HEYD, WİLHELM

ANASAYFA

HEYD, WİLHELM; Histoire du Commerce du Levant au Moyen Age; Amsterdam, 1967.

Heyd (1823-1906) Alman kütüphaneci ve tarihçi. Kariyerine 1857’de Stuttgard Kraliyet kitaplığında başladı. Temel eseri Ortaçağ’da Levant ticareti. Başyapıtı  Geschichte des Levantehandels im Mittelalter (2 cilt, 1877–1879). 1885-86’da genişletilmiş bir baskısı Fransızca olarak yayınlandı. 1967 baskısı da buna dayanıyor. 1913’te İtalyanca, 1975’te de Türkçe çevirileri yayınlandı.

Yazar “adeta koşar adımlarla“ yapılan Türk fetihlerinin (özellikle Gelibolu’nun alınmasının) Bizans’la ticarette çok ayrıcalıklara sahip olan (Venedik ve Cenova) milletleri çok ürküttüğünü söylüyor.  Orhan’ın son zamanlarında Trakya ve Makedonya’ya nüfuz etmek isteyen tüccarlar  “yeni efendilerin koyu fanatizmi“ ile karşılaşıyorlar (I. s. 512). Pera, Cenova toprağı; Venedikliler oraya sadece iş için girip çıkıyorlar. Papa yardım çağrısında bulunuyor, fakat Venedik ve Cenova güçlü  ordular devşirecek durumda değiller. Türkler Batı kıyılarına ve Boğaz’ın iki tarafına hakim olunca düşmanlık artıyor. Ayrıca Venedik Cenova rekabeti kopma eğilimi taşıyor. Büyük filolar oluşturan Türkler, Ege adaları dolayısıyla, yağmacı ve kan dökücü (“piller et mettre à feu et à sang„) olarak sunululuyor. (I. 538). Aydın Beyleri (Hızır ve Ömer Beyler) böyle bir filo yapmışlar. Katalan Şirketi (“à sa honte“) onlarla işbirliği yapıyor ve onları teşvik ediyor. Altoluogo (Efes) şehrinde de Türklerle işbirliği yapan bir İtalyan cemaat var.

Palatia‘da (Balat) Küçük Asya’nın tipik ürünleri satılıyor: Safran, susam, bal, mum, Kütahya şapı, mazı ve maroken ve halı gibi bazı işlenmiş maddeler. Ayrıca Balat’ta her iki cinsten esir ticareti de yapılıyor; Rodos ve Kıbrıs’a buğday ihraç ediliyor; Sakız adasındaki Cenovalılar da oradan mal alıp Mısır’a gönderiyor ve karşılık olarak da kalay, kumaş, sabun, kurşun vb alıyor. (I, 545). Balat, Menteşoğulları’na ait. Venedikliler ticarî nedenlerle onlarla çok iyi geçiniyorlar. 1355’te orada bir de konsoloslukları olduğu anlaşılıyor.

Para dolaşımı: Efes’te, Manisa’da ve Balat’ta üzerinde Latince yazılarla gümüş paralar basılıyor; bunlar aynı Anjou Hanedanı prenslerinin Napoli’de bastırdıkları paralar gibi; “buradan anlaşılıyor ki Saruhan, Aydın ve Menteşe beyleri İtalyanlarla ticareti kolaylakştırmak için para bastırıyorlardı“ (I, 546).

Akdeniz kıyıları ile Mısır ve Suriye arasında da önemli bir ticaretin olduğu anlaşılıyor. (Yazar bu konuda özellikle Sanudo l’ancien’e dayanıyor). Mısırlılar Alaca (Candelore) şehrinden odun tedarik ediyorlar. İskenderiye, Kahire ve Suriye’den çok tüccarın geldiği bir şehir. Yine de Satalia (Antalya’da) daha önemli; bu şehir Akdeniz’deki Türk ticaretinin en canlı yapıldığı yer. (I, 547). Üç ayrı mahallede Sarazenler, Yahudiler ve Grekler. “En güzel ve en düzenli pazarlar Türk mahallesinde idi“. Burası ve Alaca en çok ticareti Mısır ile yapıyor. Satalia Mısır’dan baharat, keten ve şeker de alıyor. Din yakınlığı var; ayrıca Türkmen beyleri güçlü bir müttefiğe dayanmak istiyorlar. Ticaret kıyılara inhisar ediyor; Hıristiyan mallarının Küçük Asya içlerine girdiğini gösterek tek bir belge bile yok. Buralara sadece bir ölçüde Mısırlı ve Suriyeli tüccarlar girebiliyor. (s. 550). Kastamonu Türkmen Beyliği (ve ona bağlı Amasra, Sinop ve Samsun şehirleri) Karadeniz’de ticaret merkezleri. Özellikle Sinop Trabzon’a giden yolda önemli bir durak. Sinop aynı zamanda bir korsan yatağı. Sivas da Küçük Asya ile İran arasındaki ticaret yolunda  önemli bir halka. (s. 554).

— Cilt II. 1967.

Trabzon Orta Asya’nın “giriş yeri“ idi. Bağdat düşene kadar orayla ticaret yaptı. Başlanıçta Bizans’ın küçük bir eyaleti (Thema) idi; İstanbul fethedilinde bağımsız bir imparatorluk haline geldi ve XV. yüzyıla kadar öyle kaldı. Merkezde yün, keten ve ipek kırpıntısı örgüler üretiliyor, ülkeyi çevreleyen dağlarda da madenler (gümüş, demir ve kaliteli şap) çıkarılıyordu. Trabzon halkı büyük ticareti yabancılar bırakmıştı. Bazı Avrupa devletleri Orta Asya’da elçilikler açmıştı ve bu ticareti ellerine almışlardı (s. 94). Hint baharatına ve Çin ipeklilerine kadar uzanıyorlar. Trabzon’un en parlak dönemi 1340’a kadar sürdü; bu tarihten itibaren, komşusu İran gibi, çöküş işaretleri vermeye başladı: Bu tarihte I. Basil’in tahta geçmesiyle başlayan iç kavgalar, saray entrikaları, ayaklanmalar ve bunlardan yararlanan Amid (Diyarbakır) Türkmenlerinin (Turcomans) işgalleri (s. 103, 107). Bunlar merkeze kadar nüfuz edip, şehri ateşe vermişlerdi.

Osmanlılar Edirne’yi alınca “geleceğin onlara ait olduğu“ açık hale gelmişti. Oradan “karşı konamayan“ çeteler hala Güney Slavları ve Bizanslıların oturduğu topraklara hücum ediyorlardı. Bizans bir üçgene indirgenmiş, İmparator V. Jean Sultan’ın vassalı haline gelmişti (s. 257). 1351-52 yıllarında Venedik-Aragon-Bizans ile Cenovalılar arasında savaş vardı. Orhan Gazi egemenliğindeki topraklarda epeyce kalan Venedikli amiral tenezzül edip kendisini ziyaret etmemişti. Oysa Orhan’a çok saygılı olan Cenovalı amiral Osmanlıların sempatisini kazandı ve 1387’de ilk anlaşmayı imzaladı. Daha sonra onlara gümrük ayrıcalıkları da tanındı. Bu gibi muafiyetler daha önce I. Murat zamanında Venediklilere de tanınmıştı. Hatta onlara bir kolon yerleştirmeleri için bir yer de verimişti (s. 259). Osmanlı fetihleri (Niğbolu 1396 vb) Timur’un istilası ile frenlendi. Avrupa kralları, Bizans Kral naibi (Régent) Jean  ve Galata’daki Cenova podestası Trabzon İmparatoru aracılığıyla Tamerlan’la ilişki kurmuş ve onu çöküş halindeki Osmanlılara karşı teşvik etmişlerdi. Tamerlan’ın kendisi de Venedik, Cenova ve Hristiyan krallarla temas halindeydi (s. 265-266). Trabzon, İstanbul ve Pera’dan yirmişer kadırga istemişti. Fakat Türkleri de idare ediyorlardı; hatta Cenovalılar Beyazıt’ın yenilgisinden sonra bir Boğaz’a sürülen Türkleri gemilerine alıp karşı tarafa geçirdiler. Tamerlen İstanbul ve Pera’yı da haraca bağlamıştı; Batı’ya da yayılmış İzmir’i almıştı. Fakat “Avrupa’ya geçmeye hiç teşebbüs etmeden aniden geldiği hızla çekip gitti“ (s. 267). Osmanlılar felaketin izlerini çabuk sildiler. Beyazıt’ın büyük oğlu Süleyman Bizans ve İtalyan sitelerine yakındı; 1403’te hepsini (Liga) kapsayan bir anlaşma imzaladı (Hammer’in de tarihinde verdiği anlaşma metni tarihsiz; Heyd, 1403 tarihli olduğu kanısında). Buna göre hepsi Osmanlı topraklarında serbestçe ticaret yapabilecekler, gümrükler artmayacak ve Osmanlı gemileri de Çanakkale’den ancak Bizans kralı ve Liga üyelerinin izni ile geçebileceklerdi (s. 268). Anlaşma 15. yüzyıl başlarında Levant’da çok sayıda “Koloni“nin Osmanlı sultanlarına ve Küçük Asya’daki Türkmen beylerine haraç (tribut) verdiklerini orta koyuyor (s. 269). Bu dönemde Venedik Yunanistan toprakları aleyhine genişliyor; amacı genişlemek, hazinesini zenginleştirmek olduğu kadar ticareti de geliştirmek (s. 272). Bu arada Cenova zayıfladı ve Fransız hakimiyetine girdi. Osmanlılar ise kendi iç işleriyle uğraşıyorlardı. İç savaş ve bölünme on yıldan fazla sürdü. Başlangıçta hakimiyeti Bursa eyaleti ile sınırlı olan ve orayı demir pençe ile yöneten Şehzade I. Mehmet sonunda birliği sağladı. Büyük oğul Süleyman ise Avrupa topraklarını barışçı bir zihniyetle yönetiyordu. Oysa yerini alan Musa (1410-1413) savaşçıydı ve İstabul’da başarısız bir kuşatma operasyonuna girişti. Venedik iç savaşta nötr kalıyor, sonra galip gelen tarafı kutluyordu. Fakat bu, I. Mehmet’in onda Osmanlı yükselişine en büyük engel görmesine engel teşkil etmedi (s. 277). Ne var ki Venedik tam bir deniz hakimiyeti kurmuştu. Bu yüzden de ona 1415 ve 1419 anlaşmalarında ödünler (örneğin Venedik egemenliğindeki Naxos adasından haraç istememek) vermek zorunda kalmıştı. Cenova ile ilişkiler ise çok farklıydı. Cenova 1415’te Osmanlıların baş düşmanlarından İzmir Beyi Cüneyt’e savaş açmıştı. Oysa İzmir Osmanlıların eline geçtikten sonra ticaret özgürleşti. II. Murat zamanında da iyi ilişkiler devam etti. Murat’ın 1422 İstanbul kuşatması hezimetle bitti. Aslında Cenova anavatanı Bizans devletinin devamını çıkarlarına çok daha uygun buluyordu; fakat Pera kolonisi Osmanlıları kollamak zorundaydı. Bu sıralarda Ancone ve Raguse prenslikleri de Osmanlılarla ticaret ilişkileri kurmuşlardı ve iyi geçiniyorlardı (s. 293).

II. Mehmet 1451’de tahta geçince İstanbul’u fetih hazırlıkları da hemen başladı. 6 Nisan’da kuşatma başladı.  Bir önlem de Anadolu ve Rumeli hisarları sayesinde Bizans-Kara Deniz bağlantısını keserek Bizans halkını açlığa mahkum etmekti (s. 303). Venedikliler derhal Bizans’ın yardımına koştular. Cenovalılar ise ikili (extremement equivoque) bir rol oynadılar. Anavatan Bizans’tan yana idi; fakat Pera kolonisi –aslında Grek yönetiminin ılımlı tavrını Türklerin “tiranik rejimi“ne tercih etmekle beraber- onları da idare etmek zorundaydılar. Bir yandan anavatandan Bizans’a yardım isterken -hatta belki de geceleri onlarla beraber çarpışırlen- öte yandan Sultan’a iyiniyet heyeti gönderip anlaşmalara sadakat istiyorlardı. Sultan da durumun farkındaydı (s. 305-306). Şehir düşünce tüccarların çoğu kaçtı. Venedik balyosu ve bazı aileler tüm aileleriyle birlikte katledildi. Bir sürü tüccar ve ileri gelen de canlarını büyük kefaretler ödeyerek kurtardılar. Cenovalılar yağmaya uğramamış olsalar da sonradan en fazla zarar görenler oldu (s. 309). Zaganos Paşa ilk gün şehre gelmiş ve Pera’nın statüsü konusunda bir ferman getirmişti. Buna göre Pera şehri (Castrum) tahrip edilmeyecek, herkes malı mülkü ve ailesiyle evinde kalacak; değirmenlerine, bağlarına, teknelerine, mallarına da dokunulmayacak; sadece (adam başına bir düka) haraç ödeyecekler, angaryaya tabi olmayacaklar ce çocukları da yeniçeri yapılmayacaktı. Türkler de onlar arasında oturmayacaklar, sadece bir kontrol birliği oluşturacaklardı. (s. 310). Sultan beş gün sonra şehre geldi ve bir envanter yaptırarak kaçanlara üç aylık bir süre verdi. Bu süre içinde gelmeyenlerin malı kendi hesabına geçirilecekti (s. 312). Peralılar silahtan arındırılmıştı ve hiçbir iktidarları kalmamıştı; sadece bir çeşit ticari mahkeme kurabileceklerdi.

Fetihten Venedik de en az Cenova kadar zarar görmüştü. Beş yüzden fazla vatandaşı hapse atılmış, servetleri batmıştı. Yine de Sultan’la iyi geçirmek zorundaydılar. Gönderilen bir amiral ve bir diplomat (Bartolommeo Marcello) 18 Nisan 1453’te bir anlaşma temeli sağladı. Buna göre Venedik Cumhuriyeti eskiden olduğu gibi İstanbul’da koloniyi idare etmek ve ihtilafları çözmek için bir Balyos bulunduracak, Osmanlı subaşısı da ona görevini layıkıyla yapması için yardımcı olacaktı. Gemiler serbestçe girip çıkacak, gümrük hadleri (ithal ve ihraç) % 2 olacaktı (oysa Bizans’a yüzyıllarca gümrük ödememişlerdi). Venedikliler Pera’da istedikleri gibi gelip yerleşebilecekler ve servetleri de mirasçılarına geçecekti. Müslüman olmamak şartıyla köle sahibi de olabileceklerdi (s. 316-317). Anlaşma kağıt üzerinde çok güzeldi, fakat her an sultanın “bir öfkesi, kabaca çıkışı, insan haklarını çiğnemesi“ mümkündü (s. 317). Venedik Osmanlılara karşı savaşlara katılıyordu. Grek alanında da büyüyordu. Bu ise Floransa’yı ürkütüyor ve kendisine düşman ediyordu. Osmanlı-Floransa yakınlaşması bu koşullarda doğdu. Buna karşılık Venedik de Uzun Hasan’ın dostluğunu kazanmıştı ve Floransa’lılar bunu bozarak Venedik’i izole etmek için her çareye başvurdular (s. 339). Oysa Sultan Venedikli tüccarları bile tutuklatıyordu. Medici’lerden birini öldüren bir katili de tutuklatmış ve ülkeden çıkarmıştı. Bu iyi ilişkiler 1481’den sonra II. Beyazıt zamanında da devam etti 1507’de İstanbul ve Pera’da her biri beş altı yüz bin dükalık iş yapan 60-70 Floransalı tüccar vardı (s. 344). Pera tamamen hıristiyanların oturduğu bir mahalleydi. Floransalı tüccarlar Edirne, Gelibolu ve Bursa’ya da yerleşmişlerdi. Özellikle Bursa’da ithal baharat ticareti önem kazanmıştı (s. 345). Osmanlı Devleti ile ticaret yapan şehirler arasında Sienne de vardı. İtalyanların yanı sıra da Ragusa’lılar ticarette önemliydi ve Doğu ile Batı arasında halka sağlıyorlardı. Osmanlı ülkelerinden deri ürünleri, balmumu, biber, Edirne ince marokenleri, Sırp gümüş ve altınları alıyor, oraya Avrupa mamul maddeleri (Toskana’dan gelen kumaş ve ipekliler) işlenip ihraç ediliyordu (s. 348). Katalanların bile İstanbul’da bir konsolosları vardı ve Barselona Osmanlı devletinden mal ithal ediyordu (s. 348). Kısaca Osmanlı egemenliği altında da Batı ile ticaret (kervanlarla ya da deniz yoluyla) devam ediyordu; fakat Bizans dönemi ile arada önemli bir fark vardı: Bizanslılar ticareti geliştirmek için özel bir çaba göstermeseler de Batı’daki gelişmelere engel olmuyor, aksine en uzak bölgelerden mal taşımalarına kolaylıklar sağlıyorlardı; oysa Türklerle durum çok farklıydı. Türklerin “ticarete en ufak bir sempatisi (goût) olmadığı gibi nasıl yapıldığına dair hiçbir fikirleri de yoktu. Doymaz hırsları da Batı’nın tüccar milletleri ile devamlı çatışmalara yol açıyordu. Kaba tahripçiler olarak Levanten Frenklerin etkin olduğu sanayici (indistrieuse) pazarları yok ettiler, büyük sayıda kolonları köleleştirdiler; bunların bir kısmını da kaçmaya ve kendi ülkelerine dönmeye zorladılar; orada kalma cesaretini gösterenlerin ya da buna mecbur olanların  da refah için elzem olan bağımsızlığını ve hareket serbestisini ortadan kaldırdılar“ (s. 348-349). Venedik aleyhine denizlere egemen olmaya çalışmaları çok zararlı oldu. Bunu sağladıkları yerlerde de ticaret korsanlığa dönüştü. Aynı şekilde topraklarında Venedikliler ve Cenovalılar aleyhine -“girişim zihniyeti ve kaynak bolluğu açısından ikinci derece olan güçler“ olan- Ragusa, Ankona ve Floransalıları desteklediler. Bir zamanlar Çin ve Hint mallarıyla dolu olan Trabzon, Tana ve Caffa (Kefe) antrepoları çölleşti. Floransalı Dei, Bursa’nın onlar sayesinde pamuk, baharat ve balmumuna daha çabuk ulaştığına, üstelik orada kumaş pazarı yarattığına, buna karşılık venediklilerin İskenderiye’de peşin parayla daha zor ticaret yaptıklarını yazıyor. Yazar Heyd ise Bursa ticaretinin İskenderiye ile kıyaslanamayacağı kanısında. Üstelik Bursa’da Venedik  acentaları da bulunuyordu (s. 350). Türklerin kendileri de Asyalı olmakla beraber Asya ile ticaretleri azdı. Karamanlılar ve Uzun Hasan’la düşmanlıkları onları Asya’dan koparıyordu. Yine de bu mutlak bir kopuş değildi. Bazı maddeler  (misk, ravent, ucuz yiyecek/manne) vardı; fakat Osmanlıların asıl ihraç maddeleri yerli mallardı: Ankara çuhası (camelot), balmumu, halı, Boğaz kıyılarında Türk zanaatkarların dokuduğu ince marokenler, şap, lake, pamuk ve özellikle de buğday (s. 350). Buna karşılık özellikle Floransa kumaş ve ipeklileri ithal ediliyordu. En iyi pazarlar da İstanbul, Pera, Bursa, Gelibolu, Selanik..

Türk Küçük Asyası: 15. yüzyılın ilk yarısından itibaren ilk Osmanlı başkenti olan Edirne, Venedilkli, Floransalı, Katalan, Cenovalı tüccarlar tarafından ziyaret edilmeye başlamıştı; hatta bazıları oraya yerleşmişti. (s. 352). Bu ticaretin etkisi Bursa’ya kadar yayılıyordu. Bertrandon de la Broquiere seyahatnamesinde Bursa’da Floransalı ve Cenovalı tüccarlara rastladığını yazar. Hatta Floransalılar orada bazı kurumlar da kurmuşlardı. Pera’dan alış-verişe gelenler vardı. Bursa ticareti Orta Asya’ya kadar uzanıyordu. Şehirde iki pazar vardı. Birincisinde ipekli, pamuklu dokumalar, kıymetli taşlar ve inci ticareti, ikincisinde de ham pamuk ve beyaz sabun ticareti yapılıyordu.

Timur, 1402 zaferinden sonra Menteşe, Saruhan ve Aydın beyliklerine eski beyleri iade etmişti. Menteşe (Muğla) Beyi İlyas (Elias) yerini 1421’e kadar  korudu. 15. yüzyılda Küçük Asya ürünleri en çok Antalya, Alanya ve Muğla limanlarından, İskenderiye ve Dimyat’a giderdi. Bunlar mum, susam, ceviz, safran, bal, ipek, ince yün, kırmızı maroken, halı ve her iki cinsten kölelerdi (s. 355). En büyük ticaret Antalya ile İskenderiye arasında cereyan ederdi. Antalya’dan ihraç edilen en önemli kalemler gemi inşaati için kereste ve zift idi. Antalya’nın kendi ticaret filosu olmadığı için malları Sakız adasından gelen Cenova gemileri Mısır’a taşıyorlardı. (s. 355). Alanya da büyük bir ticaret merkeziydi. 1403’te şehri ziyaret eden Mareşal Boucicaut bütün mağazaların dolu olduğunu görmüştü. 1471’de Osmanlı topraklarına ithal edilene kadar Kıbrıs’la ticari ve siyasi ilişkiler içinde oldu.

Venedik de Kıbrıs kralları gibi Osmanlıların tüm Küçük Asya’ya yayılmalarından kaygı duyuyorlardı. Hatta İstanbul düştüğü sırada Venedik elçisi, hala ayakta olan Karaman Beyi İbrahim Bey ile bir anlaşma yapmak üzere Konya’da bulunuyordu. Bu tamamiyle bir ticari anlaşmaydı. Fakat anlaşmaya İbrahim Bey’in eklediği ve Venedik’e geniş ayrıcalıklar (vergi vermeyecekler, istedikleri yerlerde konsolosluklar açacaklar, ticarette kendi ölçülerini kullanacaklar vb) tanıyan mektupta, siyasi hedefler de vardı (s. 356-357). 1473’te Osmanlıların Otlukbeli Savaşı’nda Uzun Hasan’ı bozguna uğratmaları, Karaman Beyliği’nin de sonunu getirdi.

Karadeniz sahillerinde ise Kastamonu Osmanlı’ya geçmişken iki Grek şehrini kuşatıyor: Amasra ve Ereğli (Punderekli). İspanyol seyyah Tafur da Sinop’tan bir “Cenova kalesi“  olarak söz ediyor. Samsun ise biri Türk, diğeri Cenovalı (Simisso) iki şehirden oluşuyor. Aralarında bir duvar var. Birbirlerine güvenmiyorlar; fakat mülklerine karşılıklı saygı gösteriyorlar. Beyazıt şehri fethettiğinde bu Cenova şehrine dokunmamış; şehir harap olunca da II. Murat yeniden imarına izin vermiş. 14. yüzyıl sonları ve 15. yüzyıl başlarında bazı “Şart“lar  “Cenova konsolosu“ndan söz ediyormuş. (s. 359). Samsun, Sinop ve Amasra ticaret hakkında fazla şey bilinmiyor. Fakat şurası kesin: bunlar Trabzon ticaretinin basit durakları iken, giderek bağımsız limanlar haline geldiler. Çevrelerini Avrupa mallarıyla donatıyor, dışarıya da inşaat kerestesi, şap, bakır, gümüş, yün, keçi kılı ve Kastamonu marokeni ihraç ediyorlar (s. 360).

Trabzon İmparatorluğu‘nun son dHeyd (1823-1906) Alman kütüphaneci ve tarihçi. Kariyerine 1857’de Stuttgard Kraliyet kitaplığında başladı. Temel eseri Ortaçağ’da Levant ticareti. Başyapıtı Geschichte des Levantehandels im Mittelalter (2 cilt, 1877–1879). 1885-86’da genişletilmiş bir baskısı Fransızca olarak yayınlandı. 1967 baskısı da buna dayanıyor. 1913’te İtalyanca, 1975’te de Türkçe çevirileri yayınlandı.önemi:

Trabzon küçük bir “imparatorluk“. Cenova’yla savaşıyor; fakat İstanbul’un fethi venedikle ticareti zorlaştırıyor. Yine de Floransa ile Trabzon arasında Aralık 1460 tarihli bir ticaret anlaşması var. Bir fındık (fonduco) ve bir konsolosluğa izin veriyor. (s. 362).

Cenova’da “devlet içinde devlet“ gücünde bir banka var. Devlet’e borç veren aileler tarafından 1407’de kurulmuş: Banque de Saint George (Banca di S. Giorgio). Seçimle gelen sekiz kişilik (Protecteurs) bir heyet tarafından yönetiliyor. Devlete karşı bağımsız; her yana dağılmış sayısız üyesi ve büyük toprakları var. Devlet bunun aracılığı ile Kırım’a giriyor; toprak ve ayrıcalıklar elde ediyor. Öyle ki Cenovalılar bir savaş halinde Kırım Hanı’nın kendilerinden yana tavır koyacağını umuyorlardı. Sömürgeciliği başlatan 19.yüzyıl (özellikle İngiliz) Doğu kumpanyalarının yüzyıllarca önceki ilk örneği! (s. 384). Sonunda Osmanlılar Kırım’ı ve tüm Cenova varlıklarını ele geçirdiler.. Kıbrıs’ın fethi ise çok daha sonra, 1570’de, “bu barbar halkın avı oldu ve tek hakimiyet aracı olan kılıcın hükmü altında ülkede tarım, ticaret ve sanayi çöküntünün en alt düzeyine ulaştılar“ (s. 426).

Yazar “adeta koşar adımlarla“ yapılan Türk fetihlerinin (özellikle Gelibolu’nun alınmasının) Bizans’la ticarette çok ayrıcalıklara sahip olan (Venedik ve Cenova) milletleri çok ürküttüğünü söylüyor.  Orhan’ın son zamanlarında Trakya ve Makedonya’ya nüfuz etmek isteyen tüccarlar  “yeni efendilerin koyu fanatizmi“ ile karşılaşıyorlar (I. s. 512). Pera, Cenova toprağı; Venedikliler oraya sadece iş için girip çıkıyorlar. Papa yardım çağrısında bulunuyor, fakat Venedik ve Cenova güçlü  ordular devşirecek durumda değiller. Türkler Batı kıyılarına ve Boğaz’ın iki tarafına hakim olunca düşmanlık artıyor. Ayrıca Venedik Cenova rekabeti kopma eğilimi taşıyor. Büyük filolar oluşturan Türkler, Ege adaları dolayısıyla, yağmacı ve kan dökücü (“piller et mettre à feu et à sang„) olarak sunululuyor. (I. 538). Aydın Beyleri (Hızır ve Ömer Beyler) böyle bir filo yapmışlar. Katalan Şirketi (“à sa honte“) onlarla işbirliği yapıyor ve onları teşvik ediyor. Altoluogo (Efes) şehrinde de Türklerle işbirliği yapan bir İtalyan cemaat var.

Palatia‘da (Balat) Küçük Asya’nın tipik ürünleri satılıyor: Safran, susam, bal, mum, Kütahya şapı, mazı ve maroken ve halı gibi bazı işlenmiş maddeler. Ayrıca Balat’ta her iki cinsten esir ticareti de yapılıyor; Rodos ve Kıbrıs’a buğday ihraç ediliyor; Sakız adasındaki Cenovalılar da oradan mal alıp Mısır’a gönderiyor ve karşılık olarak da kalay, kumaş, sabun, kurşun vb alıyor. (I, 545). Balat, Menteşoğulları’na ait. Venedikliler ticarî nedenlerle onlarla çok iyi geçiniyorlar. 1355’te orada bir de konsoloslukları olduğu anlaşılıyor.

Para dolaşımı: Efes’te, Manisa’da ve Balat’ta üzerinde Latince yazılarla gümüş paralar basılıyor; bunlar aynı Anjou Hanedanı prenslerinin Napoli’de bastırdıkları paralar gibi; “buradan anlaşılıyor ki Saruhan, Aydın ve Menteşe beyleri İtalyanlarla ticareti kolaylakştırmak için para bastırıyorlardı“ (I, 546).

Akdeniz kıyıları ile Mısır ve Suriye arasında da önemli bir ticaretin olduğu anlaşılıyor. (Yazar bu konuda özellikle Sanudo l’ancien’e dayanıyor). Mısırlılar Alaca (Candelore) şehrinden odun tedarik ediyorlar. İskenderiye, Kahire ve Suriye’den çok tüccarın geldiği bir şehir. Yine de Satalia (Antalya’da) daha önemli; bu şehir Akdeniz’deki Türk ticaretinin en canlı yapıldığı yer. (I, 547). Üç ayrı mahallede Sarazenler, Yahudiler ve Grekler. “En güzel ve en düzenli pazarlar Türk mahallesinde idi“. Burası ve Alaca en çok ticareti Mısır ile yapıyor. Satalia Mısır’dan baharat, keten ve şeker de alıyor. Din yakınlığı var; ayrıca Türkmen beyleri güçlü bir müttefiğe dayanmak istiyorlar. Ticaret kıyılara inhisar ediyor; Hıristiyan mallarının Küçük Asya içlerine girdiğini gösterek tek bir belge bile yok. Buralara sadece bir ölçüde Mısırlı ve Suriyeli tüccarlar girebiliyor. (s. 550). Kastamonu Türkmen Beyliği (ve ona bağlı Amasra, Sinop ve Samsun şehirleri) Karadeniz’de ticaret merkezleri. Özellikle Sinop Trabzon’a giden yolda önemli bir durak. Sinop aynı zamanda bir korsan yatağı. Sivas da Küçük Asya ile İran arasındaki ticaret yolunda  önemli bir halka. (s. 554).