ŞENİ, NORA

ANASAYFA

ŞENİ, NORA (1950-…); LE TARNEC, SOPHİE; Les Camondo, ou l’Eclipse d’une Fortune;

Arles, Actes du Sud, 1997.

Eser “Camondolar, Bir Hanedanın Çöküşü” başlığı altında Türkçe’ye çevrildi (İletişim, 2000). Aşağıdaki notlar Türkçe çeviriden alınmıştır.

Osmanlı Yahudilerinin kaderinde ve Osmanlı bankacılığının gelişiminde önemli bir rol oynayan bir ailenin sagası..

Camondo’ların öyküsü bir “felaket”le, Haim Camondo’nun ülkeden kovulması ile başlar.. Kendisi Yeniçerilere –vergi muafiyeti karşılığı- çuha tedarik eden bir aracıdır. Osmanlı ordusuna 16. Yüzyıldan beri Selanik tüccarları çuha tedarik etmektedir. 1568 beratı bunu resmileştirmiştir. Oysa 1826 Yeniçeri kırımı Zonana ve Carmona gibi mültezim aileler için de felaket olur; idam edilirler. (s. 160). Şeni’ye göre bu ticaretle ilgili bazı “entrikalar” Haim’in de yurttan çıkarılmasına neden olmuş olabilir. Zarara uğrasa da -istisnai olarak- malları müsadere edilmez. Aile Trieste’ye gider. İtalya ise “yeni bir refah döneminin başlangıcı” olur. (s. 12-13). 1784 yılında Haim’in oğlu Abram Konstantiniye’ye dönüp işinin başına geçecektir. Yine de “İtalya’yla olan bağlar” ailenin kimlik konusunda devamlı olarak “vurgulamakta haz duyduğu bir nitelik” olarak ortaya çıkmaktadır. (s. 15).

“18. yüzyıla kadar Yahudiler Babıali’ye borç veren, ülkenin kambiyo işlerini yürüten, bir nevi bankerlik olan sarraflık mesleğinde önemli bir yere sahiptiler. Bu Yahudilerin durumunu, Fransa’da hükümdarın işlerini takip eden, ordusu için çuha, ödemeleri için para tedarik eden Saray Yahudileriyle karşılaştırmak mümkündür” (s. 17). Fakat giderek Ermenilere karşı güç kaybına uğramaktadırlar. 1758’de Darphane’nin, Ermeni Duzyan ailesinin eline geçmesi bir dönüm noktası olur. 1769’da Mısır gümrük idaresi de ellerinden çıkar; on yıl sonra da tütün idaresinden uzaklaştırılırlar. Yine de 1801’de Konstantiniye’de Osmanlı tebaası için geçerli gümrükleri -biri ünlü bankacı Fua olan- iki Yahudi belirliyor; 1826’ya kadar da yeniçerilere levazımcılık yapıyorlar. 19. Yüzyılın ortalarında ise,  Camondo ailesi tekrar gücünün zirvesine ulaşırken, Yahudi cemaati “sefalet ve mutsuzluk” içindedir; “Yahudi mahalleleri karanlığa gömülmüştür” (s.19). Aynı tarihlerde gayrimüslim mahallelerde yerleşim kriterleri “maddileşmekte”, varsıllar Pera ve Galata’ya göçmektedir. Bu arada Yahudi seçkinler Haliç’te Balat ve Hasköy’ü; Boğaz’da da Ortaköy ve Kuzguncuk’u terk ederler. Yabancı temsilcilikler de Pera’dadır. (s. 20).

İsaac Camondo 1832’de vebadan öldüğünde kardeşi Abraham’a 25 milyon dolar miras bırakmıştır. (s. 21; Şeni, şu kaynağa dayanıyor: Revue Encyclopédique Juive, 1969, no 11). Abraham Salomon de Camondo (1780/1785-1873) Camondo’ların servetini zirveye çıkaracak olan Nissim ve Abraham-Behor’un babasıdır.

Tanzimatla başlayan “Osmanlı Islahatçılığı” Camondolar için önemli bir fırsat olacaktır. Onlar bunu “varoşların ortadan kalkması” olarak değil de “vatandaşlık kavramına doğru bir adım” şeklinde anlamak istiyorlar (s. 25). Islahatçılar içinde en çok “Camondo’ların finansal geleceğini etkileyen kararları alan” Ali Paşa övülüyor. Bu “dürüstlük ve namusluluk timsali” (A. de Fontmagne’a göre) “o kadar derin ve kapsamlı bir tedrisattan geçmiş ki kendisinden dünyanın en bilgili Türk’ü diye söz ediliyor(muş)” (s. 28).  Fuad ise çok farklı bir karakter; fakat o da çok övülüyor: “Camondo’lar Fuad’ın özel bankerleriydi” (s. 29).

1839’da ilk kez “elle yazılı” kağıt paralar (kayme) basılınca birkaç ay içinde bir o kadar da sahtesi çıkıyor. Sonra “basılı banknotlar” çıkarılıyor, fakat onlar da taklit ediliyor. Tamamen sarrafların denetlediği piyasadaki dalgalanmalar yüzünden para değerinin bir gün sonra bile ne olacağı bilinmiyor. (A. du Velay, s. 125). Bu durum küçük sarraflara yarıyor; büyük bankerler –ve bu arada Camondo’lar- bu yüzden reformlardan yana..

Ağabeyi İsaac’ın 1832’de ölümünden sonra şirketin (I Camondo ve Şürekası) başına geçen Abraham Salomon şirkete otuz yıl boyunca “muhteşem bir atılım” yaşatır. Devlet de 1845’de Alléon ve Théodor Baltazzi’lerle ortak olarak Dersaat Bankası’nı (Banque de Constantinople) kurar. (s. 34-35).

Kırım Savaşı ve 1856 Fermanı Osmanlı finans ıslahatında bir dönüm noktası teşkil eder. (G. Young, II, s. 9). Camondo’lar bu alanda öncü konumdalar. Devlet de 1845’de Alléon ve Theodore Baltazzi’lerle ortak olup sektörün ilk modern kuruluşu olan Dersaadet Bankası’nı (Banque de Constantinople) kuruyor. Fakat asıl önemli gelişmeler 19. yüzyılın ikinci yarısında, Kırım Savaşı’ndan sonra yaşanacaktır. (s. 34-35).

Avrupa’dan Osmanlı pazarına ilk önemli ilgi Fransız Rotschild’lerden geliyor. Alphonse de Rotschild’in cebinde babası James’in Babıali’ye sunduğu bir proje var. Büyükelçi E. Thouvenel de arkasında. Oysa İstanbul’da hükümetin İngiliz bankacılara 500 bin sterlin sermayeli “Ottoman Bank”ı kurma izni verdiğini öğreniyor. (s. 36). İngiliz-Fransız rekabeti böyle başlıyor.

Alphonse de Rotschild, Thouvenel’e yazdığı mektupta Banka kurucularının (Compagnie Layard) kendileriyle anlaşmayı çok istediklerini, fakat önerilerinde asla kabul edilemeyecek bir husus olduğunu yazıyor: Banka her türlü banka muamelesinin yapılacağı tekelci bir kuruluş olacak, yani “resmi” bir banka niteliği kazanacak! Oysa bunu Fransız Hükümeti’nin de kabul etmesi olanaksızdır. Mektupta şu satırlar var: “Fransız Hükümeti haklı olarak Türkiye’deki mali meselelerin çözümünde büyük gelecek vaat eden bir menfaat görmektedir. Bu konu ciddi ve etkili bir nüfuzun tesisine temel oluşturabilir”. (s. 37-38). Bu da tabii Fransız çıkarlarına aykırıdır. Kaldı ki Kırım Savaşı dolayısıyla Fransa’nın itibarı çok artmıştır ve Thouvenel, Canning’in giderek yerini almaktadır. Yine de “Fransız bankacıların Konstantaniye’de kendilerini kabul ettirmeleri için Pereire biraderlerin başarısını ve 1863’te Bank-ı Osmanî-i Şahane’nin kurulmasını beklemek gerekecektir”. Bankanın kuruluş mukavelesini neredeyse tek başına İsaac Pereire kaleme alacaktır. Banka hem bir merkez bankası hem de mevduat bankası olarak çalışacaktır. “Banka iskonto yapabilecek, mülk edinebilecek, her nevi mal ödemesi yapabilecek, şirketlere iştirak edebilecek ve tabii para basabilecektir” (s. 39. J. Autin, Les Freres Pereire, Paris, 1984, s. 158). Bu durum doğal olarak Galata sarraf/bankerlerinin tepkisine ve husumetine yol açar. Ayrıca yerel planda mevduat yetersizliği bankayı Avrupa’ya tahvil ihracına (borçlanmaya) zorlar. Bu durumda Banka’nın yerel ortaklar da bulması lazımdır ve Banka daha kuruluş aşamasında “Pera’da kök salmış Avrupa kökenli ailelere mensup” Monsieur Alléon ve Monsieur Hansen ile ortaklığa gider. (s. 39). Banka’nın kuruluşundan bir yıl sonra da, 1864’te, aralarında  Camondo’ların da bulunduğu Galatalı bankerler Osmanlı İmparatorluğu Şirket-i Umumiyesi’nin (Société Générale de l’Empire Ottoman) kurulmasını kabul ederler. (s. 40). Şirket 2 milyon sterlin sermayeli olup, beheri 20 sterlin olan 100 bin sterlinin takriben % 10’u İstanbul’da sermaye piyasasına arz edilmiş, 26 500 kadarı da Londra’da piyasaya sürülmüştür. Kalan kısım da kurucularındır. İtibarı, kurulduğu yıl Osmanlı Devleti’ne 50 milyon Frank borç verebilecek kadar yüksektir. (s. 42).

Osmanlı Bankası’nın Londra’daki başkanı William Clay’e göre, Banka, Devlet’in Avrupa ile borçlanma ve diğer muamelelerinde ideal araçtır; fakat “hükümet, belediyeler ve hatta şahıslarla ilgili bir dizi finansal muamele vardır ki bu muamelelerde yerli bankerler ve Konstantiniye sermaye sahipleri tecrübe, bilgi birikimi ve yerel ilişkileri sebebiyle en uygun araçlardır. Dolayısıyla, Banka’nın, genel olarak zengin, güçlü ve deneyimli bu şahıslarla ittifaka gitmesi anlaşılabilmektedir ve idarecilerimizin genel intibaı bu şahısları karşımıza almaktan ziyade bankamızla işbirliği yapan dostlar olarak yanımıza çekmenin şayanı tercih olduğu istikametindedir” (s. 40. Alıntı: Bankers Magazine, XXIV, 1864). Bu işbirliğinde Camondo’ların yanında Rum bankerler de (Baltazzi, Zoğrafos, Zarifi, zafiropulo) bulunuyor. Bunlar da zaten Fener’i terk edip Pera ve Galata’ya yerleşmiş durumdalar. “Galatalı bankerler cemaatler arası kinin bulaşmadığı bir dünyada yaşamaktadırlar” (s. 121). Ayrıca Rumların bir kolu da Avrupa’ya (Baltazzi’ler Viyana’ya; Zarifi’ler Marsilya’ya) yerleşeceklerdir.

Camondo’lar (“Doğu’nun Rothschild’leri”) Yahudi cemaatinin refahı ve  aydınlanması için de çalışırlar. Amaç da 1856 Fermanı’nın tanıdığı cemaatler (Rum, Ermeni, Yahudi) arası eşitliği pratiğe geçirmektir. Rumlar buna şiddetle karşı çıkmakta, Yahudiler aleyhine iftiralar atılmakta, tertipler  düzenlenmektedir. (s. 59). Buna karşı Camondo’lar entegrasyonist bir politikaya yardımcı olmaya çalışıyorlar. Bunun en önemli aracı da eğitimde reformlar. Öncü de Abraham-Béhor. “Abraham Béhor Türkçe’nin öğretilmesiyle dindaşlarının itibarlarını yeniden kazanmaları ve bir nevi siyasi erginliğe kavuşmaları umudunu beslemektedir. Düşüncesi dindaşlarını vatandaşlık yoluna sevk etmektir. Osmanlı İmparatorluğu’nun yapamadığını gerçekleştirir: Okullara ortak bir müfredat koyarak ve resmi dil öğretimini yaygınlaştırarak azınlıkları millileştirmek”. Aslında bu konuda ilk uyarı -Şam’da 1840’ta patlak veren “Fısıh kurbanı” iftirası ve olaylar vesilesiyle- İngiliz banker Montefiore’den gelmiştir (s. 61). Ne var ki eğitim reformu ve bunun ürünü olan Hasköy Okulu hahamların, ortodoks Yahudilerin tepkisiyle karşılaşır. Sonunda Camondo aforoz edilir. 1862’de İstanbul’da İtalyan Yahudi Cemaati kurulur. “Bu ülke Camondo’lar için her zaman sığınılacak bir yer olmuştur”. (s. 67). İtalyanca’ya da, “Pera sokaklarını çınlatan lingua franca”ya sadıktırlar.

1860’da Fransa’da Alliance İsraelite Universelle “Fransız Yahudilerinin en çok asimilasyona uğramış kesimine mensubu isimler” tarafından kurulur. (s. 72). Dört yıl sonra da Nissim de Camondo2nun öncülüğünde İstanbul’da bir şube açar. Törende Genel Başkan Adolphe Crémieux de hazır bulunur. Camondo’nun yaptığı konuşmada belirttiği gibi kuruluşun “halklar arasında eşitliği sağlamaktan başka amacı yoktur”. (s. 72).

Harbiye Okulu’na Hristiyan gençlerinde kabulü üzerine Yahudiler de harekete geçerler. Sonuç alınamaz. Nissim’in ifadesiyle “kısmen bu eğitim kurumunun idarecilerinin kötü niyeti, kısmen de dindaşlarımızın askerlik sanatına ve Yahudi şeriatınca yasaklanan yiyeceklere karşı duydukları tepki” bu olumsuz sonuçta belirleyici olmuştur. (s. 74).

YahudiCemaati’nde olduğu gibi Rum Cemaati içinde de reformist ve bu bağlamda filantropist bir akım var. Örneğin Zarifi ve Zoğrafos Helenistik dil ve kültürün tanıtımını üstlenen Konstantiniye Rum Edebiyat Derneği’nin finansmanını sağlıyorlar. Fakat aradaki fark şu: Rumlar milliyetçi; 1832’de kurulan Yunan Devleti yanlısı! (s. 81). Alliance ise evrenselci ve entegrasyon/asimilasyon yanlısı. 1908’de Jön-Türk’lere yakın Alliance’cı Haim Naum’un hahambaşı seçilmesi ile “Osmanlı Yahudi Cemaati tarihinde görmediği bir kutuplaşma yaşayacaktır” (s. 82).

29 Ekim 1868’de Abraham Behor Paris’ten Nissim de Camondo’ya şu mektubu yollar: “Madem ki bir işi almak için yabancı himayesine ihtiyaç hissedilmektedir, o zaman bizim de gelecekte bu himayeyi elde edecek şekilde hareket edeceğimiz Ekselansları Ali Paşa hazretlerine ifade edilmelidir. Bu olmasaydı işi alacağımız açıktır; zira şartlar aynıdır, hatta bizim şartlarımız daha iyidir”. (s. 83). Bu “Sadrazam Ali Paşa’ya bir meydan okumadır”; tam bir dönüm noktasıdır ve stratejik bir karara yol açar. Finans dünyasında Londra’da, Paris’te mevcut olacaklar ve “Osmanlı hükümetiyle borç pazarlığını” (daha kolay şekilde)  Fransız başkentinden yapacaklardır.. Bu düşünceyle bir yıl sonra da Paris’e yerleşmek üzere Monceau Parkı civarında bir arazi satın alırlar.

1868 Ekim’inde yeni bir banka kurulur:  Crédit Général Ottoman. Şirketi Osmaniye’ye rakiptir. Üstelik onun üyelerinde bazılarını da bünyesine katmıştır. Yerli ana sermayedar Théodore Tubini olup, Zoğrafos, Zafiropulo gibi Rum sermayedarlar da işin içindedir. Camondolar dışlanır; zaten bu onların şirketine karşı “uzun vadeli bir stratejinin uygulamaya konulması”dır. 1869 yazında Camondo’ların Paris’e “büyük sefer”i başlar! (s. 100). Tam da göçerken güzel bir sürprizle karşılaşırlar. Süveyş Kanalı’nın açılışına gelen İmparatoriçe Eugénie Osmanlı Devleti’ndeki finans işlemleri için Camondo’ların kurumunu seçmiştir. “Üstelik İmparatoriçe nişan verme konusunda İmparator’a nazaran daha cömerttir” (s. 118). Bu arada Türkiye’ye 300 milyon Franklık bir borca da aracılık yaparlar..

Camondo’lar Paris’te hızla yükselirler; bu arada oradan yönettikleri “(Osmanlı) yatırımları da çeşitlenecektir”; örneğin Dersaadet Tramvay Şirketi gibi girişimlerle (s. 126). Ne var ki Osmanlı Devleti gücünü kaybettikçe finans ilişkileri de bundan nasibini almaktadır..

ŞENİ, NORA; Marie ve Marie; Konstantiniye’de Bir Mevsim (1856-1858); İstanbul,

İletişim Yayınları, 1999.

Eserin ilk (Fransızca) baskısı: Marie et Marie; Une Saison à Constantinople, 1856-1858. Geneva, Metropolis, 1996.

Marie’lerden biri (Marie Thouvenel, 38 yaşında) İstanbul’daki Fransız elçisinin (Edouard Thouvenel) karısı. İkincisi de onun kuzini Marie de Melfort. Eser bunların mektuplarından oluşuyor. Marie de Melfort da (28) izlenimlerini bir kitap haline getirmiş. Bu kitap da elli yıl sonra Barones Durand de Montmagne imzasıyla yayınlanacaktır. (Türkçeye de çevrildi).

Girişte elçinin Sultan Abdülmecid’e Légion d’Honneur vermesi (bir ilk) merasimini elçi tarafından anlatan ilginç bir belge var. Çeviriyi Fuat Paşa yapmış. Burada deniliyor ki “Bu nişan Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderini, bundan böyle Avrupa hukuku güvencesine bağlayan ve bu uygarlığı koruyan büyük ittifakın teminatıdır ki, Majesteleri de tahta çıktıkları zamandan beri, bakanlarının yardımıyla, bu uygarlığın maddi ve manevi yararlarını hükümdarlığı altında yaşayan halklara yayma niyetini ifade etmiş ve hükümdarlığının şanını bu görevin başarıyla ifa edilmesine bağlamış bulunmaktadır”. (s. 16). Fransız ulusal arşivinden alınan 31 Aralık 1855 tarihli bu belge III. Napolyon’nun politikasını çok iyi özetliyor.

N. Seni, “Sahnedeki Olaylar: Kişiler ve oyunlar” başlığı altında (s. 23-73) güzel bir özet yapmış.

Thouvenel Yunan hayranlarına karşı Türkleri savunuyor. Thouvenel, 6 Mart 1856 tarihli bir raporunda şunları yazıyor: “Gelin, Doğu’yu bir ziyaret edin; önyargılarınızın nasıl değiştiğini göreceksiniz. Hem Atina’da hem de Konstantiniye’de yaşamış olan benim gözümde Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında bir fark yok; daha doğrusu ikisi de beş para etmez” (s. 29).

“Hiç sözünü etmese de Thouvenel’in esin kaynağı ve örnek aldığı model Napoléon reformlarıydı” (s. 32).

Thouvenel Müslümanların Babıali’den çok dini hiyerarşi tarafından ezildiği kanısına varır. Aynı şey gayrimüslimler için de söz konusu. Beneditti’ye notunda (28 Ocak 1856) şunu yazmış: “Gayrimüslim cemaatler içinde reform yapma konusundaki düşüncelerimin hayli taraftar bulduğunu göreceksiniz. Bu konuyu uzun boylu düşündüm ve Türklerden çok kendi rahi,pleri tarafından ezilen Hıristiyan kaderini kesin olarak iyileştirmenin yolunun buradan geçtiğine derinden inanıyorum” (s. 33). Özellikle Rusya etkisindeki Rum Patrikhanesini ıslah etmek gerekiyor. Kalimaki Efendi bu konuda yardımcı olabilir. Stratford “din değiştirme özgürlüğü”nden yana; Thouvenel Müslümanların bu konuda özgür olabilmesini istemenin zırvalık olduğu kanısında. Oysa Fransa’da da bu konuda Mareşal Bosquet başkanlığında bir dernek kurulmuş (s. 34-35). Thouvenel göreve başladığında Stratford otuz yıldır görevde.. Çok kaba ve küstahça davranıyor; nazırları aşağılıyor. Buna Dışişleri Bakanı Lord Clarendon bile itiraz ederek Türklerin “..etkinizin onları halkın gözünde küçükdüşürecek düzeyde artmış olmasına katlanamadıklarını ve padişahın sizinle birlikte hükmetmesine izin vermeniz gerektiğini (bunlar doğrudan Ali Paşa’nın sözleridir) bildiriyorlar” (s. 47. İngiliz Dışişleri arşivinden 4 Ocak 1856 tarihli nota).

III. Napolyon savaştan sonra İngiltere’den uzaklaşmış; Rusya’ya yaklaşmış. Bu, Türkler arasında büyük bir düş kırıklığı yaratıyor. (s. 37).

Savaş’tan sonra İstanbul’da diplomasiye Stratford-Thouvenel çatışması egemen oluyor. Stratford’un kibri ve tahakkümünden Palmerston bile şikayetçi. 1857 yazında patlak veren Tuna Prenslikleri sorunu Stratford’un mağlubiyeti ve elçilikten ayrılması ile bitiyor. (s. 50).

Ali Paşa’nın kültürü ve (Reşid Paşa’nınki gibi) Fransızcaya hâkimiyeti çok övülüyor. Marie de Melfort’a göre “bir kardinalle teoloji konuşup ona kafa tutabileceği gibi bir Yahudiyle de kolaylıkla Yahudilik üzerinde konuşabilen biriydi” (M. de Melfort; s. 55).