Yeni bir düzen vizyonları yoktu; fakat zulüm ile haksızlığın ne olduğunu çok iyi biliyorlardı. Bilmedikleri şey, muktedirlerin “böl ve yönet” oyunlarıydı ve sonunda da bu oyunlara yenilerek katledildiler.

     ***

     Kuşkusuz yeniçeri ocağı kuruluş hedefinden uzaklaşmış, kötü yönetimler orduyu da bozmuştu. Ne var ki onu yozlaşmakla suçlayan oligarklar, aslında çok daha vahim bir yozlaşma içindeydi. Bu koşullarda bir devir sona eriyor, ülkenin sermaye birikimi ve “uluslaşma” ufku daralıyordu. Nitekim kırımdan yedi yıl sonra (1833),  Sultan Mahmut, valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa karşısında acze düşerek Rus Çarı’ndan yardım dilenecek, sonra da, Reşit Paşa, İngiltere ile, Lord Palmerston’u bile şaşırtan ödünlerle, bir Ticaret Anlaşması (1838) imzalayacaktır.

    ***

    Peki, Yeniçeriler ve onlarla beraber Bektaşiler yok edildiler de, devlette sultan ve yöneticilerin “korku”ları ortadan kalktı mı? 

   Elbette kalkmadı!

   Çünkü “korku”ya yol açan keyfi yönetim ortadan kalkmamıştı; zulüm ortadan kalkmamıştı; rüşvet ortadan kalkmamıştı! Bütün bu nedenlerle korku da kalkmadı. Sadece “korkulan şey” değişmişti. Artık askerî ayaklanmalardan değil, “darbe” ve “suikast”lardan korkuluyordu.

    Aslında korkmakta da haklıydılar. “Can ve mal güvenliği”ni  ilan eden Ferman (1839), Gülhane’de okunalı henüz yirmi yıl olmuştu ki bir avuç  “fedai” gizli bir örgüt kuruyor ve Saray’ı basarak sultanı devirme hazırlıklarına başlıyordu. Bir ihbar üzerine yakalanıp Kuleli’ye tıkıldılar (1859); fakat asıl amaçları da bir türlü anlaşılamadı. “Kuleli Olayı”nı izleyen yıllarda da “Yeni Osmanlı” gençler, bir “gizli örgüt” kuruyor (1865) ve aralarına bazı güçlü paşaları da katarak Sultan’a bir “muhtıra” vermeyi kararlaştırıyordu. Onların amacı belliydi. “Meşrutiyet” istiyorlardı ve buna direniş halinde de “muhtıra”yı zorla kabul ettireceklerdi. Hatta M. C. Kuntay’a göre, örgüt lideri Mehmed Efendi, “Ali Paşa’yı öldürtmek için fedailer” bile bulmuştu. (Namık Kemal, 1944, s. 246).  Yıllar sonra da içlerinden en ateşlisi, Ali Suavi, yanına aldığı fedailerle Saray’ı basacak (1878) ve -hayatına mal olan koşullarda- müstebit Sultan Abdülhamit’i tahttan indirmeye çalışacaktı. 

Kavga böylesine sertti ve kendi içinde de birbirinden korkar hale gelen yönetici zümrede bir takım “hizip” ve “cunta”lar oluşmaya başladı. Sultan Aziz bu koşullarda bir saray darbesiyle tahttan indirildi ve birkaç gün sonra da yatağında ölü olarak bulundu. İş bununla da bitmemiş, birkaç gün sonra da darbeci lider Serasker Hüseyin Avni Paşa, bir suikastla hayata veda etmişti.

 ***

 İnfaz ya da intihar, Abdülaziz’in ölümü Osmanlı tarihinde yeni bir “korku” dönemi başlattı ve Sultan Hamit “istibdat”ını bu korku üzerine kurdu. Dahası, oluşturduğu “hafiye ordusu”yla bu korkuyu kolektif bir hastalığa dönüştürdü. Müstebit Sultan’ın korku ve evhamının en büyük kurbanı da bu ülkeye ilk anayasayı getiren Mithat Paşa olacaktı.

Abdülhamit istibdadı otuz üç yıl sürdü. Korku giderek artıyor, fakat zulme direniş de devam ediyordu. Artık “Prens”ler bile yurt dışına kaçmaya başlamıştı. Ve sonunda günü geldi, müstebit Sultan’a, “Mülk”ünü korumak için hizmetine aldığı Alman subayların öğrencileri “dur!” dediler. Dağa çıkan Enver’lerin, Niyazi’lerin “meşrutiyet!” çığlığı, Saray’da “muhtıra” sayılmış ve gereği yapılmıştı.

***

Ne var ki “Hürriyetin İlanı” da (1908) uzun süreli olamadı ve bu mutlu parantez yine zorbalıklar içinde sona erdi: Babıâli baskını, sopalı seçimler, kurşunlanan gazeteciler ve arkadan da Alman generallerin komutasında sömürge ordularıyla savaş! Altı yüzyıllık Osmanlı çınarı işte böyle yüz kızartıcı koşullar içinde tarihe karıştı.

Sonra? Sonra yeniden savaş! Ve bu kez yabancı subaylar komutasında değil, “Kuvayı Milliye” müfrezeleriyle “kurtuluş” ve “yeniden kuruluş” savaşı! Ülke böyle kurtuldu; laik cumhuriyet böyle kuruldu.

***

Peki, bu “yeniden kuruluş”, “demokratik” yöntemlerle mi oldu?

Hayır, öyle olmadı. Tarihte hiçbir devrim seçimle ve oy hesabıyla yapılmamıştır; bizde de öyle olmadı. Savaş, Meclis denetimi altında Mustafa Kemal Paşa’nın vizyoner önderliği ile yürütülmüş, fakat sıra kokuşmuş saltanatın kaldırılmasına gelince hacı hoca takımı Meclis komisyonunda şer’i spekülasyonlara dalmıştı. İşte Mustafa Kemal Paşa tam da bu koşullarda, bir sıranın üstüne çıkıyor ve “Hakimiyet ve saltanat, diyordu, hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere ile münakaşa ile verilmez. Hâkimiyet, saltanat, kuvvetle, kudretle ve zorla alınır”.

Mesaj alınmıştı; Cumhuriyet de bu espriyle ilan edildi; başka türlü de olamazdı.

Tek parti rejimi, elbette ki “demokratik” bir rejim değildi ve Kemalist dönemde eleştirilecek birçok şey de vardı. Zaten eleştirildiler de. Oysa terazinin öbür kefesi çok daha ağır basıyordu ve bu sayede Türkiye, bir iki nesil içinde İslam dünyasına örnek gösterilen bir düzeye ulaştı. Bunu sağlayan en cesur hamlelerden biri de, daha 1860’larda Osmanlılarda tartışma konusu olan “Kod Sivil” (Medeni Kanun) oldu. 1927’de reel toplumun ilerisinde olan bu yasa, din-mezhep ve kadın-erkek eşitliğine dayanan bir “ulus” inşasına hem temel, hem de dürtü teşkil edecekti.

***

Evet, tek partili dönem “demokrat” olamadı; o koşullar yoktu; ama çok partili hayatla birlikte bu ülkeye “demokrasi” geldi mi?  Hayır o da olmadı; üstelik “çok partili hayat”a geçiş koşulları da çok geçmeden “darbeci” ve “vesayetçi” geleneklerin yeniden canlanmasına yol açtı.

Türkiye’de “demokrasi” bir halk hareketiyle değil, dış dürtülerle ve Milli Şef’in dört eski CHP vekili ile yaptığı pazarlıkla kuruldu. Nasıl AKP, kurulurken “takiyye” ile suçlandıysa, o yıllarda da Demokrat Parti “muvazaa” (danışıklı döğüş) ile suçlanıyordu. Böyle başlayan bir “demokrasi” de kısa sürede Osmanlı hizipçiliğine sürüklenmeye mahkûmdu. Ne yazık ki öyle de oldu ve arkadan da darbeler geldi. 27 Mayıs’a giden günlerde dillerde en çok dolaşan sözlerden biri Menderes’in “Ben bu orduyu yedek subaylarla da yönetirim!” sözleriydi. Orduda “cunta”lar oluşuyor, “darbe” ve “komplo” korkularının egemen olduğu “Osmanlı” geleneği tekrar canlanıyordu.

Askerlerle sivil yöneticiler arasında “tehlikeli ilişkiler”in oluştuğu bu oyunun en mahir oyuncusu Süleyman Demirel oldu. Mizahi espriden de yoksun olmayan Süleyman Bey, bu becerisinin “sırrını” bir gazeteciye 679 rakamıyla açıklamış ve  “6 kez gittim; 7 kez geldim; 9. Cumhurbaşkanı oldum!” demişti. Mühendisler devri açılmıştı; Süleyman Bey’i de siyasi kariyerini 12 Eylül darbesi üzerine kuran Turgut Özal izledi. Ne var ki darbe ve komplo geleneği hortlamıştı; o da “veto”lardan, suikast girişimlerinden masun kalmadı ve sonunda da, “Anayasa bir kez delinmekle bir şey olmaz!” diyen bu ultra-liberal başkan, arkasında “öldü mü, öldürüldü mü?” tartışmaları bırakarak hayata veda etti.

***

AKP, bu ortamda, “gömlek değiştirdik” iddiasıyla iktidara geldiği zaman tüm koşullar lehineydi. Ortada istikrara kavuşmuş bir ekonomi vardı ve “küreselleşen” sermaye, kalkınmakta olan ülkelere doğru akıyordu. İçerde de istikrarsız koalisyonlardan bıkmış usanmış “banker”ler, “holdingler” ve “müteahhit”ler artık başbaşa konuşacakları bir “tek adam iktidarı” özlemi içindeydiler. Bu misyonu Tayyip Bey pekâlâ yüklenebilirdi. İslamcılar arkasındaydı; Gülenciler arkasındaydı; liberaller arkasındaydı; AB arkasındaydı. Bu koşullarda Demirel’in de, Özal’ın da yapamadığını yapabilir, “vesayet”e son verebilirdi. “Böl ve yönet” politikası bu koşullarda tekrar yürürlüğe girdi; “dalga dalga” davalar bu hırsla açılmaya başladı; kin ve nefret tohumları bu ortamda etrafa saçıldı.

Peki, sonra ne oldu?

Olanları herkes biliyor; nefret nefreti körükledi, eski hastalıklar nüksetti ve “vesayet bitti” derken, bu ülke, tarihinin en kanlı darbe girişimine tanık oldu.

***

On bir yıl önce, Ergenekon davaları ve tutuklamalar hızla sürerken, bir söyleşide “vesayet”le ilgili soruya şu yanıtı vermiştim: “Çelişkilerle dolu bir dönemden geçiyoruz. Bir yandan neredeyse herkes ‘artık bitti; bir devir kapandı; bu ülkede bir daha darbe olmaz’; diyor, fakat öte yandan da üç yıldan beri devamlı olarak darbeler konuşuluyor (…) Bakınız daha bir ay önce bir referandum yaşadık. Başbakan on binlere hitap ederken, sık sık, yanında hep bir ‘beyaz gömlek’ taşıdığını, ölümden korkmadığını söylüyordu. Demokratik kuralları garanti altında bir rejimin başbakanı hiç böyle konuşur mu? Başbakanımız birilerinden mi korkuyor, yoksa birilerini korkutmak mı istiyor?”. (Minerva, Eylül, 2010). İşte emekli amirallerin “bildirisi” tartışılırken o günleri anımsadım ve yoksa on yıl öncesine mi döndük, değişen fazla bir şey yok mu? diye düşündüm.

     İlginçtir, “Bildiri Krizi”nde, Erdoğan, bir yandan TSK’ya “genelkurmay başkanından erine” kadar, “sevgi, saygı ve şükranlarını” sunar ve (Meclis gurubunda) uzun uzun alkışlanırken, öte yandan da -tuhaf bir şekilde- “askerin muvazzafı, emeklisi olmaz” diyor ve  “bildirici” amiralleri suçluyordu. Güzel de, eğer gerçekten “askerin muvazzafı, emeklisi olmaz” ise, emekli amirallere yapılan zulmün (gözaltılar, evlere baskın, elektronik kelepçe vb) tüm TSK ‘da ne gibi duygulara yol açacağı da hesaplanmış mıydı?

Aslında doğru olan, ordunun ne övgü ne de yergi konusu olması, dahası siyaset meydanında hiç konuşulmamasıdır. Bu da ancak hukukun ve adaletin hâkim olduğu bir düzende mümkün olabilir ve her türlü “vesayet”ten kurtulmanın yolu da budur. Bu gerçekleşmedikçe siyasi hayatımız “korkma ve korkutma” oyunlarına sahne olmaya devam edecek ve kaybeden de tüm Türkiye olacaktır.

   

MEDRESE, ÜNİVERSİTE ve DEMOKRASİ KAVGASI

7 Şubat 2021

     Fransızlar, tarihlerinin 1789 Devrimi’nden önceki dönemini “Eski Rejim” olarak adlandırırlar. Çağdaş Fransa, o tarihte, Bastille’in zaptı ile başlayan bir “yeniden yapılanma” sürecine girmişti. Bizde ise çağdaş Türkiye’nin temelleri 1923 yılında atıldı ve yarı-sömürge konumundaki Osmanlı Devleti o yıldan itibaren -o ad konulmasa da- “Eski Rejim” sayılmaya başladı. 

     Ne var ki tarih düz bir çizgi üzerinde ilerlemiyor ve devrimleri sık sık karşı-devrimler izliyor. Böylece, Fransa tarihinde Thermidor’lar, Brumaire’ler yaşandı. Bizde ise deamokratik gelişme sık sık darbelerle kesintiye uğradı ve varılan noktada da mevcut iktidar Cumhuriyet’in 100. yıldönümünü “Eski Rejim”i canlandırma çabaları içinde kutlamaya hazırlanıyor. 

     Fransa, 19. yüzyılda yirmi yılını III. Bonapart diktası altında geçirmişti; bizler ise 21. yüzyılda III. Abdülhamid rejimini önlemeye çalışıyoruz. Yeni Anayasa ile adeta “Saltanat” yetkileriyle donatılan Cumhurbaşkanı bunu da yetersiz buluyor, kavramları tersine çeviriyor ve artık kendisini “devrimci”, 1923-1950 yıllarını da uzatmalı bir “eski rejim” dönemi sayıyor.

     Sayıyor ve karalıyor. Daha geçenlerde, Tübitak ve Tüba bilim ödülü töreninde, AKP’nin öğretim alanındaki başarılarını “ilim ve irfan medeniyetine sahip çıkma”sıyla açıklıyor ve “daha önceki dönemlerde kısır ideolojik bakış açılarıyla kurulan tüm bariyerleri kaldırdık” diyordu. Yeni dönemde ise binlerce bilim insanının sorgusuz sualsiz üniversiteden uzaklaştırıldığı, mahkemelere sevk edildiği, hatta -12 Eylül cuntasının bile yapmadığı şekilde- başka yerde çalışmaları da engellendiği unutulmuştu. Bu yüzden çaresiz kalan, intihara sürüklenenler bile olmuştu.

     “Yeni Rejim”in yüksek öğretim anlayışı buydu ve bu anlayışla Başkan Erdoğan medreseleri de övebiliyordu. İmam-Hatiplilere yaptığı bir konuşmada “Açık konuşuyorum” diyordu, “Osmanlının son dönemlerinde ülkenin en önemli ilim ve irfan kaynakları olan medreselerin yozlaşması büyük sıkıntıya yol açmıştır. Cumhuriyetle birlikte bunların toptan kaldırılması ise daha büyük bir kayba ve boşluğa neden olmuştur” (10 Mayıs 2016). “Yozlaşmış”, hatta Abdülhamid döneminde -Ş. Mardin’in ifadesiyle- “asker kaçakları için bir sığınak” haline gelmiş medreselerin bile bugün övgü konusu olması gerçekten ibret vericiydi. (Türkiye’de Din ve Siyaset, 2004, s. 50). 

     ***

     Her toplumsal kurum tarihi bir gelişmenin ürünüdür ve nitelikleri de toplumsal evrim ve devrimler sarmalında şekillenir. Bu bağlamda “üniversite” de Ortaçağ’da doğdu ve din adamları yetiştiren, ilim ve ilahiyatı tekelinde tutan bir kurum olarak şekillendi. Bu “Karanlık Çağ”da özgür akıl kutsal dogmaların esiri olmuş, Eski Yunan düşünürleri bile bu anlayışla okunmaya başlanmıştı. Hıristiyan üniversiteleri de, İslam medreseleri de bu zihniyetle Aristo’yu “Muallim-i Evvel” ilan etti ve düşüncelerini dondurarak klişeleştirdiler. Ve bu “sentez”i zorlayan, felsefeyi savunan, özgür akıl lehinde tezler geliştiren İbn Rüşd gibi düşünürler de sonunda lanetlendi, mahkûm edildi, sürgüne yollandı. Kelam ve fıkıh, özgür düşünceye geçit vermiyordu.

     ***

     F. Engels “ilahiyat, zamanla ya özgür bair felsefeye dönüşür ya da kör bir inanç haline gelir” demişti (1844). Düşünce planında Batı’yla İslam dünyası arasındaki farkın anahtarı tam da bu sözcüklerde yatmaktadır. Bunu ilk anlayanların ve bu yönde köklü bir dönüşüme yol açan düşünürlerin başında da Descartes geliyordu. 

     Descartes (1596-1650) Cizvit okullarında okumuş ve inancına da sadık kalmış bir düşünürdü. Yine de “Metafizik Meditasyonlar”ında ilahiyatçılara sesleniyor ve onlara “aklınızı kullanın” diyordu. Ona göre ilahi gücü kavramanın en sağlıklı aracı ancak özgür akıl ve kuşkucu düşünce olabilirdi. Ne var ki Sorbon’lu ilahiyatçılar onu dinlemediler ve Kilise de kendisini aforoz etti. 

     Yine de sonunda kazanan Descartes oldu. Akılcılık, Sorbon’da olmasa bile özgür akademilerde, “salon”larda, sivil toplum kuruluşlarında giderek ağır basıyordu ve Aydınlanma yüzyılı da bu tohumların yeşermesiyle hayat buldu. Descartes’dan yüz yıl kadar sonra, Diderot, ilahiyat sultasından kurtulamamış Sorbon’u eleştiriyor ve ilk modern üniversitenin planını yapıyordu.  Yeni üniversite, “bir ulusun bütün çocuklarına fark gözetmeden kapılarını açan” ve “evrensel bilimi kucaklayan” bir kurum olacaktı.

     ***

     Diderot, “yeni üniversite”nin Fransa’da, mutlak monarşi altında kurulabileceği konusunda iyimser değildi ve bu yüzden de planını “aydınlanmacı” eğilimler sezdiği II. Katerina’ya yollamıştı. Yanıldığı nokta da bu oldu. Aslında bir kültür devrimi yaşayan ve yüksek öğrenimde akılcılığa elverişli koşullar yaratan ülke Rusya değil, Almanya’ydı. Ve bu ülkede üniversite kavgasının başını da Immanuel Kant çekiyordu.

       Kant (1724-1804), bir üniversite mensubuydu ve kavgasını da üniversite bünyesinde yürütüyordu. Ona göre üniversiteyi kökten değiştirmek, bunun için de önce bu kurumlarda ilahiyat yerine özgür felsefeyi egemen kılmak lazımdı. Bu bir “Fakülteler kavgası” idi ve bu başlık altında bir de kitap yazdı (1798). Felsefede “üstün bir emir makamı” olmadığı için, felsefe fakültesi, ilahiyatçıların sultaasından kurtarılmalı ve “sadece akıl tarafından konulmuş yasalara uyacak biçimde” yapılanmalıydı. Ana fikir buydu. Bu fikir 19. yüzyılın ilk yıllarında tüm filozoflar tarafından tartışıldı ve son noktayı da Wilhelm von Humboldt koydu. 

    Bir dil bilgini ve siyaset adamı olan Humboldt, kapitalizmin hızla geliştiği bir toplumda yaşıyordu ve bu gelişmeye Fransız devriminin siyasal ilkeleri ile Alman romantizmi ve felsefesi kavramlarıyla bakıyordu. Alman romantizmi kendisini Eski Yunan’a, Alman felsefesi de Kantçı rasyonalizme ve idealizme götürüyordu. Sermaye birikimi ve burjuva hegemonyasının önüne geçilemezdi; ne var ki “ideal üniversite” yine de maddi üretimin, verimlilik ve kâr dürtülerinin esiri olmamalıydı. “Humboldt Üniversitesi” 1809 yılında, Almanya’da, bu anlayış üzerine kuruldu ve ilk “modern üniversite” olarak da diğer Batı üniversitelerine örnek oldu. Sınıflı toplumlarda uğruna savaşılması ve aşılması gereken bir ideal teşkil ediyordu.

     ***

     Berlin’de Humboldt Üniversitesi kurulurken Osmanlı Devleti’nde II. Mahmut hükümdardı. Denilebilir ki bu sultanın saltanat yılları (1808-1839) Osmanlı tarihinde en köklü dönüşümün yaşandığı yıllar oldular. Bir yandan “Tercüme Odası” kurularak, Arapça, “bilim dili” olma tekelini kaybediyor; dahası, batılı ülkelere öğrenci gönderilmeye başlanıyor, fakat öte yandan da, devlet, Yeniçeri ordusunu -ıslah edeceğine- katlediyor ve “Nizam-ı Cedid” batılı uzmanların ve subayların eğitimine emanet ediliyordu. Böylece girilen dönemde Tanzimat paşalarının başarıları da “Doğu Sorunu” adı verilen oyunda sergiledikleri ustalığa endekslendi. Osmanlı Devleti’nde yüksek öğrenimde “medrese”den “darülfünun”a geçme çabaları bu koşullarda başladı. 

       ***

      Bu konuda ilk girişim 1845’de oldu. Bir “Maarif Meclisi” kurulmuş ve Mustafa Reşit Paşa’nın telkiniyle bir de “Darülfünun tasarısı” hazırlanmıştı. Yeni kuruluş için İtalyan mimar G. Fossati’ye bir de bina ısmarlandı. Ne var ki bağnaz ulema Müslüman gençlerin gayrimüslimlerle bir arada okumasına karşı çıkıyor, üstelik binanın Ayasofya Camisi civarında açılmasını da şiddetle kınıyordu. Bu yüzden işler uzadı, araya Kırım Savaşı ve mali sıkıntılar girdi ve ancak 1869’da 49 maddesi bir “Darülfünun” kurulmasına ayrılmış bir “Maarifi Umumiye Nizamnamesi” hazırlanmasıyla yeni bir adım atılabildi. 

     Yeni kuruluşa bin kadar öğrenci başvurmuş, programa iddialı dersler konmuş, bina da hazır hale gelmişti. Yine de açılış biraz gecikerek 1870 Ramazanı’nın ertesine sarktı. Medreseli öğrencilerin çoğu cami dışındaki zamanlarını “cerre giderek”, yani yurdun dört bir yanında vaazlar vererek geçiriyorlardı. Hayatlarını böyle kazanıyorlardı; dönmelerini beklemek lazımdı.

     Zamanın Maarif Nazırı Safvet Paşa’nın “Medrese-i İlmiye” dediği yeni kuruluş o sırada İstanbul’da bulunan İslam reformisti Cemaleddin Afgani’nin bir konferansıyla açıldı. Oysa bu, muhafazakâr ulemayı hoşnutsuz kılan bir olaydı. Üstelik, Mürşit, konferansında peygamberliği “sanat” gibi sunmuş, ulemayı büsbütün öfkelendirmişti. Nitekim muhalefet giderek arttı ve bu ikinci girişim de kısa süreli oldu. “Darülfünun” üç yıl sonra, 1873’te kapatılıyor, fakat Osmanlı üniversitesinin öyküsü bununla da bitmiyordu.

      Aslında Medrese-i İlmiye kapatılırken Galatasaray Sultanisi bünyesinde yeni bir girişim başlamış, yeni okula müdür tayin edilen Sava Paşa’nın deyimiyle “fidanlığa yeni bir tohum” ekilmişti. Üstelik artık dersler de herkese açık konferanslar (!) olmaktan çıkarılarak düzenli hale geliyor ve  Darülfünün’a hukuk, fen, edebiyat alanında yeni birimler ilave ediliyordu. 

     Ne var ki üç yıl sonra tahta çıkan Abdülhamid’in bunlara ihtiyacı yoktu. Kendisi, ülkeyi, daha sonra en ateşli muhalefet yuvaları haline gelecek olan Harabiye, Tıbabiye ve Mülkiye kadrolarıyla yönetebilirdi. Böylece 1881 yılında Darülfünun-u Sultani’nin derslerine son verildi. 

     Yine de, yirmi yıl kadar sonra, kısmen artan muhalefeti yatıştırmak amacıyla, kısmen de Said Paşa’nın telkini ve “imaj politikası” baskısıyla yeni bir tecrübe başlayacak, bu kez de “Darülfünun-u Şahane” sessiz sedasız devreye girecekti.  Bu son girişim, İkinci Meşrutiyet atmosferinde az çok yenilenmiş bir zihniyetle, 1933 reformuna kadar varlığını sürdürecektir. 

     Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlıdan ikiliklerle dolu, felsefecilerle kelamcıların, hukukcularla fıkıhcıların bir arada yaşadığı bir miras devraladı. İstanbul Üniversitesi Cumhuriyet’in onuncu yılında, 1 Ağustos 1933’te açılırken, Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip şunları söylüyordu: “Bugün kuruluşu başlayan İstanbul Üniversitesi’nin dünkü İstanbul Darülfünunu ile hiçbir münasebeti yoktur. Üniversite yeni bir müessesedir. Ananesi kendi ile başlayacaktır!”.

     ***

     Şimdi bu tarihi parantezi kapatalım ve günümüze gelelim. Gerçekten de bu son günlerde, Üniversite sorunu Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşananlar vesilesiyle gündeme oturmuşken, 88 yıl önce söylenmiş bu sözleri nasıl yorumlayabiliriz? Üniversitemiz gerçekten de kendi ananelerini yaratabildi mi? Bugün hangi sorunlarla karşı karşıya bulunuyor? 

     Aslında tarihi ve toplumsal bir kurum olan üniversiteler üç farklı kategoriden oluşurlar: öğretim üyeleri, öğrenciler ve idari görevliler. Bu haliyle toplumun bir parçasını teşkil ederler ve temel sorunları itibariyle de sosyal kavgaların bir parçası olurlar. Böylece kuruma hâkim yönetim ve insan/toplum bilimleri anlayışı, genellikle egemen sınıfların parası, baskısı ve zorlaması ile biçimlendirilmeye çalışılır. Buna direnenler ise iktidarın baskısı, yaptırımı ve zulmüyle karşılaşırlar.  

        Üniversite bir bilim yuvasıdır; fakat yine de üniversite bünyesinde en hayati unsuru öğrenci kitlesi teşkil eder.  Nihayet bilim üniversite dışında, araştırma kurumlarında, özel laboratuarlarda da yapılabilir; ama öğrencisiz bir üniversite tasavvur edilemez. 

     Üniversite sadece öğrencilerin dersleri izleyerek bilgi edindikleri, kişiliklerini geliştirdikleri bir kurum değildir. Aynı zamanda gençlerin bir arada yaşadığı, dostluklar kurduğu, ortak idealler geliştirdiği bir ortamdır. Bu nedenle sınıf çıkarlarını aşan,  baskı ve zulme en çok direnenler de onlar ve onlarla aynı ruhu taşıyan hocaları olur. Zaten diktatörlerin, zalimlerin sık sık hedefi olmaları da bu yüzdendir. Hep provokatörlerin, hırslı hocalarının, teröristlerin aleti olmakla suçlanır, takibata uğrarlar; fakat özgür akla, bilime ve ilerleme fikrine öncülük yapanlar ve bu nedenle geleceğe de damgasını vuracak olanlar yine bu gençler arasından çıkar. Zamanla içlerinden bir çoğu da “gençlik idealleri”ni terk ederek paranın, şöhretin ve kudretin cazibesine kapılsa bile!

     Tarih üniversitelerde devrimci atılım örnekleriyle doludur. 19. yüzyıl devrimleri en canlı simgesini ressam Delacroix’nun ünlü tablosundaki öğrencide bulmuştu. Bizde de ilk kez Meşruti bir anayasa ilan edilirken medrese öğrencileri Abdülhamid’i değil Mithat Paşa’yı destekledi ve gösteriler yaptılar. Aynı şekilde 20. yüzyılda Mayıs-68 kıvılcımları da üniversite kampuslarında  atıldı ve yepyeni idealler dünyayı sarstı.

     Peki, sonra?

     Sonra devrimci atılımları karşı-devrimci darbeler izledi ve hiçbir yerde de özgür, adil ve müreffeh bir toplum düzeni kurulamadı. Tam tersine, insanlık, iklim değişikliği, nükleer silahlar, pandemi ve yoksulluk belaları karşısında çaresiz kalmış rejimlere mahkûm edildi. Bu durumda, hala özgürlük savaşçılarını ve üniversite gençliğini suçlayan ve susturmaya çalışanların, en azından geçmişteki karşı devrim girişimlerinin bugün nasıl anıldığını hatırlamaları gerekmez mi? 

     Söyler misiniz, bugün, yakın tarihte zulme uğramış, zindanlarda çürütülmüş, darağaçlarına yollanmış devrimci demokratlar mı saygıyla anılıp yüceltiliyor, yoksa onları “anarşist”, “terörist”, “hain” gibi yaftalarla ezen gerici cuntalar ve hükümetler mi?

NEOLİBERALİZM, ÇILGIN TRUMP ve FAŞİST KOMPLO

     17 Ocak 2021

Ayaklanma? Darbe? Faşizm? 6 Ocak 2021’de, Amerika’da Kongre binasına yapılan saldırı hala tartışılıyor ve belli ki daha uzun süre de tartışılacak!

     Gerçekten de 6 Ocak’ta Washington’da neler yaşandı?

     Aslında ilk işaretler 19 Aralık 2020’de gelmişti. O gün, Trump, yandaşlarına bir tweet atmış ve “6 Ocak’ta Washington’da büyük bir protesto yapılacak; orada ol; vahşi olacak!” demişti. Anlaşılan, seçim yenilgisini bir türlü hazmedemeyen narsist Başkan, Beyaz Sarayı terk etmemek için her şeye kararlıydı.  Nitekim binlerce kişi çağrısına uydu ve  “orada” oldular! Gerisi de geldi. 

     ABD kamuoyunda “MAGA kalabalığı” (Make America Great Again Mob) olarak adlandırılan güruhun saldırısı, çıldırmış bir başkanın kışkırtmasıyla başlamıştı. Şimdi de herkes yaşanan “vahşet”in toplumsal nedenlerini ve olası sonuçlarını konuşuyor. Oysa ortalık hâlâ yatışmadı ve en büyük korku da 20 Ocak devir töreninin daha da vahim bir kalkışmaya yol açma olasılığı? 6 Ocak skandalını Cumhuriyetci çoğunluk da kınamış olsa bile, alarm zilleri çalmaya devam ediyor. YouGov anketine göre parti seçmenlerinin yarısına yakını da (% 43’ü) işgali onaylamıştı!

     ***

     Aslında yaşadığımız dünyada, Amerika, Amerika’dan çok fazla şeyler ifade ediyor ve Washington’da olanlar da hepimizi yakından ilgilendiriyor. Böylece 6 Ocak’taki saldırı karşımıza bir çeşit  “üç bilinmeyenli bir denklem” çıkardı. Bilinmeyen ve yanıt aranan sorular da, sırasıyla, şunlar: 

     1) 2021 yılında uluslararası kapitalizm nasıl bir tablo sergiliyor? Yoksa emperyalizmin dönüşüme uğradığı,  yeni bir aşamaya geçtiği sarsıntıları mı yaşıyoruz? Yoksa “neoliberal” dönem kapanıyor da, “neoemperyal” çağ mı başlıyor? 

     2) Eğer öyleyse, bu dönüşümde ABD nasıl bir yer işgal ediyor? Yoksa Uzakdoğu’daki gelişmeler, giderek bu ülkeyi “emperyal zincirin zayıf halkası” konumuna mı sürüklüyor? 

     3) ABD’de “Trumpizm” neyi ifade ediyor? Bu mitoman başkanın, bunca skandaldan sonra hala arkasında milyonlarca Amerikalıyı toplamasının sosyal karşılığı ne olabilir? 

     İşte ilk emperyalizm analizlerinden yüz yıl kadar sonra, günümüz sorunlarına -ve zihinleri kurcalayan “ne yapmalı?” sorusuna- yanıt aramaya yol açabilecek bazı sorular! İzleyen satırlarda -aynı sırayla- bu yanıtlara ipucu teşkil edebilecek bazı bilgiler vermeye çalışacağım.

     ***

     2019 Kasım’ında ünlü iktisatçı Joseph E. Stiglitz dikkat çekici bir yazı yazdı. “Neoliberalizmin sonu ve tarihin doğuşu” başlığını taşıyan bu yazı, bir bakıma Fukuyama’nın otuz yıl önce “liberalizmin zaferi”ni ve “tarihin sonu”nu ilan eden eserine yanıt teşkil ediyordu. (Global Thought; 4 Kasım 2019). Columbia’lı profesöre göre, “neoliberalizm, kırk yıl boyunca demokrasiyi tahrip etmiş” ve tüm uluslara refah, ilerleme ve özgürlük vadeden bu sistem çöküş sürecine girmişti. Neoliberal uygulamanın ortaya koyduğu tablo, Karl Popper ve yandaşlarının yıllarca avukatlığını yaptığı “açık toplum”a hiç benzemiyordu. Aksine, nüfusunun büyük çoğunluğu “demagoglar ve otokratik liderler” tarafından yönetilen bir dünyada yaşıyorduk ve bu dünyada -sosyal himaye, vergi ve ücret politikaları, finans düzeni vb- tüm uygulamalar tek bir ilkeye bağlanmıştı: Kapitalist rekabet! Zengin ülkelerde bile sıradan vatandaşlara “istediğiniz politikalar uygulanamaz; çünkü bu durumda ülke rekabetçi olmaktan çıkar; çok iş kaybı olur ve siz de ızdırap çekersiniz!” deniyordu. Bu yüzden de geleceğe, seçkinlere ve ekonomi bilimine güven kalmamıştı. Özellikle makro-iktisat analizleri “2008’dekine benzer krizleri dışlayan modellerin uygulandığı” her yerde tüm itibarını kaybetmişti. Şimdi de “bu büyük düşkırıklığından doğan siyasal sonuçları” yaşıyorduk. Belli bir tarih sona eriyor, yeni bir tarih başlıyordu. Stiglitz’e göre bu yeni dönemde “Aydınlanmayı yeniden canlandırmak ve onun özgürlük, bilime saygı ve demokrasi değerlerine tekrar bağlanmak zorunda” idik. 

     ***

     2020 arifesinde Stiglitz’in temel düşünceleri bunlardı ve bu tezleri Nobel ödüllü bir iktisatçıdan duymak ilk bakışta şaşırtıcı görünebilir. Oysa bu düşünceler yaygındır ve günümüzde -pandemik salgınla da katlanarak- karamsarlık ve manevi çöküntüye yol açıyorlar. 

     Aslında neoliberalizm büyük sermayeyi sınırlayan kuralları kaldırmış, uluslararası planda sermaye akışını hızlandırmıştı. Böylece yatırım fonları emeğin ucuz, çalışma koşullarının elverişli olduğu ülkelere doğru akmaya başladılar ve bundan da en çok -başta Çin- Uzak Doğu ülkeleri yararlandılar. Üstelik sadece fonlar akmıyor, bir takım fabrikalar da sökülerek bu ülkelere taşınıyordu. Batı’da “sanayisizleşme” yaratan bu süreç, kalkınmakta olan ülkeler arasında da “yükselen pazarlar” ayrışmasına yol açtı.

     Oysa aynı yıllarda ABD’de kapitalizm de kabuk değiştiriyor, J. Haskel ve S. Westlake’nin “Kapitalsiz Kapitalizm” (Princeton Uni. Press; 2017) adını verdikleri bir yapılanmaya yol açıyordu.  Bu kapitalizmde maddi yatırımların yerini hızla yazılım, marka, tasarım, Ar-Ge vb gibi alanlara yapılan “gayri-maddi” (intangible) yatırımlar alıyordu. Örneğin Microsft’ta maddi sermaye, şirketin piyasa değerinin ancak % 1’i kadardı. Üretimde fizikî emeğin yeri giderek azalıyordu; örneğin toplam borsa değeri 5 trilyon doları aşan beş dev şirketin (GAFAM: Google, Apple, Facebook, Amazon, Microsoft) çalıştırdıkları işçi sayısı ancak 1,2 milyon kadardı. Bu gelişme gelir dağılımındaki eşitsizliği de hızla artırıyor, sınıf çelişkilerini keskinleştiriyordu. 

     Aynı süreç uluslararası planda da giderek yeni bir kutuplaşmaya yol açtı: Çin Halk Cumhuriyeti,  imalatta “dünya atölyesi” haline gelirken, “soyut sermaye” de ABD’de yeni bir işsizler ordusu yaratıyordu. Üstelik Çin, büyük ölçüde “montajcı” bir imalatla yetinmiyor, ileri teknolojide de öne geçme hesapları yapıyordu. 2015’te ilan ettiği «Made in China 2025» planına göre, dijital teknolojide on yıl içinde iç pazarın % 80’nini, dünya pazarının da % 40’ını ele geçirmeyi hedeflemişti. (Le Monde, 7 Ocak 2020). 2021 yılına gelindiğinde, artık küresel elektronik ürün ihracatının yarısına yakını Çin tarafından yapılıyordu.

     Gerçi bu ürünlerde Çin’in katma değer payı azdı ve % 22’yi aşmıyordu. Yine de bu ülke dev pazarı ve üretimde kullandığı “vahşi kapitalizm” yöntemleriyle ABD üstünlüğünü tehdit eder hale gelmişti. Steven Bognar ve Julia Richard’ın Çinlilerle işbirliği içinde gerçekleştirdikleri  dokümanter filimde (American Factory; 2019) görüldüğü gibi, bir Çinli milyarderin ABD Ohio’da kurduğu cam fabrikası (Fuyao Glass America), sendika düşmanlığı, düşük ücretler, fazla mesai ve tatil kısıntıları ile -2021’de  % 8 büyümesi ve 2028’de de ABD’nin GSYH’sını geçmesi beklenen- “Çin mucizesi”nin anahtarını da veriyordu. Bu yüzden, dünya bu “mucize” karşısında büyülenirken, madalyonun öteki tarafı da unutulmamalıydı.

     ***

      “Madalyonun öteki tarafı” en çok Amerika’da hissedildi ve halk tabakalarında iki türlü düşmanlığa yol açtı: Beyaz emekçilerin işlerini çalan “renkli” göçmenler ve buna uygun bir politika izleyen neoliberal “seçkinler”! 2012 seçimlerinde Cumhuriyetçi aday Mitt Romney liberal bir kampanya yürütmüş, bu yüzden de parti yandaşlarından bir kısmı seçim sandığına gitmemişti. Oysa -tarihin cilvesi- dört yıl sonra buna isyan etmek büyük bir iş adamına düşecekti. Gerçekten de 2016 yılında, ABD politikasında dünyayı da sarsacak bir dönüşüm yaşadı.

     Donald Trump’ın adaylığı başlangıçta kendi partisinde bile ciddiye alınmamış, kaygı ve ironi dolu yorumlara yol açmıştı. İlginçtir, bugün yapılan faşizm tartışmaları da aslında 2016’da başladı. Bakınız o tarihte, henüz seçim bile yapılmamışken, muhafazakâr yazar Robert Kagan, “Amerika’ya faşizm nasıl gelir?” başlığı altında, neler yazıyordu: “Faşizm Amerika’ya çizmelerle, özel selamlarla gelmeyecek; bir televizyon madrabazı, bir sahte milyarder ve ders kitaplarına geçecek bir ego-manyakın halktaki nefret ve güvensizlik duygularını kışkırtmasıyla ve kör parti yandaşlığı, dava yokluğu ya da sadece basit bir korku gibi nedenlerle koca bir ulusal partiyi peşine takmasıyla gelecek”. (WPost, 18 Mayıs 2016).

     Bu kaygılar Trump’ın başkan seçilmesiyle daha da şiddetlendi. Demagog iş adamı Beyaz Saray’a oturalı henüz dört ay bile olmamıştı ki Yale, Harvard ve New York üniversitelerinden 27 psikiyatr bir araya geliyor ve ruh sağlığı olmayan bir başkanın “tehlikelerine” dikkati çekiyorlardı. Düzenledikleri konferansta (20 Nisan 2017), Amerikan Psikoloji Derneği’nin özel bir muayene yapılmadan kamu yöneticileri hakkında tanı konmasını yasaklamasına rağmen (Goldwater Rule), bu yasağı çiğniyor ve Hitler iktidara gelirken Alman aydınlarının ve psikiyatri derneğinin sessizliğini ibretle hatırlatıyorlardı. Bununla da kalmadılar, Trump tehlikesi hakkında bir de kitap yayınladılar. (The Dangerous Case of Donald Trump; Macmillan, 2017). Haklıydılar; dikkat çektikleri “tehlike” dört yıl sonra Capitol Hill’in işgaliyle çok daha vahim bir şekilde ortaya çıkacaktı.

      ***

      Aslında her faşizmin bir “çılgın”a ihtiyacı vardır ve Amerika’da da bu işlev -kısmen fıtrat ve yetişme tarzı, kısmen de rol icabı- Donald Trump’a düştü. Ne var ki bu milyarder iş adamı reel dünyadan hiç de kopuk değildi ve iş kaybına uğramış “derin Amerika”daki iki düşmanlığı çok iyi yakalamıştı. Küreselleşme Amerika’nın aleyhine işliyordu ve içerde göçmen işçiler, dışarda da Çin, Amerika’nın en büyük düşmanlarıydı. Politikasını da bu düşmanlığa dayandırdı. Bir yandan Meksika sınırına büyük bir duvar ördürüyor, öte yandan da Çin’le ticaretteki dengesizliğe son vermeye çalışıyordu. Çin, “MAGA”ya karşı en büyük tehlikeydi; gümrük savaşı teknoloji savaşıyla beraber yürütülmeliydi. Bu korkuyla 5-G’de tehlikeli atılımlar yapan Çin elektronik devi Huawei’ye yasaklar kondu; hatta bir ara şirketin mali direktörü de tutuklandı.

      Ne var ki Trump yasaklarla yetinemezdi. İçerde de şirketleri teşvik ediyor, büyümelerine yardımcı olmaya çalışıyordu. Buna karşılık üretimi dışarı taşıyanlara da şiddetle karşıydı. Kongre’ye ilk seslenişinde bunu söylemiş, tweet’lerinde buna uymayanları tehdit etmişti. Aynı konuşmada aralarında Lockheed, General Motors, Fiat-Chrysler, İntel gibi devler bulunan on şirketi yatırıma teşvik etmiş, bu yönde de büyük bir vergi indirimi yapmıştı.  Onlar da gerçekten milyarlarca dolarlık yatırım yaptılar. Ne var ki durum değişmiyor, üç yıl sonra da bunların toplam istihdamı eski düzeyi (Reuters araştırmasına göre 2 milyon işçi) geçmiyordu. Trump yönetiminin övündüğü borsa rekorları ise, hisselerin yarısının nüfusun % 1’inin elinde olduğu düşünülürse, kandırdığı “mağdur”larla alay etme gibiydi. 

     Mali durum da farklı değildi. Obama’dan devir alınan 300 milyar dolarlık bütçe açığı bir trilyon dolara çıkmış, üstelik aradaki fark da, vaat edilen altyapı yatırmlarından değil, zenginlere yapılan vergi indirimlerinden doğmuştu. Kısaca çılgın Başkan, 2020 seçimlerine ekonomik planda başarıyla değil, kötü bir karneyle girdi ve.. kaybetti.

     ***

     Aslında 2020 seçimlerinde şaşırtıcı olan seçimi Trump’ın kaybetmesi değil, 74 milyon kadar oy almasıydı. O tam bir faşistti ve “bu terim hafiflikle kullanılmamalı” diyen iktisatçı Paul Krugman (Nobel 2008) , Kongre baskını üzerine Trump’ın “milliyetçi-ırkçı hedeflerine ulaşmak için şiddet kullanan gerçek bir faşist” olduğunu yazdı. (NY Times, 7 Ocak 2021).  

     Ne var ki neoliberal uygulamalarla bir çok ülkede yoksul kitleler çaresiz kalmış ve demagog politikacıların peşine takılmıştı. En tehlikeli senaryo da Washington’da sahneye kondu. 6 Ocak’ta Kongre’yi basanlar aslında “Trumpist galeri”nin küçük bir modelini teşkil ediyordu. QAnon komplocuları, “Proud Boys” temsilcileri, acayip kılıklı provokatörler, ‘molotof kokteyl’li suikastçılar, herkes oradaydı. Hatta emlakçı bir milyoner, randevuya yetişebilmek için, Teksas’ta özel bir uçak kiralamıştı. Şimdi ise tüm ABD 20 Ocak’ta yapılacak Başkanlık töreni vesilesiyle daha da vahim bir senaryonun sahnelenmesinden korkuyor ve bunu önlemek için de 20 binden fazla ulusal muhafız görevlendirildi. Bu da bir “ABD mucizesi!” ve dünyayı kontrol eden ABD emperyalizmi, yurt dışında bulunan askerlerinden çok daha fazlasını (NY Times’e göre üç katını) seferber ederek, artık kendi Meclis’ini korumaya hazırlanıyor!

        ***

      Bazı Amerikalı yorumculara göre Trump, 6 Ocak’ta demokratları da sokağa dökerek iç çatışma çıkarmak ve bunu bahane ederek sıkıyönetim ilan etmek istemişti. Bu bir darbe girişimiydi. Oysa olaylar kontrolünden çıktı ve Trump rezil oldu. Öyle ya da böyle, şimdi kendisi de korku içinde ve “çok sevdiği” yandaşlarını yatıştırmaya çalışıyor. Artık tweet de atamıyor ve siyasal hayatını tamamen söndürecek ikinci bir azil girişimiyle karşı karşıya bulunuyor! 

     Yine de anlaşıldı ki, Trump bitse bile, “Trumpizm” bir süre daha yaşayacak ve zaten bugünlerde de, başta Ted Cruz, birçok senatör bu “74 milyon”luk mirasa konmaya çalışıyor. Oysa karşılarında bir türlü kandıramadıkları ve özlemleri de Joe Biden’dan çok, Bernie Sanders tarafından dillendirilen bir mazlumlar ordusu var. Bu da demektir ki neoliberalizm çöker ve yeni bir tarih sayfası açılırken, Trumpist büyücü çırakları kirli oyunlarında bunların beklenti ve direnişlerini de hesaba katmak zorunda kalacaklar!

EMPERYALİZM, KÜRESELLEŞME ve ABD SEÇİMLERİ

15 Kasım 2020

On altı yıl önce, Amerika’da yine bir başkanlık seçimi sırasında, bir Japon gazeteci bu ülkenin küresel planda belirleyici rolüne işaret ederek, “neden bu seçimde herkes oy kullanmıyor?” diye sormuştu. Mademki bu seçimi tüm dünya vatandaşları, “nefesleri kesilmiş halde” izliyorlardı, o halde en azından internet aracılığıyla bir “seçim oyunu” (“mock election”) oynanabilirdi! (İHT, 25 Mart 2004).

ABD’deki bu son seçimlerin dünyada daha da büyük bir heyecanla izlendiğini görünce Japon gazetecinin bu esprisini hatırladım. Üstelik bu kez yarışma, bazı özgül koşulların da katkısıyla, daha uzun sürdü ve şimdi de aynı heyecanla “uzatmaları” izliyoruz.

Kuşkusuz dünya ve küresel dengeler hızla değişiyor; Amerika bile artık yirmi yıl öncesinin Amerikası değil; değişmeyen tek şey ise sermaye hegemonyası! Oysa o da yeni stratejik arayışlar peşinde ve bu arayışlara da, son dört yıl boyunca, “Trump modeli” (Trumpizm) damgasını vurdu. 

İşte ABD’de son seçimler bu koşullarda yapıldı ve kazanan da belli oldu. Oysa Trump bir türlü yenilgiyi kabul etmiyor; “seçimi ben kazandım!” diyor ve tüm dünya da bu garabeti şaşkınlıkla izliyor. Şimdi soru şu: Trumpizm, geçici bir fırtına olarak mı kalacak, yoksa dünya düzeninde daha da şiddetli sarsıntıların öncü işareti mi olacak?

Sanırım bu konuda doğrulara ulaşabilmek için sorgulanması gereken nesnel kategori, kapitalist üretim biçiminin günümüzdeki işleyiş biçimi, yani çağdaş emperyalizm olmalıdır. Son ABD seçimleri de gerçek anlamını ancak bu zemin üzerinde kazanabilir.

***

Emperyalizm aslında bağımsız bir kavram değildir; kapitalist üretim biçiminin 19. yüzyıl sonlarında aldığı şekle verilen addır. Daha önce siyasal bir akımı, kralların “imparatorluk” tutkusunu ifade eden bu terim, 20. yüzyıl başlarında yeni bir anlam kazanmış ve bugün hala canlılığını koruyan tartışmalara yol açmıştı. 

O sırada kuramcıların üzerinde anlaştıkları nokta şuydu: İleri kapitalist ülkeler, artık rekabetçi dönemi geride bırakmış, tekellerin oluştuğu ve gelişmemiş ülkelere sermaye ihraç eden metropoller haline gelmişlerdi. Anlaşmazlık ise şu noktadaydı: Bu gelişmenin sonuçları ne olabilirdi? 

Şu oldu: Tekelleşmenin ve kolonyal rekabetin barışçı yollarla çözülebileceğini savunan Kautsky ve II. Enternasyonal haksız, Lenin haklı çıktı ve sonunda da dünya savaşı patladı. Sonra da genel kriz, Nazizm, Büyük Savaş, soğuk savaş vb derken bugünlere geldik. Geldik ama yüz yıl önceki sorunlar da -üstelik daha da büyümüş olarak- hala karşımızda duruyor ve çözümlerini bekliyor.

***

Aslında kapitalist üretim biçimi tarihte ilerlemeci bir rol oynamış, daha önceki kölelik düzenini tasfiye etmişti. Feodal serflerin yerini alan emekçiler yer yer daha da acımasız bir sömürü nesnesi olsalar da, artık modern bir sınıf olarak örgütlenme ve direnme olanaklarına sahip oluyorlardı. Kaldı ki, kapitalizm, başlangıçta sadece metropollerde oynadığı rolü giderek tüm dünyada yayıyor ve sınıf kavgasına küresel ufuklar açıyordu. 

Marx ve Engels daha Manifesto’da (1848) bu nokta üzerinde durmuş, kapitalist üretim biçiminin “ulusal sınırları aşarak, insanları küresel bağlarla birbirine bağlayacağını” ve kültürel planda da “tek yanlılık ve dar kafalılık”ları yok edeceğini söylemişlerdi. Peki, kapitalizm, emperyalizm aşamasında da bu misyonu sürdürüyor muydu? 

O dönemde açıkça altı çizilmese de, tüm emperyalizm kuramcılarına göre, sürdürüyordu. Hatta Rosa Luxembourg, tezini, sermayenin ancak kapitalizm öncesi üretim ilişkileriyle çevrili olduğu koşullarda ve bu ilişkileri çözerek yenilenip büyüyeceği esasına dayandırmıştı. (R.L; Sermaye Birikimi, 1913).

Bu konuda Lenin de farklı düşünmüyordu. Ona göre de en ileri ülkelerde oluşan “sermaye fazlalığı”, “küresel kapitalizmin çarkına kapılmış” ülkelere gidiyor ve orada kendi sınırları içinde mümkün olmayan kârlar sağlıyordu. Oysa aynı zamanda gittikleri yerlerde de kapitalist üretim ilişkilerini geliştiriyorlardı. Lenin’e göre, bu sermaye ihracı “çıkış ülkelerinde gelişmeyi bir dereceye kadar yavaşlatsa bile, kapitalizmin dünyada derinlik ve yaygınlık kazanmasını sağlıyordu”. 

O dönemde bu ihraç, “esas olarak kredi ve devlet borçlandırması şekillerini alıyor, sanayi işletmelerine yatırım yapılmıyordu”. Bugünkü dille, portföy yatırımları doğrudan yatırımlara nispetle ağır basıyor ve finans-kapital tefeci kârlar sağlıyordu. (Lenin; Emperyalizm, 1917).

Yine de Lenin ve Rosa Luxemburg, Doğu’da pazar ekonomisinin bu yollarla finanse edilen demiryolu politikası sayesinde nasıl geliştiğini kuvvetle vurgulamışlardır. Luxemburg’un rakamlarla anlattığı gibi, Osmanlı tarihinde “batılılaşma”, “modernleşme” gibi başlıklar altında incelenen döneme, aslında, 1850-1890 yılları arasında İngiltere, 1890’dan sonra da Almanya sermayesi ile finanse edilen demiryolu politikası damgasını vurmuştu. 

***

Bugün ilk emperyalizm tartışmalarının yapıldığı dönemden yüz yılı aşkın zaman geçmiş bulunuyor ve bu arada yıkıcı savaşlar, iktisadi krizler yaşandı. Oysa emperyalizm olgusu ortadan kalkmadı; aksine, rafine yöntemler kullanarak çok daha yaygın ve yoğun şekillere büründü. Bugün insanlık 1900’lerden çok farklı bir kapitalizm profili ile karşı karşıya ve o yıllardaki uluslararası sermaye akımlarıyla ilgili veriler, bugünkü rakamların yanında gülünç görünüyor.

Kuşkusuz bu gelişmenin çeşitli nedenleri vardır. Oysa iki etken bu konuda en belirleyici rolü oynadı gibi görünüyor. Bunlardan birincisi, kökeni 1960’lara uzanan, fakat son kırk yıl içinde küresel bir iletişim ağı oluşturan teknolojik devrim; ikincisi de, otuz yıl önce, Sovyet sisteminin çözülmesi oldu. Bilgisayar çağı, finansı ve ticareti kamçılıyarak uluslararası sermayeye yepyeni ufuklar açıyor; Thatcher ve Chicago Okulu iktisatçıları kılavuzluğunda gerçekleşen Perestroika da uluslararası ekonomiye beklenmedik bir pazar sağlıyordu. Böylece Rusya da kapitalist zincire eklenmiş ve “küreselleşme” tamamlanmış oldu. 

Londra’da çıkan liberal The Economist dergisi 2006 başlarında (21 Ocak) bilançoyu şöyle çıkardı: “Çin, Hindistan ve eski Sovyetler Birliği’nin pazar ekonomisine katılmaları, küresel emek gücünü iki katına çıkardı. Emek gücünü bollaştırıp, sermayeyi ona nispetle kıtlaştıran bu durum, sermaye girdilerine kıyasla ücretler üzerinde bir baskı oluşturdu. Böylece zenginlerin kârları ulusal gelirde rekor düzeylere ulaşırken, emekçilerin payları azaldı”. Oysa bu, “öykünün sadece bir kısmı” idi. Öbür kısmı olarak da, dergi, 2005 yılında, kalkınmakta olan ülkelerin toplam üretiminin (satın alma gücü paritesi ile) dünya üretiminin yarısını -hafifçe de olsa- geçtiğine işaret ediyordu. Yani uluslararası sermaye bu kısa dönemde hem nalına hem mıhına vurmuş, bir yandan tekelleşmeyi artırırken, öte yandan da kapitalizmi tüm dünyaya yaymıştı. 

Tekelleşme ve sermaye ihracı ile ortaya çıkan kutuplaşmanın bir tarafında Çin’in, öbür tarafında da ABD’nin yer aldığı bugünlere böyle geldik. Bu demektir ki kapitalizmin özüyle ilgili olan bu gelişme ne Thatcher ile Reagan’ın saldırgan liberalizmi ile başladı, ne de Trump’ın faşist korumacılığı ile biteceğe benziyor.

***

Gerçekten de Çin, bugünkü “dünya atölyesi” konumuna doğrudan dış sermaye yatırımları sayesinde geldi. Öyle ki, 1984-89 yılları arasında ülkeye yılda ortalama 2,2 milyar dolar yabancı sermaye girerken, Sovyet sisteminin de çöküşüyle bu süreç hızlanıyor, 1992-2000 arası 30,8 ve 2000-2013 arasında da 170 milyar dolara çıkıyordu. Ne var ki Çin yönetimi, yarı-kolonyal geçmişinden ve Mao’cu öğretiden alınan derslerle bunları kontrol altına almış ve reel sektöre yönlendirmesini bilmişti. İşte Çin Başkanı Xİ Jinping de, 2017 Davos toplantısına bu anlayışla katılıyor ve Trump’ın korumacı eğilimine karşı küreselleşmeyi övüyordu. (Le Monde Diplomatique; Aralık 2017).

***

Aslında “küreselleşme” çağında sermaye ihracı da küreselleşmiş ve her ülke, kendi olanakları ölçüsünde, bu emperyalist uygulamaya katkıda bulunmaya başlamıştı. Türkiye de bu akımın dışında kalmadı. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın bir açıklamasına göre (28 Ocak 2019), Türk sermayedarlar da bu alanda üstlerine düşeni yapmışlar ve yabancı ülkelere toplam 38 milyar dolar yatırmışlardı. Aynı sermaye içerde de gerekli hallerde bunları koruyacak dronları vb üretiyordu. 

Çağdaş emperyalizmin bir yeniliği de sermaye ihracına yeni usullerin eklenmesi oldu. Artık bazı metropollerde bir takım fabrikalar sökülüyor ve emeğin daha ucuz, vergilerin daha düşük, çalışma koşullarının daha elverişli olduğu ülkelere taşınıyordu. Bu tarz yer değiştirme (delocalisation) uygulamaları da uluslararası planda kutuplaşmayı keskinleştiren ek bir faktör oldu. 

***

Günümüzde bu kutuplaşmanın bir tarafında Çin ve devlet kapitalizmi varsa, öbür tarafında da ABD ve çağdaş tekelleşme abideleri olan GAFAM (Google, Amazon, Facebook, Apple, Microsoft) beşlisi bulunuyor. Geçtiğimiz Ağustos ayında bu beşliden, Facebook dışındaki üçünün borsa değeri bir triyon, Apple’inki de 2 trilyon doları geçti. Üstelik 1 trilyonluk değere 42 yılda ulaşan Apple’e, 2 trilyona ulaşmak için 21 ay yetmişti. (NY Times, 19 Ağustos 2020). 

GAFAM beşlisinin toplam değeri de 5,6 trilyon doları bulmuştu. Oysa değerleri Türkiye milli gelirinin sekiz katı olan bu şirketler, toplam olarak 1,2 milyon kişi çalıştırıyor, vergi vermiyor ve giderek banka hizmetlerini de üstlenmeye başlıyorlardı. Dijital çalışma yöntemleri sayesinde, Covid 19 pandemisinden en kârlı çıkan da onlar oldular.

Ne var ki maddi üretimi periferiye naklederek işsizliği artıran, hatta algıları da kontrol altına alıp yönlendiren bu yeni emperyalizm, “gözetleme kapitalizmi” yöntemleriyle sonunda tüm rejimleri de sarstı. (Shoshana Zuboff; The Age of Surveillance Capitalism, 2019). Son yıllarda “sağ”lı “sol”lu söylemlerle iktidara gelen, fakat hepsi de aynı oyunu oynayan “popülist” rejimler aslında bu kutuplaşmanın ürünü oldular. Ve son ABD seçimleri de, traji-komik Trumpizm uygulamasıyla, bu gelişmedeki en tehlikeli halkayı gözler önüne serdi.

***

170 yıl önce, Marx, Yeni Renanya Gazetesi’nde (Şubat, 1850) “Gelecekte Pasifik Okyanusu Antik çağda Akdeniz’in, günümüzde de Atlantik Okyanusu’nun oynadığı rolü, yani Dünya ticaretinin büyük suyolu olma rolünü oynayacak ve Atlantik Okyanusu da, bugünkü Akdeniz gibi, bir iç deniz durumuna düşecek!” diye yazmıştı. İşte çağdaş “küreselleşme”nin yol açtığı kutuplaşmada ABD ile Çin Halk Cumhuriyeti’ni karşı karşıya getiren süreç de bu oldu. 

Bu süreçte geleneksel imalat dalları, sayısız emekçiye ve dev bir pazara sahip Çin’e kayarken, ABD de sayıca az ve kalifiye emekçi kadrolarıyla “high-tech” sanayi tekelleri kuruyordu. Oysa demokratik rejimlerde bunun bir de bedeli vardı. Fabrikaları kapanan ya da sökülerek başka ülkelere taşınan bölgeler elbette bir tepkide bulunacaklardı.

Aslında ABD siyasal rejimi bir çeşit “denge ve fren” sistemine dayanır. Bunu da anayasa ve neredeyse onun kadar önemli olan seçim sistemi sağlar. Öyle ki, Anayasa, başkanı büyük yetkilerle donatırken, seçim sistemi de Senato’ya adeta onu kısıtlayıcı bir rol vermiştir. Başkan, en önemli tayinleri ancak senatonun onayıyla yapabilmektedir. 

Ne var ki, senato, oluşma şekliyle, bu rolü daha çok kırsal Amerika lehine oynuyor. Çünkü her eyalet, nüfusuna bakılmadan – ister Wyoming gibi 580 bin, ister Kaliforniya gibi 40 milyon nüfuslu olsun- Senato’da iki üyeyle temsil edilmektedir. Bu da Paul Krugman’ın “Senato Amerikası” dediği kırsal kesime, dolayısıyla Cumhuriyetçilere büyük bir avantaj sağlıyor. İşte “Trumpizm” denilen garabeti yaratan da bu anti-demokratik mevzuat oldu. Üstelik, bir önceki seçimde olduğu gibi, rakibinden üç milyon daha az oy alan bir adayın başkan seçilmesi de bu ülkede kimseyi rahatsız etmiyor. İşte, çağın ironisi, milyarder bir iş adamı, ırkçı ve demagojik bir söylemle geneksel muhafazakârların yanına küreselleşme kurbanı “beyaz yakalıları” da ekledi ve hanesine yetmiş milyon oyu kaydetmeyi becerdi. Bu bir başarıydı. 

Ne var ki bu başarı yetmedi ve narsist başkanın iktidardan kovulmasını önleyemedi. Şimdi “hukuk”a başvuruyor ve kendi tayin ettiği hâkimlerden medet umuyor. 

Kuşkusuz yüz kızartıcı çabalar da faydasız kalacak ve Beyaz Saray’daki tiyatro yakında sona erecek. Oysa kavga yine de bitmeyecek; çünkü yetmiş milyonluk faşizan potansiyel yerinde duruyor ve tehlike de devam ediyor. Üstelik tehlike, çok büyük kısmı alt ve orta sınıflardan oluşan bu 70 milyonluk kitlenin gerçek temsilcilerini bulmasına kadar da devam edecek! 

Unutmayalım ki toplumsal gelişme çelişkilerle ilerliyor ve tutucu kanatta Donald Trump’ı yaratan kutuplaşma, ona karşı demokrat kanatta da, adaylık yarışında başa güreşen Bernie Sanders’i çıkardı. Bunlardan birincisi, artık Amerikan halkının da aleyhine işlemeye başlayan “küreselleşme”ye karşı milliyetçi ve saldırgan bir korumacılığa sığınırken; ikincisi, barış, eşitlik ve özgürlüğe dayanan bir sosyalizmi savunuyor. 

TARİHİN AYNASINDA TÜRKLER ve AZERİLER..

11 Ekim 2020

“Türk-Yunan savaşı” başlamadan bitti ve çözüm arayışı diplomasi alanına taşındı. Oysa bu kez Azeri-Ermeni savaşı başladı ve gündemin başköşesine oturdu. Egemen söyleme göre Azerbaycan’la “İki devlet, bir millet” halindeydik ve Tayyip Bey “Azerbaycanlı kardeşlerimize tüm imkânlarımızla ve tüm kalbimizle destek vermeyi sürdüreceğiz” diyordu. Mücadele “Karabağ işgalden kurtulana kadar” sürecekti. Aliyev de durumdan memnundu. O da Bakü’ye giden dışişleri heyetimize hislerini şu sözlerle duyurdu: “Her şey çok güzel gidiyor; inşallah Karabağ’a Azerbaycan bayrağını kardaşım Tayyip Bey’le birlikte dikeceğiz!”.

Mesaj alındı ve anlaşıldı: Geçtiğimiz günlerde TV kanallarında Doğu Akdeniz krizini uzun uzun yorumlayan ağızlar, artık bundan böyle haftalarca da Karabağ savaşını yorumlayacaklar. Tabii genellikle de Saray’dan gelen “La sesi”yle uyumlu olarak!

Peki, Türk-Azeri ilişkileri konusunda tarihin sesi neler söylüyor? Halklara ne gibi dersler veriyor; hangi yönleri gösteriyor? Suriye ve Libya savaşlarında taraf olunduktan sonra, Kafkas savaşına da taraf olmanın olası sonuçları yeterince düşünüldü mü? 

***

Aslında tarihte “millet”ler uzun ve zahmetli süreçler içinde doğdular ve bu süreçlerin mimarları da otarşik tarım ekonomilerini tasfiye eden “devrimci burjuvazi”ler oldu. Aynı sürecin araçları ise ulusal bir para birimi yaratan merkez bankaları, ortak bir dille kolektif bellek oluşturan okullar, Roma hukukundan ya da seküler törelerden esinlenmiş hukuk “kod”ları ve her erkeğin vatan hizmeti yaptığı ordular oldu. “Tasada ve kıvançta ortak” denilen, fakat “tasa” daha çok halka yüklenirken, “kıvanç”ı varsılların paylaştığı “modern millet”ler böyle doğdu.

19. yüzyıl bu evrimin yol açtığı kanlı iç ve dış savaşlarla doludur. Bu dönüşümde çağın gereksinimlerine yanıt veremeyen eski imparatorluklar çöküyor ya da yarı-sömürge haline geliyor, onların yerini de kapitalist metropoller çevresinde oluşan sömürge imparatorlukları alıyordu. Bu tabloda, merkez (Osmanlı) bankası Avrupalı sermayedarlar tarafından kurulan; bir kısım vergileri yabancılar (Düyun İdaresi) tarafından toplanan ve kendi hukukunu ülkesindeki yabancılara ve onların koruduğu yerli gayrimüslimlere uygulayamayan (Kapitülasyonlar) Osmanlı İmparatorluğu da tipik bir yarı-sömürge haline geldi. 

     ***

     İlginçtir ki bu topraklarda modern anlamda “millet olma” (uluslaşma) çabalarına, kendisini “millet-i hâkime” olarak gören halka karşı, “millet-i mahkûme” sayılan Rum, Ermeni ve Balkan halkları giriştiler. Bu hareketleri bölücülük sayan, buna karşılık tutarlı bir entegrasyon politikası geliştiremeyen, üstelik Türk milliyetçiliğini de bir bölücülük kaynağı olarak gören İmparatorluk artık tam bir “hasta adam” konumundaydı. “İttihad-ı anasır”, “imtizac-ı akvam” gibi başlıklar altında bir “çağdaş ulus” programı üzerinde tartışan Yeni Osmanlılar ise muktedirlerin hışmına uğradılar. 

Gerçekte II. Abdülhamid dönemi Osmanlı “yarı-sömürgeleşme” sürecinin son halkasını ve tipik bir örneğini teşkil etti. İmparatorlukta, “Mülk Devlet” anlayışı ulusallığı dışlıyordu. Müstebit sultan devlet işlerinde en güvendiği kullarını gayrimüslimler, özellikle de Ermeniler arasından seçti. Hazine-i Hassa’sını (servetinin yönetimini) önce paşa, sonra da nazır yaptığı Agop Efendi’ye emanet etmişti ve dışişleri nezaretinde hukuk işlerini otuz yıl boyunca Noradunkyan Efendi yürüttü. Kısaca Ermeniler, Ermeni; Rumlar, Rum; Yahudiler de Yahudi olarak sahnedeydiler; buna karşılık savaş ve vergilerin yükünü taşıyan ve Türkçe konuşan Müslümanların adı yoktu. Bu koşullarda Osmanlı Devleti modern bir millet oluşturamadan tarihe karıştı. 

Orta Asya ve Kafkas Türkleri ise tarihte çok farklı bir çizgi izlediler.

***

Bugünkü Azebaycan toprakları, Anadolu toprakları gibi, 11. yüzyıldaki göçlerle Türkleşmeye başlamış, daha sonra da Selçuklu İmparatorluğu’nun bir parçası olmuştu. Osmanlı Devleti kurulup büyüdükten sonra da İran, Rusya ve Osmanlılar arasında çatışma alanı haline geldi. Daha çok İran etkisi altında kalan ve Safevi Hanedanı zamanında Şii’leşen Azeri halkı, 18. yüzyıl sonlarına kadar özerk hanlıklar bünyesinde varlığını korudu. 

Büyük Rus saldırıları 18. yüzyıl sonlarında başladı ve Azeri toprakları 1826-28 Rus-İran savaşı ve Türkmençay Anlaşması ile Rusya ve İran arasında paylaşıldı. Elli yıl kadar sonra da, İstanbul’da “Ulu Hakan” tahta yerleşmeye çalışırken, Ruslar bu kez Hokand Hanlığı’nı işgal ediyor ve Buhara hanlıklarına son veriyorlardı. Böylece Taşkent, Buhara, Semerkant, Bişkek, Fergana, Kaşgar vb gibi simgesel şehirler Rusya hegemonyasına geçiyor ve Orta Asya Türkleri “mazlum milletler” arasında yer alıyordu. 

Bu durumda kahramanları ve tarihi referansları da Çarlık zulmüne direnen savaşçılar arasından çıkacaktı. Daha birkaç yıl önce Kırgız sinemasının (Sadık Şer-Niyaz, 2014) destanlaştırdığı “dağlar kraliçesi” Kurmancan Datka belki de bunların en ünlüsüydü. Oysa bununla da kalmadılar; aralarından, başta Sultan Galiyev olmak üzere, anti-kolonyalist ve antiemperyalist kuramcılar da çıkardılar. Başkırt kökenli, Kazan’da eğitim görmüş bu aydın sonra da Bakü’ye göçerek Müslüman sömürgelerin bütünüyle “proleter halklar” oluşturduğunu savunan tezler geliştirmişti. II. Meşrutiyet yıllarında Çarlık zulmünden kaçarak Türkiye’ye yerleşen Kazan ve Kırım Türkleri de “hâkim millet” saplantısına karşı “mazlum millet” bakış açısıyla Kurtuluş Savaşı felsefesine katkıda bulundular. Bunlardan Yusuf Akçura, Türkçülüğü yaşamın her alanına yaymaya çalışan Ziya Gökalp’in tezlerine karşı sınıfsal analizi ve seküler yaklaşımı ile en etkilisi oldu.

***

Osmanlı yönetici zümresi 19. yüzyılda Orta Asya’daki kolonyal gelişmelere tamamen kayıtsız kalmıştı. 1867 Temmuz’unda Rus Çarı II. Alexandre, Alman asıllı General Kaufmann’ı fütühat için “Türkistan Genel Valiliği”yle görevlendirirken Sultan Abdülaziz Avrupa gezisindeydi ve Elysée ve Buckingham saraylarında sömürgeci batıya şirin görünmeye çalışıyordu. Amacı onların desteğiyle kendi imparatorluğundaki “hâkim millet” statüsünü korumaktı. 

Oysa o sırada batılı metropoller Rus Çarlığı’nın yayılma siyasetini yakından ve kaygıyla izliyorlardı. Onlar için “Doğu tehlikesi” artık Osmanlı’dan değil, Rusya’dan geliyordu ve bu tabloda Osmanlı’ya düşen rol de Çar’ın emellerine set çekmek, ya da Namık Kemal’in ifadesiyle, “Rusya’ya karşı dikilmiş bir bostan korkuluğu” olmaktı. (Hürriyet, 20 Temmuz 1868). Bu stratejinin adına da “Doğu Sorunu” dediler. Ne var ki “Doğu Sorunu” bir dünya savaşı faciasıyla sonuçlanacak ve Osmanlı Devleti de bu facianın enkazı altında kalacaktı. 

Artık yeni bir dönem başlıyor ve bu dönemde de -tarihin ironisi- Osmanlı Türkleriyle Kafkas Türkleri yine farklı kamplarda yer alıyorlardı.

        ***

       Dönüm noktası Ekim 1917 Devrimi oldu. Lenin, İstanbul’u Çarlık Rusyasına veren gizli anlaşmayı “eşkiyalık anlaşması” diye yırtıp atmış, Bolşevikler Rusya’da yeni bir toplum inşasına başlamıştı. 

Anadolu’da ise bu görev Mustafa Kemal Paşa ve Kuvayı Milliye müfrezelerine düştü. Tarihi koşullar, farklı ilke ve sınıflara dayanan bu iki hareketi “nesnel müttefikler” haline getirmişti. Anadolu Türkleri ilk kez modern bir millet olma kavgası veriyor ve bu kavga da “mazlum halklar” adına yürütülüyordu. “Biz hayatını, istiklalini kurtarmak için çalışan emekçileriz; zavallı bir halkız!” diyordu Kemal Paşa. 

     Ne var ki emperyalist kamp da boş durmuyordu. Onlar için hayati sorun sosyalizmin yayılmasını önlemek ve bunun için de Sovyet Rusya’yı izole etmekti. Ferit Paşa Hükümeti’ne Sevr’i empoze eden Lloyd George ve Lord Curzon, bu amaçla Kafkasya’da da Ermeni, Gürcü ve Azeri cumhuriyetlerini de kurduruyordu. Bu bağımlı devletler Kafkasya’da sosyalizme set oluşturacak, devrime her türlü yardımı önleyecekti. Emperyal Devletler Paris Barış Konferansı’nda bölgeye ordu göndermeyi de tartışmış, fakat sadece silah ve askeri malzeme yardımında anlaşabilmişti. Azerbaycan Hükümeti de Lenin’in gerici General Denikin’e karşı ortak hareket önerisini reddetti ve Hazar Denizi’nde İngilitere’yle işbirliği kararı aldı. Bu da onlar için sonun başlangıcı olacaktı.

     ***

     Kafkas barajını yarma ve Sovyet Rusya ile temas kurma azmi, Kemalist stratejinin de temelini oluşturdu. Mustafa Kemal Paşa, 5 Şubat 1920’de silah arkadaşlarına gönderdiği mesajda, emperyalizmin Sovyet devrimini kuşatma planının tehlikelerini anlatıyor ve bu planın başarısı halinde Anadolu Türklerinin, “sömürge askeri olarak”, hem Kafkas halklarını “itaatinde tutmak”, hem de “Bolşevik istilasının durdurulmasını sağlamak” için kan dökeceklerini söylüyordu. 

Neyse ki korkulan olmadı ve Azerbaycan Parlamentosu 27 Nisan 1920’deki tarihi toplantısında “hâkimiyeti çarpışmadan Bolşeviklere verme” kararı alıyor ve Azeri tarihinde yeni bir sayfa açılıyordu. (C. Hasanlı; Azerbaycan Tarihi 1918-1920; 1998, s.409). Ankara Hükümeti Sakarya zaferinden sonra, Kars Anlaşması ile, Kafkas Sovyet cumhuriyetlerini tanıyacak ve Doğu sınırlarını güven altına alacaktır.

***

Çarlık Rusyası sosyalist devrimcilere çeşitli halklardan oluşan, uçsuz bucaksız bir coğrafya devretmişti. Rusların nüfusun % 43’ünü oluşturduğu bu 160 milyonluk “halklar hapishanesi”nde Orta Asya ve Kafkas Türkleri de nüfusun üçte biri kadardı ve bunlar genellikle “doğulu zihniyet” yaftasıyla küçümsenmekte idiler. Lenin’in durumu anlamak için bölgeye gönderdiği müfettiş Safarof da tüm Bolşevik partilere Rus militan ve teknisyenlerin hâkim olduğunu saptamıştı. Bu yüzden 73 yıl süren Sovyet yönetiminde, teoride kabul edilen “halkların kendi kaderlerini tayin hakkı” pratikte bir türlü uygulanamadı ve 1989’da, Gorbaçov, Birlik’te ayrışmaya yol açacak Glasnost’u ilan ederken de Azerilerle Ermeniler arasında Dağlık Karabağ için ilk çatışmalar başladı. 

Azerbaycan bağımsızlığı, 1991’de, etnik kavgalar ortamında doğdu.

***

Sovyetler Birliği döneminde Türkiye Azerbaycan arasındaki ilişkiler Ankara-Moskova hattına bağımlı ve çok kısıtlı kalmıştı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Soğuk Savaş yıllarında ise bu ilişkiler tam bir güvensizliğe ve husumete dönüştü. Bu koşullarda Birliğin dağılması ve “Türkî Cumhuriyetler”in kurulması da Türkiye’de sevinç uyandırıyor ve umutla karşılanıyordu. Sanki Türklerin tarihi yurtlarında devir teslim işlemi yapılacak, “Büyük Rus” hegemonyasının yerini Osmanlı-Türk “hâkim millet” hegemonyası alacaktı. 

Oysa hayaller çabuk çöktü. Kuşkusuz ilişkiler eskiyle kıyaslanmayacak kadar yoğunlaşmış, karşılıklı sevgi artmıştı. Ne var ki “Türkî Cumhuriyetler”de artık ikinci dili Rusça olan ve evrensel kültüre daha çok bu dille açılan elit zümreler oluşmuştu. Demokratik gelenekten yoksun bu coğrafyada oligarşik yapıları ve bir çeşit “hanedan iktidarları”nı bu seçkinler oluşturdular. Sovyet Rusya’da bir işçi ailesinde dünyaya gelen ve önce KGB ajanı olduktan sonra Parti’de Politbüro üyeliğine kadar yükselen Haydar Aliyev de bu seçkinlerin güvenini kazanarak cumhurbaşkanı olmuştu. Onun tecrübeli yönetiminden sonra, yerini 2003’te oğlu İlham Aliyev alırken, Erdoğan da ara seçiminde milletvekili seçiliyor ve Azerbaycan’ın 1995 Anayasası ile kurduğu “Başkanlık” (pratikte otokratik) rejimine doğru uzun yürüyüşüne başlıyordu. Bu durumda, on yedi yıl sonra, bugün, benzer iktidar yapısı ve anlayışıyla aralarında sıkı bir dostluk kurmuş olmalarında da şaşırtıcı bir taraf yoktu.

***

Oysa bu on yedi yıl hiç de koyu bir dostluk içinde geçmemişti. Erdoğan ilk dostlarını hep Arap liderleri arasından seçmiş, önce Suriye’de Esad sonra da Mısır’da Mursi en yakın “kardeşleri” olmuştu. Azerilerle ise zaman zaman kaygı verici gerginlikler yaşanıyordu. Örneğin 2009 Ekim’inde, AKP iktidarının Ermenistan’la imzaladığı prtokolleri protesto eden Azeriler Bakü’de Türk bayraklarını indirmiş, Türkçü Devlet Bahçeli de “Ermenistan’ı kazanmak uğruna Azerbaycan’ı kaybetmeyi göze alan AKP zihniyeti”ni kıyasıya eleştirmişti. Oysa daha uzun vadede ortak iktidar yapıları, ortak çıkarlar ve etnik yakınlıklar ağır basacak ve sonunda da Türkiye, Azeri-Ermeni çatışmasında açıkça taraf olan tek ülke haline gelecekti. 

Kuşku yok ki bugün Kafkasya’da iki komşunun savaşında Ermenistan işgalci ve haksız konumda bulunuyor ve manevi destek de elbette Azeriler yönünde olmalıdır. Ancak bu yönde aktif bir katılım anlamına gelecek ifadelerden de kaçınılmalıdır. Türk-Ermeni ilişkilerinin arka planı da hatırlanırsa, aktif desteğin son kertede Azerilere ne sağlayacağını düşünmek de gerekmez mi? 

Aslında nüfusu Ermenistan’ın üç katı, savunma bütçesi tüm Ermeni bütçesinden çok büyük ve ordusu da Rusya, İsrail ve Türkiye’den satın alınan silahlarla donanmış bulunan Azerbaycan, gasp edilmiş topraklarını geri almak için verdiği mücadelede mutlaka kendi koşullarına ve olanaklarına en uygun yolu bulmalıdır. Ve bu kavgada haklı davasına en büyük katkı da -mevcut koşullarda hayli iyimser görünse de- ancak bölgede adil bir barışa, özgürlüğe ve halkların çıkarına uygun ve haksever Ermenilerin de katıldığı ortak bir dayanışmayla gerçekleşebilir.

BİR DEMOKRASİ ÖYKÜSÜ

9 Ağustos 2020

1955 yılı sonbaharıydı. Kasım’ın 29’unda siyasal hayatımızda hiç görülmemiş bir olay yaşandı. İktidar partisinin Meclis gurubunda, keyfi yönetim ve yolsuzluk iddialarını ciddiye alan vekiller ayaklanmış, hükümeti istifaya davet ediyorlardı. Oysa Demokrat Parti daha bir yıl önce, rekor bir oyla (% 57,6) seçimleri kazanmış, halk güvenini tazelemişti. Şimdi ise, Menderes, öfkeli vekillerini yatıştırmaya çalışıyor, onlara “siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz!” diye yalvarıyordu.

      O günlerde bu sözler herkesi üzdü; fakat fazla ciddiye de alınmadı. Nihayet Çankaya’da Atatürk’ün son başbakanı, başbakanlık koltuğunda da şeriatcılıkla hiç ilgisi olmayan eski bir CHP milletvekili oturuyordu. Oysa aradan 65 yıl geçti; artık çok değişmiş bir Türkiye’de, çok farklı koşullarda yaşıyoruz, ama yine “Hilafet” konuşuyoruz. Üstelik bu kez iktidar koltuğunda da çok geniş yetkilerle donanmış, başında takke Kuran okuyan, gençleri camilere akın etmeye davet eden bir Başkan oturuyor. Ve tuhaf bir şekilde de bu Başkan kendisini Erbakan ya da Özal’ın değil, Menderes’in ve Demokrat Parti’nin manevi mirasçısı sayıyor!

       Peki, bu nasıl oluyor? Ne yapmalıyız? Olayı ciddiye alıp üzülmeli, önlemler mi aramalıyız? Yoksa eskiden olduğu gibi “hilafet” söylencelerini bu kez de ciddiye almayarak gülüp geçmeli miyiz?      

     Aslında ne o, ne bu! Eğer ortada gerçekten ciddi bir tehlike varsa, bu hiç de “hilafetin ilanı” gibi temelsiz tutkulardan doğmuyor! Esasları bin yıl önce saptanmış olan “Hilafet kuramı” çoktan tarih oldu ve -El Kaide, Daeş vb gibi vahşet orduları dışında- 21. yüzyılda artık hiçbir İslam ülkesi böyle bir iddiada bulunmuyor. Aksine, “hilafet” adına yapılan “tartışmalar” asıl tehlikeyi gizler gibi görünüyor! 

  Aslında Erdoğan’ı Menderes’e çağdışı bir “hilafet özlemi”nden çok,  “saltanat tutkusu” bağlıyor. Unutmayalım ki Osmanlı geleneğinde de “Hilafet ve Saltanat” ikileminde ağır basan “saltanat”tı  ve Osmanlı hükümdarları hep han, sultan, hünkâr, padişah gibi sıfatlarla anıldılar. Bu bakımdan “cumhuriyet” adı altında “saltanat” sürmek mümkündü ve yeryüzünde böyle “cumhuriyet”ler de vardı!

          Oysa ne kadar popülist bir söylemle gizlenirse gizlensin, böyle bir devlet anlayışı, uzun vadede halkın çoğunluğuna sevimli gelemez. Nitekim ne Menderes, ne de Erdoğan başlangıçtaki popülaritelerini koruyabildiler. Zaten birincisi topraksız köylülere toprak dağıtmayı amaçlayan bir kanuna muhalefetle iktidara yürümüş, ikincinin “halkçılığı” da bir “zekât” anlayışını aşamamıştı. Bu nedenle her iki lider de bir süre sonra çıplak gerçeklerle karşılaştılar. 1954’te oy rekoru kıran Menderes, daha ertesi yıl kendi içinden büyük bir direnişle karşılaşıyor ve üç yıl sonra da oyları seçmenlerin yarıdan azına düşüyordu. 

      Oysa Menderes 29 Kasım 1955’teki direnişi doğru okuyabilseydi siyasal rejimimiz çok farklı bir yönde gelişebilirdi. Ama yapamadı; kişisel yapısı buna engel oldu ve “ben odunu aday göstersem milletvekili seçtiririm!” anlayışıyla muhalefeti ezdi ve kutuplaşmayı körükledi: Sonuç da çok hazin oldu. Böylece açılan çığırda darbeler darbeleri izliyor ve sonunda da Türk Silahlı Kuvvetleri siyasal sistemin bir parçası haline geliyordu. 

       ***

     İlginçtir ki Erdoğan da, Menderes gibi, iktidar olduktan beş yıl sonra büyük bir dirençle karşılaşacaktı. Oysa direniş bu kez parti içinden değil, sokaklardan geliyor ve İstanbul, İzmir ve Ankara’da sokaklara dökülen milyonlar “tehlikenin farkındayız!” diye haykırıyordu. İktidar sarsılmıştı ve bu durumda bir seçim yapmak zorundaydı. Ya geri bir adım atacak, laik cumhuriyeti tehlikede görenleri rahatlatacak, ya da sertleşecek ve otoritesini daha da artırmaya çalışacaktı. 

     Erdoğan ve arkadaşları bu ikinci yolu seçtiler; çünkü darbeler döneminin kapandığına, halkın artık “ara rejim” istemediğine ve hiçbir darbe girişiminin de sokak mitingleriyle, sloganlarla başlamayacağına inanıyorlardı. Böylece özünde laik ve demokratik olan bir direnişi, kendi değerlerini paylaşmayan, fakat gösteri yapan milyonları da “postalcı” diye karalayan bir aydın kesimini arkalarına alarak püskürttüler. Böylece giderek bir karşı-devrim niteliği kazanan bu operasyon, hesaplı ve planlı bir şekilde, birkaç aşamada gerçekleşme sürecine girdi. 

    Erdoğan, adeta Mustafa Kemal Paşa’nın devrimci stratejisini taklit eder gibiydi; ama onu tamamen ters yönde uyguluyordu. Nasıl Atatürk devrimci girişimi “safhalara ayırmış” ve hedefe “kademe kademe” ilerlemişse, Erdoğan ve yakınları da karşı-devrimi safhalara ayırıyor ve her safhada başka bir grubun desteğiyle hedefe ulaşmaya çalışıyordu. Böylece çeşitli “açılımcı” kesimler (“ileri demokrat”lar, Kürt açılımcıları, Gülenciler ve geniş bir çıkarcı grubu) “kademe kademe” bu harekete yardımcı oldular. 2010 Anayasa referandumu bu koşullarda oylandı; TSK, sahte belgeler ve toplu davalarla bu ortamda budandı ve bir genelkurmay başkanı da yine bu ruh hali içinde “terörist” suçlamasıyla tutuklandı.

     ***

     Ne var ki gerçekler de birer birer ortaya çıkıyor ve eski destekçiler “kandırıldık” diyerek sırayla gemiyi terke başlıyordu. Ve sonunda da iyice kutuplaşmış,  devlet ve siyaset anlayışı birbirine zıt iki kampa bölünmüş bir Türkiye resmi ortaya çıktı. Oysa bu arada iktidara tepkiler de sertleşiyor ve Erdoğan’ın manevra marjları daralıyordu. 

     2013 yılı, bu koşullarda bir dönüm noktası oldu. 

      27 Mayıs’ta İstanbul’da başlayan Gezi direnişi, dalga dalga tüm ülkeye yayılmış, milyonlarca insan hak ve hukuk özlemiyle sokaklara dökülmüştü. Aslında bu iktidar partisi için de bir toparlanma ve demokratik uzlaşma vesilesi olabilirdi.  Oysa olmadı; nefret duyguları ağır bastı ve demokrasi tarihimizin bu parlak sayfası biber gazlarıyla, coplarla, tomalarla bastırıldı. 

        Yine de huzur tesis edilememişti. Yıl sonuna doğru, bu kez de parti içi bir kavga iktidarı temellerinden sarsıyordu. Gülenciler harekete geçmiş ve emniyet ve yargıya -bambaşka amaçlarla- yerleştirilmiş adamları vasıtasıyla, okullarına el koymak isteyen iktidara ciddi bir ihtarda bulunmuştu.  Bazı bakan evlerinde milyonlarca dolar gizlenmişti; ortada son derece kuşkulu bir durum vardı; buna rağmen olay bir “darbe girişimi” ve paralar da “delil” sayıldı ve dosya kapatıldı. Oysa soruşturmalar devam ederken başbakan olan A. Davutoğlu bile “fezleke”yi ciddiye almış ve ilgili bakanlara Yüce Divan’a giderek aklanmalarını önermişti. İşte AKP 2015 seçimlerine bu koşullarda, kolu kanadı kırık olarak girdi ve.. kaybetti!

       ***

     7 Haziran 2015 seçimlerinde -hala “girdiği her seçimi kazanan” denilen- AKP, aslında oyların % 40,8’i ile 258 milletvekili çıkararak Meclis çoğunluğunu ve iktidarı kaybetmişti. Bu durumda muhalefeti teşkil eden CHP, MHP ve HDP geçici bir koalisyon kurarak anayasal sistemi işler hale getirebilir ve demokratik koşullarda yeni bir seçime gidilebilirdi. Oysa olmadı; MHP’nin, Meclis’e kendisi kadar vekil yollamış olan HDP’ye olan nefreti buna engeldi. Böylece koalisyon kurulamadı; işler sürüncemede kaldı; iktisadi hayat felce uğradı ve sonunda da -AKP’ye çok uygun koşullarda- yeni bir seçime gidildi. Beş ay sonra yapılan seçimlerde AKP iktidarı Meclis’te rahat bir çoğunluk sağlıyor, fakat -kaderin cilvesi- HDP de, bu kez MHP’den de fazla vekillik kazanıyordu.

     ***

     1 Kasım 2015 seçimleri AKP iktidarını rahatlatmış, fakat ülkeye huzur gelmemişti. Aksine, bürokraside bazı kilit noktaları ele geçirmiş Gülencilerin gücü kırılamamış, partiyle beraber devleti de sarsacak hale gelmişti. Üstelik “ılımlı ve uyumlu” İslam anlayışlarıyla ABD ve CİA’nın desteği de arkalarındaydı. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi bu gelişmelerin sonucu oldu.

     ***

      2016 darbe girişimi, darbeler tarihimizde, alışılmış şemalara uymuyor ve gizemini de hala bir ölçüde koruyor. Aslında böylesine kanlı bir girişimin zamanında haber alınarak önlenememesi, iktidar için de büyük başarısızlık olduğu halde, ülkede FETÖ hakkında bir konsensus oluştu ve bir gün öncesine kadar ülkede şeriatçılığından korkulan kuruluş, bir anda din ve devlet düşmanı, CİA’nın oyuncağı bir terör örgütü sayılmaya başladı. Oysa bütün veriler gösteriyor ki, köşeye sıkışan Gülenciler korkuyla Kemalistlere sığınmaya çalışmış, bu yönde bir de laik ve  Atatürkçü bildiri hazırlamışlardı. Niyetleri başlarına da Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı geçirmekti. Böylece, Akar’ın kuvvet komutanlarını da yanına almasıyla, ortaya “Silahlı Kuvvetler Birliği” kontrolünde klasik bir şema çıkacak, darbe de başarıya ulaşacaktı. Kaldı ki bu olasılık karşısında CNN-Türk bile, Erdoğan’la teması sağlamadan önce, darbecilerin bildirilerini yayınlamayı ihtiyata uygun görmüştü. Kısaca 15 Temmuz darbesini, Erdoğan’ın çağrısıyla sokaklara dökülen halktan ziyade, Hulusi Akar ve ordunun üst kademeleri önledi.  Nitekim darbeden iki yıl sonra bile, Hürriyet’de (21 Aralık 2018),  Ahmet Hakan, “(Hulusi Akar) ‘gel, başımıza geç’ teklifine ‘Evet’ diyebilirdi. Alçak darbe girişimine öncülük edebilirdi. 27 Mayıs’ın Cemal Gürsel’i gibi ülkenin bir numaralı muktediri olabilirdi” diye yazabiliyordu.

     ***

     Darbe önlenmişti; çok da iyi olmuştu; fakat ülkeye ne huzur ne de adalet gelmişti. OHAL koşullarında toplu davalar ve tutuklamalar “ara rejimleri” anımsatan bir hızla devam ediyor ve iktidarla CHP “Fetöcülük”  suçlamalarında birbiriyle yarışıyordu. 16 Nisan 2017’de Başkanlık Anayasası bu koşullarda oylandı ve Türkiye, demokrasi tarihinin en köklü değişikliğini  küçük bir çoğunlukla (% 51,4) ile yaptı. Bir yıl sonra yapılan seçimlerde de Erdoğan yine küçük bir çoğunlukla başkan seçiliyor, fakat partisi, büyük bir oy kaybıyla yine Meclis çoğunluğunu kaybediyordu. 

      ***

     Ne var ki AKP’nin artık korkusu yoktu; MHP yine arkalarındaydı. Ama şu vardı: Ülkücülerin amacı, herhalde geçmişte en ağır suçlamaları yaptıkları bir partiye “kuyruk olmak” olamazdı. Buna karşılık onu “rehin” alabilecek güçte de değillerdi ve bu durumda “hayati” gördükleri bazı noktalarda işbirliğiyle yetindiler. Kaldı ki, her fırsatta “anti-emperyalizm” deseler de, AKP’nin, dışarda uluslararası sermayeye, içerde de karmaşık bir esnaf-KOBİ-müteahhit koalisyonuna dayanan iktisat politikasına itirazları yoktu. İşte “Cumhur İttifakı” bu koşullarda doğdu. 

      Aslında hedefine “kademe kademe” ilerleyen Erdoğan, tüm müttefiklerini silkeleyip, kendine düşman ettikten sonra, son kertede Ülkücülere sarılmış, fakat biraz da onların esiri olmuştu. Artık Türkiye’yi tek başına Erdoğan değil, garip ve adı konmamış bir koalisyon yönetiyordu. Üstelik uluslararası planda Türkçü-İslamcı girişimler için elverişli bir konjonktür de vardı.

     ***

     Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra uluslararası planda ortaya 19. yüzyılı anımsatan bir tablo çıkmıştı. İki kutuplu dünyanın yerini, 19. yüzyılın “Düvel-i Muazzama”sını andıran “beş büyükler” almış ve NATO da “komünizm tehlikesi” ortadan kalktığı için gevşek ve hedefi belirsiz  bir örgüt haline gelmişti. Erdoğan, Ülkücüleri de büyüleyen “Dünya ‘Beş’ten büyüktür!” sloganını bu koşullarda geliştirdi. Ve bununla da kalmadı, tüm ittifak bağlarından azade bir dış politika izlemeye başladı. Bu bağlamda en büyük şansı da Putin’le Trump arasındaki tatlı-sert rekabet ilişkisi oldu. Böylece, içerde kahramanlık destanlarına konu teşkil eden “Fırat Kalkanı”, “Zeytin Dalı” ve Libya operasyonlar hep bunlardan biri ya da ötekinin yeşil ışığıyla gerçekleştirildi ve “dur!” denilen yerde de duruldu.  

      ***

     Ne var ki Türkiye’nin olanakları bu aktivizmi besleyemiyor, hak ve hukuk tanımayan uygulamalar da rejim krizini daha ileri bir noktaya taşıyordu. Bu koşullarda yargı bağımsızlığı “Aşilin topuğu” haline geldi.

     Aslında Parlamenter rejimlerde mecliste çoğunluk elde eden iktidar partileri, yürütme erkinin yanı sıra, yasama erkini de kontrol altına alabilirler. Ne var ki  “yargı bağımsızlığı” demokrasilerin “olmazsa olmazı”dır ve onun yokluğunda tüm özgürlükler de yok olur. Oysa bu son dönemde artık  yeni anayasa da yeterli görülmüyor, yargı bağımsızlığı fütursuzlukla ayaklar altına alınıyordu. Bir sanık (Osman Kavala) hakkında mahkemenin verdiği beraat kararının, Devlet Başkanı tarafından “bir manevra” sayılarak, ilgilinin alelacele yeniden tutuklanması açık bir anayasa ihlali ve tam bir hukuk skandalıydı.

     Bütün bu uygulamalar yurt dışında da yakından izlendi ve sonunda da Türkiye’yi -kendileri de itibarsız birkaç ülke dışında- dostu ve itibarı olmayan, bir ülke bir haline getirdi. Üstelik 2008 krizini aşmak için batılı merkez bankalarının yarattığı yapay para bolluğuyla bugünlere gelen ülkelerde artık bu yollar da tıkanmaya başladı. Ayrıca hesapta olmayan bir pandemi darbesiyle, kırılgan ekonomiler daha da kırılgan hale geldi. İç politikada ise, AKP’nin birlikte yeni hamleler deneyebileceği potansiyel dostlar artık kalmadı ve durum acı çıplaklığıyla anketlere yansımaya başladı. 1 Kasım 2015 seçimlerinde, oyların % 61’4’ünü alan AKP-MHP ittifakı 24 Haziran 2018 seçimlerinde % 53,7 ile yetinmiş, son anketlere göre de % 50’nin hayli altına inmişti. Devlet Bey’in daha dün “FETÖ’cü” diye karaladığı Akşener’e bugün “evine dön!” çağrıları da, herhalde barajın altında görünen bir hareketin çaresizliğinden kaynaklanıyordu. Kısaca Cumhur İttifakı gidici; tünelin ucu göründü ve Beştepe’nin belki son umut olarak yaktığı Ayasofya kandili de bekleneni vermedi. Yine de ortam her türlü provokasyona elverişli ve bu geçiş döneminde aydınlatma ve öncülük yapma görevi de tüm sorumluluğuyla  devrimci demokratlara düşüyor!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s