AKDAĞ, MUSTAFA

AKDAĞ, MUSTAFA; Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası, “Celalî İsyanları”; İstanbul, YKY, 2013.

Eser ilk kez 1963’te yayınlanmış; 1975’te genişletilmiş baskı halinde yeni bir baskı yapmış.

Yazar “Giriş” bölümünde “Büyük Celalî Karışıklıkları”nı “I. Selim zamanında başlayan ve I. Süleyman saltanatının ilk on yılını dolduran” köylü isyanlarından ayırıyor. Bunlar genellikle Kızılbaş-Türkmen ayaklanmaları olup, devlete nüfuz edememişler ve bunlar “zoru zoruna da olsa” hep devlet güşleri tarafından bastırılmış. (s. 14). Oysa “(Büyük Celalî Kavgası) köyden kasabaya ve kasabadan şehre, hatta başşehre kadar Türk toplumunun ekonomik, sosyal ve siyasi bütün örgütlerini derinlemesine, genişlemesine kapsayan büyük çaplı toplumsal kavgaydı. ‘Raiyyet’i, (çiftçisi), ‘şehirli’si, ‘askeri’si ve hatta ‘mürtezika’sı ile devleti oluşturan bütün fonksiyonel ve toplumsal sınıflar toptan bu büyük kanlı bunalımın içinde bulunuyorlardı (…) Böylece, sosyal tarihimizin en az 60 yıllık felâketli olayı diye değerlendirebileceğimiz büyük Celâli kavgasının verdiği sonuç, her yönden tam bir gerilikti” (s. 15).

Akdağ, ayaklanmalardaki öncü gurupları şöyle sıralıyor:

1) Çiftbozanların oluşturdukları levent-sekban toplulukları

Osmanlı vergi sisteminde yük reayanın üstüne bindiği için, 16. yüzyılın ortalarından itibaren vergilerini ödeyemeyen bir kısım köylüler “çift bozmaya”, yani köylerini terk ederek yeni yaşam koşulları aramaya başladılar. Bunlardan vezir, beylerbeyi veya sancak beylerinin kapılarına “cebeli” yazılanlara “sekban” adı veriliyordu. Belirli bir işi olmayıp da maceraya atılanlar ise “levent” adını alıyordu. “ ‘Askeri’lerin üst kısmının köylerde büyük çiftlikler kurma hırsına kapıldıkları 16. Yüzyılın ikinci yarısında köylerden sıyrılmalar artmış, böylece büyük şehirlerin ve zengin çiftliklerin sık bulunduğu Marmara bölgesine pek çok boş insan ‘levent’ yığılmaya başlamıştı” (s. 16).

2) Ehli Örf (hükümetli) zümresi

“Kadılar ve mahkeme görevlileri, medreselerin öğretim üyeleri, cami hizmetlileri, müftüler gibi Ehli Şer’in kapsamına girmeyip, hükümetin özellikle İstanbul dışındaki her türden işini doğrudan doğruya kendileri yapan zorlayıcı hizmetliler diye tanımlayacağımız takım, Osmanlı yazışma dilinde ‘ehl-i örf’ deyimi ile ifade olunagelmişlerdir ki işte levent-sekban kitleleri bunların etrafında birikiyorlar; içlerinden kanun ve şeriat denetimini hiçe sayanlar ‘Celalî’ ve onları yola getirmek üzere peşlerine düşmüş olanlar da ‘devriye bölükleri’ ya da ‘muhafaza güçleri’, Celalî serdarının kuvvetleri vb adlarla uzun yıllar sürecek bir uğraşı hareketine katılıyorlardı. Ehl-i örf’ün düzen dışına çıkmış olanları, yani ‘Celalîler’ ile, hükümetin emirlerinden çıkmamış sözde kanuncu ve düzenlikçi vilayet idarecileri böylece birbirleriyle kavgalaşmaya başlamışlardı ki, işte ‘Celalî Kavgası’ denen olayın özgenliği buydu” (s. 17). “İlk Celalî bölükleri hükümetten hoşnutsuz kalan timarli sipahiler (özellikle küçük dirlikliler) başbuğuluğunda doğmuş idiler. Fakat onlar bunu fazla geliştiremediler. Bunların yerine, devletin yürütme görevi kendilerinde olan vilayet idarecileri işe karışınca Türk halkının tarihinde bir benzeri bulunmayan bu incelediğimiz büyük iç kavga doğmuş oldu” (s. 18).

3) Altı-Bölük Halkı (Kapıkılu süvarileri)

İstabul’da yeniçerilerle kavgalarında hep yenildikleri için bir kısmı Anadolu’ya kaçıyordu ve bu yüzden taşrada önemli bir güç haline gelmişlerdi. Ehli örf (paşalara kapı-ağalığı) görevleri dışında Celalî başbuğu ve “devriye bölüğü” yönetiliği yaparak, hatta “kendi bölük bayraklarını açarak doğrudan doğruya ‘sipah hareketi’ denilen karışıklıkların tertipçisi” olarak ayaklanmalarda önemli bir yer almışlardır (s. 19).

4) Medrese öğrencileri (Suhte taifesi)..

Yazar bu kategoriyi “yarım yüzyıllık Celalî kavgası süresince bu olayların en özgen gurubu” olarak niteliyor. Suhteleri ayaklanmaya iten nedenleri de “imaretlerde (öğrenci yurtlarında) ve medreselerde büyük bir öğrenci yığılması, buna karşın öğrenimlerini bitirenlere iş verilmemesi”nde görüyor. Bu durumda bulunan suhteler ruhsal bunalımlara giriyorlar; ahlaksız hareketlere (cinsel tacizler, zorbalıklar, gasplar vb) sürükleniyorlar. (s. 20). Bazı bölgelerde çiftbozanlarla (levendlerle) ortak hareket etseler de, genellikle “suhte bölükleri” halinde bağımsız eyleme geçiyorlar. Zaman zaman halkla birleşerek şehir ve kasabaları Celalîlere karşı savundukları da oluyor. Liderleri kendi aralarından çıkıyor. En büyük düşmanları da “ehl-i örf”..

Suhteler Trakya ve Anadolu’nun öğrencisi en kalabalık (örneğin Edirne) illerinde ve en verimli topraklarda eyleme geçiyorlardı. (s. 152).

5) Yeniçeri ve acemi oğlanı geçinenler

Toplu guruplar halinde halktan zorla para, erzak, at, katır vb toplayan insanlar. Çoğu yeniçeri ve acemi kılığına bürünmüş olsa da alakası olmayan soyguncu takım. Bu ad altında yağmalara katılan suhteler de varmış. Bu suhteler soygun dışında, bekâr odalarında her türlü cinsel sapıklık (“genç çocuklarla düşüp kalkma”)  ile de dikkati çekiyorlar. (s. 149).

III. Murat devrinde (1574-1595) Avusturya ve İran’a açılan savaşlar uzayıp gidince, ordudan firarlar da çoğalıyor.  Yapılan yoklamada bunların sayısının 30 000 kadar olduğu anlaşılıyor. Osmanlı belgelerinde bunlar için “erazil-i reaya memleketi hâlî bulup tarik-i yağmaya sapmışlardı” deniliyor. Başlarına da genellikle timarlı sipahiler geçiyor. (s. 21). Kuyucu Murat için Celalî demek, sekban demek. Bunlardan 30 bin kadarını “acımadan, insanlık dışı işkence ve kanıksılıkla öldürttü. Böylece 1595’te başlayıp on beş yıl kadar süren karışıklıklar geçici bir süre için de olsa geniş ölçüde ortadan kalkmış oldu”. (s. 24).

Akdağ’a göre Amasya Tarihi’ni yazan Hüseyin Hüsameddin bu konuda yeni bir görüş getirdi. Buna göre giderek kapıkulu kadrolarını dolduran ve vezirlik, beylerbeyliği, sancak beyliği gibi mevkileri de ele geçiren “dönmeler” devletin kurucusu olarak Türkleri tasfiye etmiş ve “reaya durumuna” düşürmüşler! Akdağ bu süreci kendisinin de “’Enderunlular düzenliği’, ‘Kapıkulları düzenliği’,  ‘Kozmopolit Osmanlı düzenliği’” gibi terimlerle ifade ettiğini söylüyor. Amasya Tarihi yazarı “bu Türk dışı kaynaklardan edinilmiş kişilerin oluşturduğu yönetime karşı, tepkinin ilk önce devletin yüksek hizmetlerinde bulunan Türklerden geldiğini, Anadolu’ya yayıldıkça Enderun’lu valilerin zulmüne, yeniçerilerin dayanılmaz hakaretlerine karşı işe halk da karısınca mücadele genişleyerek ünlü “Celalî isyanları” denen büyük olaylara dönüştüğünü, önce medrese öğrencilerinin 1583’te ayaklandıklarını, bundan sonra harekete halk da katılarak sonuçlayın (?) 1596’da (1004’te) geniş bir isyan başladığını ileri sürüyor” (s. 25) (Amasya Tarihi, III, s. 328-338). Buna rağmen bu yazar anlaşılmamış ve “Naima’nın görüşü tekrarlanıp durmuştur” (s. 26). Osmanlıcı ve Enderun tarihçileri bunları hep Rafızi, mülhid, Kızılbaş olarak kötülemiş, Uzunçarşılı dahi (Osmanlı Tarihi, c. II, s. 345) bu konuda Hammer’in bile gerisine düşmüştür. (s. 113).

Celalî ayaklanmalarının temelinde tarım krizi, vergi ve tefeci zorlamaları var.  Bu mülksüzleşmeye yol açıyor. Yazar, “toprakların köylülerin elinden çıkması suretiyle geniş çiftliklerin kurulmasına ait faaliyetin 1550’den evvelki safhalarını bilmiyoruz” diyor. II. Selim zamanında toprak pahalılaşıyor ve topraksız köylüler artıyor (s. 62-63). “Osmanlı ümerası, Hazine namına hareket eden eminler, mültezimler ve serbest timar sahipleri (umumiyetle has ve zeamet sahipleri) kanunnamelerde kendilerine ‘hâsıl’ kaydolunan ‘resim’leri muayyen miktarından fazla olarak istedikleri, hatta kanunda hiç olmayan bir takım bidat’leri reayadan ‘âdet’ adı altında tahsil etmeye kalktıkları zaman, kendilerine karşı şikâyetler yülseliyordu” (s. 44). Daha Kanuni’nin son zamanlarında daha çok Anadolu’da bulunan tahrir memurlarına “ümera, rical haslarından ve bütün timar dirliklerinden ‘ifrazlar’ çıkarmaları (yani defterde yazılandan daha fazla gelir yazmaları T.T.) talimatı” veriliyormuş. (s. 53). Bütün bunlar ve yüksek faizler toprağın pahalılaşmasına ve toprak satışlarına yol açıyor. 1572’de Rumeli eyaletleri için çıkarılan bir fermanda yüksek faizler kınanıyor ve faizlerin % 15’i aşmaması emrediliyor. Oysa “ribahurluk” pratikte devam ediyor. I. Ahmet’in Tokat ve civarından gelen bir sikayet üzerine çıkardığı bir Adalet fermanına göre  faizler % 50’leri (bazı durumlarda % 100’leri) aşıyormuş; Akdağ bu konudaki vesika için M. Çağatay Uluçay’ın “Saruhan’da Eşkiyalık” başlıklı eserine (Vesika 37) gönderme yapıyor. Bu sırada İstanbul’da konulan narh fiyatlarıyla kasaplık yapmak da imkânsız hale gelmiş ve bu yüzden Yahudilerden ve vakıflardan alınan parayla bir “kasap akçesi” (bir çeşit kasap kredi bankası) kurulmuş! (s. 61-62).

Bütün bunlar büyük çiftliklerin kurulmasına yol açıyor. Fakat bunlar bügünkü çiftlik anlayışına uygun değil; blok halinde değil, dağınık tarlalardan oluşuyor. Ayrıca “ziraatten ziyade hayvan besledikleri için, yüzlerce koyun sürüleri ziraati müşkül hale getirmişlerdi; bu şekil aynı zaman da köy halkını ‘angarya’ hizmetlerinde kullanmayı da kolaylaştırıyordu” (s. 65). Bu şekilde meralar çiftlikler aleyhine büyüyor ve  tarımda hububat üretimi azalıyordu. Bu durumda hükümet de bunu hububat ihracına bağlıyor ve “madrabazların hububatı ‘derenbar’ etmelerini önlemek için” (dış ve iç satış) yasakları getiriyordu. (s. 73). “Bununla beraber, limanlara yakın yerlerde ve adalarda bulunan büyük arazi sahiplerinin fazla hububat ektiklerine rastlanıyor. Mesela Drama kadısına, Midilli halkının buğday vermesi için yollanan fermanda adada yeniçerilerin ektikleri hububatın iyi mahsul vermemesi yüzünden kıtlık olduğu kaydolunmuştur” (s. 66; dipnot 81 – BOA, MD, no 6, s. 139). “Limanlara yakın yerlerde türeyen birtakım madrabazlar büyük depolar tesis etmişlerdi. Bunlar, buğdayları mahalli narhlara nazaran % 20 ve bazen daha fazla bir fiyat farkıyla ambarlarına doldurduktan sonra, ‘Frenk gemileri’ne satmakta idiler. Hâlbuki aynı sıralarda İstanbul Bursa, Edirne gibi büyük şehirleri beslemek mühim bir dert haline gelmiş bulunuyordu”. (s. 71). Buğday sıkıntısının yanı sıra et sıkıntısı da vardı. Hayvanların limanlara nakli daha az masraflı olduğu için, sığır ihtacı daha karlı oluyordu.

Akdağ şu genel gözlemde bulunuyor: “16. Asrın ortalarından 17. Asrın başlarına kadar yarım asır kadar zamanda köylerde geçen hadiseler tetkik olunurken, arazi ve çiftlik sahibi olarak karşımıza çıkanlar hep kadı, müderris, yeniçeri, sipahi, zaim, çavuş ve nüfuzlu timar erbabı gibi kimselerdi” (s. 65). Hükümet köyleri levend istilasına karşı korumak üzere halk arasından seçilen ve bir “yiğitbaşı” komutasında örgütlenen 30-40 kişilik “İl Erleri” bölükleri kurulmasını teşvik ediyormuş. Akdağ çok önemli işlev gören bu birliklerin tam ne zaman ve nasıl kurulduklarının bilinmediğini söylüyor (s. 85).

Akdağ  1603-1607 yıllarını “Büyük Kaçgun” olarak niteliyor (s. 423). Bu dönem “milyonlarca insanın katıldığı bir sosyal kavga” (s. 308) olmaktan çıkıp, tamamen eşkiyalık ve kaçış şekline dönüşmesidir. Milyonlarca köylü yerinden yurdundan oluyor. Kimileri “palanka”lara kalelere sığınıyor; kimileri ıssız, ormanlık yerlerde derme çatma köyler kuruyor; kimileri de başka sancaklara, doğu illerine göç ediyor (s. 457-458).

Akdağ 35 de arşiv belgesi eklediği eserini şu cümleyle bitiriyor: “Sözün kısası, ‘Celalî Fetreti’ ve onu kovalayan daha yıkıcı bir devir olarak  ‘Büyük Kaçgun’ Türkiye’nin toplum hayatını dirlik ve düzenlik yönlerinden yüzyıllar boyunca onaramayacağı kayıplara uğratmıştır ki, 1607’den 1610’a kadar olan olayları da ayrıca ele almak gerekmektedir. (s. 464).

***

Peçevi Tarihi’nde Celalî ayaklanmasına çok az yer veriliyor ve “Anadolu’da Celalîleri silip süpüren” Kuyucu Murat paşa övülüyor. Kalenderoğlu Pirî, 1607’de “otuz bin kadar eşkıya ile” Bursa şehrini tahrip ettiler. Sonuçta “zenginlerden çoğu fakir ve aç kaldı; malı çok olanlar bir bakır paraya muhtaç oldu” (c. I, s. 438). Kuyucu Murat ise şöyle övülüyor: “Murat Paşa cesaretli, gayretli, saltanatın namusunu korumakta çok dikkatli bir devlet sahibi idi. Bir defa Celalî etiketini bir kimse aldıktan sonra ‘Cebut imana gelmez; merd-i mülhid tövbekâr olmaz” tabirine inanarak onun imanına, tövbesine hiç itimat etmez ve öldürmesinden başka bir şey onun hakkından gelmezdi” (Peçevi Tarihi, 2 Cilt; bugünkü dile çeviren Murat Uraz; Neşriyat Yurdu, 1969; c. I, s. 439).