TEVFİK, EBÜZZİYA

ANASAYFA

TEVFİK, EBÜZZİYA; Yeni Osmanlılar; İstanbul, Pegasus Yayınları, 2006.

Ebüzziya Tevfik (1849-1913) Yeni Osmanlı aydınlardan; gazetecilik tarihimizin en ünlü isimlerinden; Namık Kemal ile de sonuna kadar dost kaldılar.

Eser Mustafa Fazıl Paşa’nın yeni kurulan Meclis-i Hazain (eski Divan-ı Muhasebat, Sayıştay) dairesi başkanlığına tayini ile başlıyor (Ekim, 1865). Paşa buna memnun olmuyor; bir süre sonra da istifa ediyor. Yazara göre Maliye Nezaretinde böyle daireler sık sık kurulup “açıkta bulunan birkaç vezir” işe yaramaz yakınlarını da bol maaşlarla tayin edermiş; fakat daha tüzüğü bile ortada olmadığı için bir işe de yaramazmış. Oysa iki yıl önce Maliye Nazırlığı yapan M. Fazıl Paşa makam maaşı olan 60 bin kuruşu bile “ihtiyacım yok” diye reddetmiş. Bu gibi nedenlerle halk tarafından gerçek bir yurtsever olarak seviliyormuş. İstifa nedenini öğrenmek isteyen Sultan Aziz’e Sadrazam Fuad “vali ile aralarında çekememezlik olduğunu” söyleyerek Paşa kötülemiş. Sultan, M. Fazıl Paşa bayram törenine de katılmamasını bir hakaret sayıyor ve yurt dışına sürüyor. Halk arasında veraset usulünün değişeceği ve buna da Mısır’dan başlanacağı söylentileri yayılıyor. Gerçekten de ferman çıkıyor; Fazıl Paşa’nın veraset hahık düşüyor; kendisine de Mısır hazinesinden 4,5 milyon İngiliz altını tazminat ödeniyor! (s. 20). Artık kıyasıya kavga başlamıştır. İlk işaret Paşa’nın, kendisinin bir sarraf şirketi kuracağı yalanını yayan Nord (Belçika) gazetesine gönderdiği yalanlama. Burada kendisinin bir “mensubu olmakla övündüğü Osmanlı milleti’ne bağlı bir yurtsever olduğunu, yeni ve ileri fikirli gençleri de yanına alarak mücadele edeceğini yazıyor. Avrupa basınında ilk kez Jön Türk sözcüğü, E. Tevfik’e göre ilerici gençler için kullanılan “Türkiye’nin erbab-ı şebabı” sözcüğü ile geçmiştir (s. 22). Namık Kemal de bir Osmanlı gazetesinde buna paralel şeyler yazıyor. Bu sırada (1867 başları) henüz Mustafa Fazıl Paşa ile genç yazarlar arasında “en küçük bir ilişki, en küçük bir bağlantı” yok (s. 27).. Bağlantı, Sultan’a hitaben Fazıl Paşa tarafından (?) yazılmış ve Akdeniz adalarından Rum Revlaki Efendi tarafından yayınlanan mektup ile başlıyor. Revlaki Efendi İngiliz vatandaşı, fakat çok dostane düşüncelere sahip biri. Osmanlı devlet adamları ile yabancı elçilikler arasında ilişkiler kuruyormuş. E. Tevfik böyleleri epeyce vardı diyor (s. 24). İşte yazarın “erbab-ı şebab” dediği ilerici gençler bu mektubu Osmanlıcaya çeviriyor. Mektup 18 sayfalık bir broşür şeklinde 50 bin kadar basılıyor ve büyük camilerde “görevliler” tarafından dağıtılıyor. (Yazar tarih vermiyor).  Namık Kemal’in “süslü ve güzel üslubu” hemen kendisini ele verebilir; bu yüzden tercümeyi Sadullah Efendi yapıyor ve kimse de jurnal etmiyor. O günlerde “casusluk” o kadar kötü görülüyormuş ki “katillerin arkasından giden zabıtaya” bile ‘tebdil’ deniliyormuş! Şimdi gelelim mektubun içeriğine. Gerçekten şaşırtıcı ve çağının ilerisinde fikirler ihtiva eden bir mektup (s. 27-40). Özetle şunlar söyleniyor:

1) Ülke felakete doğru gidiyor. Her tarafta “ihtilal (révolte) eserleri”. Bunlar “aslında bütünüyle dış düşmanlarımızın fesatlarından” doğmakta ise de “şimdiki hükümetin de büyük kusurları” bulunuyor. Ayrıca şu anda en çok ezilen halk Müslüman halk ve onun yardımına koşan hiçbir yabancı devlet yok..

2) En korkulacak şey ahlak düşkünlüğü ve yolsuzlukların normal hale gelmesi. Ayrıca “yoksulluk denen o korkunç bela” da artıyor. “Sanat, ticaret ve tarım günden güne öyle azalmaktadır ki sanki memleket halkı nelere aciz bulunduğunu anlamaktan aciz kalmış” durumdadır. Bizi askerlik dışında bir şey yapamayan bir millet olarak görüyorlar. Oysa “o zamanın şartları bunu gerektiriyordu”. Zaten onlar da “kendilerinden önce aynı yolu denemiş bulunan Frankları, Germenleri ve Arapları taklit etmişlerdi”.  Şimdi ise Hıristiyanlar para kazanmak, zengin olup rahat yaşamak için inanılmaz derecede zihin yormaktan ve çalışmaktan geri (durmadılar)”.  “Bu alanda bizim onları taklit etmemiz akılcılığın en zorunlu bir sonucu olmak gerekir”. İlme ve sanata yönelmemizi engelleyen enbüyük sebep “sadece mülki idare tarzımızdaki düzensizlik ve yetersizliktir”. “Herhangi bir ülkede zulüm ve zalimlik ortalıkta kol geziyorsa ne bir kimse böyle bir yerde kendi alın teriyle kazandığı şeylerden kendisinin hiçbir şekilde istifade edemeyeceği kanaat getirmişse, gayet tabiidir ki çalışma hevesini bütünüyle kaybeder” (s. 33).

3) Fransa ve Fransız Devrimi hayranlığı. “Şu güzel Fransa ki siz bugün onu hayranlıkla seyredersiniz (1867 ziyareti kastediliyor) ben de hayranlıkla doluyum”. “İhtilalden otuz yıl önce” çok kötü durumdaydı; otuz sene sonra “her şey birden bire değişti”. “Fransız milleti hürriyet sayesinde dünyanın en çalışkan ve en zengin milletlerinden biri oldu”.

4) Müslüman-Hıristiyan eşitliği: Laiklik. “Din ve mezhep insanın ancak manevi yapısına hükmeder ve biz insanlara sadece ahretin nimetlerini vaat eder; yani şunu demek isterim ki milletlerin haklarını belirleyen ve sınırlayan din ve mezhep değildir. Din sadece ezeli gerçekler ve onların yargıları olarak kalmazsa, yani dünya işlerine de müdahale ederse fayda yerine zarar getirir, herkesi telef eder ve sonunda kendisi de telef olur”. Oysa çevrenizdeki “hainler ve cahiller” bunu görmenizi engelliyor; “özgür düzen sözünü ne kadar kötü manalara çekeceklerdir”. (Fransızca metinde “özgür düzen” değil “Constitution” sözcüğü kullanılıyor; sözcük defalarca tekrarlanıyor. Örneğin şu cümle: “Sire, sauvez l’Empire en le transformant; sauvez-le en le dotant d’une Constitution”. Bkz. Lettre adressé au feu Sultan Abdul Aziz par le feu Prince Muustapha Fazıl Pacha; 1866; Kahire, A. Costagliola, 1897, s. 12).

5) Fazıl Paşa adeta bir konfederasyon öneriyor: “Her eyalette üyeleri seçimle iş başına gelmiş büyük birer il meclisi bulundurun”. Ve “sizin özel ve kesin buyruğunuzla bu meclisten İstanbul’a zaman zaman temsilciler gönderilsin”.