SLADE, ADOLPHE

ANASAYFA

SLADE, ADOLPHE; Records of Travels in Turkey, Greece and of a Cruise in the Black Sea with the Captan Pasha in the years 1829, 1830, 1831; Londra, 1833. (İki cilt)

A. Slade (1804-1877) bir general çocuğu. Edirne anlaşmasından sonra (1829 Mayısında) İstanbul’a geldi. Daha sonra da 1849’da Türk-Avusturya savaşı kaçınılmaz olunca Türk donanmasına hizmetini sundu. “Müşavir Paşa” oldu. İngiltere’de de rütbesini korudu. On yedi yıl Osmanlı donanmasını yönetti. 1867’de “Turkey and Crimean War” başlıklı ilginç bir yazı yazdı. Türklerden de (ikinci sınıf Osmaniye) İngilizlerden de nişan aldı. 1873’de İngiltere’de Vice-Admiral oldu. Hiç evlenmedi. (Dictionary of National Biography; Cilt. 35; Londra, 1893)

Yazar eserini Duke of Cumberland’a ithaf etmiş.

CİLT.I:  Touz-oglu kardeşler  hakkında bilgiler. “Paranın değerini düşürmenin normal bir gelir kaynağı olduğu bir ülkede, darphane eminliği gibi, tehlikeli fakat peşinden koşulan bir görev yapıyorlar.” (s.124) Sultan valilere bir hatt-ı şerifle tüm altın ve gümüşleri istiyor. Karşılık olarak, ölüm tehdidi altında, yarısından biraz fazla bir değer elde ediyorlar. “Tek cürümleri sultanın emrine harfi harfine uymak olan Tuzoğlu kardeşler çıkarları için ülkenin parasının değerini düşürmekle suçlanıyorlar.” (s. 125)

“II. Mahmut’un en önde gelen niteliği katı inatçılığı” ve “despotik karakteri.” Aklına koyduğu her şeyi (ne kanun ne anlaşma vb. dinlemeden) yapıyor. (s.209) “Bu eğilimi İmparatorluğun çöküşünü, II. Mahmut’tan önce gelen beş Sultan’ın yaptıklarının tümünden fazla hızlandırdı. Ayrıca Sultan’ın paraya düşkünlüğü de dikkate değer ölçüde!” (s. 210)

Osmanlı Devleti’nde zulme karşı üç baraj var: 1) Derebeyleri, 2) Ayan, 3) Ulema. (s. 215)

II. Mahmut derebeyleri itaat altına aldı. Vergi ve asker karşılığı haklarını tanıdı ve “her ailenin başını kişisel hizmetten tamamen muaf tuttu.” (Bunların hayatları üzerinde bir hakkı olmadığı için varisleri de değil; despotik gücü sadece fiilen Devlet kapısında çalışanlar için geçerli) (s.216) “Derebeyler.. Osmanlıların koşullarına boyun eden Anadolu’nun eski toprak sahipleri (possessors) idiler… II. Mehmet bunların haklarını onayladı, fakat vergiye ve savaşta belli sayıda asker vermeye mecbur etti ve her ailenin başkanını ömür boyu kişisel hizmetten muaf kıldı. En önemlisi de en son hükümdü ve buna göre Sultan hayatları hakkında bir hakka sahip değildi ve bu yüzden mirasçıları da olamazdı; despotik iktidar sadece fiilen devlet hizmetinde olanlar üzerinde bu haklara sahipti. Böylece derebeyi aileleri ne fakirleştiler, ne de yok oldular. Bu asil insanlar tarafından yönetilen kazaların, İmparatorluğun diğer bölgelerine nispetle sağladığı avantajları saymak malumu ilam etmek olacak: Çölde birer vaha oldular, çünkü sahipleri toprakta, bir hayat boyu olduğundan daha fazla çıkara sahip; halk içinde doğdu, halk arasında yaşadılar ve babadan oğla zengin oldukları için, her yıl vergi toplandıktan sonra özel bir servet yaratma fırsatları yoktu. Oysa bir paşalıkta halk her yıl verdiği vergiyi iki ya da üç misline çıkarmaya zorlanıyor; çünkü Paşa, makamı için ödeme yaptıktan sonra bir de servet yapmak zorunda.” (s.216)

Tebaasının derebeylerine çok büyük saygısı var. Karaosmanoğulları, Çapanoğulları, El Ezaroğulları vb. on yirmi bin asker çıkarıyorlar. II. Mahmut bunlara düşman; çünkü 1) mülkiyetleri “atalarından” geliyor; 2) zenginler. (s.218)

Derebeyleri “en büyük ihanetin kolay kurbanları oldular. Baş eğmez ruhlar öbür dünyaya yollandılar, esnek olanlar da servetlerinden oldular. Az bir kısmı sırasını bekliyor, ya da gözlerini açmış zulme karşı koymaya hazırlanıyor. Karaosmanoğlu, örneğin, İstanbul’a çağrıldı ve orada yıllarca masraflı hizmetlere zorlandı, mevcut parası azaldı; oysa bu sırada Saray erkanından biri onun şehri Magnesia’ya yerleşip, vergilerini toplamaya başladı. Bu durumda köylüleri artık kâr edemeyeceklerini anlayınca, toprağı ekmemeye başladılar ve eskiden o kadar refah içinde olan toprakları, paşaların pençesindeki toprakların herhangi biri gibi bakımsız hale geldiler. Derebeylerin yok edilmeleriyle birlikte, II Mahmut büyük eyalet şehirlerinin (özellikle Avrupa’dakilerin) Ayan’ın halk tarafından seçilmeleri şeklindeki ayrıcalıklarına da saldırdı. Bazı şehirler sadece onlar tarafından yönetiliyorlardı; paşalar tarafından yönetilenlerde de tam bir despotizmi önlemek için yeteri derecede güçleri vardı. Müslümanların olduğu gibi reayanın da koruyucusu idiler ve kendi çıkarları için büyük vergilere direndiler. Otoritelerinin yok edildiği (Edirne gibi) gibi şehirlerde üzücü bir değişim var; ticaret durakladı, nüfus azaldı.” (s.219)

“II. Mahmut eyaletlerin idaresini derebeylerine bırakmış ve ayanın otoritesini de güçlendirmiş olsaydı, İmparatorluğu’nda, onu en parlak haline tekrar kavuşturarak, gerçekten reform yapmış olacaktı; tebaasının sevgisini, insanlığın da alkışlarını kazanmış olacaktı.” (s.220)  (Aksine derebeylerin ve ulemanın otoritesini tahrip ederek bir “selfish tyranny” oldu.)

Ulema da güçlü bir zümre idi. “Türkiye’nin lordlar sınıfı (the peerage) idi.” (s.220) Üç sınıftan oluşuyorlar. Hem rahip hem de hukukçu oluyorlar. Molla ve kadılar bir medresede (“universities of İstanbul”) okumuş olmalı. Otuz yıl okuyup denendikten sonra müderris oluyorlar. Mollaların sınıfları (üç sınıf, şehirlerin önemine göre), aldıkları ücretler vb. Mollalar şehirde paşalar kadar güçlü. (s.225) Miras yoluyla mülkleri çocuklarına geçtiği için aç gözlü değiller; daha çok halkı paşaya karşı koruyorlar. Kadılar zengin değil; çoğu kez ağa ile birlikte halkı soyuyorlar. (s.228)

Mollaların çocukları da medreselerde okuyor ve kanunun emrettiğinden sekiz yıl az okuyorlar. (s.229)

Zamanla “Ulemanın bütün tekeli belli sayıda ailenin elinin elinde toplandı ve görevleri biter bitmez döndükleri İstanbul’da devamlı oturuyor olmaları güçlerini bugüne kadar korumalarını sağladı. Bununla beraber ayrıcalıklı bir aileden gelmeyen bir medrese öğrencisi olağanüstü yeteneğe sahipse, ulema genellikle onu kendi bünyesine kabul etme inceliğini gösteriyor. Molla olarak gittiği şehirlere acımalı; çünkü ailesi için bir servet yaratmak zorunda!” (s.230) Ulema bir ruhban sınıfı değil; fakat “Kilise’nin zincirlerine (shackle) sahip olmadan, kutsallığına sahip.” (s.230)

Türkiye’de “bir sürü  Frenk” II. Mahmut’un bunları dize getirmiş olmasını ciddi reform saymış; çünkü bunlar varken yeni kurumlar kurulamıyormuş. Fransa’da “ulusal şan” (“la gloire nationale”) duygusuyla düzende reform yapacak bir sürü “yetenekli” insan var. Oysa bir sürü din, dil ve hukuk gruplarının olduğu Türkiye’de “modern Köprülü” nereden çıkacak? Her etnik grup ötekinden nefret ediyor. Bunun Mahmut’un nazırları arasından çıkması lâzım; fakat onların beşte dördü Gürcü ya da Çerkez köle olarak satın alınmış ve bunlardan da beklenen “güzel bir yüz” ve “fuhuşun en kötü günahlarına” yanıt verme olmuş. (s. 231) Ayrıca, hizmet cetvelleri de, efendilerinin tebaasına karşı haince işlerini yürütmekten ibaret. (s. 231) “ Keyfi vergiler ödemedikleri için Vakıf toprakları, İmparatorluğun en iyi ekilen toprakları.” (s.232) Ulema ve derebeylerin ağırlığı olmasaydı “yeniçeriler çoktan ülkeyi parçalara bölecek ve Memlukların Mısır’ı yönettikleri gibi yöneteceklerdi.” (s. 233)

II. Mahmut Kavalalı Mehmet Ali Paşa’yı model aldı. O da her şeyi para aracı yapıyor ve  “Mısır”ın tek sahibi olmak için” her yola başvuruyor. Doğu’nun her türlü zulüm ve dalaverelerini biliyor. Her işi yaptı: kahveci, kavas, tütün tüccarı, klept, binbaşı ve paşa oldu. Mahmut’ta onun sadece zalimliği var. Ayrıca dayandıkları insan malzemesi farklı; Mısır’da fellahlar hep köle oldular, Türkler ise hiç köle olmadılar. Bu yüzden Mısır’da üretkenlik, Memluk dönemine göre yüz misli arttı; fakat sefalet de yüz misli arttı. (s. 235) “II. Mahmut Müslüman tebaasının özgürlüğünü kısıtlarken, Rum reayanın, sessizce ve hızla kendi özgürlüklerini genişlettiğinin farkına varmadı.” (s. 235) Rumlar Fransız devriminden yararlanarak ticarette ilerlediler. Özellikle İtalyan ipeğinden daha iyi olan ipek ticareti işlerine yaradı. “İçerlerdeki Rumları” (Greeks of interior) bile zengin etti. Almanlar da Rumlar aracılığıyla Türkiye’de ticarete başladılar. Artık Leipzig fuarlarında Rumlar boy gösteriyor. (s. 236)

“Kırk yıldan beri Rumların durumu çok iyileşti. Denilebilir ki, adalılar, her zaman bağımsız oldular ve İmparatorluğun kıyı ticaretini yürüttüler. Fransız ihtilali’nden sonraki savaşlar onları Akdeniz ticaretinde de egemen kıldı.” (s.236) Yunan İhtilali Fenerlileri titretti. II. Mahmut’un gözdesi ve Fenerlilerin dostu (bir yıl da Paris elçiliği yapmış olan) Halet Efendi Yunanistan’ın İmparatorluktan ayrılacağına hiç inanmıyordu. Yunan İhtilali ile gözden düştü; Rum patriği asıldı ve cesedi “Yahudiler tarafından Fener sokaklarında sürüklendi..”. “Bütün bunlar büyük bir siyasal hataydı.” Ayrıca başkentte küçük bir Rum kırımı oldu. (s.246-247) Sonuç olarak “o zamana kadar tarafsız kalmak isteyen Adalılar kutsal davaya katıldılar ve her yunanlı kurtuluşun sadece silaha dayanmakla olacağını anladı.” (s. 248) Sonra Halet Efendi Konya’ya sürüldü; ikinci bir emirle de, kapıcıbaşı onu yolda yakaladı ve öldürdü. (s.249)

Yeniçeri kırımı bir komplo ürünü. Yeniçeriler kırılacaklarını anladılar. Hüseyin Ağa “tam bir iki yüzlülük içinde onları açıkça ayaklanmaya yöneltti” (s.258) Sultan tereddüt edince onu “kararlılığa” (firmness) davet etti. Çar Petro “iradi olarak pro tempore iktidarı ve zenginliği feda etti, basit insanların seviyesine indi ve başkalarını ıslah etmeden kendinde reform yaptı.” (s. 261) Sonraki despotizmden de o mesul değil. Oysa II. Mahmut zamanında mevkiler her zamankinden daha çok satıldı; oysa bu yeniçerilerin nüfuzuna bağlanıyordu. Sultan Mahmut, paşalıklara tayinlere ek olarak, mirasla geçen beylikleri bile açık artırmaya çıkardı. Eğer ulemayı  kontrol altına alabilirse mollalıkları da satacak. Türkiye’nin kanseri Yeniçeriler değil, “genel yolsuzluklar”dır. (s. 262) Yeniçerilerle ilgili olarak şunları da ileri sürüyor: “Bu fanatik zorbaları savunmak istemiyorum.” “Yeniçerilerin İstanbul’un kanseri olduklarını, Saray’a karşı bir komplo mekânı teşkil ettiklerini yadsıyamam. Fakat İstanbul nedir? Diğer büyük başkentler gibi, eyaletler üzerinde zihinsel bir kontrol sağlıyor mu? Bir kamuoyu yaratıyor mu? İstanbul, halkının duyguları ve davranışı itibariyle ulusun geri kalan kısmından o kadar farklı ki denizdeki bir adaya benzetilebilir!” (s.263) Günün efendileri olarak İstanbul’da kontrolsüz bir küstahlıkla hüküm sürüyorlar; görünüşleri sefihliğin zirvesi tablosu çiziyor.” (s.264) (Herkes onlardan “korkuyor ve nefret ediyor”) “Yeniçeriler bir ölçüde temsilciler meclisine benziyor; çünkü sık sık sultanı vezir değiştirmeye mecbur ediyorlar ve aralarından yetenekli ve kavgacı biri insanların duygularını alevlendirten sonra,  durumu yatıştırmak için çok iyi göreve getirileceğinden emin olabilir. Bu özgürlük, bu en vahşi istekleri gerçekleştirme yeteneğine karşılık olarak sultan ne vaat ediyor? Hiçbir şey denilebilir!” (s. 264)

Mahmut, Murat’ın Yeniçeri ordusunu kurması gibi yeni bir ordu kurmak istiyor; fakat Murat yeniçerileri tamamen halkla (adet, gelenek vb. açısından) kaynaştırmıştı (incorporated). Yazar Yeniçerilerin kötü yanlarını da anlatıyor.

Yeniçeriler ilke olarak Avrupa disiplinine hiç itiraz etmediler. Fakat “vesayet altında olmayan kafalar, misket ve bayonet kullanmak ve birlikte manevra yapmak için neden elbiseleri değiştirmek, sakalları kesmek ve türbanları çıkarmak gerektiğini anlamıyorlardı.” (s. 264)

1826 başında II. Mahmut tüm ihtiyaç maddelerinin vergisini artırdı. İlk üç ayda yangınlar çıktı. Fakat sayısız infazlarla halk hizaya getirildi. Halk da Yeniçerileri özlemeye başladı. (s.268)

İzmir’de Courrier d’Orient’ı çıkaran Blaque, Batı’da her şeyi liberal olarak eleştirirken, II. Mahmut’un tüm keyfi eylemlerini savunuyor. (s.274)

Osmanlıda Batı’da olmayan bir sürü özgürlükler var. Vergiler düşük, seyahat serbest (“herkes istediği yere pasaportsuz gidiyor”), kast sistemi yok, Yeniçeriler Meclis’e (Chamber of Deputies) benziyor, toprak vergisi ılımlı, “gümrük memurları gözlerini ve kirli parmaklarını bagajların içine sokmuyor” vb. (s.275) (Yazarın yeniçerilerle ilgili görüşlerinde tutarsızlıklar var.)

İstanbul’dan Katolik Ermenilerin sürülüşü. On gün içinde 20 000 kadar Ermeni (banker, tüccar, esnaf, pazarla ilgisi olan herkes) Anadolu’nun ücra köşelerine sürüldü. Tehcir 20 Ocak 1828’de başladı. Daha ilk gün bir sürü insan öldü. Kısa sürede satılmalarına izin verilen malları çok ucuza kapatıldı. “Pera’nın en güzel taş binalarından biri 570 sterline satıldı ve sonra Prusya elçiliğine yıllığı 270 sterline kiraya verildi.” (s.291)  Yaklaşan Rus savaşına para lazım¸ dolaylı bir müsadere!. Oysa “yeniçeri felaketinden hemen sonra, Sultan, müsadereleri yasaklayan bir ferman çıkarmıştı.” (s.292)

XVIII. yüzyılın ortalarında çok sayıda (özellikle Ankara’da) Ermeni kendi istekleriyle Katolik oldular. Osmanlı hükümeti sadece İstanbul’daki patriği tanıyor. Fransa “birleşmiş (unifiés) Ermeniler” dediği Katolik Ermenileri koruyor. (s.287) Patrik de Katolikleri suçluyor.

Sir R. Gordon Frenklere bir balo veriyor. Yaşlı kapıcıbaşı “Elli yedi yıl yaşadım, böyle bir şey görmedim; mademki bunu gördüm, artık rahat ölebilirim, diyor.” (s. 477)

Türkler Hıristiyanlığın erdemlerinden çok kötülüklerini kopya etmeye hazırlar… Türkiye’deki Tori’ler halkın çoğunluğunu teşkil ediyor ve reforma karşı manevi bir dayanak oluşturuyor. Bunun en açık tarafı da “Peygamberlerinin en makul kanunu olan ‘sadelik” (sobriety) ilkesini horlamaları.” (s.485)

CİLT: II.

Osmanlılarda Türkleri küçümseme Bursa’nın fethinden sonra başlıyor. (“Bir Türk, bir turp, yazık turp!”) (s. 287)

“Rus birlikleri hariç, dünyada Nizamı Cedid Ordusu kadar ihmal edilmiş başka bir askeri heyet görmedim.” (s.288).

Osmanlı sözcüğü Avrupa bölümü için geçerli; Bursa’nın alınmasından sonra Türkler küçümsenmeye başlandı. (s.286) “Bin Türk, bir turp, yazık turp!” diyorlarmış. (s. 287) Müslümanların temizliğini övüyor. “Kendi hesabıma bu kadar temiz bir halk görmedim ve bu, toplumun her düzeyi için geçerli.” (s. 297)

Grekler, ikinci planda kalsalar da, çok etkililer. Özellikle Fenerli Rumlar. Fakat etkileri “Osmanlı Devleti’nin altını oymaya her şeyden çok daha etkili oluyor.” (s. 298) “Osmanlılar Fenerli Rumlarda, bükülgen bir karakterle birlikte istedikleri bilgiyi bulunca çok memnun oldular; çünkü bu, kendilerini nefret ettikleri etütlerden kurtarıyordu. Siyaset onlara  bunun yanlış olduğunu gösterdi; fakat öte yanda da tembellik vardı. Osmanlılar onları devlet işlerinde kullandılar ve bu andan itibaren öğrenimde çöküş içine girdiler. Eğer Rumlar farklı bir karakterde olsalardı efendilerini ıslah eder ve nasıl yöneteceklerini öğretirlerdi. Oysa hep aynı ihanet içinde oldukları için Osmanlılar, İmparatorluktan gerçekten yararlanan, fakat ona zararlı olan Rumların entrikalarını hiç göremedi. ” (s.299) Yazar çok Grek aleyhtarı. (Hainlik, böbürlenme, ticarette dürüst olmama gibi zaaflar sayılıyor.)

“Köylülerin büyük zorluğu, yıl boyunca sık sık artan haracı ödemek için para bulmaktı; fakat şehirlerde bu güçlük hiç söz konusu değildi. Aynı zamanda hatırlamak gerekir ki Avrupa’da paşalar ender olarak sınırsız iktidara sahip oldular. “Rumlar, kimsenin yadsıyamayacağı bir şekilde,  Osmanlı yönetiminin en çok kayırılan halkı oldular ve halen de öyleler.” Bunu birlik ve hiyerarşilerine borçlular; bu onların bir “ulus” olarak kalmalarını sağladı. (s.301)

Ermeniler (Katolik, Ortodoks) birbirlerinde, Ortodoks Rumlar da her ikisinden nefret ediyor. “Ermeniler Avrupa Türkiyesinde bankacılığı ellerinde bulunuduruyorlar. Daha fazla dürüstlük göstererek, ya da daha az düzenbazlık yaparak bu kazançlı meslekte Yahudilerin yerini almış durumdalar.” (s. 309)