MİKES, KELEMEN

ANASAYFA

MİKES, KELEMEN; Türkiye Mektupları; Ankara, Maarif Matbaası, 1944.

Eser Milli Eğitim Bakanlığı yayınları arasında çıkmış bir “Macar klasiği”.. Hasan Ali Yücel’in genel önsözü ve çevirmen Saadettin Karatay’ın da tanıtma yazısı var.

Yazar Erdel’li. Bir soylunun üvey oğlu; Erdel beyinin (II. François Rakozi) hizmetine giriyor. Avusturya’ya karşı istiklal savaşı başarısız kalınca Fransa’ya kaçıyorlar. Fransa’da geçirdiği beş yıl kişiliğinin gelişmesinde son derece önemli. Hain sayıldıkları için Macaristan’a dönemiyorlar. III. Ahmet’in onları davet etmesi üzerine Türkiye’ye gelip, Tekirdağ’a (“Macar sokağı”na) yerleşiyorlar. Fransız elçiliği ile de temas halindeler. Yeni adetlere alışmakta zorlanıyorlar. Türkçe öğrenemiyor. Mektuplarında tanıdığı Fransız Cesar de Saussure’ün notlarından da yararlanıyor. Eser 207 mektuptan oluşuyor. Eser 207 mektuptan oluşuyor; mektuplar Baron de Tott tarafından bulunup Fransa’ya götürülmüş! İlk mektup 10 Ekim 1717 tarihli; sonuncu ise Tekirdağ’da yazılmış, 20 Ocak 1758 tarihli mektup. Mikes 1761 yılında vebadan ölüyor. İlk izlenimler Türk mutfağı ile ilgili. “Türk’ün o kadar güzel yemekleri olacağı kimin aklına gelirdi ki? (…) en aşağı seksen kap yendiği halde sofradan aç kalktım… bir kere elinizi uzattığınız yemeği hemen kaldırıp götürdüler, ikinci, üçüncü..” (s. 7). Türk kadınları hakkında ise iç karartıcı betimlemeler var.. Evlerde “pencereler açılmaz”; kadınların görünmemesi lazım; “Fransa kadınların cenneti, atların cehennemi; Türkiye atların cenneti kadınların cehennemi derler; ne kadar doğru!” (s. 33). Sokak tarafına bakan pencere açılmıyor (s. 83). “Burada bir Türk efendisinin karısı bütün bir yıl bile evden dışarı çıkmaz” (s. 70). “Ermeniler karılarını Türklerden ziyade kıskanıyorlar; komşum olan kadını hala görebilmiş değilim” (s. 86).

Evlerde eşya çok az. Ne masa, ne sandalye! “Eskiden Yahudilerin iskemlesi bulunmazmış; Türklerin bugün de öyle şeylere ihtiyaçları yok!” (s. 39).

Tekirdağ’da dört millet (Türk, Rum, Ermeni, Yahudi) var; ayrı mahallelerde oturuyorlar. Veba salgını bile bir millette kalıyor; öbürüne geçmiyor. Vebadan günde 150 kişinin öldüğü oluyor. Sonunda yazarın kendisi de bu hastalıktan gidiyor. 

Şehir ticarette çok ilerlemiş. Her gün şehre üç yüz kadar arabayla mal gelir; bunlar gemiye yüklenerek İstanbul’a yollanır. (s. 98). Denizden de buraya çok mal geliyor. Nüfusta Türkler çoğunluk. Tek bir hakim var; o da üç yıl için seçilen Müslüman kadı. Her milletin muhtarı var; fakat kadı nezaretinde iş görüyor. Kadılar o mevkiyi satın alıyor; fakat kısa zamanda yükünü tutuyor! Rumlar “ez azgın millettir; Türklerden korkmasalar biz burada durabilir miyiz?” (s. 100).

“Ermeni kadınları büyük işe giriştiler; pamuk ekiyorlar” (Tekirdağ, 22 Nisan 1725, s. 156). Yazar bu konuda ve ipekçilik hakkında uzun izahatlara girişiyor.

16 Ocak 1725 tarihli mektubunda birkaç yıldır  süren Osmanlı İran savaşından söz ediyor. “Biz, Türklerin kazanmasını dileriz; çünkü onun ekmeğini yiyoruz. Başka hiçbir memlekette sığıntıya bu kadar yardım edilmez (…) Türlere nerede rastlasak bizi hep iyilikle karşılarlar; çünkü Türkler en çok Macarları severler” (s. 155).

Mikes Türkleri son derece “barışçı” saymakla beraber, İstanbul’un fethini anlatırken onu korkunç bir zalim olarak sunan şeyler de anlatıyor (s. 173). “Mehmet de kendi milletini sakınmıyor, muhasaradan kaçanları kendi eliyle öldürüyordu!”. Ayrıca şu olay: Fatih’e güzel bir Rum esir hediye etmişler; onunla üç gün geçirmiş; Sadrazam ve diğer rical devlet işlerinin ihmal edildiğini söyleyince, ne kadar güzel olursa olsun bir güzel için devleti ihmal etmeyeceğini göstermek için onların huzurunda kızın kafasını kılıçla uçurmuş! Sonra kendisine akıl verenleri de öldürtmüş!!