PAKALIN, MEHMET ZEKİ

ANASAYFA

PAKALIN, MEHMET ZEKİ; Midhat Paşa, İstanbul, Divan Kitap, 2015.

Eser Midhat Paşa’yı –dostları ve düşmanlarının ağzından- her yönü ile tanıtıyor. Sultan Aziz’in tahttan indirilmesi ve ölümü konusundaki açıklamalar özellikle önemli. Bütünü itibariyle hakkında çok olumlu bir tablo çıkıyor ortaya. Tanıkların çok büyük kısmı onun devlet adamı niteliklerini övüyorlar. Abdurrahman Şeref de Paşa’nın “acul ve faal ve fedakâr karakteri”nden söz edip, “taassuptan âri, Anasır-ı Osmaniye’nin imtizaç ve ittihadına can ve yürekten hadim” olduğunu söyledikten sonra şunu da not ediyor: “Avrupa’yı ve Avrupa’nın nazarında Devlet-i Aliyye’nin vaziyet-i siyasiyyesini yakınen bilmediği gibi esaslı bir inkılâbın başına geçip de onu ser menzili selamete götürmek için lazım olan evsafı mümtazeneye tamamıyla malik değildi”. (s. 85-86). Hüseyin Avni Paşa da “Hatırat”ında (Abdülaziz’in halli vesilesiyle) Midhat Paşa’nın “hal-i zikrinde muhafaza-i ketumiyet edemediğini (dilini tutamadığını)” yazmış (s. 88). Bu, Paşa’ya genellikle yöneltilen bir eleştiri. Ali Fuat Türkgeldi de Servetifünun’daki yazısında (no: 59) Mithat Paşa’nın “ketm-i hissiyat etmeyip efkâr ve mütaleatını etrafında bulunanlara ifade etmesini” eleştiriyor (s. 91). 

Özellikle valilikleri övgü konusu. Örneğin İbrahim Alaeddin (Gövsa) onu “Meşhur Adamlar”da anlatmaya “Ziraat Bankası, Emniyet Sandığı, sanayi mektepleri ve ıslahane adlı ilk mektepler” gibi eserlerini sayarak başlıyor. (s. 88). Abdülhamit bile, Hatırat’ında,  amcasının (Sultan Aziz) Tuna vilayetindeki icraatına hayran olduğunu, Avrupa’daki mamuriyeti gördükten sonra Tuna’ya gelince “Mithat Paşa’yı hayır dualarla yad ettiğini” yazmış (s. 108). (Bu “Hatırat” bugün sahte kabul edilmektedir. Oysa Pakalın gibi 1886 doğumlu bir tarihçinin 1940’da yazdığı kitapta buna gönderme yapması da ilginçtir).

Eserin en önemli kısmı Sultan Aziz’in bir “darbe” ile tahttan indirilmesi ve Abdülhamid tarafından sürülmesi konularında topladığı bilgiler. Yazar önce Sultan Hamid’den uzun bir alıntı yapıyor (Hatırat-ı Sultan Abdülhamid Han, s. 20-25). Hamid: “Sultan Abdülaziz’i hal fikri en evvel Hüseyin Avni Paşa’da hasıl oldu. Sebebi de padişahın daha evvel kendisini İsparta’ya nefy etmesi idi… Midhat Paşa hal işine karışmakla idare adamı olmaktan çıkarak ihtilalciler sınıfına geçti… Midhat Paşa’yı yakından tanıyanlar rey ve icraatında ne kadar müstebit bulunduğunu ketmedemezler” (s. 110). Aynı paralelde: “Sultan Aziz’i hal fikri en evvel Hüseyin Avni Paşa’ya gelmişti. Midhat Paşa ile diğer erkân-ı hal Hüseyin Avni Paşa tarafından bu işe adeta sürüklendiler (s. 114).

Sultan Hamid, Midhat Paşa’nın yargılanmasının çok açık ve adil şekilde cereyan ettiğini söylüyor. Bu mahkemeden çıkan idam kararını kendisi uygulamamış iken onu” niçin, ne faide mülahaza ederek öldürteyim?” diyor  (s. 112). Arkadan da “mahkûmların hayatına merhamet ettiğini” söylüyor (s. 114). V. Murad’ın hastalığı daha cülus günü belli olmuş; buna karşılık Sultan Aziz’in taraftarı çokmuş; bunun için onu öldürme kararı almışlar! (s. 115). Abdülhamid, Midhat Paşa’nın Taif’te “boğulmuş” olabileceğini kabul ediyor, fakat ölümünde “dahlim değil, hatta rızam da yoktur” diyor (s. 115-116).

Sultan Aziz tahttan indirilince Midhat Paşa Kanunu Esasi’nin ilanı için çalışıyor. Zaten bu amaçla Hüseyin Avni Paşa’ya katılmış. Fakat onun, ona bağlı Mütercim Rüşdü Paşa’nın ve fetva emini Kara Halil Efendi’nin itirazı ile karşılaşıyor. Yine de Sultan Hamid’in cülus hattına bir Meclis-i Umumi vaad eden bir fıkra eklemeyi başarıyor. Fıkrada “bundan böyle dahi ahkam-ı şer’i şerife ve memleket ve milletimizin levazım-ı hakikiye-i meşruasına tevfikan tanzim ve tesisi iktiza eden kavaninin bila istisna harf ve harf tamami-i icrasını kâfil olmak (…) üzere ahalimizin ahlak ve kabiliyetine çespan (uygun) olarak bir meclis-i umuminin teşkil ve tesisi lazım..” (s. 137).

Daha sonra konağında yapılan bir vükela toplantısında Hüseyin Avni ve Hariciye Nazırı Raşid Paşa, Çerkez Hasan tarafından öldürülünce kuvvet dengesi değişiyor. 

Midhat Paşa’nın Kanun-u Esasi’nin 113. maddesinin uygulaması ile sürgünü. Bu madde içim İngiliz Said Paşa (“Türklük” başlıklı Hatırat’ında) şunları yazmış: “Meğer bend-i mezkûre bizim Mahmud Paşa Hazretleri (Damad Mahmud Paşa) ilave ettirmiş imiş! Kendisi cahil olduğundan efkârı mahduttur. Cülus-u Hümayundan beri almış olduğu tahammülgüzar tanr-ı hodpesendanesinden dolayı herkes kendisinden nefret etmeye başladı” (s. 164). Sultan Hamid bile bu maddeden memnun değil, kendisini, Mahmud Paşa’yı ve Başkâtip Said Bey’i (Sadrazam Küçük said Paşa) huzuruna çağırarak fikirlerini soruyor ve İngiliz Said, kendisinin maddenin “tayyedilmesini”, Mahmud Paşa’nın ise “ibka edilmesini” istediklerini, fakat Said Bey’in “muradının ne olduğunun anlaşılamamış olduğunu”(!) yazıyor (s. 165). Dahası, Mahmud Paşa “Bu bend Kanun-u Esasi’den çıkarılacak olursa kulunuz imza etmem!” demiş! Midhat Paşa da aldanıyor! Onu konağında ziyaret eden Dahiliye Nazırı Memduh Paşa, Saray’dan dönen Midhat Paşa’nın “şetaretle” (neşeyle) “düzelttik” dediğini naklediyor. Düzeltme de şuymuş: Maddeye “İdare-i zabıtanın tahkikat-ı mevsukası üzerine sabit olanlar” cümlesi eklenmiş! Memduh Paşa “Saray, kuvvet-i zabıtaya nüfuz eyleyince tahkitat bisûd (neticesiz) olacağından sahhülbaki (yanlışsız) söz Saray’ın fermanına münhasır olacağını bil mülahaza Midhat paşa’yı aldanmış buldum” diyor! (s. 167-168). Ziya Paşa da aynı kanıda; hatta bir de kıta yazıyor. 

Memduh Paşa’nın hatıratında Cevdet Paşa-Midhat paşa ilişkileriyle ilgili şu bilgi var: Kanun-u Esasi tartışmalarında bir gün Cevdet Paşa birkaç ibareye itiraz edince, Midhat Paşa ona “Avrupa kanunlarına senib aklın ermez!” diyor; o da “hiddetten ateş kesilerek”, “fazıl ve aklı temyiz edecek mikyasınız on onbeş lügat Fransızca lügat bilmeye münhasırdır” diye yanıt veriyor. (s. 169).

Midhat Paşa’nın en yakınlarından biri, Pakalın’a (Midhat Paşa’nın ağzından) şunları söylemiş: “ Bizim millet gibi cahil bir millet arasında ıslahat-ı cedide vücuda getirmek için sınıf-ı askeriye başta bulunan zevatın elinde bulunması şarttır. Çünkü bu sınıf elde edilemeyince bir şey yapılamaz; Saray daima galebe çalar. Hüseyin Avni Paşa’nın vefatından sonra asker bizim elimizden çıktı. Süleyman Paşa gibi bize meyyal ümeradan birkaç zat var idiyse de İstanbul’dan çıkarıldığım zaman bunların hepsi de serhadde idiler. İstanbul’daki asker en büyük düşmanlarımızdan Serasker Redif Paşa’nın elinde idi. Bu sebeple Saray bize galebe çaldı; bundan böyle de öyle olacaktır. Eğer Babıâli veya Meclis-i Mebusan vakti zamanı ile İstanbul askeri üzerine kendi taraftarı bulunan ümerayı askeriyeyi yerleştirmezse Saray’a karşı daima aciz kalacaktır” (s. 175, not 57).

Midhat Paşa’nın sürülmesi konusunda Ahmet Saib de ilginç yorumlar yapmış (Sultan Abdülhamid’in Evail-i Saltanatı). Ona göre Sultan “tabiatına asla muvafık olmayan” Paşa’yı uzaklaştırmayı daha baştan aklına koymuş; çünkü onunla ülkeyi “keyfe mâ-yeşâ” (istediği gibi) yönetemeyeceğini biliyormuş (s. 173). Bu konuda Damad Mahmud, Redif ve Cevdet paşalar da onu devamlı tahrik etmişler. “Cumhuriyet”i ilan etmek istediği konusunda polise jurnal tertip etmişler.. Bu “jurnal”a o sırada La Turquie gazetesinde çıkan bir makaleyi de (aslında İzmir’den gazeteye bir mektup) eklemişler. “Makale”ye göre Ziya Paşa, muhabire, kurulan “idare-i meşruta”da “Padişah olan zatın zerre kadar ehemmiyeti olmayıp, bu zat adeta milletin hizmetçisi ve Meclis-i Mebusan ne emir verirse yalnız o emri icraya memur bulunduğunu” söylemiş! (s. 174). Damad Mahmud Paşa da eşi Cemile Sultanı Saray’a göndererek Paşa’nın ne büyük tehlike olduğunu anlattırıyor. “Kardeşim; eğer sağ kalmak ve padişahlık etmek isterseniz bu adamı ortadan kaldırmak lazımdır!” diyor! Önce Saray’da Damad Mahmud, Redif Paşa, Cevdet Paşa, İngiliz Said ve Çerkez Nusret paşalar Hünkar’la bir toplantı yapıyorlar. Sonunda sürgünü tebliğ etmek için Paşa Saray’a davet ediliyor. Görevlendirilen Baş Mabeynci İngiliz Said Paşa, Sultan’ın “selam-ı selamet encamı şahanesi”ni ileterek Paşa’yı kandırıyor. Midhat Paşa o kadar safça hareket ediyor ki Redif Paşa’nın “Divan yollarında, köprü başlarında, Beşiktaş caddesinde koyduğu askeri kollar” bile dikkatini çekmiyor. (s. 175). Sonunda -kendisine de 500 lira “ihsan buyrularak”- etrafını Çerkez (Deli) Nusret Paşa’nın çoğu Çerkez güruhu sarıyor ve Paşa İzzettin vapuruna götürülüyor. Paşa, Büyük Çekmece açıklarında 24 saat vapurda bekletiliyor! Sonra Brindizi’ye yolculuk! Saray’dan böyle emredilmiş. Şayet isyan çıkarsa, değildi. Çünkü paşa’nın İstanbul’da bir hayli taraftarları bulunduğundan Saray’ın hıyanetine vaktiyle vâkıf olursa mukavemet gösterecekleri muhakkak idi”. (s. 174-175). 

49 günlük sadrazamlık böyle sona eriyor! İngiliz Said Paşa da sürgün olayında günah keçisi oluyor; çünkü Abdülhamid’in aslında bunlara ihtiyacı yoktu! “Cennetmekân (Midhat Paşa) makamından ayrılır ayrılmaz şu kadar fedakârlıkla vücuda getirilen ıslahat yıkıldı. Binayı istibdat daha âlâ kuruldu. Mülkün yarısından ziyadesi düşmanlara teslim olundu. Kimse ses çıkarmadı” (s. 177).

Ahmed Saip Bey sürgünün içerde uyandırdığı tepkileri de anlatıyor. “Bu vakıadan ziyadesiyle müteessir olanlar az değildi. Bunların içinde Paşa’nın düşmanları bile vardı. Çünkü bunlar Paşa’nın iktidar ve meharetini ,tiraf ile şu sırada Devlet- Aliyye’nin başına belayı mübrem (kaçınılmaz bela) kesilen Şark meselesinden Memalik-i Mahruse’yi kurtarabilecek Midhat Paşa’dan başka kimse bulunmadığını bilmez değil idiler” (s. 177). Fakat bir direnişe “asıl mani”, “fırka arasında gayur ve cesur” bir liderin olmaması imiş! “Yoksa matbuat aleminde, ulema ve softalar arasında ve hatta Mekteb-i Harbiye ve diğer aksamı askeriyede şu fırkaya mensup efrad o gün bir yere toplanmış olsa idi, epey kuvvet cem olacağı muhakkak idi” (s. 178). Sürgünden sonra “İstanbul ve Beşiktaş yollarında üç dört akşam sıra ile ilanlar yapıştırılmış ve ‘Biz Serasker Redif paşa ve Tophane Müşiri Damad Mahmud Paşa’nın azillerini istiyoruz. Çünkü bunlar devlet hainleridir. Ve eğer padişah buna razı olmazsa başına gelecek belayı yakında görür’ diye yazmışlar” (s. 179). 

“Midhat Paşa Avrupa’da bulunduğu müddetçe Padişah ve Hükümet aleyhinde hiçbir şey yapmadığı gibi söz de söylememiş, hatta her fırsattan istifade ederek, memleket lehinde teşebbüslerde bile bulunmuştu” (s. 179). Brindizi’den Napoli’ye geçerek bir ay kalmış, oradan İspanya’ya gitmiş ve iki ay geçirmiş (bu arada Endülüs’ü ziyaret etmiş), sonra da Paris ve Londra.. (s. 189). 

Midhat Paşa ve Abdülaziz Davası: Abdurrahman Şeref’e göre “Sultan Abdülaziz’in vefatı ve suretle olursa olsun ondan Midhat Paşa’nın beriü’z zimme (aklanmış) olduğuna vicdanı amme kail olmuş idi” (Tarih Musahebeleri) (s. 216). Pakalın’ın ilk kez yayınlandığını söylediği şair Hüseyin Siret’in verdiği bilgide -Namık Paşa’dan naklen- ölümün “intihar” olduğu, “makas”ı Valide Sultan’ın bilmeden verdiği ifade ediliyor. 

Paşa İzmir’de vali iken kendisine tuzak kurulduğu haberleri geliyor. Başlangıçta aldırmıyor, fakat sonra (İstanbul’dan “erkân-ı askeriyeden bir zat” geliyor, kışlayı kontrol altına alıyor, Hükümet Konağı’nı muhasaraya kalkar vb), bunun üzerine Paşa korkuyor ve Fransız konsolosluğuna sığınıyor. Bu aleyhine oluyor. Cevdet Paşa ve başka rical İzmir’e geliyor. Saray’dan “emr-, Hümayuna ittibaen” çıkıyor ve rıhtıma götürülüyor; orada bir an her şeyi anlıyor, dikiliyor; fakat zorla vapura bindiriliyor! (Peyam-ı Sabah, 12 haziran 338); (s. 221).