RENAN, ERNEST

ANASAYFA

RENAN, ERNEST; Oeuvres Complėtes; Paris, 1947.

Yazarın “Millet” olgusuyla, İslam ve bilim ilişkileriyle ve Osmanlı devletinde ulusal sorunun konumuyla ilgili düşünceleri Osmanlı-Türk aydınlarını hayli düşündürdü.

CİLT.I. L’Islamisme et la Science; (Sorbon’da 29 Mart 1883’te verilen konferans)

Yazar Fransız kimliğini şöyle tanımlıyor: “Biz Fransızlar dil itibariyle Romalı, uygarlık itibariyle Yunanlı ve din itibariyle de Yahudiyiz.” (Discours et Conféfences; 1887, s. 376)

Kuruluş sırasında İslamiyette hiçbir felsefe yok. İslam kültüründe felsefe, semitik din kavgalarından doğdu. “..yaklaşık 775 yılından XIII. yüzyılın ortalarına kadar takriben beş yüz yıl boyunca İslam ülkelerinde çok önemli alim ve düşünürler ortaya çıktı.” Bu dönemde İslam alemi Hıristiyan ülkelerden daha ilerdeydi. (s. 947) İran üstünlüğü ile İslam’ın merkezi Fırat ve Dicle arasına gelince her şey değişmişti. “Bu ülke hâlâ Doğu’nun yarattığı en parlak uygarlıklardan birinin, Hüsrev Nuşirvan saltanatı sırasında zirvesine ulaşmış olan İranlı Sasani uygarlığının bir sürü izini taşıyordu. İstanbul’dan kovulan felsefe İran’a sığınmıştı.” (s. 948) İslamiyet, başlangıçta bunu yüz yıl kadar durdurdu. Fakat Abbasiler yeni bir canlılık yarattılar. Kurucular etraflarına Ebul Abbas ve –özellikle- Mansur gibi İranlıları topladılar. Nestoryenler de önemli bir rol oynadı. “Karolenjlerin çağdaşı olan bütün bu halifeler (Mansur, Harun Reşit, Memun) pek az (á peine) Müslümanlardı.” (s. 949) Din dışında her şeye büyük bir ilgi duyuyorlardı. Suriyeli Hıristiyanlar Aristo, Öklid, Galenus ve Batlamyus’u çevirdiler. (s. 954) Farabi ve İbn Sina düşünceyi zirveye taşıdılar; XII. yüzyılda İbn Badja (Bacce), İbn Tufeyl, İbn Rüşd geleneği sürdürdü. Bu uygarlık Arap dilini benimsedi; fakat aslında Greko-Sasanid; daha da doğrusu Grek. (s. 954) “Son Arap filozofu İbn Rüşd, Fas’ta keder ve yalnızlık içinde ölürken Batı tam bir uyanış halindeydi.” (s. 952)

“1130’la 1150 arasında Rahip Raymond’un otoritesi altında Toledo’ya yerleşmiş bir çevirmenler heyeti Arap biliminin en önemli eserlerini Latinceye çevirdi. XIII. yüzyılın ilk senelerinden itibaren Arap(ça) Aristo, Paris Üniversitesi’ne muzaffer bir şekilde girdi.” (s. 953) “Takriben 1200 yılını geçince ünlü hiçbir Arap filozofu bulunmuyor.” (s.953) Bizans dekadans içinde. Ayrıca mezhep düşmanlıkları var.

“Çok geçmeden Türk ırkı İslamiyetin hegemonyasını aldı ve her yerde bilimsel ve felsefi espriden yoksunluğunu egemen kıldı.” (s. 953) Arap uygarlığının dilden başka hiçbir unsuru yoktu. (Renan’ın “dil”i küçümseyen bu tavrı çağdaş düşünceye çok ters düşüyor. T.T.)

“Gerçekte İslam dini, bilim ve felsefeyi her zaman baskı altında tuttu ve sonunda da boğdu.” (s.955) Daha sonra sert bir İslam eleştirisi… “İslam’ın ayırt edici niteliği bilim düşmanlığıdır…”

Konferans’a ek: Cemaleddin Afgani 18 Mayıs 1883’te Le journal des Débats gazetesinde görüşlerini açıklıyor. Buna 19 Mayıs tarihinde yanıt veriyor. Kendisini Afgani ile M. Ganem tanıştırmış. “Üzerimde pek az insan bu kadar canlı bir etki yaptı” diyor. Afgani “eklektik bir doğulu”; fakat “dikkati çekecek bir zekaya sahip” ve “aryan esprisi”. (s.960-961) “Şeyh Cemaleddin İslam’ın önyargılarından tamamen kurtulmuş; Hindistan’a komşu yüksek İran’dan, resmi İslam’ın yapay kabuğu altında yüksek aryan esprisinin hala yaşadığı İran’ın enerjik ırklarından geliyor.” (1887, s.403) Din değil, dini yaşatan ırk önemli, diyor ve “Alim şeyhin yazdıklarında pek bir anlaşmazlık konusu görmüyorum” düşüncesini ileri sürüyor (s.962) Şeyh Renan’ın “haksız” olduğunu söylemiş; Hıristiyanlığın da ilmi ezdiğini eklemiş; Renan, “doğru” diyor. “.. insan zihni her türlü ön yargıdan ayıklanmalıdır.” (s.963)

Cilt III.’te İbn Rüşd’ü inceliyor. (1852 tarihli makale) Onu hiçbir özgünlüğü olmayan bir yorumcu olarak niteliyor. (Araplar Peripatetisyenleri hiç eleştirmeden olduğu gibi kabul etmişler.) Gazâli ise hiçbir sistemi beğenmeyen ve sonunda sufilikte (mistisizm) karar kılan şüpheci (septik) bir düşünür olarak görülüyor.

RENAN, ERNEST; Qu’est-qu’une Nation? Paris, 1932.

Yazarın 11 Mart 1882’de Sorbon’da verdiği konferans. Renan 1887’de buna yazdığı bir önsözde makaleyi yazdıklarının içinde “en önemli parça” olarak niteliyor.

Renan’ın klasik olmuş “ulus” tanımı: “Bir ulus, bizim için, geçmişte ortak anılar, fedakârlıklar, zaferler ve sık sık da yas ve kederlerden; yaşadığımız anda da beraber yaşamaya devam etme arzusundan doğan bir ruh, bir espri ve bir manevi ailedir. Ulusu yapan şey aynı dili konuşmak veya aynı etnik gruba ait olmak değil, geçmişte, birlikte büyük şeyler yapmış olmak ve gelecekte de bunları daha da çok yapmayı arzu etmektir.” (s. XI)

“Bugün karşılaşılan güçlükler için bilgelerin hayal edebileceği tek çözüm yolu ulusların kendi kaderlerini tayin etme haklarıdır; bu da hiç kabul edilme şansı olmayan bir çözüm anlamına gelir.” (s. XII)

Renan “milletle ırkı birbirine karıştırmayı büyük bir hata” olarak görüyor. (s.4)

Charlemagne İmparatorluğunun çöküşünden beri “Batı Avrupa bize milletlere bölünmüş gibi görünüyor.” (s.7) Verdun anlaşmasından itibaren Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya, İspanya tam “ulusal varlık”a doğru ilerliyorlar. (s.16) “Bu saydığımız ülkelerde Slav’ın, Rum’un, Ermeni’nin, Arab’ın, Suriyeli’nin, Kürd’ün fetih sırasındaki kadar farklı oldukları Türkiye’dekine benzer hiçbir şey olmadı.” (s. 17) Batı Avrupa’da iki şey birleşmeyi sağladı. 1) Germenler Hıristiyanlığı benimsediler; 2) fetihçiler kendi dillerini unttular; roman dili doğdu; ayrıca göçmenler kendileriyle birlikte çok az kadın getirmişlerdi; sadece İngiltere’de anglo-saksonlar çok kadın getirmişlerdi; Breton’lar kaçtılar.

X. yüzyıldan itibaren Frank işgalciler nüfusun küçük bir kısmı olduğu halde Fransa oluşmaya başladı. Grégoire de Tours’da çok açık olan ırk ayrımı Hugues Capet’ten itibaren dikkate alınmıyor. (s.22) “Türklerin milletleri dine göre ayırma politikaları çok ciddi sonuçlar doğurdu: Doğu’nun tahrip olmasına yol açtı” (s. 29)

“Fransa’da Frank kökenli olduklarını kanıtlayabilecek on aile bile mevcut değil.” (s.30)

“Türkiye Küçük Asya’nın dışında bir ulus değil.” (s. 33)

“İkinci yüzyıldan itibaren tüm ‘gaulois’ bilinci ortadan kalkmıştı; günümüzün uzmanlaşmış bilgileri, geriye bakarak, ‘gaulois’ karakterinin bireyselliğini buldu.” (s.51) Yazar ırk kavramını eleştiriyor: “Aryan dillerini ve disiplinini yaratan beşeri grupta brakisefaller de, dolikosefaller de vardı.” (s.54) Irk denilen birimler “zoolojik değil, tarihi” birimler.

RENAN, ERNEST; Mahomet et les Origines de L’İslamisme; (Oeuvres Complėtes, Cilt. 7. Paris, 1955)

Bu makale 15 Aralık 1851 tarihli “Revue des Deux Mondes”da yayımlanmıştır.

“Doğu’nun, miskinliğini yenip, rasyonel düşünce alanında şimdiye kadar aşamadığı sınırları aşması halinde, modern düşüncenin ilerlemesine engel teşkil etmeyeceği konusundaki inancımı koruyorum. Teolojik merkeziyetçiliğin olmaması, Müslüman uluslara daima bir dini özgürlük sağladı.” (s. 219) “Biliyorum ki Mısır  ve Türkiye’de çok ciddi sıkıntılar ortaya çıkıyor; buralarda Avrupa bilim ve adetleriyle temasa geçilmesi, pek de gizlenemeyen bir inanç anarşisi (yazar ‘libertinage’ sözcüğünü kullanıyor. T.T.) meydana getirdi.” (s.219) Hilafet sadece fetihler döneminde hilafet olabildi; iktidar “Emir’ül ümera”ya geçtikten sonra Hilafet’in önemi kalmadı. (s. 219) (Yazar Hint-Avrupa uygarlığı uzun uzun övüyor; s. 217)

CİLT: IX. (Paris, 1960)

1845-1846’da kaleme aldığı “Gençlik defterleri” (Cahiers de Jeunesse)’de şu satırları okuyoruz: “Türklerin Avrupa’ya yerleşmeleri barbar istilasının (vurgu yazarın) sonuncusu olarak kabul edilebilir; böylece İstanbul da, sadece gecikmeli olarak, İmparatorluğun diğer kısımlarının kaderini paylaştı. Hala önemli olan fark şurada: Bu halkların ilk çabaları Araplar üzerinde olduğu için, Hıristiyan uygarlığıyla hemen temasa geçmediler. İlk uygarlık barbarları fethetmişti; Müslüman olmak zorunda kaldılar; Avrupa’da bir Müslüman halkın garipliği buradan doğuyor.” (s. 335)

CİLT: X. (Paris, 1961)

Yazar 1865 yılında Türkiye’yi ziyaret ediyor. Prenses Julie’ye 26 Temmuz 1865 tarihli mektubunda şu satırları okuyoruz: “İstanbul turunu tamamladık; gözler için tahayyül edilebilecek en büyük bayram!” (s.433) Reformlardan olumlu söz ediyor. Fakat Dr. Gaillardot’ya yolladığı 13 Eylül 1876 tarihli mektupta, İslam fanatizminin tehlikelerine dikkati çekerek şunu yazmış: “Büyük felaketleri önlemenin tek yolu var: İstanbul’daki sultanın yerine geçmek ve ülkeyi onun adına yönetmek.” (s. 714).

—  La Réforme Intellectuelle et Morale; Paris, Editions Complexe, 1871.

Almanların askeri ve entelektüel reformlarını öven makalelerden oluşuyor. Berlin üniversitesi Alman régéneressance’ının merkezi oldu; ordu reformu da bir “düşünme ve araştırma eseri olarak bir başyapıt oldu” (s. 61). Demokrasi yeriliyor; monarşi övülüyor. “Fransa kral, asiller, ruhban sınıfı ve tiers-etat tarafından yaratıldı. Halk denilen şey ve köylüler orada aslında kendi yapmadıkları kovanda bulunan eşek arıları (frelons) gibi, gaspçılar olarak bulunuyorlar.” (s. 68) “Bir hanedan ulusun ruhunu en iyi koruyacak kurumdur” (s. 68).

Ortaçağ, esprinin iki dayanağını yarattı: Kilise ve üniversite. Protestanlar da bunlara özgürlük verdi (s. 97-98). Fransa’da “Politeknik, Ekol Normal vb. gibi, iyi bir üniversite sistemi olduğu zaman yarasız olan ve üniversitelerin de gelişmesini engelleyen özel okullar dehal kaldırılmalı” (s. 102).

Doğa savaşı bitince “ırk savaşı” başladı. (Zenciler, fellahlar, Çinliler aşağılanıyor). “Irkların büyük savaşında” Avrupa’da tek güç olmalı (s. 153). Alman natüralistlerini eleştiriyor. “Milliyetler ilkesinin halkalar kavgasını ırkların yok edilmesine dönüştürme tehlikesi beni hep korkuttu” (s 164).