AHMED MİTHAT EFENDİ

AHMED MİTHAT EFENDİ; Üss-i inkılap, 2 cit;  İstanbul, Selis Kitaplar, 2004.

Yazar (1844-1912) bu eseri Abdülhami’in isteği üzerine 1885-87 tarihleri arasında kaleme aldı. Bu haliyle yorumlar elbette yansız değil; fakat çok dikkat çekici ve yer yer çarpıcı açıklamalar var.

Ahmet Mithat Efendi Tophane’de fakir bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Babasının ölümü üzerine gittiği Rumeli’de (Vidin, Niş, Rusçuk) Tuna valisi Mithat Paşa tarafından keşf edildi. Başlangıçta Yeni Osmanlıların yanında yer alan yazar, daha sonra Abdülhamit’e yaklaştı.

Aşağıda eserden aldığım bazı ilginç notları kaydediyorum.

Cilt: I.

Tarih Nasıl yazılır? “Avrupa tarihçilerinin garezli tutumu”. “Tarih araştırmalarında özel maksat güdülmemeli, kin ve garazlara kapılmamalıdır.” (s. 34). “Osmanlılık insan medeniyetinin herkesi gerçekten mutlu kılacak olan son ve yeni mülki kardeşliğinden ibarettir”. S. 35.

Şark Meselesi:  “Eğer dahili disiplin ve düzen asırlarca düzeltilmesi kabil olmayan durgunluğa, bozulmaya uğramayıp da Osmanlı Devleti kendisinin tam bağımsızlığını ve tam mülki bütünlüğünü yine kendisi hakkıyla korumaya muktedir bulunsaydı böyle Şark Meselesi gibi yok olmamız sebeplerini hazırlayan meselenin meydana gelmesine ihtimal mi kalırdı? ” (Onu biz yarattık). s. 60.

Ahmet Mithat Efendi’ye göre bu konuda iki görüş var:

1) Rusya’nın görüşü: Boğazları almak ve ekonomiye, sonra da dünya siyasetine hükmetmek.

2) Batı Avrupa’nın görüşü. Osmanlı Devleti’ni (paylaşmak mümkün olmadığına göre) ıslahata zorlamak ve Rusya’ya karşı “sağlam bir engel” oluşturmasını sağlamak (s. 61).

Borçlar: Kırım Savaşına kadar Osmanlı Devleti’nin “bir kuruş borcu” yoktu.

Aslında I. Abdülhamid zamanında, devamlı savaşlar yüzünden dış borç ihtiyacı ortaya çıkmış ve ipek, buğday gibi Osmanlı ürünleri karşılığı borç almak için Felemenk Elçisi ile “el altından” görüşmeler başlatılmıştı. Fakat Felemenk’in uzak oluşu, tüccarlarının Doğu’yu tanımaması ve “Osmanlı ürünlerinin zorba ağaların elinden kurtarılabilmesinin zor olması” müzakerelerin uzamasına yol açmış ve zaman yetmemişti. Borç yerine para tağşişine gidildi (s. 73, dipnotu 9).

Mahkemeler. “Adli işlerde asıl maksadın tam olarak elde edilmesi mahkemelerin tam bağımsızlıkla müstakil olmalarına bağlıdır.” Vilayetlerde kurulan “temyizi hukuk ve deavi meclisleri” ileri bir adım. Fakat “mahkemelerin tam bağımsızlığı yüce ve kutsal İslam Şeriatının gereği iken vilayet usulü gereğince mahkemelerin vali ve mutasarrıf gibi mülki amirlerin gözetim ve nüfuzu altına verilmiş olması haklı bir eleştiri konusu olmuştur” (s. 98-99).

Kütüphaneler: Abdülmecid döneminin son yıllarıyla Abdülaziz’in ilk yıllarında “maarife olan ihtiyacımızın derecesini hakkıyla takdir etmiş olan birkaç kimse gayrı resmi matbaalar ve gazeteler kurarak, birçok ileri düşünceli makalelerle halkın maarife olan ihtiyacını yine kendilerine pek güzel anlatmışlardır.” Fakat sonradan “devletçe önemsiz bir takım evham ve hayaller bu eğilimi köreltmek yönüne doğru bir yol açmış olması pek fazla üzüntü vericidir” s. 107. “Bugün Avrupa’nın uygar ve gelişmiş milletlerinden herhangisinin kütüphanesi açılacak olsa maarifin bir çok dallarına ait ve miktarı milyonlara varan nefis kitaplar bulunduğu ve bu kitaplar karıştırılacak olsa ilimlerin ve fenlerin birkaç yüz sene evvelki hali büsbütün değişerek yeni icatlardan her birinin bir başka ilim için özel surette tanıklık edecekleri veçhile fen şubelerinin büsbütün yeni bir şekil aldığı görülür”.s. 107. “..bizim halimize bakılacak henüz bundan birkaç aşır evvelki İslam alimlerinin eserlerinden oluşan kütüphanelerle kaldığımız görülür”  Bunlar bile ilgi görmüyor ve “antika gibi saklanıyor” (s. 108).

Kuleli Vakası: 1276/1859. “Subaylar ve mülki memurlar içinden birkaç kısır görüşlünün güya devletin o zamanki gidişini beğenmeyerek ve ortada tahammül edilemeyecek kadar kötülük varmış da onları temizleyip düzelteceklermiş gibi bir sakat düşünceye kapılarak” ve “beş on gafil toplayarak” giriştikleri darbe hareket. Davada önemsiz oldukları anlaşılınca sürgün cezasıyla yetinilmiş (s. 74.)

Devlet Memurları: Vilayet Kanunu: 1280/1864.

“Bu seneye gelinceye kadar payitahttan eyaletlere yalnız vali, mutasarrıf, hakim, defterdar ve muhasebeci gibi amirler gönderildi.” Bunların altındakilerin hiçbirisi “devlet tarafından tayin edilen resmi görevlilerden değildi”. Örneğin vali “adeta mükemmel bir ordu demek olan kendi kapısı halkıyla bir eyalete giderek orayı bildiği gibi müstakil olarak idare ederdi” ve şimdiki müsteşar yerine kendi kethüdasını çalıştırırdı. S. 92-93. Bunlar maaş almıyorlar; fakat “mübaşirlik hizmeti”, “tahsildar rüsumu” gibi paralar alıyorlar. “Valilerden bazıları uşaklarının bu yolda kazandığı paraya ortak olmayı da kabul edebilirlerdi” Ayrıca  Cerime (sonradan Cezai nakdi denildi) adıyla keyfi paralar topluyorlar (s. 93).

Mekteb-i Mülkiye:

“Mekteb-i Mülkiye’nin açılmasıyla gerekli memurlar yetiştirilinceye kadar da işe acele bir çare olmak üzere Babıali’de, Babıali Nezaret-i Celilesi’nin yönetiminde bir “İntihab-ı Memurin Komisyonu” kurulmuştu. Şimdiye kadar kaymakamlık denilen, çok önemli olduğu halde ehemmiyet verilmeyerek ekseriya uşak gibi adamların idare ettirilen görevlere imkanın elverdiği ölçüde ehil ve layık olanların seçilip tayin edilmesi usule bağlanmıştır” (Cilt II, s. 45).

Buna rağmen Abdülaziz devrinde memur seçimi tamamen keyfi yönetiliyor, “Harem-i Hümayun veyahut ağalardan birisinin rica yollu ufacık bir tezkeresi dahi hükümet işlerinden tamamen habersiz bir adamın müdürlüğe, kaymakamlığa, hatta mutasarrıflığa bile tayinine elverirdi” (Cilt II, s. 45, dipnotu). Ahmet Mithat Efendiye göre Sultan Abdülhamid bu gibi suiistimallere son verdi.

“Güçlü ve yetenekli memurlar” yetiştirmek içim “Mekteb-i Sultani içinde bir Mekteb-i Mülkiye’nin açılmasına padişah iradesi çıkarılmıştı.” Fakat “birçok ağır diplomatik sıkıntılar, korkunç harp meselelerinin araya girmesiyle bu faydalı müesseselerin de mükemmel olarak kurulması gecikmişti”. (Cilt II, s. 43).

— Ahmed Midhat; İktisat Metinleri; 2005, Çizgi Kitabevi, Konya.

Ahmed Midhat’ın “Ekonomi Politik” (1879) ve “Hall’ül Ukad” (Düğümlerin çözülmesi, 1890) başlıklı iki eseri asılları ve bugünkü dile uyarlamaları ile birlikte veriliyor. Midhat Efendi bu yazılarında Ohannes Efendi’nin liberal anlayışına karşı korumacı (Colbertist) bir anlayışı savunuyor. Bu anlayış içinde kapitülasyonları ve tekelciliği eleştiriyor. Özellikle üç iktisatçıyı “servet ilminin ilk büyükleri” olarak övüyor: Quesnay, Sully ve Colbert. François Quesnay, Adam Smith’den daha önce şunu tespit ediyor: “Kıymet ve servet denilen şey ancak ‘mahsul’ denilen şeyler üzerinde teşekkül edeceğini isbat edip, insanın serveti, mikdar-ı mahsulatıyla ölçülebileceğini ve mevcut ve müdahharı olan altın ve gümüşün mikdarı, insanın servetini mukayeseye medar olamayacağını en evvel Quesnay yazmıştır” (s. 266; Hall’ül Ukad, Yedinci Mektup). Midhat Efendi bunun adını da koyuyor: Fizyokrasi. 

Yazar aynı anlayışla Colbert ve o dönemdeki Fransa hakkında bilgi veriyor ve Colbert’i övüyor. “Bizim Köprülüler ile derece-i mutabakatını siz düşününüz”. Colbert serbest ticareti Fransa içine uyguladı ve vilayetler arasındaki bütün resimleri kaldırdı, hatta Akdeniz kıyılarındaki deniz ticaretini de büyüttü ve serbestleştirdi. İhracattan resm almak şöyle dursun, bunları teşvik etti. (s. 262). Ahmed Midhat Efendi “artık Colbert zamanında yaşamıyoruz!” diyenlere giliyor ve “bizim için Colbert zamanı henüz geçmiş olmak şöyle dursu. Henüz gelmemiş bile olduğunu anladım” diyor. (s. 300, Üçüncü mektup). Colbert’in imalat sanayine katkıları, hatta kolonizasyon (Quebec şehri)  girişimleri de uzun uzun anlatılıyor. “Bizim yüksek mekteplerimizde Adam Smith ekonomisinin güya bir yasa, gereğince uygulanacak bir düstur şeklinde kabul edilmesi büyük üzüntüyü gerektirir. Biz ki henüz Quesnay ve Colbert zamanlarına değil, Sully zamanına bile gelmemişiz”. (s. 368). “Büyük Petro ve onun halefleri bugüne kadar Rus milletine ekonomiyi kalem ile değil, kırbaç ile öğretmişlerdir. Düşünüyorum düşünüyorum da böyle kırbaçla bir eğitime ihtiyacımızı görüyorum. Bizi sopa ile çiftçi, sanatkâr, tüccar etmelidir (…) Hemen iki yüzyıllık bir büyük gecikme bizi bundan alıkoymuştur” (s. 359, Sekizinci mektup).

Ahmed Midhat Efendi aslında ulusal bir ekonomiyi savunuyor ve bu konuda ne kadar geri kaldığımızı, servetin gayrımüslimler elinde toplandığını açıklıyor ve “biz, diyor, tâ pek yakın bir zamana kadar ve belki bugünkü günde de genelimiz asker sayılacak bir milletiz; yani bir zamanlar ‘Yeniçeri, Sipahi ve sair askeri sınıflardan birine mensup olmayan Müslüman değildir’ diye söylenen sözün hükmü pek gerçektir”. (s. 149; Ekonomi Politik). Sonra da iktisatın ancak barış içinde gelişebileceğini ekliyor.