JAMGOCYAN, ONNİCK

ANASAYFA

JAMGOCYAN, ONNİCK; Les Finances de L’Empire Ottoman et les Financiers de Constantinople; 1732-1853. Sorbonne, Paris-I’de savunulmuş “İktisadi ve sosyal tarih” doktora tezi; 1988.

Venedik, Londra, Paris, Stokholm arşivleri taranarak yapılmış çok değerli bir araştırma. Tezini R. Mantran’ın tezinin devamı gibi düşünmüş ve Ömer Lutfi Barkan’ın da tavsiyesiyle Osmanlı arşivlerine girmek istemiş; fakat, bir yıla kadar bekletildikten sonra, hiçbir neden gösterilmeden reddedilmiş. Tezi Jean Claude Perrot yönetmiş. Yazar, sunuşunda çok sayıda tarihçiye ve bu arada övgü ile söz ettiği Ömer Lutfi Barkan’a teşekkür ediyor. Yazar, d’Ohsson’un eserini Osmanlı tarihi hakkında en “précis” (kesin) kaynak olarak gösteriyor.

İncelenen dönemde Osmanlı yönetici sınıfını tamamen Ermeniler finanse ediyorlar: Vezirleri, şeyhülislamı, saray ağalarını, Kırım hanlarını, Eflak Buğdan kospodarlarını vb. (s. 16). Rus elçiliğinin finansmanını da Rum sarraflar üstlenmişler (s. 17).

Yazarın tezine başlangıç ve son olarak aldığı 1732-1853 tarihlerinin önemi şurada: XVIII. yüzyıl ortalarında Yahudi sarraflar güçlerini kaybediyorlar ve yerlerini Ermeni sarraflar alıyor. XVIII. yüzyıl ortalarında İstanbul’da 72 sarraf bulunuyor (s. 13). XIX. yüzyılda da Osmanlıların borçlanmaya başlamaları ile egemenlik yabancı bankerlere geçiyor. 1732’de Egin’li Serpos (Seghpesdross Amira Yerevanents) Babıâli’nin sarrafbaşısı ve bezirgân başısı seçiliyor. 1853’te ise Ermeniler Bank-ı Osmani’yi kuruyorlar. Fakat, bu kuğunun son ötüşü oluyor. Bank-ı Osmani o sırada kurulmuş olan ikinci banka. İlki Baltazzi’lerin ve Fransız Alléon’un “şanssız” Dersaadet Bankası (s. 21). Bank-ı Osmanî Ermeni yükselişinin zaferi. Banka’nın 12 kurucusundan sekizi Ermeni. Fakat 1732 tarihi Ermeni mali üstünlüğünün çöküşünün de yakın olduğunu gösteriyor: Savaş harcamalarını karşılamakta giderek zorlanan Ermeniler yerlerini Avrupalı bankerlere bırakıyorlar (s. 22).

1758’de Yahudi sarraflar “çok eski zamanlardan beri” başında bulundukları Darphane’den kovuluyor ve suistimal yüzünden idama mahkûm oluyorlar. Bu mevki sarayın mücevhercisi olan Duzyanlara geçiyor (s. 18).

1853 yabancılara borçlanmanın da başlangıcı. Devlet kontrolü altında Ermeni sarraflar özgürlüklerini de kaybetmeye başlıyorlar. Yazar, Ermeni sarrafları “XX. yüzyıl başında Türkiye’nin tarım ve sanayi alanındaki inanılmaz geriliğinin gayri iradi suç ortakları” olarak görüyor (s. 23). Zenginlikleri (yalılar, Sultanla yemek yemeler vb) büyük kıskançlıklar yaratıyor ve “tüm Türklerin ve yabancıların onlara kin duymasına yol açıyor” (s. 23).

Sarrafın çeşitli anlamları (para değerini ölçen, para değiştiren, mücevherci) var. Bu sarraflar nereden çıktılar? Daniel Dessert’in Fransa için saptadığı gibi, “laquais financiers” sıfırdan (uşaklıktan) başlayan sarraflar oldu mu? Yazar buna kökeni belirsiz sarraf Yakup örneğini veriyor. Fakat bunun genelleştirilemeyeceğini söylüyor. Zengin aileden gelenler: Duzyanlar, Sofyalıyanlar, Kuleliyanlar, Aznavuryanlar, Tingiryanlar, Cezayirliyanlar vb. (s. 229). Daniel Dessert, ayrıca, Fransa’da XVII. yüzyıldaki mültezimler (fermiers généraux) ve müteahhitlerin (adjudicateurs) sadece iş adamları için takma isimle çalışan hizmetçiler olduğunu söylüyor. Oysa İstanbul’da durum böyle değil.

Darphane eminliğini (Tingiryan’larla alternatif şekilde) Duzyan’lar idare ediyorlar. Paşalar bunlara daima borçlu. Üç tuğlu bir paşanın konağı “en azından beş yüz kişi” ve doğal olarak çok masraflı. Bu yüzden sarraflara borçlanıp onların kontrolü altına giriyorlar. Sarayın, sultan ve valide sultanın, sadrazam ve vezirlerin levazımcısı hep bunlar.

“XVIII. yüzyıl boyunca ve XIX. yüzyılın ilk on yıllarında Ermeni sarrafların Yahudi sarraflara üstünlüğü kendini kabul ettiriyor” (s. 233). Bu bütün gözlemcilerin dikkatini çeken bir olgu. Yazar bu olguyu şöyle çözümlüyor: A) Sayısal faktör: Sadrazam Damad İbrahim Paşa’dan (1718-1730) itibaren büyük paşaların Ermeni sarrafları veriliyor. Sarraf loncası şefleri, sarraflar kâhyası (veya kethüdası) hep Ermeni. B) Zenginlik faktörü.

Sarraflar aynı zamanda yeniçerilerin levazımcısı. Fakat bunlar arasında tek bir Ermeni sarraf bile yok (s. 257). Bunlar hemen tamamen Yahudi. Çöküşleri de yeniçeri kırımı ile birlikte oldu. Yeniçerilerle birlikte en önemli sarraf aileler de (örneğin Zonana’lar) güvenilmez olmuştu (s. 260). Bu arada yeniçerileri giydiren (ayrıca şapcıbaşı olan) Bohor Carmona da idam edildiler. Yeniçerilerin Yahudi levazımcıları arasında Zelebon Yerussalini, Acimanlar, Meir kardeşler; Yaakov, İsai, Baruch Carmona var.

Başlıca Ermeni sarraflar: 1) Devlet mültezimleri; 2) Gümrük mültezimleri; 3) “Sarraf-ı tütün”, gümrük, Mısır gümrüğü.

Rumlar, (Hübsch’ler, Timoni’ler, daha sonra da Danessi’ler) Ruslara çalışıyor. Sofyalıyan İsveç’le işbirliği yapıyor (s. 296).

1758 yılı dönüm noktası oldu. Diğer dönüm noktası da 1853. Bu bağlamda Reşit Paşa’nın sarrafbaşısı Cezayirliyan’ın müsaderesi anlatılıyor. Aslında Reşit Paşa’yı hedef alan bir komplonun kurbanı oldu. Tüm mallarına (annesinin, karısının, kardeşlerinin vb dahil) el kondu. Ayrıca altı ay hapis ve tecrit cezası aldı. 800 bin sterling (seksen milyon kuruş) borçlu çıkarıldı. Mallarının satışından 500 bin sterling elde edildi. İngiliz elçisinin raporuna göre Reşit Paşa Cezarliyan’a 100 bin sterling borçlu imiş. Paşa on bin sterling yıllık maaş, Sultan’dan da 300 bin sterling hediye almasına rağmen borcunu ödeyemiyor; çünkü şimdiden 100 bin sterling harcadığı bir saray yaptırıyor (s. 510). Reşit Paşa azlediliyor. Cezayirli tüm baskılara rağmen borçlularının adını söylemiyor. Bu arada İstanbul gümrüğünde garip bir yangınla Cezayirli’nin gümrük kayıtları da kayboluyor. İşin garibi daha önceki ve sonraki gümrük kayıtları yanmıyor. Cezayirliyan Rus elçisi Menchikov’un gelişi ile tahliye edildi. Sonra İngiltere’ye kaçtı; daha sonra da ülkeye dönüp sefalet içinde öldü. Çeşitli defalar vezir, elçi, gümrük ve öşür mültezimi olmuştu (s. 514).

Yazar, sonuç kısmında ülkede Sultan’ın yanı sıra üç önemli güç olduğunu söylüyor. Bunlar, 1) ulema heyeti; 2) yeniçeriler, yani “kriz ve hoşnutsuzluk” anlarında halkın “silahlı kolu”; 3) İstanbul halkı (her millet dahil) (s. 666-667).

XVIII. yüzyıl ikinci yarısında devamlı Rus savaşları gündeme geliyor. Bu devamlı para ihtiyacı demek. Bulunan çare hep parayı tağşiş etmek. Çağdaşları III. Mustafa’yı tahta geçişinden 1771’e kadar paranın değerini % 40’a kadar indirmekle itham ediyorlar. (Dante daha 1295’te Philippe le Bel’i bununla suçlamış). III. Selim de 1789-92 arasında hep bunu yapıyor; en önemli tağşişlerin yapıldığı yıllar (s. 671). Bu politika mülk sahiplerini, rantiye takımını, ulema ve ayanı harap ediyor. Borçlular da (kiracılar, zanaatçiler, köylüler, dükkan sahipleri vb) enflasyon içine çekiliyor. Ne zaman ki Sultan büyük mülk sahiplerinin ve ulemanın desteğine muhtaç oluyor, o zaman paranın güçlenmesi gündeme geliyor. Ermeni ve Yahudi sarraflar bu süreçte devreye giriyorlar. Onlar zenginlerin (“grands bourgeoisies” diyor yazar) temsilcisi. Bu da, mücevher veya “iyi para” biriktirmeye (“thésaurisation”a) yol açıyor. Kötü para ve iyi para aynı anda piyasada oldukları için para reformu da yapılamıyor. Hükümet kuyumculuğa savaş açıyor; kıymetli maden ihracını altın-gümüş kap kacak yapmayı yasaklıyor vb. (Bunlar XIV. Louis’nin de başvurduğu önlemler).

Savaş veya savaş tehlikesi müsadereleri artırıyor (örneğin, 1828’de Katolik Ermenilerin müsaderesi ve sürülüşü). XVIII. yüzyılın ikinci yarısında önemli (ve kansız, şiddetsiz) bir değişiklik yaşandı: Ermeni sarrafların Yahudi sarraflara nisbetle yükselişi. İncelenen dönemde 25 sadrazamdan 23’ünün sarraf veya bezirganı Ermeni; kalan ikisinden biri Rum, diğeri de Yahudi. Buna karşılık tüm Yeniçeri sarrafları yahudi idi. Diğer yüksek devlet adamları da çok büyük bir oran da Ermeni sarraf kullanıyorlar. Yazar adeta sınıfsal çerçeve çiziyor (s. 679).