THORNTON, THOMAS

ANASAYFA

THORNTON, THOMAS; The Present State of Turkey;  Londra, 1809. 2 Cilt.

Yazar (ölümü 1814) ticaretle uğraşıyor. 1793’te İstanbul’a bir İngiliz fabrikasında çalışmak üzere geldi. 14 yıl kaldı. Çevreyi de çok dolaştı. Kitabı 1807’de yayınlandı. Türklere “çok olumlu” yaklaştığı  yazıldı. Yazar da William Eton’un eserini (Survey of the Turkish Empire, 1798) çok eleştirmiş. O sırada Türk Fransız dostluğu yüzünden Türklere çok saldırılıyormuş! Thornton’un kitabı övülüyor. Özellikle askeri kısmı çok iyi imiş; mali alanda verilen bilgiler de takdir ediliyor. (Dictionary of the National Biography, Cilt: 46, 1898)

CİLT. I. Yazar önce Osmanlıların “ulusal karakter”i üzerinde duruyor. Bu konuda fikirler çok çelişkili. “(Bir yandan) askeri erdemlerine gıpta etmemiz, adalet yönetimlerini de taklit etmemiz gerektiği söylenirken; (öte yandan da) fark gözetmeden uyguladıkları şiddetten nefret edilmesi de öneriliyor.” (I, s.3)

Ulema matbaayı destekliyor. “Ülkenin en önde gelen hukuk adamları ve alimleri tarafından onaylanan Şeyhülislam fetvası, girişimin en yüksek kamu çıkarı olduğunu ilan ediyor.” (s.64)

Ülke emeğiyle, başka ülkelerde görülmemiş derecede yiyecek (et ve sebze) üretiliyor. Tarımın ihmaline ve kısıtlamalara rağmen bir bolluk var. “Buğday, mısır ve pirinç üstün kalitede.”(s.65-66)

İmalat Sanayi: “Bir çok imalat dalında Avrupa Osmanlılara eşit olabilir, fakat kuşkusuz onları geçemez: Bursa ve Halep saten ve ipekli kumaşları ve kadifeleri, Ankara şayak ve “camelot”ları, Selanik siyah krepleri ve bürümcükleri, İstanbul muslinleri, İzmir halıları ve Kahire, Sakız, Manisa, Tokat ve Kastamonu pamuk dokumaları sanayilerinin ve genel becerilerinin avantaj sağlayan, nesnel kriterlerini oluşturuyor.” (s. 67-68) Madencilikte geriler. Fakat yabancı yardım istemiyorlar. (s.68) Bilimin ihmali ve geriliği en çok mimaride kendini gösteriyor. (s.69) “Denizcilikte Türkler, bana göre, beceride Yunanlılara eşitler: cesaret ve sebatta onlardan üstünler.” (s. 77-78)  (Bkz. F. Pouqueville; Voyage en Moré, á Constantinople, en Albanie etc. Paris, 1805)

Ticaret: Colbert, Fransız tüccarlarına, ‘hükümet ticaretin gelişmesi için ne yapabilir?’ diye sorduğu zaman, onlar ‘kendi çıkarlarımızın savunulmasını bize bırakın!’ demişlerdi. Colbert’in benimsediği bu ilke “hareketsizlik ve uyuşukluk” içindeki Türkler tarafından da uygulandı. Ticarete (İstanbul için sert uygulanan) zorunlu maddelerin ihracı dışında, hiçbir kısıtlama konmuyor.” (s. 82) “Bu istisna dışında ticaret tamamiyle serbest ve engelsiz.” (s. 83)

Despotizm: “Türk kurumlarının önde gelen özelliği ve bunlarda dikkati çeken ilk şey iktidarın keyfi kullanımıdır.” (s. 86) Bazıları buna “despotizm” diyor: “Bize göre despotizm o kadar iğrenç bir sözcük ki, ona, adeta irademiz dışında, şiddet ve haksızlık fikirlerini bağlıyoruz. Fakat, despotizm, bizatihi (in itself) ve soyut bir kavram olarak alınırsa, üç olağan idare şeklinden biri olan saf monarşiden ne eksik ne de fazla bir şeydir; işlemlerinde zorunlu olarak herhangi bir otorite suistimali ya da zulüm içermez ve en mükemmel özgürlük sisteminden, sadece, yasama ve yürütme güçlerinin, genel irade ya da toplu bilgelikten doğması yerine tek bir kişiye verilmiş olması olgusu ile ayrılır.” (s. 86)  (Montesquieu’ye en iyi yanıt!)

James Porter despotizmi tamamen kanunsuz, keyfi bir rejim olarak görüyor. “Ve Türk hükümetini bu kritere göre değerlendirerek, yine de onun, ‘yazarların çoğunun iddia ettiğinden çok daha mükemmel ve düzenli olduğunu, daha az despotik bulunduğunu; tek kelimeyle, onun bazı Hıristiyan ülke devletlerinden düzenlilik ve doğru yönetim konularında çok daha üstün, çok daha az despotik olduğunu’ ileri sürüyor.” (s. 88) (Porter, Preface, s.14-19)

Despotizm konusunda Montesquieu’ye göndermeler yapıyor. Montesquieu, Osmanlı sistemini kötü göstermek içi hep en aşırı durumlardan örnekler veriyor. Yazar “saf despotizm” kavramının tamamen bir “metafizik soyutlamadır” diyor. (I, s.89) Ayrıca, “Türk hükümetinin doğasını ve dayandığı ilkeyi despotizm diye nitlediğimiz durumda bile, onun mümkün olan bütün zulmünün gerçekten de var olduğunu kabul etmek dürüst bir şey olmaz.” (I, s. 90) Mr. Eton, Osmanlı devletini “insani nitelikleri yok edecek ölçüde” tamamen keyfi bir rejim olarak görüyor. (s. 90) Yazar Eton’u ve Baron de Tott’u eleştiriyor. De Tott’un, Montesquieu hayranlığı ile alay ediyor.  Baron de Tott, somut bilgilerine rağmen, Türkiye’de “şeref” lafının bile olmadığı kanısında. Adından saygıyla söz etmesine rağmen, Montesquieu’nün, muhtemelen Perry adında bir yazar tarafından yanıltıldığını düşünüyor. Perry, “despotik rejimlerde şeref (honour) bilinmeyen bir şeydir; hatta onu ifade eden bir sözcük bile yok” diyor. Türkiye konusunda bu düşünce yanlış. (s. 96-97) D’Ohsson, De Tott’u çürütüyor. Montesquieu “şeref”den başka şey anlıyor. Daha çok monarşik iktidarın sınırlanmasını kasdediyor.

Multeka hakkında bilgiler. Cantemir, Toderini gibi yazarlara dayanıyor. Daha çok seküler bir kanun olarak sunuyor. (Kanunname, Teşrifat) Fazla ilginç değil.

Osmanlı hanedanından tahta çıkacak bir veliaht kalmazsa tahtın Kırım Tatarları hanedanına geçeceğine dair bir düşünce var; Rycaut, Cantemir, Mignot bunu ileri sürmüşler; yazar, “gerçek olmaktan çok, bir gönül almaya (flattery) dayanıyor” diyor. (s.115) Tahta geçecek olanlar (reşit olmayanlar geçmesin diye, kan bağıyla bağlı en yaşlı erkekler gerçek varis) Eski Saray’da kapalı bir şekilde yetiştiriliyorlar. Yeniçeri ağası onları koruyor. (I,s.119)

Ulema sınıfı vergi vermiyorlar, müsadereye tabi olmuyorlar, malları çocuklarına kalıyor vb. Batıdaki asil sınıfa benziyorlar. Bu ayrıcalıkları korumak için, güçlü aileler, her türlü kıskançlıkları yenip, birleşebiliyorlar. Din işlerinde Sultan’ın temsilcisi Müftü değil, kızlarağası. Tüm dini vakıflarla o meşgul oluyor. (s.121-123) “Bireylerin değil, zümrenin iktidar ve itibarı veraset konusu oluyor. Eskiden alimler mevkilerini hayat boyu koruyorlardı; XVII. yüzyılın sonlarına doğru onlar da, diğer bütün kamu hizmetlileri gibi, Sultan’ın keyfine göre işten atılmaya başlandılar. Şimdi sadece bir yıl görevde bulunuyorlar. Bununla beraber, bu zümreden herkes, bir işte olup olmamasından bağımsız olarak, zümrenin avantajlarından yararlanıyor.” (s. 128) James Porter da ulemayı herhangi bir asil sınıftan “eğer üstün değilse bile, ona eşit” olarak görüyor. Peyssonnel de aynı fikirde. Sultan’ın iktidarına denge teşkil ediyorlar. (s.128)

Fakat IV. Murat bir Şeyhülislam idam etti. II. Mustafa zamanındaki ayaklanmada da askerler bir şeyhülislam öldürmekle kalmadılar; gömülmesine bile engel oldular. (s.131)

Ulemanın şahıslarını “kutsal” ve “dokunulmaz” sayan pozitif bir kanun mevcut değil. En ağır cezalar sürgün ve işten uzaklaştırma. Sultanın şeyhülislamı seçmesi ulema üzerinde bir güç sahibi olmasına yol açıyor. (s. 134)

Beylerbeyliğine üç tuğlu paşalar getiriliyor; daha altta paşalıklar, ağalar, müsellimler, voyvodalar bulunuyor. (En büyük paşalık, en altta ağalık) (s.155) Voyvodalıklar, genel olarak, küçük kasabalar, ya da daha büyük bir idareden bağımsız, sultan hanımlara veya yüksek devlet görevlilerine bağlı küçük şehirler.” Müsellimlikler de beylerbeyine veya paşalara bağlı topraklar; bunları müsellimler yönetiyor. (s.155) Paşaların gelirleri nasıl oluşuyor? Ayrıntılı olarak bilmek olanaksız, diyor. Makamlarına bağlı toprakların kira ya da ürün olarak gelirleri var. Paşalıklarına bağlı şehir, kasaba ve köylerden, bazen bizzat topladıkları belli vergiler var vb. Fransız Konsolosu Beaujour, Selanik valisinin gelirlerini somut olarak anlatmış. Paşa, görevi dolayısıyla, yirmi köyü doğrudan tasarruf ediyor ve bunları işleyen köylülerden ürünlerinin onda birini alıyor. Bu gelir 60-70 bin kuruş kadar yapıyor. Bir o kadar da “casualties”den kazanıyor. Gasp, avanta vb. de kendisine yüz bin kuruş kadar getiriyor. Eğer insafsız biriyse çok daha büyük soygunlar yapabiliyor. (s.158) 1799’da Selanik valisi ve sultanın kayın biraderi Mustafa Paşa, Haseki Sultan’a elli bin kuruşluk bir rant sağladı. Malikanesinde beş yüz kişi çalışıyor; yüz elli atı var. Senelik geliri 360 bin kuruş (24 000 sterlin) kadar. (s. 159) Halk bu paşayı “insancıl” buluyor.

Bir paşanın hayatını Dr. Pouqueville’e (Voyage en Moré, Constantinople) dayanarak anlatıyor. Sabah namaz vakti kalkıp, namazını kılıyor. Sonra bazen ata biniyor ve/veya uşaklarının cirit oynamalarını seyrediyor; bazen de ziyaretçileri kabul ediyor. Adalet dağıtıp, insanların cezalandırılmalarına ya da beraatlaerine karar veriyor. (“Falaka cezasından idama kadar keyfine göre cezalar veriyor, çünkü bütün iktidar onun ellerinde.”) Sonra öğle namazı ve yemek; daha sonra ikindi namazı, askeri gösteri ve müzik. Sonra Selamlık bölümüne çekiliyor; ziyaretçi kabul ediyor ve hikaye anlatıcıları, soytarıları dinliyor. Akşam namazından sonra “askeri müzik” (yat borusu?) yatış işaretini veriyor; bütün aile odasına çekiliyor. (s.161)

Paşaların durumu aslında hayli zayıf. bağımsızlık iddiaları mallarının çocuklarına geçmesi isteğiyle sınırlı. Bunun dışında vergilerini, saraydaki “kapı kahyaları” aracılığıyla ödüyorlar. Savaşa asker yolluyorlar vb. Haracı toplama yetkisi ile legaliteyi koruma durumunu devam ettirmeye çalışıyorlar. (s.165-166) “Bununla beraber, gerek Asya’da gerekse Avrupa’da, başından itibaren bazi ailelere miras hakkıyla birlikte verilmiş iktalar (fiefs) var.” Örneğin I. Selim Mehmet Bey’e Diyarbekir eyaletini “malikane” olarak vermişti. (yazar, “Diyarbekir beylerbeyi” diyor.) Aynı şekilde Karaosmanoğlu Manisa’da hüküm sürüyor; Makedonya’yı fetheden Ghavrinos ailesi de bu eyalette,  bir çok ağalıklara sahip bulunuyor. (s. 166)

Yöneticiler “askeri demokrasi” oluşturuyorlar. “Türklerde, sadece  davranışlarındaki gurur ve gözlerindeki meydan okuyan ifadeyle değil, karakterlerindeki temizlik ve tutumlarındaki cömertlik itibariyle de aristokrasinin önde gelen niteliklerini görüyoruz.” “Türklerin İmparatorluk içindeki en iyi halk oldukları hakkındaki gerçeğe katılmakta tereddüt etmeyeceğiz.” (s. 182)

Medeni hukuk ve ceza hukuku yönetimi: Her idari birimde (district) iki yüksek memur var. Biri hakim; öbürü zabit. Hakim adli davalara bakıyor; zabit, zabıtayı sağlıyor. (s. 188-189)

“Hiçbir şey, Türk mahkemelerinde davaların görülmeleri basit ve hızlı olmaz.” (s.189) “Taraflar, hiçbir danışman, avukat, ya da herhangi bir dava vekili olmaksızın şikâyetini sunuyor ve açık kanıtlar ileri sürerek onu savunuyor.” “İki uzman tanığın ifadesi, mülk, şeref veya hayat, hangi konuda olursa olsun, bütün davalarda yeterli hukuki delil olarak kabul ediliyor.” (s.189-190)  “Arzuhal”de boş bir yer var. Eğer vezir hükmü (ilam) onaylarsa bu boş yeri imzalıyor. Dava ne kadar karışık olursa olsun, arzuhalin yarım sayfasında hüküm, diğer yarım sayfasında da davanın konusu ve görüşmeler yer alıyor. (s.191)

“Kanuni Sultan Süleyman zamanında derlenmesinden beri, Multeka, kadıaskerlerin, mollaların, kadıların ve kadı naiplerinin, Osmanlı İmparatorluğu’nun her tarafında ve bütün mahkemelerinde kullandıkları tek kitaptır. Sultanların verdikleri ve onları yargı gücüyle donatan  beratta, kadılara açıkça, adaletin dağıtımında Hanefi imamların en geçerli düşüncelerine uymaları emredilmektedir.” (s.192) “Hakim mezhebin lideri ve ona ismini veren kişi Ebu Hanife olarak kabul edilse de, Ebu Yusuf ve hukukçu Muhammed’e de o kadar saygı gösterilmektedir ve bunlar üstatlarıyla fikir ayrılığına düştükleri zaman Müslüman kadı kararını bunlardan hangisinin düşüncesi aklına uygun geliyorsa ve daha yetkili otoritelere ona göre verir.” (s. 193) (Ayrıca bkz. Jones’s Works, Vol. III. S. 510)

Toderini Ayasofya kütüphanesinde 55 cilt fetva koleksiyonu saymış. Bunların en önemlileri davalarda “yorum” olarak kullanılıyorlar. Yazar bunu etkili bulmuyor; hatta, ona göre, bu ceza bile az uygulanıyor. (s.194)

Hukukun uygulanması “davalıların durumuna ve siyasal açıdan hangi dreceyi işgal ettiklerine göre” değişiyor. (s. 195) “İmparatorluğun Hıristiyan ve Yahudi tebaası, sadece hükümet için değil, fertler için de tükenmez bir hazine oluşturuyorlar. Bu kaynaktan, çalışma hususunda tembel, fakat dilenmeyecek kadar da gurur sahibi bir sürü yiyici, yalancı şahit ve ara bozucu insan, rezil olmadan, geçim kaynaklarını sağlıyorlar.” (s.196) Yalancı şahitlik son derece yaygın. Onlara verilen ceza, onları eşeğe ters bindirip şehir sokaklarında dolaştırarak teşhir etmekten ibaret. (s. 196) Peyssonnel, “Türkleri korumak gayretiyle, yalancı şahitlerin hoş görülmesini bile mazur göstermeye çalışıyor” (s.199) Yalancı şahitlik her ülkede var; fakat “sadece Türkiye’de itiraf edilen bir meslek.” (s. 199) Reayaya karşı avantalar (avanies) için bkz. s. 202-203.

“İşkence gizlice, fakat maalesef sık uygulanıyor. Amacı çoğu kez gizli servetlerin yerini söyletmek.” Sarayda, eskiden bostancılar tarafından uygulandığı için “oven” (ocak) denilen yerde yapılıyor. (s.212) Bir Ermeni sarrafı işkence altında öldü; servetinin yerini söylemedi ve ailesini kurtardı. (s.213)

ASKERİ GÜÇ: “Her eyalette toprağın üçte biri askerlere tasarruf hakkı (benefices) olarak dağıtılıyor.” (Bu bilgi için Abbé Vincent Mignot’ya gönderme yapıyor: Histoire de L’Empire Ottoman, 1774, 4 cilt)  “Türkiye’de uygulanan feodal sistem, ana çizgileri itibariyle, Avrupa’da Kuzeyli ulusların yerleştiği her yerde uygulanan feodaliteye benzese de, bir çok özellikleriyle ondan esaslı bir şekilde ayrılıyor… Türkiye’de her toprak doğrudan Sultan tarafından veriliyor; her ikta (grant) da sahibi tarafından terk edilince tekrar sultana gidiyor. Asiller ve vassalları arasındaki feodalizmi ortaya koyan ve onun harcını oluşturan ilişkiler burada mevcut değiller.” (s. 216) Topraklar tımar ve zeamet olarak dağıtıldıktan sonra kalanlar, 1) vakıf olarak camilere; 2) has olarak hanedan mensuplarına ve devlet ricaline; 3) malikane olarak (Müslüman ya da Hıristiyan) eski mülk sahiplerine bırakılıyorlar. Bu son kategoriye bir toprak vergisi konuyor. (s. 223) Savaşa gidemeyecek olanlara, ister Müslüman ister Hıristiyan olsunlar, “beledi” veya “reaya” deniyor. Askeri hizmet yerine vergi veriyorlar. Burada sergilenen Müslüman mülk sahipleri “ulusal ve feodal mülk sahiplerini, ‘feudal militia’yı oluşturuyorlar.” (s. 223)

Yeniçeriler: yeniçeriler ancak kendi subayları tarafında yargılanıyor ve cezalandırılıyor. Dahil oldukları ‘Orta’nın subayı onları tutuklatabiliyor. Mutfakta, aşçının nezaretinde, zincire vuruluyorlar. (s. 227-228) İdam cezası uygulanmadan önce listeden siliniyorlar; idam nedeni ne olursa olsun, asılarak idam ediliyorlar. (s.280) Ulufeleri ilk değerlerinin dörtte birine düşmüş. (s.234) Halk askeri ve beledi olarak ikiye ayrılıyor ve askerlik yapmayan Müslümanlar (Belediler) Hıristiyanların ödediği tüm vergileri ödüyorlar. (s.230) (Yazar, bu konularda Marsigli’den çok yararlanmış)

Yeniçeriler neden dejenere oldular? Bunun çeşitli nedenleri bulunuyor. Yazar diyor ki “Şahsen Yeniçerilerin bugünkü zaaflarını daha çok kurumun kuruluş kanunlarına atfediyorum. Yeniliğe karşı ön yargılar nedeniyle, bunlar, Avrupa’daki taktik ilerlemelere uygun olarak gelecekteki ıslah hareketleri için yeni bir model geliştirmeyi olanaksız kıldılar.” (s. 237) Sultanlar da “başlarına sarayın en aşağılık (meanest) kullarını” getirmek suretiyle bunların itibarını yok etmek istiyor. Ayrıca aralarına en adi cürümleri işlemiş kimseleri sokuyor. (s. 237)

126 adet yeniçeri ortası bulunuyor. “Londra’da elçilikte katip olan Mahmud Efendi Reis efendiliğe yükseldi ve İstanbul’da, Fransızca olarak İmparatorluğun askeri kurumlarının bir bilançosunu yayımladı; fakat gerçek güçleri, müttefiklerle birlikte katıldıkları son Mısır operasyonundaki etkisizlikleri ile daha iyi ortaya çıkıyor.” (s. 256)

Sefere çıkan ordunun hareketi hangi yollar ve duraklarla gerçekleşiyor. Bu konuda bilgiler. (s.259-260) Rycaut, geçtiği yerlerde askerlerin her şeyi parayla aldığını, hiç gasp yapmadığını yazmış; yazar aksi görüşte. “Birlikler, orduya katılmak üzere düzensiz yürüyüş halinde iken, hükümetin de rızasıyla, böyle suistimaller oluyor.” (s.261) Yazar buna bizzat tanık olduklarını söylüyor. Türklere olmasa da, reayaya böyle keyfi davranışlarda bulunuluyor. Sadece ihtiyaç duydukları, hatta hoşlarına giden her şeyi kullanmakla kalmıyorlar, parasal zorlamalar da (haraca kesmeler) oluyor. Bu yüzden bir kısım halk dağlara kaçıyor. Yazar bunları görmüş. (s.261-262) (Davutpaşa ovasında birliklerin buluşmaları; merkezde savaş divanının toplandığı “leylek çadırı” var; sultan katılırsa bu çadır beyaz, yeşil ve kırmızıya boyanıyor; sultan katılmayınca ona bitişik olarak vezir çadırı kuruluyor; sonra “baş çadır” ve paşa çadırları var; bu düzeni, hayli düzensiz bir şekilde, konakçıbaşı ve yardımcıları gerçekleştiriyor.) Kıymetli taşlarla süslü çadırların dokusu, şahaneliği, süvarilerin giysileri vb. Orduyu “maddi” açıdan uzun uzun anlatan öğretici betimlemeler.)

Ordunun yürüyüş düzenini en iyi Marsigli anlatmış. Sonra askeri savaş düzeni; birliklerin sırası; savaş şekli vb. anlatılıyor. Önde tatar birlikleri ve düzensiz birlikler. Bunlar beş altı bin atlı ve Anadolu ve Rumeli paşalarının desteği ve kumandası altındalar. Sonra serasker, birlikleri ve Erzurum ve Bosna paşaları. Hemen arkada yeniçeri ağası; sonra topçubaşı, toplar ve teçhizatlarıyla birlikte cebeciler vb. Eyalet piyadeleri teçhizat taşıyan araçlara refakat ediyorlar. Bunları beylerbeyi ve paşalar izliyorlar. Sonra kapıkulu süvarileri sarı ve kırmızı sancaklarıyla ilerliyorlar; nihayet sadrazam ve savaşta ona refakat edecek saray yöneticileri geliyorlar. (s. 273) (yürüyüş son derece düzensiz; dikkat edilen tek nokta varılacak noktaya zamanında ulaşmak ve sabah namazını kaçırmamak.) (I. s.274)

Savaş yöntemleri. Son Türk-Rus ve Avusturya savaşını gören bir yazar şunu yazmış: “Askeri konularda sağduyu sahibi olmamakla şöhret yapan Türkler, yine de savaş konusunda belli bir yönteme sahipler. Düşmanın top ve tüfek atışlarının doğrudan hedefi olmamak için dağılıyorlar; hedeflerini takdir edilecek bir isabetle seçiyorlar; daima bir araya gelmiş insan topluluklarına ateş ediyorlar; devamlı ateş ederek manevralarını gizliyorlar; bazen çukurlara saklanıyorlar ya da kendilerini ağaç dallarıyla gizliyorlar; bazen de küçük bayraklarla kırk elli kişilik birlikler halinde ilerliyorlar ve bayrağı hep ileri doğru dikerek mesafe kazanıyorlar vb. vb. (s.279) (Voyage á Constantinople adlı kitaptan anlatıyor. Yazar belirtmemiş.)

Osmanlı askeri sistemi o günkü savaş bilimine göre geri. “Bununla beraber sistemleri, Avrupa’nın bazı ülkelerinde ve Asya’da halen mevcut saf feodal sistem içindeki ülkelere göre açıkça daha iyi.” (s.281) Osmanlıların Batıya göre en büyük gerilikleri generallerinin yeteneksizliklerinden geliyor. Aynı savaşta bir komutanın yönetiminde kahraman, bir başkasının yönetiminde korkak oluyorlar. (s.282)

Denizcilik. Osmanlıların deniz kuvvetleri her zaman küçük görülecek (‘contemptible’) düzeyde oldu. (İstanbul’un fethinden itibaren örnekler.) Ruslar Osmanlı donanmasını Çeşme’de yaktıktan sonra Osmanlılar deniz kuvvetlerine büyük önem vermeye başladılar. Bu çabayı Hasan Paşa başlattı. (s.292) Baron de Tott’un olumsuz fikirleri artık geçerli değil. Tott zamanında matematik okulu açıldı. Bayonet orduya girdi. Tott’un telkini ile “yeni bir top dökme ocağı açıldı; bir topçular grubu oluşturuldu ve Boğaz’ın Kuzey kısmına Karadeniz’e geçişi güven altına alacak kaleler kuruldu. Hüseyin Paşa’nın Osmanlı hizmetine aldığı Le Brun adında, gemi inşaatçısı bir Fransız subayının sıcak (mildly) tutumu, büyük yeteneğinin kullanılması karşısına dikilmiş tüm engelleri kaldırdı ve kısa bir zaman içinde nezaret ettiği dairede tam bir reform gerçekleştirildi.” (s. 294) Osmanlı donanması Avrupalılar tarafından (ya da Avrupa modeline göre) yapılmış bir takım gemilerden oluşuyor. Fakat denizciler çok yeteneksiz. Gemi personeli genellikle ücretle tutulmuş Rumlardan oluşuyor.

CİLT:II. Tekeller. “Devlet hazinesi tekeller sayesinde büyüyor; örneğin Sultan eyletlerden ekmeklik buğdayı çok düşük bir fiyata alıyor ve fırıncılara uygun gördüğü fiyattan perakende olarak satıyor.” (s. 22-23) Ayrıca iç gümrükler de var. İstanbul efendisi ve naibi Unkapanı’nda gelen buğdayları kaydediyor ve fırınlara istediği miktarda ve istediği fiyattan dağıtıyor. (s.23-24) Özel tekellere müsaade edilmiyor. “Bireylerin dükkanlarında daha fazla kar etmek için buğday depolamalarına izin verilmiyor.” (s. 24) Tekelin mahzurları: Yüklü gemiler sahillerde çok bekliyor; depo, silo vb. yok; yangınlarda çok buğday da yanıyor; fırıncılara bazen ihtiyaçlarından çok fazla buğday satılıyor.

Küçük Kaynarca anlaşmasından sonra Karadeniz’den ya da Tuna’dan (Macar ürünü) gelen gemiler, buğdayı Osmanlıya satmayı kârlı görmezse, Boğazları geçip Akdeniz limanlarında satabiliyor. (s.25) Bu o kadar avantajlı ki, buğday yüklü Türk gemileri Odesa’ya gidiyor; karantina ve gümrük sıkıntılarına katlanıyor; sırf malının “Rusya ürünü” olduğuna dair bir belge alabilmek için bir sürü masraf yapıyor. (s.26) Buğday üreten ve Osmanlı Hükümeti’ne belli miktar vermek zorunda olan eyaletler: Selanik, Rodos, Karaağaç; Volo, Varna vb. Ürünlerinin 1/12’si kadarını veriyorlar. Buna ‘iştira’ deniyor; bunu toplayanlara da “iştiracı’ ya da ‘mübayaacı’ deniyor. (s.26)

Mübayaacılar her yıl, kilosu yirmi paradan bir milyon kilo buğday topluyorlar. Bu ihtiyat stoğu olarak saklanıyor. Fakat, çok darlık anlarında kilosu üç dört kuruşa satılıyor. Hükümet iki üç milyon kuruş kazanıyor; mübayaacı da tartı hileleri ile bir hayli kazanıyor. Ayrıca mübayaacılar aynı fiyattan kamu iştirasının 1/10’unu alma hakkına sahipler. Böylece yirmi paraya aldıkları buğdayları iki kuruşa (seksen paraya) derhal satıyorlar. (II, s.27) Bunun dışında da bir sürü avantaları var. Örneğin Hükümet buğdaylarının bir kısmını kendi hesabına satıyor ve yerine arpa, çavdar, hatta saman kırıntıları koyuyorlar. Bu sahteciler cezalandırılsa bile yerine gelenler aynı şeyleri yapıyorlar. Buğday için kurulan mekanizma diğer bazı zaruret maddeleri için de geçerli.

Her ilkbaharda bir çok Türk ve Rum tüccarı, Hükümet’ten aldıkları bir ferman ile Eflak ve Buğdan’a gidiyorlar ve en zalimane yollarla, yeniçeriler için, beş yüz altı yüz koyun satın alıyorlar. Başkaları da “kapanlı” adıyla tereyağ, peynir, balmumu, donyağı, tütün vb. alıyorlar. (II, s.30)  “Zavallı halklar buğdaylarını Tuna üzerindeki Galatz ve İbrail limanlarından başkasından ihraç edemiyorlar ve orada da Türk tüccarlar (esas itibariyle adaletsizliği ve zalimliği ile kötü şöhret yapmış olan Trabzonlu Lazlar denen ırk) dürüstlük ve iyi niyet itibariyle hükümet memurlarından çok daha az dikkatli davranıyorlar.” (s.30)

Madenler: Üretilen madenler devlet hazinesine gidiyor ya da, Diyarbekir bakırlarında olduğu gibi, İstanbul’daki devlet kurumları, tersane veya dökümhane için kullanılıyor. (s.31)

“Para basma yetkisi darphane emirine ait; o da altın, gümüş külçelerini, hergün belli sayıda kese sağlayacak oranda iltizama veriyor ve böylece devlet kâr sağlıyor.” (s.37)

Savaş: “Barutun icadı Türk gücünün ilerlemesine başlıca engel ve çöküşünün temel nedeni olarak kabul edilebilir.” (s.54) (Busbecq’den beri bu gerileme görülüyor.) Türk ordusu Avrupa ordusuna göre “sadece düzensiz bir kalabalık”tan ibaret. (s.64) “Uzak bir eyaletteki bir asiyle savaşması için bir Paşa fetih veya yağma cazibesine kapılmalı ya da hediyeler ve yeni mevkiler vadiyle teşvik edilmeli.” (s. 65) (Mr. Eton tam bir Grek yanlısı; Türklerin kovulup büyük bir Grek İmparatorluğu kurulmasından yana)

Esir pazarı (Avrat pazarı). Eskiden Hıristiyan ve Yahudiler de buradan kadın alabilirlerdi; fakat artık alamıyorlar. “Türk tüccarın niteliği dürüstlüğü ve bu nitelik kendisini, hiçibir önlemle sahteliklerinden kurtulamayacağınız Rum, Ermeni ve Yahudi tüccarlarından ayırıyor.” (s. 196)