BROPHY, A

BROPHY, A;   SAİNT-CLAİR, Stanislas G. B.; A Residence in Bulgaria; Londra, 1869.

Aslında çok bilinmeyen, fakat F. Engels’in çok beğenisini kazanmış bir eser. Engels, Marx’a yolladığı 12 Ağustos 1869 tarihli mektubunda bu eserden söz ediyor ve bir ölçüde neden görmezden gelindiğini de açıklıyor. Mektuptaki kitapla ilgili satırları çeviriyorum.

“Urquhartçı’ların aptallığı ve adiliği “Residence in Bulgaria” kitabına hiç gönderme yapmamalarıyla ortaya çıkıyor. Bu kitap iki kişi tarafından yazıldı. Biri (St-Clair) Türkçe, Rusça, Lehçe ve Bulgarca biliyor ve ülkede üç yıl yaşadı; diğeri bir buçuk yıldır orada ve ikisi de hala oradalar. Kitap son derece akıcı ve uyarıcı bir şekilde yazılmış ve o konuda bildiğim bütün eserlerden daha değerli. Yazarlar, İngiliz iseler de, garip bir şekilde ön-yargılardan uzaklar; fakat iktisadi ve siyasi konularda bazı noksanları var. Yine de görmesini biliyorlar. Hıristiyan dostu olarak –en azından Brophy- geldiler; fakat tamamen Türkler lehine fikir değiştirdiler. Türk hükümet sistemi hakkında da söyleyecek şeyleri olduğu için, Urquhartçılar (bu konuda ortak fikirleri olmasına rağmen) kendi açılarından bile tüm Free Press’lerinden daha değerli olan bu kitaba gönderme yapma hakkına sahip değiller. İçerdiği olgular Urquhartçıların tüm gevezeliklerinden daha değerli ve İstanbul’daki Rus ve Fransız politikaları dolayısıyla da (short armed) Collet onları kıskanabilir. Kolay okunur biçimde yazılmış, ilgiyle okunuyor ve burada Free Press’in on yıldır ortaya attığı peygamberane fikirlerden çok daha iyilik yapacak.” (Marx-Engels; Correspodance; Cilt: X; Paris, Ed. Sociales; 1984. s. 162)

(Marx’ın W. Liebknecht’e yazdığı 4 Şubat 1878  tarihli mektubunda Türk köylüsünü öven satırları da, muhtemelen, bu esere dayanıyor. Marx, bu mektubunda “savaşta Türklerden yana olduğunu açıklıyor ve diyor ki “Türk köylüsünü, yani Türk halkının kitlesini inceledik ve onda Avrupa köylülüğünün hiç kuşkusuz en aktif ve en ahlaklı temsişlcisini gördür.” Bkz. R. Dangeville; Ecrits Militaires; L’Herne, 1970. s. 605)

Şimdi kitaptan almış olduğum notları kayıtlara geçiriyorum.

Türk köylüleri çok misafirperver. Köyde hoca (öğretmen) ve imam en nüfuzlu iki  insan. (s.22-23) “Gerçek (taşralı) Türkleri,  Pera’da da Paris’te geçici bir gezintinin bozmamış olduğu Türklerle karıştırmayanlar doğal kibarlıkları, incelikleri ve centlmenlikleri karşısında çarpılabilirler.” (s.22) “Dostlarınızın (Hoca ve imam) ara sıra bir Türk gazetesi okuduklarına, iğneli tüfekler, hatta  bunların nasıl yapıldığı hakkında bir şeyler duymuş olduklarına tanık olabilirsiniz. Eğer  siyasal konulara değinirseniz, Türk iç politikası hakkında doğru değerlendirmeler yapıldığını görerek şaşırırsınız ve basit köylülerin, Emperyal Devlet’in kabul etmesi halinde, sınırsız iç kaynaklarının mümkün kıldığı pozisyonu işgal etmesi için, Doğu hakkındaki bilgileri büyük şehirlerin yabancı mahallelerinden ibaret olan Batılı Hükümet’lerin yüz yıldır savundukları kocakarı ilaçlarından çok daha etkili önlemler önerdiklerini işiteceksiniz.” (s.22)

Mithat Paşa övgüsü. “Zeki bir insan ve daha da ender olan, Türkiye’de yönetici sınıf içinde (metinde vurgulanmış)dürüst bir insan; fakat o da sonuçları neden olarak alma genel hatasına düştü ve, Roma’nın bir günde inşa edilmediğini unutarak, ülkeye kendi yönetimi altında   bugün İngiltere ve Fransa’daki kadar yüksek bir uygarlığı sokmak istiyor.” (s.26) “Türkiye’de küçük memurlar sınıfının durumu, bu alandaki örneklerin en kötüsüdür. Mithat Paşa buna çare olabilecek bir güce sahip olmadığı halde etrafı bunlarla doludur.” Bunlar “ister Türk, ister Ermeni, ister Rum olsun”, üç kategoriden oluşuyorlar: 1) beyinsizlar; 2) beyinsiz ve yiyiciler; 3) kurnaz ve yiyiciler. (s. 27) Rüşvetle yabancılar da her şey (mühendis, maden müfettişi vb) olabilirler. Yeteneksizliklerinin anlaşılması bir mucize..

Adalet sisteminin bozukluğu: “Türkiye’de Paşa’ların meskeni her zaman iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir. Fakat o kadar çok Rum ve Doğu Hıristiyanı tarafından çiğnenir ki geriye sadece kir ve çamur kalır.” (s. 129)

Ticarette Rumların ahlaksızlıkları anlatılıyor. Tekel durumu yaygın. Tekelcilik başka ülkelerde sadece “son çare olarak” baş vurulan ve “lüks maddeler” için kullanılan bir yöntem iken “Doğu’da Türkiye’nin keskin ve açık düşmanı olan bir yabancının özel olarak sahip olduğu bir durumdur ve az sayıda tüketim mallarıyla sınırlı değildir; her türlü ticaret alanını kaplar; Türkiye’de her türlü ticaret ve iş Rumların elindedir” (s. 132) “Türkler bu alandan doğuştan gelen dürüstlükleri, Avrupalılar da, mülkiyete karşı hileyi ve cürümü cezalandıran kanunları dolayısıyla dışlanmışlardır.”  (s.133)

Türkiye’de ithalat çok az. İhracatın ancak % 4’ü kadar. Bu anormal durumun nedeni vergiler değil; çünkü vergiler “her şey dikkate alınırsa, mümkün olan en düşük oranlarda tesbit ediliyorlar.” (s.136) “Türkiye’deki sürekli fakirleşmenin nedenlerini ararsak, bunlardan birinin Doğulu ticaret olduğunu anlarız.” (s.136)

Doğu’da ticaret sermaye ile değil kredi ile yapılıyor. Kredi ise % 60 faizle veriliyor. Tüccar kârı da devreye girince bu % 100’ü buluyor. İngiltere ve Fransa’da faiz % 6’yı geçmiyor. Tefeci eğilimler de “büyük sermaye ve adil kanunlarla” önleniyor. Yine o ülkelerde  ticari kazançlar % 10, yani “Türkiye’de Rumların belirlediği kara borsa oranının onda biri”. “Oysa servetler, daha doğrusu memlekette elde edilen madeni paralar, Fransa ve İngiltere’de olduğu gibi, ülke içinde harcansaydı bu büyük kârlar küçük bir kötülük olacaktı. Bunların sonuçları, İngiltere’de olduğu gibi, sadece üreticiler ve karşı tepki olarak da tarımcılar  tarafından hissedilecekti. Oysa İngiltere’de büyük sermaye her yıl artıyor, ya da en azından azalmıyor. Fakat Türkiye’de sermaye hemen tamamen yabancıların elinde olduğu için büyük sermaye büyümüyor ve, bünyesinde kazanıldığı ülke paradan da üründen de yoksun bırakılırken, ülkeyi terk edip başka milletlere gidiyor. İşte, bizim düşüncemize göre, Türkiye’nin en büyük iktisadi dertlerinden biri budur.” (s.137)

Sermayeye dayanan ticareti de kapitülasyonlar önlüyor. Yahudiler bile, başka hiçbir ülkede görülmedik biçimde, çiftçi ve zannatkar oluyorlar. (s. 137)

Büyük servetler az. Çünkü güvensizlik var. Onun için bir vurgun yapıp kaçıyorlar. “Bu milyonerlerden biri, fırsat bulunca, bir iki ayda ikiye katlayacağı birkaç binlik  meblağı bir işe yatırıyor; fakat bu iş diğer tüccarlarla değil, borçlu durumdaki, kolaylıkla aldatılabilen Türk Hükümeti ile; ve bu nihai darbenin kazançlarını cebe atınca, ganimetiyle birlikte kendini Avrupa’nın yolunu tutuyor.” (s. 138)

Küçük sermaye bol; fakat Yunanistan boş. Yunanlıların önce “British” pasaportu alarak İngiliz firmasının ajanı olarak çalıştıklarını, paraları ödemeye gelince Varna’da Yunan pasaportuna döndükleri (ve paranın üstüne yattıkları) anlatılıyor. Köy bakkalı genellikle Rum, bazen Bulgar; fakat mutlaka reaya (Hıristiyan). (s.142)

“Avrupalı tüccar genellikle bir konsolos, vis-konsül, konsolosluk ajanı, ya da en azından Türkiye’nin kapitülasyon verdiği bir ülkenin konsolosunun kuzeni, yeğeni veya kardeşi.” (s.145) (Grek kadar becerikli; fakat o kadar çabuk kazanmıyor.) Türkler ticarette hiç yoklar. Olsa olsa küçük bir dükkan sahibi oluyorlar.

“Şehirlerdeki Müslümanlar genellikle bir zanaatkar ya da imalatçı (manufacturer), ekmekçi, tüfekçi, nalbant, halı imalatçısı, ayakkabıcı. Ekmeğini dürüst, ağır işlerle kazanmayı tercih ediyor (bunlar Hıristiyanlar için istenmeyen işler) Tütüncü veya kahveci Türklere de ara sıra rastlanıyor; fakat bunlar milletlerini iyi temsil etmeyen  “uygar Türkler” arasından çıkıyor.” (s.147) “(Türklerin) bütün bu sömürücü ağını besleyip de  hala varlığını korumaları karşısında hayatiyetlerinin ne kadar büyük olduğu görülüyor.” (s. 147)

Vergiler iki kategori:

1) Sultana verilen vergiler; a) Bedeli askeriye: 25-30 kuruş; b) Aile reisleri (çorbacı) hesabıyla ödenen vergi: Rusya’daki gibi, ekilen toprağın miktarına göre değişiyor. Ortalama 30 kuruş.

2) Devlet topraklarını işleyenlerin ödedikleri gelir vergisi. a) Öşür; b) Beylik vergisi (hayvan, domuz, bağ vb. üzerine konulan vergiler.)

Bu vergilerin hepsi çok az tutuyor, “ev başına kabaca seksen kuruş; elli kuruş bedeli askeriye, otuz kuruş da gelir vergisi.” (İngiliz parasıyla en çok 14 şiling, altı peni.) s.149.

Reaya işgal ettiği topraklar için sadece yılda bir kez  tapu bedeli ödüyor; o da dönüm başına 30 para (dört peni). “Bunu ödemek suretiyle reaya bona fide mülk sahibi sayılıyor. Bu dikkate alınırsa ödenen vergiler (öşür, beylik vb) çok küçük.” (150 dönümlük bir reayanın durumunu somut olarak anlatıyor. S. 150) Vardığı sonuç şöyle: “Kuşkusuz dünyada hiçbir çiftçi daha avantajlı durumda değildir. Eğer zengin değilse bu kendi tembelliği ve kendisine 185 tatil günü sağlayan Grek takvimi yüzündendir. Kendileri ve yakınları üzerlerinde ıstırap çektikleri gerçek tek ağır vergi olan ve Papaz ya da Metropolit tarafından konmuş bulunan vergi yüzünden patriyarkı eleştirsinler.” (s. 150)

“Türk köyleri, askeri başarılar sonucu verilen veya gerçek anlamda satın alınan topraklar dışında,  aynı oranlarda vergileniyor. Onların durumlarına, Sultan Mahmut’un büyük devrimini ve onun hükümeti tarafından Osmanlı’nın (Hıristiyan) reaya hesabına nasıl soyulduğunu anlatırken değineceğim. Fakat Türk, olgun çağının günlük emeğinin her yıl yarısından fazlasından mahrum edilmektedir. Müslümanlar ve bizim düşüncemize göre dünya için mutlu olan şudur ki, Türk reayadan daha çok ve daha iyi çalışıyor; öyle olmasaydı, ırkı, Avrupa’nın etnolojik haritalarından çoktan silinmiş olurdu.” (s. 150-151)

Reaya köylerinde dahi bekçiler Müslüman (Arnavut ya da Türk); reayalar birbirine de güvenmiyor.(s.156) Hıristiyan reaya hakkında çok ağır gözlemler var. İnsan sanki biraz abartılıyor izlenimine kapılıyor. Yazarlar buradaki Hıristiyan köylülerden gerçekten nefret etmişler. “Doğu Hıristiyanları için XIX. yüzyıl Haçlı seferine neredeyse hazır Batı’nın” (s.158) tasavvurundaki tipe hiç uymuyorlar.

“Reaya sorununun derinlemesine, ciddiyetle ve tarafsız olarak inceleyenler vahim bir toplumsal sorun olduğunu anlıyorlar. Bir insana bu kadar çok şey vermek doğru mu? Bu kadar  zaman, bu kadar özgürlük, bu kadar toprak, bu kadar her şey? Özellikle böyle biri kendisine yapılan hediyeyi suiistimal ederse ve kendisine emanet edilen kaynakları aylak kalmak için kullanırsa?” (s. 159)

“Kanımızca Türk Hükümetinin en büyük hatalarından, hatta cürümlerinden biri Hıristiyan tebaaya aldanarak verdiği sınırsız serbestliktir. Çalışma insanlığın kanunudur: Oysa on iki milyon Hıristiyan tebaa, Avrupa’nın baskıcı ve zulümcü olarak gördüğü Devlet’in hoşgörüsü sayesinde bu evrensel zorunluluktan her yerde kaçıyor.” (s. 160) İngiliz ve Fransız çiftçisi senede 313 gün, reaya ise 120 gün çalışıyor; “Doğa itibariyle Avrupa’nın ambarı olması gerekirken,  mümkün olanın üçte birini, hatta dörtte birini üretiyor.” s.160)

“Eğer reaya gerektiği gibi çalışsaydı İngiltere ve Fransa ekmeğini % 20 daha ucuza alacaktı.” (s. 161)

“Bu bölümün özeti şudur: Osmanlı Devleti reayayı ezmekten uzak olup, reaya Avrupayı eziyor (‘is oppressor of Europe’)” (s. 161)

Askerlik: Ülkede en garip şeylerden biri de Hıristiyanların asker olmaması. Batı’ya göre bundan reaya kaybediyor. Oysa durum tam tersi. Reayanın askerlik özlemini “okumuş Ermeniler” daha çok dile getiriyorlar. (s.162) Bu durumdan Türkler “korkunç bir şekilde” ıstırap çekiyorlar. (s.163) “İyi zamanlarda.. paranın değeri bugünkünün on on iki katı fazlayken” Haraç vergisi askerlik muafiyetini  karşılıyordu. (s.164) “Sultan Mahmut’un Devlet’teki  mantıksız devrimi ülkenin siyasal, iktisadi ve toplumsal yapısını tahrip etti. Onun yerine, Türk dilinde en iyi ‘kalabalık’ sözcüğünün ifade ettiği bir düzen kondu.” (s.164) “Abdülmecit’in başlattığı reformlar, ünlü Gülhane Hattı Hümayunu ve 1856 Fermanı sadece işleri daha kötü yaptı; Avrupa bunları sokaktaki bir çocuğun ‘isabetli bir atış’ı alkışlaması gibi alkışladı. Gerçekte ilerleme yolunda bazı adımlar olarak düşünülen bu ödünler (“concession”) uygarlık yolunda adeta aşılmaz engeller haline geldiler. Paris Anlaşması’nın IX. Maddesine karşı olmaktan uzağız; istediğimiz şey onun maddelerinin tam olarak uygulanması ve Majeste Sultan’ın tebaasının durumunun iyileştirilmesinin din ve ırk ayrımı yapılmadan, sadece (Hıristiyan) reayanın lehine işleyen bir tekel haline sokulmadan uygulanmasıdır. (s.164-165) “Aniden Yeniçerilerin yok edilmeleri ordunun örgütlenmesinde radikal, fakat iyi karşılanmayan bir değişikliğe yol açtı.” (s. 165) Yeni sistemde Türkler, Fransa’daki gibi, Hükümetin tespit ettiği yedi yıllık dönem için askerlik yapacaklar. (Eskiden “sefere katılmak” esas idi.) (s. 167) Fakat bu durumdan Hıristiyan reaya Hükümete hiçbir minnet duygusu beslemiyordu. Ruslara besliyordu. Eski Türklerin dediği gibi “madem gavur paşa yaptılar; neden gavur nefer yapmıyorlar? Gerçekten Devletimiz deli veya korkak!” (son iki sözcük metinde Türkçe) Oysa Hammer Beyazıt’ın başarılarını “Hıristiyan savaş yardımcıları ve işçilerinden oluşan mükemmel sistem”e atfetmişti. (s. 173)

Türkiye’nin Vergileri

I) Kişisel vergiler

a) Vergi (“virghu”): Fert başına mülk (veya farazi mülk) üzerine konan vergi;

b) Kan veya askerlik bedeli.

II) Toprak ürünleri üzerine konulan vergi. (Tapu). Bunlar mahalline göre değişiyorlar; fakat Bulgaristan’dakiler şunlar:

a) Aşar (hububatın onda biri);

b) Beylik (hayvanlar üzerine konulanlar)

c) Bağ, bahçe, meyve bahçeleri vb. üzerine konulan vergiler.

Yazarlar, bu bilgileri verdikten sonra, somut bilgilere dayanarak, bir Müslüman’ın Hıristiyan’dan on altı kat fazla vergi verdiğini söylüyor. (s. 175)

Bu vergiler içinde en önemlisi aşar. Mültezimler aracılığıyla toplanıyor. Bu vergi vilayetten köye kadar üç dört defa satılıyor. (Beylik-vilayet; Paşalık-district-sancak?; köy).

Toplanan paranın, sonuçta, üçte biri ya da dörtte biri Devlete gidiyor. Bir süre önce “İstanbul’un iktisatçıları” aynî rantı (the tithe paid in kind) para rantına çevirmek istediler. Hesaplar yaptılar; olmadı. Köylü hazır değil. (s. 181)

İthalat ve ihracattan ad valorem % 8 vergi alınıyor. (s. 184)

İstisnai ve keyfi olarak (çok ağır) angarye de var. (s.185)

Toprak Tasarrufu: Türkiye’de toprak mülkiyeti konusunda iki ilke var.

1) Tapu ile tasarruf ve bunun sonucu, mera sistem. 2) yabancılara bu ülkede verilen toprak tasarrufu müsadesi. (s.187)

Boş (ekilmemiş) bir araziye yerleşip, onu eken ve aşar ödeyen bir kimse toprağı kaydettirerek tapu alır. Yirmi yıl sonra da kanuni mülk sahibi olur. Sonra da öşür ödemeye devam ediyor.(s. 187) Oysa “bu mülkiyet kanunu tüm mülkiyetin değerini sıfıra indiriyor.” (s. 188) Çünkü yirmi yıl vergi ödeyerek ne kazanıyor? Sadece toprağı satma hakkını. “Oysa Bulgaristan’da toprağını satmak için kim yirmi sene bekler? Ya da, eğer satıcı bu memleketi terk etmek zorundaysa, onun toprağını kim alır?” (s. 188) Savaşa giden Türklerin toprakları böylece Hıristiyan reayanın eline (işgal, hırsızlık, cinayet vb yollarıyla) geçiyor. (Somut örnekle anlatılıyor.) “Mevcut kanunlar nezdinde  mülkünü ebeveynlerinden miras yoluyla ya da meşru bir satış akdiyle elde etmiş biriyle devlet topraklarını, hatta başka binin topraklarını çalmış biri arasında bir fark yoktur.” “Kanunun ilk uygulamaları da Devlet toprağının hiçbir değeri olmadığını ortaya koyuyor. Çünkü tapu için ödenen para toprak bedeli değil; kayıt ücretinden biraz fazla.” (s. 191). Doğulu iktisatçılar bunların ormanlardaki toprakları tarıma açmak ve tarımı geliştirmek için yapıldığını söyleyecekler; fakat bu tam bir saçmalık. “Madem ki Türkiye’nin borcuna karşılık onu hayat  sigortası yapanlar Avrupa kapitalistleridir, o halde onlar derhal hastayı zehirleyen doktoru, daha doğrusu şarlatanı işten atıp bir lunatico inquirendo komisyon oluşturmalı ve şarlatanın yerine hastanın hayatının korunmasında çıkarı olan ve aklı ön plana çıkaran bir doktor seçmeli. Böyle doktorlar ancak ülke  Türkleri arasında var. Fakat ne yazık ki  hiç kimsenin fikrini sormadığı bir sınıf oluşturuyorlar” (s.191)

“Ne denirse densin, Osmanlı Hükümeti topraklarını her isteyene bedava veriyor; bedava, çünkü, eğer Öşür kira sayılsaydı, her yerde geçerli olduğu gibi, gerçek bir mülkiyet belgesine sahip olanlar tarafından ödenmeyecekti. Oysa böyle mülk sahiplerinden alındıklarına göre Öşür ve Beylik kira değil gerçek bir vergidir ve Hükümet toprağı verdiklerinden başka bir şey ödemelerini istemediğine göre, toprak gerçekte bedava verilmiş oluyor.” (s. 191) Sonuç ne oluyor? “Londra’dan sadece altı günlük mesafede ve en elverişli iklim ve topraklara sahip bir ülkede, toprak (dönümü 1.3 sterling olarak) Avustralya çöllerinden ya da Rocky dağlarından daha ucuza geliyor.” Engel ne? Reaya! Geniş toprakları istediği gibi tasarruf ediyor; buna karşılık zeki ve girişken yabancılara bir karış toprak bile yok! “Bu da her yıl tüm topraklarının üçte ikisi ekilebilir arazi iken, onda biri, daha kesin bir ifadeyle on altıda biri ekilen, üstelik kötü ekilen bir ülkede oluyor.” (s. 192)

Sonuç, müthiş bir toprak israfı. Ayrıca toprakların onda dokuzu Devlete hiçbir şey getirmiyor. Mera statüsü içinde olduklarından yabancı kolonlara da kapalı. “Sigarasının ucunu görebilen ve memleketini seven bir maliyeci, iktisatçı, hatta bir paşa, bu saçma mera sistemi devam ettiği sürece asla rahat edemezdi.” (s. 195) “Varna Belediyesi Devna gölünün güneyinde 23 mil karelik araziye sahip ve bu muazzam arazi için Hükümete yılda sadece yüz pound ödüyor; oysa toprağın sadece otuz acres (dönüm) kadarlık kısmı ekiliyor; gerisi cılız sığır, koyun ve yarı vahşi atların otlak yeri olarak kullanılıyor” (s. 193) Varna hangi hakla bu kadar toprağa tasarruf ediyor belli değil.(“Satın alındığını sanmıyoruz”) Tüm İmparatorlukta durum bu. “Mera hakkı her belediyenin, komünün ve hatta her çiftliğin, bir kayıt resmi ödeyerek bir tapu almaya veya yirmi yıl sonra mülkiyete sahip olmak için öşür ödemeye gerek bile görmeden sahip oldukları bir mülkiyet hakkıdır” (s.194) Avrupa Türkiyesi’nin onda dokuzu Hükümete hiçbir şey getirmiyor. Meralar hayvancılık ve yün üretimi için de kullanılmıyor. Bulgar da çobanlık yapıyor; hatta o işi de köpeklerine bırakmış. Türk ise, askerlik yükü baskısıyla, hayvanlarına ve ekime çok ihtimam gösteriyor. (s.196-197)

Temel sorun ülkede gerçek mülkiyeti yaratmak. “Legal ve illegal tasarruf aynı düzeyde ve sermayeleşmiş emek, yani mülkiyet değersiz olduğu sürece, emeğin saygın olacağını  beklemek ve ilerleme düşleri kurmak olanaksızdır.” (s. 198)

Çare nerede? Bunun tek yolu var: “Üreticiyi değil, ham madde tüketicilerini vergilemek; çünkü üretici emeği ve tarımsal girişimi temsil ediyor; kısaca üretici Türkiye, tüketici de Avrupa’dır ve ikinci vergiden muaf iken birinciyi vergilemek haksızdır. Emeği değil, toprağı vergilendir ve kötü çiftçi toprağından istemediği kısmı hiçbir zaman o kadar toprağa sahip olmamış iyi çiftçiye devredecek.”(s. 198) Bu yönde vergi sistemi değişmeli. Yazarın önerisi meralar vergilendirilmeli, ya da geri alınıp satılmalı. “Eğer böyle kanunlar yüürlükte olsaydı, muhtemeldir ki ülke topraklarının onda yedisini oluşturan halen ekilmeyen (uncleared) arazinin büyük kısmı yine (bunları satmayıp, yabancı spekülatörlere terk etmiş olan Devlet’in elinde olacaktı.” (s.198)

Kapitülasyonlar varken ya da radikal bir biçimde değişmeden yabancıların toprak sahibi olmaları onların tüm topraklara sahip olmalarına yol açar. (Her ne kadar yeni kanun Türk kanunlarına uymalarını istiyorsa da) (s.199) Türk köylüsü çok övülüyor. Gerçek ve toprağa bağlı tarımcılar sadece Türkler. Yabancılar toprak alırsa buna Türk köylüsü dayanır (yarı uygar Beyler değil, köylüler), fakat sarhoş ve yılda 183 gün çalışmayan reaya dayanamaz. Türkler yabancıların tekniğini taklit zorunda. Fakat sermayeden yoksunlar. Hükümet yabancılarla Türkler arasında tercih durumunda. Zor seçim. Yazarların önerisi: Yabancı kolonlara yerel ve “bazı koşullarla” genel yönetime katılma olanağı verilmeli; buna karşılık onlar da, askerlik dahil, her türlü mükellefiyete katılmalılar. (s.202)

Yabancılar bunu neden istiyorlar? Çünkü “dönümü (acre) 1s, 3d’ye (sic) olan ve ve tüm vergisi 2s, 6d olan topraklar..” Kısaca ucuz ve verimli arazi bolluğu.

Bulgarlar ve Ruslar

İstanbul ve Atina gazetelerinde çıkan yazılara göre Bulgarlar Ruslarla birleşmek istiyorlar. Bunlar Rus ajanlarının iddiaları. (s.205) Panslavizm Bulgarlar için çekici değil. (s.207)

Kırım Savaşı sonrasında Kırım Tatarlarının Türkiye’ye gelmeleri. Bunlara son derece küçük topraklar verildi. Kozaklar yüzünden Batı’da vahşi olarak tanınıyorlar. Oysa değiller. Hükümet ve memurlar tarafından çok aldatıldılar. “Çalışkan ve zekiler” Çok da dindarlar. Fakat kadınları örtünmüyor. (s. 213-214) Çoğu yakışıklı ve reayanın kölece davranışı gibi değil, onurlu bir davranış içindeler. Hızla gelişiyorlar. Nerede iyi ekilmiş bahçe, tarla (meyve, patates vb) varsa, Kırımlıların. Ticaret de yapıyorlar. (koyun, tahıl, tereyağı, tütün). En iyi tütün ve balı tatar köylerinde bulursunuz. Dürüstler. Batılılar buna Rus yönetimi sayesinde der, oysa Ruslara rağmen. (s.216) Yakınlarında da tarımcı değil, daha çok asker Çerkezler var. Bunlar kolon değil,  göçmen. Türkiye’yi geçici sayıyorlar. Tarım ve ticarette başarılı değiller. Toprakları reayanınkilerden de kötü ekiliyor. Çevrede haydut gibi görülüyorlar. Yemede ve içmede ılımlılar. Göçeli çok olmamış (sekiz yıl) bu yüzden koyu Rus düşmanlığı bunlarda devam ediyor. Bulgarca da Rusçaya benzediği için onları da sevmiyorlar. (s.220-221) Hükümet bunları yerleştirmek istiyor; onlar ise Ruslarla savaşmak için at istiyorlar. Hükümet reddetti. Fakat ilerde bunlardan gerilla savaşı için istifade etmek isteyebilir. (s. 222)

Şehirli Türkler

Paris’e giden Türklerin oradaki eğitimiyle alay ediyor. Bunların sayısı çok az. İstanbul’dan “barbar bir şehir olarak” nefret ediyorlar. “İstanbul’da tahammülfersa, Paris’te ise gülünç nitelikteler.” (s. 227-228) Bunlar paşa olunca çok kötü yönetici oluyorlar. Büyük bir parazit ordusu yaratıyorlar.

Şehir halkı: genellikle bey ve paşalar. Az sayıda Türk’ün de mülkiyeti esas itibariyle evlerinden ibaret. Sonra dükkan sahipleri ve emekli subaylar geliyor. Nihayet çiftçiler ve esnaf-zanaatkârlar var. Bu sonuncu sınıf en kalabalık olanı. Avrupa’nın daima Türklere yakıştırdığı kötü davranışlar aslında daha çok Hıristiyanlara özgü. “Her ülkede kötülükler şehirlerde doğar; fakat bu ayrım Türkiye’de çok daha belirgin.” (s. 230) Şehirlerin Türkleri de Hıristiyanlardan daha güvenilir.

“Uygarlaşmış” Türkleri halk ve köylüler hiç sevmiyor. (s.234) “Bütün köylerinde mevcut olan mükemmel okullar sayesinde, halkın en az yarısı, öğrenilmesi Avrupa dillerinden beş altı defa daha zor olan dillerinde okumayı ve yazmayı öğreniyorlar.” (s. 236) İmam “kutsal bir kişi değil; bilgisiyle saygı görüyor. Kötüyse kovuluyor. (s.237)

Tüm şehirlerin nüfusu (mevcut ve ender istatistiklere göre) iki milyon kadar. Bunun yarısı da İstanbul’da. (s.242) Tüm Avrupa Türkiyesi nüfusu on bir milyon. İstanbul vergiden muaf. Bu muafiyet halkın sırtına yük teşkil ediyor. Devlet gelirlerini de azaltıyor. (Başka şehirler de muaf). İstanbul’da paşalar ve “kapıları”, paşalık bekleyenler vb. oturuyor. Ve “Doğu Ticareti Derneği’nin büyük şubesi üyeleri, yardımcıları, hizmetçileri, kısaca Türkiye’nin tüm kan emicileri” de İstanbul’da oturanlar arasında. (s.242)

“Şehirleri tüm vergilerde muaf kılmak, çabaları ülkeyi çaresiz kılacak derecede zayıflatan   bu sülükleri ad infinitum çoğaltmak demektir; bu da bir cürüm ya da deliliktir.” (s. 242) Şehirlerin halkından (iki milyon) en az on beş bini ticaretle uğraşıyor ve çalışmadan zengin oluyor.” Aslında hepsi köylünün sırtından geçiniyor. (s. 242) Köylü de vergi altında eziliyor. “Sözde bankerler, altın paraları kırparak, agio (kur farkı) yaratarak veya kendi sermayesi kadar hayali agio  üzerinde spekülasyon yaparak, sahte ölçü ve ağırlıklar kullanarak  hayali dört yüz sterlinlik bir sermaye ile yılda sekiz yüz sterlin kazanırken..” köylüler vergi yükü altında eziliyorlar. (s.243) “Doğu’da ticaret iyi bir şey değil; bir kötülük..” Belki Devlet Hazinesini “bu kötü kazançlarla  kirletmek” istemiyorlar; fakat bunu teşvik etmiş oluyorlar.. Topraktaki üretimi (en büyük zenginlik bu) desteklemeli.. Oysa tersi yapılıyor ve tarım eziliyor. (s. 244) “En küçük paşa’dan en büyük vezire kadar bütün Türk otoritelerin kafasını tek bir şey işgal ediyor: şehirleri geliştirmek, kalkındırmak, güzelleştirmek.” (s. 244) En küçük kaymakam bile şık bulvarlar istiyor. “Hausseman tipi monomania! (saplantı)” (s.245) Bunlar “ülkenin kaderinin Avrupa’nın ellerinde olduğunu ve İstanbul’daki yüksek idarecilerin Avrupa’ya devamlı kur yaptığını biliyorlar.” (s.245) (Bunlar da köylere gitmediklerine göre) Düzeni kapitülasyonlar koruyor.

Britanya Konsolosları ve Konsolos Raporları.

“Bütün durumlarda (Britanya konsolosu) Türk ve Bulgarları hiç tanımıyor” Grek ya da Ermeni dragomanlarla birlikte kahve ve tütün ticareti yapıyorlar. (s.253) Bu tercümanlar Türk köylerini bir haydut yatağı olarak görüyor. Mr. Blank ile özellikle alay ediyor. Paşalar bile konsolosların oyuncağı. (Yazarların fikirlerini doğrulayan raporlar aktarılıyor.) Mr. Blunt gibi istisnalar da var. Beyrut Konsolosu Rogers’e göre “Hıristiyanlar orduda hizmet etmiyorlar; fakat, en üst mevkiler kendilerine açık olsa dahi, bunu isteyeceklerinden emin değilim” diyor. (s.283) Kısaca en yanlı Konsolos raporlarında bile durum bütün açıklığıyla görülüyor. Kendi görüşlerine yakın Longworth’un raporunda deniyor ki: “Grekler çok hassas bir millet;  zihinlerinde yüzyıllarca süren bu aşağılanma öylesine nakşolmuş ki, keskin bir kişisel çıkar duygusu ve intikam açlığını harekete getirecek bir hakimiyet tutkusu buna müsaade etse bile, unutma ve affetme konusunda çok az çaba sarf edebilirler. Amaçları sadece Türk’ü öldürmek değil; ellerinden gelirse onu aynı zamanda soymak. Sadece zafer değil, ondan doğacak kâr da var.” (s.289)

Kapitülasyonlar:

Fatih, Kanuni zamanında normaldi. “Türkiye’de o zamanlar sadece Kuran ve onu tamamlayan kaynaklardan oluşan kanunlar yürürlükteydi… Fakat günümüzde bir tek Muhammet’in yasaları yok; bütün bir kod (Mecelle kastediliyor) ilan edildi ve her ne kadar bu ‘kod’un eksikliklerini kabul etsek ve uygulanması istenen güce sahip olmasa da,  bir konsolosluk mahkemesinde elde edilecek adalet, etkileri itibariyle, Türk mahkemelerinin en kötüsünde elde edilenden sonsuz derecede daha kusurlu ve daha zayıftır.” (s.295-296) “(Yabancı kolonileri) kendilerini Türklerden her alanda o kadar üstün görüyorlar ki, içlerinden birisinin bir Müslüman mahkemesinde yargılanması onlar için hakaret ve aşağılanma olarak kabul edilecektir.” (s.294) “Batı Avrupa’nın böyle ayrıcalıklardan yararlanmaları hoş görülebilir; fakat modern Yunanistan tebaasını Atina’da yürürlükte olanlar gibi kanunlarla yargılama hakkı elde ederse, Kapitülasyonlar bütün adaletin inkârı ve ahlaksızlığa prim verme haline gelir.” (s.296)

“Yunanistan’a verilen kapitülasyonlar, sadece, Hellene Merchants’ın ihracattan % 200 ve  ülke vergilerinden de daha büyük oranda kâr sağlamasına olanak vererek Türkiye’yi çökertmekle kalmıyor, aynı zamanda adalet dağıtımı sisteminin Yunan mahkemelerine verilmesi ve diğer milletlerin, Yunanlılarla aynı silahlarla savaşmak için kanunlarını değiştirme olanaksızlığı sayesinde bir Doğu Tiçareti tekeli  sağlıyor.” (s. 298) Bunun dışında “hiçbir Rus, Fransız, Avusturyalı ve diğer milletlerden kişiler kolaylıkla pasaport değiştirip Yunanlı olma olanağına sahip değiller.” (s. 299) (Atina mahkemelerinde sadece Yunanlılar haklı; Konsolosluk mahkemeleri de Türklere karşı adaletsiz)

Batılı Devletlerin politikaları..

Rus ajanları hep ayaklanma kışkırtıyorlar. İngiltere politikası artık çok zayıf. Fransa dost görünüyor; fakat Rusya’dan da zararlı. “Rusya’nın düşmanca, az çok açık bir şekilde düşmanca eyleminden daha zararlı (Fransa) ..” (s. 311) Fransa ulemayı yok etmek, laikleştirmek istiyor; yazar eleştiriyor. (s. 311) (To secularize or confiscate).

Devlet İdaresi.

Yetenekli devlet adamları var; fakat güçleri yok. Sorunlar görüyorlar; aksi takdirde “kısa görüşlü olmaktan da öte, kör olmaları gerekir” (s.357) “Türkiye’de ilan ettiği reformları gerçekten isteyen, Hıristiyanların ilerlemesini veya refahını samimi olarak arzu eden tek bir devlet adamı yok. Bunlar Bakanlığın sahne aldığı büyük siyasal organın anahtarları olmaktan öte bir şey değiller.” (s. 359) “İstanbul nezareti (ministry) Müslüman’ın bu yükün altında ezildiğinin çok iyi farkında; fakat onun hükümdarına sadık ve inançla bağlı olduğunu biliyor ve böylece zulüm yapmaya devam etmekte tereddüt etmeyecek; zira eşit adalet dağıtılması reayanın şikayetlerine ve Kuzey’den şimşeklerin inmesine neden olur.” (s. 359)

Reformlar için:”Er veya geç bu komedi  kanlı bir drama dönüşecek” (s. 360) diyor.

Fuat Paşa, Lord Lyons’a takdim ettiği Memo’da reform olarak, nasıl Hıristiyan halklarının eşitliğinin söz ve ilke düzeyinden kurum ve adetlere geçirildiğini anlatıyor. (s.424-426) Yazar “Türklere rağmen” yapılan bu reformlarla ve Fuat Paşa’yla alay ediyor. (s.373) İngiliz konsolos raporları gösteriyor ki Hıristiyanlar askerlik istemiyorlar. (s.374) “İstanbul’daki Fuat Paşa, Balkan halkları içinde yaşayan bizlerin tanık olduğu ıstırap verici olaylardan hiç birini görmedi; erkeklerin ağladığını görmedi; ve insanın bu gözyaşları karşısında kalbi sızlar..

Mithat Paşa

Övülüyor. “Dürüst” ve “enerjik” bir insan. Başka ülkelerden Türkiye’ye gelen siyasi haydutları “haydut” olarak kabul etmeye, Kapitülasyonlara hafif bir tokat (a gentle one) atmaya, Ziraat Bankası’nı kurarak kutsal Doğu Ticareti yoluna yerleşmeye cesaret etti. (Çok küçük bankalar; delice ustalıklı buluş; çok yararlı değil, fakat bir çok küçük bankayı tahrip ediyor – on şilinlik çalıntı ya da ödünç alınmış bir sermaye sahibi her reaya bir bankerdir-) (s.386) Fakat Mithat Paşa öldü ve Şurayı Devlet’e gömüldü. (s.386) “Agio her ülkede var, fakat anlamsız ölçekte; Türkiye’de ise maliyeyi tahrip ediyor.” (s. 388)

Agio (Para spekülasyonu) anlatılıyor. Altın lira, yüz kuruş; fakat 110’a alıp, 115’e satabilirsiniz. Doğu ticareti de buna dayanıyor. (s. 388) Köylü satın alırken lira 102 kuruş, fakat satarken 110-115 kuruş. (s.389) Hükümet vergi alırken de lira yüz kuruş. (altın lira zorunlu) “Agio kendilerine sarraf veya banker diyen bir sürü küçük parazitler kovanının geçim kaynağını teşkil ediyor.” (s. 389)

Mithat Paşa bunu önlemek istedi. Fakat bu sorun vilayette önlenemez, bunu sadece merkezi hükümet önleyebilir. (s.389) Ziraat bankaları tefeciliği önlemek istiyordu; reaya bu bankalara da egemen oldu. Köylünün parasıyla ona borç veriyor.

Mithat Paşa’nın iki lakabı var. “Gözlüklü Paşa” ve “Gavur Paşa”. İkincisi son zamanlarda kullanılmaz olmuş.. (s. 393)

Reformcu Türk partileri. Doğru dürüst programları yok. İktidardakiler kadar olup bitenden habersizler. (siyasal sürgünler) (s.401) Sorunlar Batı’dakinden çok farklı, fakat aynı çerçeve Türkiye’de de varmış (olmalıymış)  gibi düşünülüyor. (s. 402) Mustafa Fazıl Paşa “deli” olarak niteleniyor. (s.403)

Old Turkey (Eski Türkiye) partisi çoğunlukla ulemadan oluşuyor. İçlerinde bir miktar fanatik de var. (s.403)

Bulgar köylüsü yine kötüleniyor; Grek köylüsü daha da kötü. (s. 408)

“Ermeni halkının kitlesi hakkında çok bir şey bilmediğimiz ve onları yaşadıkları bölgede incelemediğimiz için haklarında bir fikir ileri süremeyiz.” (s.408)

Uygarlaşmış Türkler uygarlık yeteneğine sahip değilken, uygarlaşmamış Türk’ler şimdiden doğal olarak, iç güdüsel olarak ve zevk olarak uygarlaşmış bulunuyorlar.” (s. 409)