ALTINAY, AHMET REFİK

(ALTINAY), AHMET REFİK; Lâle Devri (1718-1730); Tarih Vakfı Yurt yayınları, İstanbul, 2011.

Altınay (1880-1937) harbiye mezunu. 1908’de aynı okulda tarih öğretmeni oluyor. Yüzbaşı iken askerlikten istifa ediyor. Tarih-i Osmanî Encümeni’ne üye seçiliyor. 1925’te Abdurrahman Şeref’in ölümü üzerine Türk Tarih Encümeni başkanı oluyor. Darülfünun’da müderrislik de yapıyor. 1933 reformunda kadro dışı kalınca çok etkileniyor ve Büyükada’daki evine kapanıyor.

Popüler tarihçiliğin kurucusu sayılıyor. Çok sayıda eseri var. 1915’te kaleme aldığı Lale Devri, en önemli eserlerinden biri.

Eserde temel kaynak olarak o dönemi anlatan vakanüvislere (Raşid, Asım, Suphi efendiler) ve Fransız elçilerin (Bonnac, Villeneuve) sefaretnamesine dayanıyor. Ele aldığı dönem (1718-1730) tam bir barış dönemi.

İbrahim Paşa çok övülüyor: “Sadrazamlık makamının onurunu koruyacak bütün özelliklere sahipti (…) gerçekten akıllı, aydın düşünceli, sanat zevkiyle yetişmiş bir vezirdi” (s. 18-19). Yönetimde en önemli yerlere de kendi müntesiplerini yerleştiriyor. Sultan’ın kızıyla da (Fatma Sultan) muhteşem bir düğünle evleniyor.

III. Ahmet ise son derece cimri ve para düşkünü bir padişah: “Kendinden önceki padişahlardan hiçbirisi bu derecesini ortaya koymamıştı (…) Artırılan gelirler halk yararına harcanmasından çok III. Ahmed’in hazinesini doldururdu” (s. 14). Bu yüzden de savaşa karşı. Özellikle inşaata düşkün..

Pasarofça Anlaşmasını (1718) takiben sadrazam olan İbrahim Paşa hemen mali durumu düzeltmeye başlıyor. Dış politikada da Fransa’ya dayanıyor. Rakoci’nin tavsiyesi ile Prusya ile de dostça ilişkiler kuruluyor. Bu arada Katolik rahip ve misyonerlerin Rum ve Ermenileri Katolik yapmaya çalışmaları da önleniyor. Ayrıca Pasarofça ile Avusturya da Fransa ile aynı ticari hakları elde ediyor. Gümrük vergilerinin artması da Fransa’nın Osmanlı Devleti’ne ihracatını “on milyon kadar” azaltıyor (s. 20). İbrahim’in gelir politikasının bir kolu da “boş olan yeniçeri kadrolarının Hazine’ye kazandırılması”; Hazine geliri bu yolla yedi milyon kuruş artıyor. (s. 22).

Aslında döneme damgasını vuran özellik zevk ve eğlence! İstanbul’un en güzel yerleri saray, köşk, çeşme ve bahçelerle süsleniyor. Zeyrek’te Ayşe Sultan, Paşakapısı’nda Fatma Sultan sarayları ve Kandilli Sarayı.. Kağıthane’de Sadâbâd; Salıpazarı’nda Emnabad; Cağala Sarayı civarında Ferahabad; Alibeyköy yakınında Hüsrevabad; Bebek’te Hümayunabad; Defterdar’da Neşedabad en ünlü kasırlar.. (s. 23). Kağıthane’de sesizce akan nehrin her iki tarafı ve dağlık araziler devlet ileri gelenlerine dağıtılmış!

Dönemin sembolü Lale! İlk kez 4. Murad’ın Bağdad seferinden dönüşünde Müverrih Koca Hasan Paşa bu fikri yayıyor. 4. Mehmed zamanında da Avusturya elçisi İstanbul’a sokuyor. Müthiş yayılıyor; ticareti gelişiyor; her bahçeye ekilmeye başlanıyor ve kısa sürede 839 çeşit lale ortaya çıkıyor. Felemenk’ten gelen laleye (“Lü’lü-i Erzak”) İbrahim Paşa ödül veriyor. (s. 32-33). Bu zevk ve eğlencenin şiirlerini de Nedim yazıyor! Eserin ressamı ise Jean Baptiste van Mour! İstanbul’da otuz sene oturmuş, 1737 yılında ölmüştü. Çeşitli tabloları arasında III. Ahmed’in, İbrahim Paşa’nın ve Patrona Halil’in (üç adet) portreleri de var. (s. 50).

Kültürel açıdan en önemli gelişme de bu dönemde ilk matbaanın açılması. Yazar bu konuda başrolü Yirmisekiz Mehmed Çelebizade Mehmed Said Efendi’ye veriyor. Paris’ten dönüşünde (1720) “padişahlık müteferrikalarından Macar İbrahim Ağa’nın bu sanatı bildiğini öğrenmiş, kendisiyle görüşerek İstanbul’da bir matbaa açmaya karar vermişti” (s. 59). İbrahim Paşa kütüphaneciliğe de çok önem veriyor. Padişah Sarayı’ndaki kitaplık da onun zamanında yapılıyor. Bu kütüphaneye “dört binden fazla” kitap koyduruyor (s. 63). Şehircilik etkinlikleri de önemli. Saray’ın etrafındaki surlar tamir ediliyor; Beşiktaş’tan Kabataş’a rıhtımlar yapılıyor..

Fransa ile ticaret çok yoğun. Fransa’da Languedoc’ta yapılan dört kalite Londra isimli kumaş çok miktarda (her yıl beş bin balyadan fazla) ithal ediliyor. Ayıca ilaç, süs eşyası ve Lyon, Marsilya kumaşları ithal ediliyor. İthalat on beş milyona liraya ulaşıyor (s. 64-65). Osmanlılar ise Fransa’ya hububat, kahve, ipek, pamuk ve sanayi için hammadde ihraç ediyorlar. Mısır’dan da pirinç, bakla, kahve, safran, kösele ihraç ediliyor. “Her sene Fransa ile Osmanlı Devleti arasında beş yüz ticaret gemisi gider gelirdi” (s. 65). Bu dönemde tüm ticaret Musevilerin elinde idi; “her paşanın beraberinde kesinlikle bir Musevi bulunur, bütün işlerini o görürdü”; doktor, kahya vb de onlardan. (s. 65). (Yazar bu bilgi için Lady Montague’ye gönderme yapmış!?).

Zevk ve sefa ön plana çıkınca isyan emareleri de belirmeye başlıyor.

“1730 isyanı Orta Asya’da görülen siyasi değişikliklerin sonucu idi” (s. 68).

Büyük Petro İran-Afgan çatışmalarından yararlanarak İran’ı parçalamaya başlamış; Hazer denizinin Batı sahillerini tamamen ele geçirmiş. Asıl amacı ise “İran’dan Hindistan’a yol açmak; Asya’nın bu zengin yarımadasından Rus ulusunu yararlandırmak” idi. Askerlerine “İşte bizim Hindistan yolumuz… Bu yolu bizden kimse gasp edemez!” diyordu (s. 69). III. Ahmed ve onun izinde İbrahim Paşa Müslümanların imdadına koşacağına, İran’ı Rusya ile paylaşmayı daha uygun görmüştü! Oysa halk Sünni Müslümanları korumak için Rusya’ya savaş istiyor! İbrahim ise Avusturya tehlikesine karşı Fransa’ya ek olarak Rus desteği de sağlamak istiyor. Bu amaçla da Ruslarla anlaşıyor (Sulh-i müebbed; 1724, Çelebizade Asım). Oysa iki yıl sonra Rusya, Osmanlılara karşı Avusturya ile anlaşıyor.

Sosyal planda en önemli güç din adamları ile yeniçeriler. Bunlar cahil halk, hatta Saray üzerinde baskı kuruyorlar..

Yazar İbrahim Paşa yönetimini –bazı önemli eleştirilere rağmen- savunuyor ve isyancıları (“alçaklar”, “güruh”, “ayak takımı”. “çekemeyenler” vb) yerin dibine batırıyor. “Böyle bir isyanda başarı ancak yeniçerilerin katılmasına bağlıydı. O tarihe gelinceye kadar yeniçerilerden ve sipahilerden başkası isyan etmemişlerdi” (s. 82). Yeniçeriler de katılmaya hazır. Bir yandan çoğu ticaretle uğraşıyor ve savaş istemiyor; bu arada cepheden kötü haberler geliyor; ayrıca İbrahim’in “Nizam-ı Cedid” adı altında asker yetiştirmeye başlaması (de Bonnac) ve ticaret vergisi olarak “bi’dat” adıyla koyduğu vergi çok kötü karşılanmış! Yeniçeri-halk-esnaf işbirliği böyle doğuyor. “İsyanı hazırlayan kahveci, bakkal, manav, tellak ve kayıkçı esnafı arasında din adamları da görülüyordu. Aslında isyana önayak olan üç alçak kişi vardı: Çarşı tellalı Arnavut Patrona Halil; Manav Muslu; Kahveci Ali. Bu üç kişi bütün İstanbul’un düşük tabakasını kandırmışlardı. Fakat III. Ahmed’in tahtını devirmeye karar veren cahil topluluğu alttan alta iki kişi idare ediyordu ki onlarda Ayasofya vaizi İspirîzade ile İstanbul Kadısı Arnavut Zülâli Hasan Efendi idi” (s. 85). Bu ikisi de kıskançlık ve intikam duygularıyla halkı kışkırtıyorlar.. Din de araç.. İbrahim Paşa’nın gösterişine de isyan ediliyor, ama adamın terekesinden hiç de muazzam bir servet çıkmıyor! (2004 kese 61 kuruş; buna karşılık Mehmed Kethüda’nın 32 308 kese; Tarih-i Subhi). (s. 86).

Ayaklanma 15 Rebiyülevvel 1730’da başlıyor. Üç kişinin (Patrona Halil; Manav Muslu ve Kahveci Ali) yönettiği 15-16 kişilik bir gurup Parmakkapı’da toplanıyor; sonra Bedestan’a giderek isyan başladığını, herkesin dükkanını kapamasını söylüyor; oradan da her an çoğalarak Et Meydanı’na doğru yürümeye başlıyor. “Aşağılık topluluğu iki kuvvet yönetiyordu: Çıkar ve intikam!” (s. 88). Yeniçeri ağası da Et Meydanı’na kadar ilerliyor; asilere durun diyor, hatta onları tehdit ediyor. Buna karşılık Patrona da ona amaçlarını anlatıyor; karşı tehditte bulunuyor ve Ağa çok “etkileniyor”; zaten “bu sırada Yeniçeri Ağası’nın beraberindeki subaylardan bir çoğu asilere katılmıştı”. O da çareyi kılık değiştirerek kaçmakta buldu! (s. 89). Üç yüz kadar asi Ağakapısı’na geliyor; tutuklu cani ve katilleri çıkarıyor. Fakat isyan büyük bir disiplin içinde yönetiliyor. Her sokakta tellallar herkese dükkânını açmasını, “ehl-i ırz”a dokunulmayacağını ilan ediyor. Hıristiyanlara da hiçbir saldırı olmuyor (s. 89; Villeneuve sefaretnamesi). Hareket önlenemez hale gelince Sultan ne yapması gerektiğini kız kardeşi Hatice Sultan’a soruyor; o da “vezirleri kesinlikle yanından ayırmamasını, hayatını koruyabilmek için gereğinde onları feda etmesini” öneriyor. (s. 91). O da sonunda bunu yapıyor. Vezirlerden önce beşinin konağı yağma ediliyor ve Patrona alınan altın ve gümüşleri kendi defterdarına emanet ediyor. Galata ve Beyoğlu voyvodasının konağı tamamen yağma ediliyor; Patrona konaktan alınan paraları Hıristiyan mahallelere “işte bu herifin sizden çaldığı paralar; alınız!” diye bağırarak saçıyor! Fakat onlar korkmuş ve Büyükada’ya kaçmışlar. (s. 99).

III. Ahmed, isyancılara tahtı bırakmayı kabul ettiğini söyleyerek, vezirlerini feda ederek hayatını kurtardı. İbrahim Paşa, kethüdası ve Kaptanpaşa Saray’da Sultan’ın cellatları tarafından boğularak öldürüldüler ve cesetleri sokaklarda sürüklenerek köpeklere yem yapıldı. (s. 103; Ata Tarihi).

Tahta I. Mahmud (kafesinden çıkarılarak) oturtuldu. Patrona Halil, “bu baldırı çıplak” da yeniçeri kıyafetiyle halka para dağıtıyordu. Bu arada isyancılar önemli mevkilere kendi adamlarını getirmişler, Patrona da vezir olmuştu. Fakat akıbetini de biliyor, “şimdiye kadar padişah iclas edenlerden hiçbir kimse yatağında ölmemiştir ki ben öleyim!” demişti. (s. 106). Gerçekten de yatağında ölmedi. Tuzak kurularak, İran sorununda görüşü alınmak üzere Saray’a davet edilerek kılıç darbeleriyle parçalandı. (s. 118).

Altına eserini “Muhterem, vatanperver şairimiz Tevfik Fikret Bey’e” ithaf etmiş. Din adamlarına karşı acımasız bir dil kullanıyor. “Araplardan daha çok Arapçılık taraftarı olan din adamlarının önde gelenleri, Arap’ın ne felsefesinden, ne edebiyatından, ne şiirinden, ne tabii bilimlerinden, özetle insanlığı uygarlığa gidecek yollar üzerinde yürütecek olgunluklarından yararlanmayı akıllarına getirmiyorlardı” (s. 112).

Osmanlı Devrinde Zorbalar; İstanbul, Kanaat Kütüphanesi, 1932.

Yazar bu risalesinde sekiz “zorba” sayıyor. Bunlardan Celali reisi Karayazıcı’nın ayaklanmasını “devlet ricalinin irtişası, Safiye Sultan’ın tahakkümü, Saray’ın Yahudi nüfuzu altında yaşaması” ile açıklıyor. (s. 5). (Kardeşi “Deli Hasan” ayrıca ele alınmamış). Ayaklanmayla ilgili olara, yazar, “Anadolu halkının mühim bir kısmı Osmanlı idaresinden halas olmak istiyordu. Çekilen zulüm hakikaten tahammül edilecek gibi değilidi” diyor. Osmanlı idaresine husumet o derece idi ki, Kara Yazıcı ölür ölmez ‘mezburun (adı geçenin) meytini (ölüsünü parçeleyüp her paresin bir yere defnetmişler. Ta ki Osmanlı bulup ateşe yakmayalar’..” (s. 11).

Bu beş “zorba”dan üçü “deli” lakabı taşıyorlar: Dağlar delisi (sipahi; celali reisi; Osmanlı zulmüne karşı “Türk’ün canlılığını ve cevvaliyetini” temsil ediyor; Kalenderoğlu Muslu Çavuş’a yolladığı mektupta bu fikri işliyor. (s. 13); Deli ilahi (Naima’nın deyimiyle “bir Türk setrük”;  sipahi reisi; beyşehri, Seydişehir derebeyi) ve Deli birader! (Sultan İbrahim zamanında Ocak ağaları ile işbirliği yaparak büyük bir servet sağlamış zorba) ..

Hoca Nüfuzu; İstanbul, Hilmi Kitaphanesi, 1933.

Saray’da “hoca nüfuzu” III. Murat zamanında başlıyor. Manisa’da bahçıvanlık yapan Şeyh Şücca rüya tabirleriyle de ünlü. Sultanın şehzade iken gördüğü rüyayı padişah olacağı şeklinde yorumlayarak gözüne giriyor; Saray’a girip büyük bir nüfuz kazanıyor. “padişah şeyhi” diye ün yapıyor. En mühim icraatı “hassa duası”. Kısa zamanda büyük bir servet yapıyor: bahçeler, mahzenler, kayıkhanler, meyhaneler vb açıyor (s. 4). Ulemanın bozulması da onunla başlıyor. Daha sonra da Hocazadeler, Bostanzadeler, Bakiler “meşihat peşinde koşmaktan, devletin siyasetine müdahele etmekten” geri kalmıyorlar. 

“Ulemanın hırsı en ziyade 17. asra doğru başladı” (s. 5). Hoca Saadettin de III. Mehmet şehzade iken muallimi oluyor ve o sultan olunca da “muallimi sultani” olarak –ve Valide Safiye Sultan ile şehislam Bostanzade’nin güvenini kazanarak- büyük bir nüfuz kazanıyor ve bu da “kendisine intisap için ulemanın irtikap ve irtişâsına” yol açıyor. Ebussud Efendiye kadar ulemanın yükselmesi ilim gücü iken, siyasi mensubiyete dönüşüyor. “Artık sadrazamların azil ve nasbı bile Hoca Sadettin Efendi’nin reyi ile olmaya başladı. Sadrazam Hasan Paşa’nın katline karar veren Hoca Sadettin Efendi idi” (s. 7). Tacüttevarih “Arabî ve Farsîdeki kudretini gösteren” parlak bir eser, fakat Hoca Sadettin her yere akrabalarını yerleştiriyor. Onun zamanında kudret ve arpalık sevdası ile hocalar “Osmanlı Devletini yağmaya, memleketi ihtilaller ve isyanlarla alt üst etmeye başladılar” (s. 6).

I. Ahmet döneminde de ulema “akıl ve şuurdan mahrum bir şehzade”yi (I. Mustafa) Osmanlı tahtına çıkarmakta bir sakınca görmedi. “Havuzda balıklara para serpen” bu sultanda halife olacak hiçbir nitelik yoktu (s. 9). Yeniçeriler bile onlara uyardı. I. Ahmet veraset usulünü de değiştirdi. Artık hanedana mensup en yaşlı erkek tahta çıkacaktı. İşin ilginç yanı deli şehzade I. Mustafa bu kuralla tahta çıktı ve ulema da onun rahatsızlığını “derviş-meşrep”, “cezbe-i rahmana mazhar” bir nitelik olarak onayladılar (s. 10). Sonunda onlar da dayanamadı, tahttan indirilmesine onay verdi; fakat yerine geçen II. Osman da yetersizdi.

“II. Osman devrinin benam uleması Müftü Esat Efendi, Hoca Ömer Efendi, Şeyh Mahmud Efendi idi”. Bunlar içinde en dürüst Esat Efendi, en güçlü ise Hoca Ömer (s. 10-11). Saray hocaları dışında, fakat çok önemli başka bir din adamı da Üsküdarî Şeyh Mahmut Hüdai Efendi (s. 11).

IV. Murat devri şiddet devri. Sultan şeyhülislamlar hakkında bile acımasız. Yerine geçen Sultan İbrahim samur ve amber meraklısı; hep bu hediyeler yapılıyor. Sekiz sene süren sadaretinde dört ayrı şeyhülislam iş başına geldi. Fakat en güçlü adam bunlardan biri değil, Cinci Hoca (Cinci Hüseyin Efendi) oldu. Üsküdar’da saraylar ve hamamlar yaptırdı. Her türlü mansıp açıkça satılır hale geldi. (s. 25). Şeyhülislam da öyle. Bazen ikisi bir kadılığı iki kişiye satıyorlar. Rezaletler sonunda feci bir isyana yol açıyor; üstelik isyana Şeyhülislam Abdürrahim Efendi ve Cinci Hoca da katılıyor. Fakat Cinci Efendi’yi, muhalefet büyük olduğu için, kaçırıyorlar. İsyancılar, ulemalar önde, heyet halinde Saray’a gidiyorlar. Valide Kösem Sultan karşılarına çıkıyor; Şeyhülislam ona çok ağır konuşuyor. Sultan İbrahim etrafını saran ağalara hayretle bakıyor; aralarında Şeyhülislam Abdürrahim’i de görünce, “Bre İbrahim! Ben seni müfti etmedim mi?” diyor. Yanıt: “Hayır! Beni sen müfti etmedin. Allah eyledi” (s. 32). Bu devirde “hiç kimse malından ve canından emin değildi” (s. 32-33). Cellatlar hocaların fetvası ve emri ile Sultan İbrahimi öldürdüler.

Sonunda Kösem Sultan, ısrarlara dayanamayarak yedi yaşındaki torunu Sultan Mehmed’in tahta çıkmasına razı oluyor (s. 31). 

IV. Mehmet zamanında sadrazam olan Murat rüşvetle mansıp daıtmayı önlemek istedi, fakat başaramadı. “Hocalar, ağalarla tamamen birleşmişlerdi” (s. 35). 

Şeyhülislamlığa Bahai Efendi gelince, ona da haris Kara Çelebizade Abdülaziz Efendi –o makama göz diktiği için- karşı çıktı. Bu devirde ulema iki sınıfa ayrılmıştı: Kadızadeler ve tarikat ehli. Kadızadelerin başını Ayasofya’da vaaz veren Üstüvani çekiyor. Camide hep somaki direğe dayanarak vaaz verdiği için bu lakap takılmış. Aslen Şam’lı; orada bir cinayet işledikten sonra kaçarak İstanbul’a gelmiş. Saray’da ağalara mensup ne kadar helvacı, bostancı vb varsa hepsini nüfuzu altına alıyor. Sultanın hocası Reyhan Ağa (Hocanın Arapçaya vukufundan dolayı) ve Kösem Sultan da Üstüvani’nin etkisi altında. Cinci Hoca kadar şöhrete kavuştu ve etrafında her tabakadan geniş bir kitle topladı. Örneğin Bahai Efendi “tütün haramdır” diye bir fetva veriyor. Hemen Üstüvani adamlarıyla meşveret ederek intikam yollarını arıyor. “Bahai Efendi cidden değerli bir zattı” (s. 42). İngilizlerle çatışması ve İngiliz Elçisine dayak attırarak hapse attırması. Bunun üzerine ağalarla da çatışma haline düştü, onlara hakaret etti ve ağalar da onu azlettirerek yerine Kara Çelebizade’yi getirdiler. Fakat halk zulüm ve yoksulluktan bıkmıştı; arkadan büyük bir isyan patladı. “Fakat bu sefer ayaklanan ocak değildi; İstanbul halkıydı. Ahali, ilk defa olmak üzere, hakkını almak için isyan ediyordu” (s. 47-48).Kösem Sultan’ın katlinden sonra Saray’da yegâne hâkim kuvvet Turhan Sultan’la kızlar ağası Süleyman Ağa kaldı.

Kadızadeler sorunu IV. Murat devrinden beri mevcuttu. Hülefayı Raşidin devrinden beri hoca-şeyh kavgasının bir devamıydı. O sırada da bu kavga Kadızade Mehmet Efendi ile tarikat şefi Sivasi Efendi  arasında patlak vermişti. Kadızade aslen Balıkesirli idi; orada okumuş ve yıllarca şeyhlik yapmıştı. Fakat sonunda bu şehri itikadını yaymak için çok elverişli bulmayarak göçmüştü. IV. Murat zamanında çok gözde oldu. Sivasî ise Şeyh Albülmecid namıyla tanınıyor. Sivasî Şemsi Efendi’nin halifesiydi. Yaşı yetmişi geçmişti. Kadızade ile Sivasî arasındaki temel tartışma konuları şunlardı: 1) “Hakayiki eşyadan bahseden ulumu akliyye veya riyaziyeye teveggulden men olunmak”; 2) “Avâzı (ses) latifle teganni ve nağamatı caiz görmemek”; 3) “Tarikat erbabı raks ve devir yapmamak”; 4) “tütün, kahve ve sair muhtesatı men etmek”. Kadızade bu sorunların hepsinin aleyhinde idi. (s. 62-63). Ağalar Kadızade yandaşı. IV. Murat da onları izliyor; fakat Üstüvani’yi de takdir etmesi aralarında kıskançlık doğuruyor! Ve bu böyle gidiyor!!

Hocazade Mesut Efendi de Turhan Sultan (IV. Mehmed’in annesi) sayesinde büyük bir güç elde eden bir din adamı. Anadolu kazaskeri olduğu halde müftüye bile emredecek hale geliyor. “Ahvali ruzigârdan (rızk işleri) gafil, devlet-i dünyeviye fazlasıyla mail idi” (s. 75). Entrika ile şeyhülislam oldu ve Turhan Sultan ile birlikte mutlak iktidara sahip hale geldi. Yeniçeriler isyana teşvik etmiş, bir çok kişi Sultan Ahmet meydanındaki çınara asıldığı için olaya “Çınar vak’ası” denmişti. Müftülüğe onu yeniçeriler getirdiler. Fakat ihtirası ve zorbalığı ile Turhan Sultanı da bıktırdı; Diyabakır’a sürüldü; yolda Bursa Kadısı tarafından tuzağa düşürülerek katledildi ve cesedi yerlerde sürüklendi.

Köprülü Mehmet Paşa sadrazam olunca Kadızadeler taassuplarını daha da ileri götürdüler. Sultan Mehmet camiinde namaz kılınırken yaşanan bir olay (müezzinleri susturmak istemeleri ve şiddetle karşılaşmaları) bunları büsbütün azdırdı; silahlandılar ve tüm tekkeleri kapatmak, camilerdeki birden fazla minareleri yıkmak kararı aldılar. Bunun için de Sultan Mehmet camiinde toplanmak kararı aldılar. Köprülü haberi alınca önce bunu önlemek istedi, olmayınca padişahtan katilleri için karar çıkardı ve “birkaç saat içinde, devleti senelerden beri işgal eden meseleyi hallediverdi” (s. 88). Sonra da Hocazade Mesut Efendi sayesinde çok güçlü hale gelmiş Şeyh Salim’i cezalandırdı (“boğdurup deryaya attırdı” s. 91). Onun da amacı “din kisvesi altında ‘avamı has ahmaklarını’ dolandırmak, para yapmak, zevk ve sefanın yoluna bakmaktı” (s. 89). “Etrafını alan Türkler ise kendi nesillerinden ziyade Arab’ın büyüklüğünü tebcil ederler, millî histen mahrum, dinin inceliklerini anlamaktan âciz, bilmedikleri dilin sihirli cazibesine meclûp, Şeyh Efendi’ye avuç avuç para verirlerdi” (s. 89-90). Sadece avam değil, Saray erkanı da öyle! 

Mehmet Paşa oğlunu ulema arasına sokmuştu; o da babasının davasını sürdürdü. Köprülü Mahmet zamnında kadın ve medrese saltanatı büyük bir darbe aldı.

IV. Mehmet’in hal’inden sonra durum büsbütün karıştı; haris ve yiyici Feyzullah Efendi’nin Meşihat makamına gelişi, Sultan için de kendisi için de felaket oldu. Kendisi Erzurumlu idi. Şeyh Vani Efendi onu Erzurum’dan getirtmiş, ayrıca kendisine damat yapmıştı. Bir süre şehzade Sultan Ahmed’e hocalık yaptı. IV. Mehmet düşünce Şeyhülislam oldu; fakat isyanla geldiği makamdan isyanla kovuldu ve Sadrazam Siyavuş Paşa öldürüldü, o da Erzurum’a sürüldü. II. Mustafa tahta çıkınca o da hocası olmak için İstanbul’a davet edildi. Sonra da şeyhülislam tayin edildi ki bu, ulema için felaket oldu. Evlat ve akrabalarını önemli mevkilere yerleştirdi. Hatta meşihat makamını irsen oğluna devretmeye bile çalıştı ve buna adım olarak oğlu Fethullah Efendi’ye “fetva payesi” dahi verdirdi (s.  100). Sadrazam Rami Mehmet Paşa’ya “kendi çırağımızdı” diye hiç önem vermezdi. Zamanında müderrislerin hali perişandı. Halk bezgindi, korku içindeydi, isyan etmek istemiyordu; fakat sonunda patladı. İsyan adi bir mevacip vakasından çıktı ve hızla büyüdü. Ulema ve yeniçeriler el ele verdi ve Atmeydanını doldurdular. Feyzullah Efendi ve “taallukatının katlini” istiyorlardı. II. Mustafa onu Erzurum’a sürmek istedi, fakat ortalık yatışmadı. Hocalar III. Ahmet’i tahta çıkardılar. Feyzullah da yakalanıp Ağakapısı’na hapsedilmişti. Oradan çıkarıp bir hamal beygirine bindirerek Bit pazarına getirdi ve orada boynunu vurdular. Sonra da ayaklarını ipe bağlayarak cesedini Papas ve diğer Hıristiyanlara yerde sürüklettiler. (s. 105).

“I. Mahmut devrinden III. Selim devrine kadar Şeyhülislamlar ve hocalar arasında ilim ve marifetiyle mümtaz yüksek zatlar yetişti. Fakat bu zekâların bütün malumatı Şark’ın an’anevi ilimlerinin fıtri bir zekâ ile tecellisinden ibaret bulunduğu cihetle asrın ihtiyacına külliyen muvafık değildi” (s. 120). III. Selim’in ilk yıllarında Prusya ile bir anlaşma söz konusu iken Rumeli Kazaskeri Tevfik Efendi “hiç kızarmadan, Prusya dedikleri hangi devlettir? diye sormuştu” (s. 120). Yazar III. Selim’i çok övüyor. “III. Selim memlekete ilim ve fen muhabbeti sokarak bu zihniyetin önünü almaya çalıştı. Hendesehane mektebinin açılması, ulema nüfuzunu ilimle, marifetle kırmak için ilk kat’i adımdı” (s. 125). Oysa yeniçeriler de Nizam-ı Cedid’e karşıydı. Şeyhülislam Topal Ata Efendi ile Aygır İmam bu noktada yeniçerilerle ittifak ettiler. Kahramanları da Kabakçı Mustafa idi.

Aygır İmam III. Selim’in imamıydı; Ayasofya hatipliğinden bu makama gelmişti. Pervasızdı ve padişahı azarlamaktan çekinmiyordu. Kabakçı isyanını başlatanlardan oldu. Şeyhülislam da “Türkleri Garp irfanı ile yetiştirmekten başka bir şey düşünmeyen III. Selim” için hal kararı çıkarmakta tereddüt etmedi. (s. 126).