AKTEPE, MÜNİR

AKTEPE, MÜNİR; Patrona İsyanı – 1730; İstanbul, Altınordu Yayınevi, 2017.

Yazar konuyu iktisadi, mali, sosyal ve siyasi faktörler açısından inceliyor. 

İlk bölümde (iktisadi ve mali etkenler), III. Ahmet (slt. 1703-1730) ve Nevşehirli İbrahim Paşa yönetiminin, halkı, özellikle para tağşişi ve ağır vergilerle nasıl ezdiği anlatılıyor. Lale devrinin zevk ve eğlence düşkünlüğü, Avusturya ve İran savaşları ve 17. yüzyıl sonlarında sık sık ortaya çıkan “cülus bahşişleri”nin neden olduğu darlıklar mali krizi daha da artırıyor. Ayrıca İstanbul esnafının bir kısım vergiden muaf tutulması, taşradan İstanbul’a ciddi bir “esnaf göçü”ne neden oluyor (s. 10). Yeniçerilerin giderek artan şekilde ticaretle uğraşması da ayrı bir sorun. 

Bu zorluklar karşısında III. Ahmed’in aldığı ilk önlem malikâne sisteminin kaldırılması. Aktepe (vakanüvis Raşid’den naklen) şunları yazıyor: (Sultan II. Mustafa zamanında Şam, Halep ve Diyarbekir’de mukataalara malikane usulü konmuş, sonra bu usul her tarafa teşmil edilmişti), “Mîri mukataaların kâffesi bu şekli aldığı gibi, bu zamana kadar mîri olmayan hamallar, kayıkçılar ve esnaf kethüdalıkları dahi malikâne verilmeye başlanmıştı. Zenginler her bulduklarını malikâne olarak alıyor ve mülkleri gibi tasarruf ediyorlardı. Her sene mültezimler arasında nöbetleşe deruhte edilen mukataalar, beş on zengine münhasır kalarak, iltizam ile geçinen birçok kimseler fakir düşmüşlerdi. Diğer taraftan malikâne mutasarrıfları da mukataalarını daha pahalı olarak başkasına ve keza o da biraz daha yüksek fiyatla diğerine devrediyor, en son alan da verdiği paraya ve kârını reayadan çıkarıyor, halka gücü yettiği kadar zulmediyordu. Halkın şikâyetlerine karşı ise ‘bu malikânedir; serbest tasarruf olunur’ iddiasıyla vali ve hâkimlere müdahale ettirilmiyorlardı. Bu usül vali ve hâkimlerin iradına da halel getirmişti. Onlar da diğer reayanın ‘bağırların kebab’ etmeye başlamışlardı. Nihayet biz zaman geldi ki artık malikâne usulünün idamesine imkan görülemedi ve 1127 (1715)te, II. Mustafa devrinde malikâne verilen Şam, Halep ve Diyarbekir ile havalisindeki mahaller müstesna, sonradan Memalik-i Mahruse’de ihdas olunan malikaneler “ref ve terkıyn” edildi. Yine eskiden olduğu gibi mîrî tarafından mültezimlere verilmesi karar altına alındı. Ancak verdiği peşini henüz faizinden istifa etmeyen malikâne sahiplerine üzerlerine olan malikâneler üç sene için bırakılmıştı” (s. 11).

Ne var ki malikâne usulü, reayayı zulümden kurtarmak amacıyla kaldırılmamıştı. Amaç, birkaç kez el değiştirerek büyük kârlar sağlayan sistemin getirisini devlet hazinesine aktarmaktı. Ayrıca, Raşid’in yazdığının aksine, sistem tamamen kaldırılmadı. Aktepe’nin Trabzon sicillat-ı ahkâm defterlerinden aktardığına göre, III. Ahmet’in son yıllarında bile bu usul uygulanıyordu. Yani Devlet işine gelen yer ve mahallerde malikane sistemini kullanmaya devam ediyordu. Bununla da kalmıyor, vergileri artırıyor, yeni vergiler koyuyor, maaşlarda (mahlûl ulufelerin ödenmemesi gibi)  kısıntıya gidiyordu. (s. 12). Sadrazam İbrahim Paşa bu tasarrufları daha da artırdı.

Bu dönemde devlet gelirini artırmanın bir yolu da para tağşişi oldu. Eskiden “mahlûl”ler bile “sağ akçe” üzerinden mevâcip alırken, yeniçerilere, cebecilere, topçulara, sipahilere, bunların zabitlerine, maaşları zaten indirilmiş kale muhafızlarına, hatta vergi ödeyen reayaya “çürük akçe” ile ödeme yapılmaya başlanmıştı. Böylece elde edilen gelirler de daha çok konak, köşk ve kasır inşasına ve de helva sohbetlerine, lale eğlencelerine, elçi davetlerine ve sünnet düğünlerine gidiyordu. Bu ise halktaki isyan duygularını körüklüyor ve köylerin boşalmasına yol açıyordu. Oysa bir kısım köyler boşalırken, köyde kalanların üstündeki vergi yükü de artmış oluyordu. Öyle ki reaya normal vergileri bile ödeyemez hale gelince, 1727’de, seferi vergilerin lağvı için vilayetlere, sancaklara ve kazalara ferman gönderildi (s. 15).

Vergilerin ağırlığı dışında, tahsil şekilleri de halkın şikâyetine neden oluyordu. III. Ahmet’in fermanlarına rağmen memurlar (yazarın alıntıladığı birçok vesikanın gösterdiği gibi) kesilenden fazla vergi alıyorlardı. Vesikalar, devletin “bu nevi yolsuzlukların önüne geçemediğini, voyvodaların, kocabaşıların, kadıların, naiblerin ve diğer memurların vergi tahsili ve bunların miktarı meselesinde reayaya çeşitli eziyet yaptıklarını dahi gösteriyor” (s. 19).

Ezilenler sadece köylüler değil, aynı zamanda esnaftı. Aktepe, bu konuda özellikle İbrahim Paşa’nın 12 yıllık sadrazamlık dönemi üzerinde duruyor.

Yazara göre esnaf bu dönemde üç nedenle zarara uğruyor, şikâyet ediyordu. Bunlardan ilki para tağşişi idi. Raşid tarihine göre 1719’da paranın (akçe, zolta) değerini yükseltmek için gümüş değeri düşürülmüştü. Ne var ki bu işlem gümüşün piyasadan çekilmesine yol açtı. Artık sarraf ve kalçılardan başka kimse darphaneye gümüş teslim etmiyordu. Halkın elindeki gümüş giderek İranlı tüccarların eline geçiyor, onlar da bunu ülkelerine yolluyorlardı. Bundan ticaret de olumsuz yönde etkilendi ve artık İstanbul’a zahire taşıyan gemiler gelmez oldular. Önlem ters tepmişti, gümüş fiyatı yeniden yükselmeye başladı. Aslında bu olanlar asırlardır süren –ve de sürecek olan- bir operasyonun tekrarıydı (s. 22-23).

Esnafın ikinci derdi örgütlenme sorunlarından kaynaklanıyordu. Esnaf, kendi aralarında mevcut bazı kurallarla yönetiliyordu. Bunlar dini ve toplumsal nitelikte olup, kökenleri Orta Asya ve Yakın Doğu’da kurulmuş Türk devletlerinden kaynaklanıyor ve gelişmelere göre yenilikler yapılıyordu. Ahmet Rasim’in (Osmanlı Tarihi, II) “Gedikler” isimli eserden aktardığına göre esnaflıkta “usulü inhisari” (ustalık adedinin sınırlanması) 1728 yılında başlamış. Oysa yazar bazı vesikaların bu tarihten çok daha önce de tekelciliğin olduğunu gösterdiğini söylüyor (s. 25). Başlangıçta esnaf örgütlerinin başında bir “ahi şeyhi” vardı. Zamanla bunun yerini “kethüda”lar aldı. Bunlar ihtiyaç halinde kalfalara kuşak giydiriyor, onları “usta” yapıyorlardı. Çırakların ise sıkı bir öğretimden geçmelerine nezaret ediyorlardı. Oysa İbrahim Paşa sadaretinde bu konuda da bazı yeni sınırlamalar (bazı dallarda kalfaların sadece ustaları için çalışmaları, yeni dükkân açamamaları vb) getirildiğine dair vesikalar bulunuyor. İran savaşının sıkıntılar yarattığı, usulsüz vergilerin konulduğu ve halkın İstanbul’a kaçtığı yıllarda esnaf kendini koruyucu önlemler almak zorunda kalmıştı. Örneğin, “Bir esnaf birliğinin umum ustaları muvafakat etmedikçe, o mesleğe yeniden bir çırak almak mümkün olmadığı gibi, bu teşekkül içindeki birçok kalfaların ustalık hakkını kazanmış oldukları halde, hemen dükkân açmalarına dahi müsaade verilmemektedir” (“sakal bırakma vb gibi bazı şartlar” konuluyormuş!).. Amaç “taşradan gelenleri barındırmamak ve dolayısıyla bir kısım vergilerden kurtulmak”… Oysa bu “tekelcilik” yeni gelen ticaret erbabını da kendisine düşman etmiş.. (s. 27). Yazar çamaşırcı, turşucu, işkembeci, kebapçı ve sarrafların şikâyetini anlatan vesikalar sunuyor. Bir şikâyet de şuydu: Esnaf, birbirine benzer dallarda,  kendi yapıp sattığı malları başkalarının yapıp satmasının da önlenmesini istiyordu. Örneğin su künkçüleri ve çömlek ve bardakçılar aynı sanat erbabı, fakat farklı mal yapıp satan esnaftı. 1729’da çömlekçiler su künkçülerin yaptıklarını da yapıp satmaya başlayınca kavga çıktı. Benzer kavga aşçı, kebapçı, işkembeciler arasında da çıktı. Hepsi de hükümeti yanına almaya çalışıyordu. Bir şikâyet konusu da şuydu: üreticiler ile perakendeciler arasında “dellal” adıyla yeni bir zümre türemişti. Eskiden İstanbul gümrüğüne gelen malları esnaf kethüdası ve ihtiyarlar dağıtırken, şimdi araya bunlar giriyor ve malları (balmumu örneği veriliyor) pahalıya satıyorlardı. Ancak artan şikayetler üzerine, Sultan, 1726’da bir fermanla bunları yasakladı. 

Esafın şikâyetine yol açan üçüncü sorun da cebeci ve yeniçerilerin ticaretle uğraşmaları idi. Bunlar artık işi bamyacılık yapmaya kadar vardırmışlardı. Herşeyin üstüne diken olacak sorun da “sefer akçesi” ve bi’dat vergisi” oldu. Orduya doğacak ihtiyaçlara göre seçilen bir gurup esnaf da (bakırcı, kalaycı, bakkal, meyveci, saraç, demirci vb) katılıyor, sefer yolunda “hayme”ler (çadır şeklinde dükkânlar) açıyorlardı. Her dükkân da “ordu akçesi” veriyordu. 1730 seferi için de 27 çeşit esnafın 84 “hayme”sinden toplam 3 168 800 akçe istenmişti. Esnaf her zamankinden fazla olan bu miktarı ödeyecek durumda değildi. Yine de esnafın bin bir güçlükle ödediği bu meblağ yerinde kullanılmamış ve Sultan tahkikat açmak zorunda kalmıştı. Üstelik ordunun bir türlü harekete geçmemiş olması da dükkân sahiplerini -ve bu arada dükkânlarını kapamış olan yeniçerileri- zarara sokmuştu. İstanbul sokaklarında eskicilik ve dellallık yapan Patrona Halil de zarara uğrayanlar arasındaydı. 

1730’da esnafın durumu –genel hatlarıyla- buydu.

Aktepe eserinin ikinci bölümünde ayaklanmanın sosyal nedenleri üzerinde duruyor ve bu konuda temel faktör olarak da “İbrahim Paşa devrinin ısraf ve sefahati” üzerinde duruyor.

Lale devri, Fransa’da 15. Louis’nin Dolce vita saltanatına  denk düşüyordu ve onun etkisi altındaydı. Özellikle 28 Çelebizade Mehmet Efendi’nin Fransa elçiliği ve dönüşte sunduğu rapor yöneticileri büyülemişti. Venedik Balyosu Giovanni Emo’nun da belirttiği gibi, Mehmet Efendi Paris’ten bir takım saray, köşk vb krokileri de getirmişti. (s. 42). Kağıthane deresi kıyısında yapılan Sa’dabad Kasrı (1722’de yapıldı 1809’da yıkıldı) dönemin adeta sembolü oldu. Tophane ile Salıpazarı arası da makbul bölgeler arasındaydı. Boğaz’ın da en güzel kısımlarında inşaat (yalı, köşk, cami, sebil vb) faaliyetlerine girişildi. Ne var ki bu arada büyük yolsuzluklar yapılıyor, eski dönem ricalinin yalıları vb müsadere edilerek III. Ahmet ve İbrahim Paşa yandaşlarına veriliyordu. Halkın “kinini ve gayzını” çeken de yapılan köşk ve sarayların “muayyen bir zümrenin istifade etmesi ve bilhassa zevk ve sefa yerleri olarak bina edilmiş bulunmaları” idi. (s. 49). Dönemin şairleri, özellikle de Nedim, şiirlerinde bu sefahatı anlatıyordu. Orta sınıf da bu sefahata katılmak için büyük masraflara girmiş, bu yüzden çoğu aileler zor durumda kalmıştı. Aktepe, bu konuda halkı ikaz eden, onları mertebelerine göre (“ruhsat-ı şer’iyeye mutabık, kavanin-i hikmet-ihtivaya muvafık”) elbiseler giymeye davet eden bir sultan fermanı naklediyor (s. 38).

İnşaat etkinliklerinin bir de işçi sorunu vardı. Aktepe’ye göre İbrahim Paşa’nın bu girişiminde taşradan gelen ve iş bulma, yerleşme çabaları içinde olan taşralı köylüleri de düşünüyordu. Fakat Venedik Balyosu F. Gritti’den aktardığı bir raporun belirttiği gibi “birçok sarayların inşası amele meselesini hal etmedi” (s. 50).

Bütün bunların dışında Lale Devri –bu kez olumlu planda- iki girişime  de imza attı. Bunlardan birincisi 28 Çelebizade Mehmet’in İbrahim Müteferrika ile işbirliği halinde matbaacılığı başlatması. İkincisi ise Fransız dönmesi Davut Paşa’nın “tulumbacılık” teşkilatını kurması idi. İstanbul’un ünlü yangınlarına karşı, o zaman kadar sadece “yangın yıkma kancaları” kullanılıyordu. Oysa Davut Paşa “tulumba”yı icat etmiş ve araç defalarca denendikten sonra bir “tulumbacılar örgütü” kurulmasına karar verilmişti.

Lale devri eğlencelerinde en büyük rolü İbrahim Paşa oynadı. İlk kez sadarete tayini dolayısıyla bir ziyafet düzenlemiş (15 Nisan 1719) ve buna sultanı da davet etmişti. Oysa o zaman kadar öyle bir adet yoktu. İzleyen yıllarda Kapudanı Derya’lar, Kethüda’lar da böyle ziyafetler tertipleyip sultanı çağırmaya başladılar. (s. 51).

Bütün bu israf ve eğlenceler halkın nefretini artırıyordu. Hatta yazarın Küçük Çelebi-zade tarihinden aktardığına göre, 1726 Ağustosunda, halk, Beşiktaş Sarayı’nda vüzerayı günlerce taşlamış ve kimse de yakalanamamıştı. Bu durumda III. Ahmet de sarayı terk etmek zorunda kaldı. (s. 56). Gerçi İbrahim Paşa zaman zaman halka ekmek vb dağıtıyor, dükkânları malla dolduruyor, bazı kadıları şehrin iaşesini sağlayamıyorlar diye azlediyordu. Fakat bu “popülist” önlemler çok çabuk unutuluyordu.

Aktepe, üçüncü bölümde “siyasi amilleri”, özellikle de İran savaşının etkilerini ele alıyor. 1699 Karlofça Anlaşması ile büyük topraklar kaybeden Osmanlı Devleti bir “istirdat (geri alma) siyaseti” başlatmış ve bunun için de bir takım savaşlara girişmişti. Ruslara karşı kazanılan Purut Savaşı da bu konudaki umutları artırmıştı. Ne var ki 1718 Pasarofça ile (Venedik’ten Mora’nın geri alınması ile birlikte) Avusturya’ya karşı yeni topraklar (Temeşvar, Belgrad havalisi) kaybetti. Fakat asıl tahribatı İran savaşları yaptı. 

Bu savaşlar da toprak kazanmak umuduyla başlatılmıştı. Nitekim 1720’de İran’a elçi olarak gönderilen Dürri Efendi, hep barıştan söz etmesine rağmen kuşku uyandırmış, onlar da -niyetleri okumak için- İstanbul’a bir elçi yollamışlardı. Yine de Afgan kabile şeflerinden Mir Üveysoğlu Mahmut Han’ın Şah Hüseyin ve çocuklarını esir alması ve Isfahan’ı işgal etmesini fırsat bilen Osmanlılar, 1723’te İran’a savaş açtılar. Bu arada Fransız elçisi Marquis de Bonnac’ın aracılığıyla Ruslarla müzakere başlatılmış ve Azak kalesini kurtarma ile Bakü ve civarını Ruslardan önce alma planları yapılmıştı. Ne var ki Sultan ve Sadrazam İbrahim Paşa yerlerinden kımıldamıyor, savaş Van, Erzurum ve Bağdad valilerine havale edilmişti. Oysa ağır vergiler altında ezilmekte olan halk savaş istemiyor, fırsat buldukça da topraklarından göçüyordu. Yine de İran’a Afgan ve Rus askeri müdahalesinin de yardımıyla İran’dan toprak kazanımları oldu. Ancak şahlığını ilan eden II. Tahmasp 23 Haziran 1724’teki anlaşma önerisini kabul etmediği için savaş uzadı. (s. 63).  Batı İran toprakları Rusya ile Osmanlılar arasında bölüşülmüş, Osmanlılar Hemedan, Luristan, Tebriz, Karabağ, Urmiye, Erdebil, Revan, Gence şehirlerini almıştı. Bu “fetihler” İstanbul’da eğlencelere neden oluyordu ve sonunda İran da bunları (Haziran 1726’da yapılan anlaşma ile) kabul etmek zorunda kaldı. Bu arada İran’ın büyük bir kısım toprakları da Afgan Şahı Eşref’in eline geçmişti. Dahası Eşref, İran’a hâkim olmuştu ve Osmanlıları da tehdit ederek onların Batı İran’dan aldıkları şehirleri iade etmelerini istiyordu. Osmanlı ricali Şubat 1726’da geniş bir divan toplantısında bu isteği görüşerek reddetti ve Afganlılara savaş ilan etti.(s. 64). Bu yüzden İran’la yapılan anlaşma da uygulanamaz hale geliyordu. Fakat İstanbul’da Hemedan, Tebriz, Revan gibi şehirlerin fethi vesilesiyle eğlenceler düzenlenirken, İran/Afgan savaşı da yenilgiye dönüşmeye başlamıştı. Savaş Bağdad valisi Ahmet Paşa’ya havale edildi ve büyük hazırlıklar yapılarak 150 bin kişilik bir ordu toplandı. Oysa bu arada Eşref Şah, kendisine meydan okuyan Nadir (Şah Kulu) ile uğraşmak zorunda kalmış ve avantajlı durumda olduğu halde Osmanlılarla anlaşma yolunu seçmişti. Böylece Ekim 1727’de yapılan anlaşma ile, Osmanlılar, kazanılan toprakları elde tutmak şartıyla Eşref şahı tanıdılar. Sonuçta Doğulu halkın büyük ıstırabı pahasına elde edilen sonuç kimseyi tatmin etmedi. Zaten kazanılan toprallar da daha sonra kaybedildi. Birkaç Şii şehri fethetmek uğruna Sünni Müslüman Kafkas bölgesi, Dağıstan, Derbent ve Bakü’nün çarpışmadan Ruslara terk edilmesi acı acı eleştirildi. Fransız elçisi Marquis de Villeneuve’ün de bir raporunda (1729) belirttiği gibi, halk tam anlamıyla  perişandı. 1728’de İzmir’de patlak veren yeniçeri isyanı da bu perişanlığın ürünüydü. Bu isyanda daha sonra Patrona Halil’in yanında yer alacak olan dostu Emir Ali de aktif bir rol oynamıştı. Çok geçmeden de İran da Nadir’in ortaya çıkarak, Tahmasp’ı tahta geçirmeye çalışması ve Eşref’i mağlup etmesi ile savaş yeniden Osmanlı kapılarına dayanmış oluyordu. (TDY İslam Ansiklopedisi’ne göre Nadir Ali, Afşar Türkmeniydi ve maiyetine girdiği bir valinin damadı olmuş ve daha sonra da onun yerini almıştı. Taht kavgaları sırasında da, Tahmasp da onu muhafız kumandanlığına getirdi).

Tahmasp ve Nadir Ali, İran’ın iç sorunlarını hallettikten sonra sıra dış sorunlara geldi ve İstanbul’a bir elçi yollayarak toprakları geri istediler. Oysa “büyük bir debdebe ve ihtişam ile” karşılanan elçi Rıza Kulu Han ile müzakere devam ederken Nadir Ali’nin kuvvetlerinin de Hemadan’ı kuşattıkları haberleri geldi. Elçin’nin inkârı, aslında bir oyalama taktiği idi ve İran savaşının son safhası bu şekilde başladı. 

Savaş, Osmanlıların aleyhine gelişiyordu ve Hemadan muhafızı Abdurrahman Paşa, müverrih Abdi Efendi’nin açıklamasına göre, 60 bin kişilik ordusyla şehri müdafaaya bile çalışmadan kaçmıştı (s. 73). Bu şartlarda Sultan da savaşa komuta edilmeye davet edildi. Kendisine askerlerin ayaklanma duygusu içinde oldukları bildirilmişti (Temmuz 1730). Bu arada ordu Üsküdar’da toplandı ve dört saat süren bir resmi geçit ve muhteşem bir merasim yapıldı. Ne var ki III. Ahmed bir türlü karar veremiyordu ve sonunda da kendisinin değil, sadrazamın orduya komuta etmesinin daha doğru olacağını söyledi. Saray’da görevli bulunan Destâri Salih Efendi’nin tarihçesinde kaydettiğine göre, Sultan, 8 Eylül 1730’da vüzera ve ulemayı huzurunda toplamış, her birine görüşlerini sorduktan sonra şunları söylemişti: “Su uyur düşman uyumaz; muhtemeldir ki başka bir düşman diğer bir istikametten taarruz ede. Bu sebeple benim İstanbul’da kalmaklığım, vezir İbrahim Paşa’nın sefere gitmesi daha muvafıktır!”. (s. 80). Ne var ki vezirin de buna niyeti yoktu. Oysa bu arada Tahmasp’ın kuvvetleri Tebriz’i de ele geçirmiş ve komutan üç yüz Türk askerinin kulak ve burunlarını keserek, moral bozmak amacıyla İstanbul’a yollamıştı. (s. 76). Zaman geçtikçe büyük zararlara uğrayan esnafın da sabrı tükeniyordu. Reaya ise tam anlamıyla perişandı ve yer yer direnme başlamıştı. Kısaca İran Savaşı’nın bu son aşaması Patrona Ayaklanması’nı tetikleyen son damla oldu.

Aktepe, eserin dördüncü bölümünde de bu isyan öncesinde devlet katındaki iktidar kavgalarını ele alıyor ve bu sayfalarda Nevşehirli İbrahim Paşa’nın nasıl ustaca bir taktik izleyerek adeta tüm iktidarı ellerinde topladığını sergiliyor. Muşkara (Nevşehir) köyünde doğan İbrahim Paşa, genç yaşta bir akrabasını ziyarete geldiği İstanbul’da dikkati çekmiş ve Saray hizmetine girmişti. Yükselişi de özellikle III. Ahmet’in tahta geçişinden sonra hızlandı ve sonunda Sultan’a da damat oldu. Raşid Tarihine göre, ilk kez Sadrazam Arnavut Halil Paşa’nın azli üzerine kendisine sadrazamlık önerilince de –henüz hazırlıklı olmadığı için- kabul etmemişti. Bu arada Sultan ve diğer güçlüler üzerindeki bütün nüfuzunu kullanarak, hasımlarını ve kendisine rakip olabilecekleri taşraya sürdüyor ve yerlerine akrabalarını ve güvendiği kimseleri getiriyordu. Sürgüne yolladıkları arasında vezirler, yeniçeri ağaları, defterdarlar, hatta (Feyzullah Efendi gibi) güçlü şeyhülislamlar da vardı. Feyzullah Efendi de, daha önce II. Mustafa döneminde ve onun nüfuzundan istifade ederek devletin en yüksek mevkilerine kendi ailesinin fertlerini yerleştirmişti. İbrahim Paşa da aynı şeyi yaptı. “Onun sadarete geçtiği 1718 tarihinden itibaren, Patrona isyanının vuku bulduğu 1730 yılına kadar geçen devreye dikkat edilirse, on iki sene zarfında imparatorluğun başlıca ailelerine mensup tanınmış ailelerin daima Rumeli ve Anadolu vilayetlerinde valilik yaptıkları, hudut boylarında mücadele ettikleri, uzun müddet merkeze yaklaştırılmadıkları görülür” (s. 84). Bunlar ancak iktidar değiştikten sonra, I. Mahmud’un tahta geçmesiyle yeniden iş başına geldiler.

Patrona ayaklanması nasıl başladı?

Ayaklanma, 28 Eylül 1730 sabahı başta Patrona Halil, Muslu Beşe ve Emir Ali olmak üzere aralarında bol esnaf bulunan (oduncu Ahmet, turşucu İsmail, kutucu Hacı Hüseyin, manav İsmail vb) 25-30 isyancının Bayezid Camii önünde toplanmalarıyla başladı. Hareketin lideri Patrona Halil idi. Aktepe’nin anlatısına göre, Patrona, Arnavutluğun Horpeşte kasabasında doğmuş, geçmişi hayli karanlık biriydi. “Ruhen kötü bir adam olduğu anlaşılan” Halil, Patrona adlı bir gemide leventlik yapmış ve daha bu görevde iken adı bir isyana karışmıştı. (s. 101). Onu bu suçundan kurtaran da o sırada sultanın damadı olan Abdi Paşa olmuştu. Daha sonra Niş şehrine geçmiş, burada yeniçeri olmuştu. Burada da bir ayaklanmanın elebaşları arasında arasındaydı. Başarısız olan bu girişimden kaçarak kurtulmuş, memleketine sığınmış, daha sonra da İstanbul’a geçmişti. Orada da bir arkadaşını öldürdüğü için idama mahkûm olmuş, fakat bu kez de kendisini Kapudan-ı Derya Mustafa Paşa kurtarmıştı. Aktepe’nin işsiz güçsüz, seyyar satıcılık, dellallık, eskicilik gibi işlerle hayatını kazanan bir olarak sunduğu adam için “bu sergerdenin İstanbul’da esaslı hamileri bulunduğunu” not etmesi de ilginçtir. (s. 103). Bu “sergerde”nin, yanına 20-30 kişi alıp da İstanbul’a hâkim olan bir ayaklanmanın lideri olması, tüm yeniçeri ocağını kontrol altına alması ve sultanı devirerek vezirleri darağacına yollaması onun kitleleri sürükleyen bir lider olduğunu da ortaya koyuyor. Zaten Crouzenac onun iyi bir hatip olduğunu da not etmiştir. Ayrıca yerine göre kırıcı, yerine göre uzlaşmacı davranışı onun iyi bir taktisyen olduğunu da gösteriyor.

28 Eylül’de başlayan ayaklanma, şu şekilde bir “devrim”e dönüşüyor: Bayezid Camii önünde toplanan direnişçiler üç kola ayrılarak “Çarşı”ya giriyorlar ve halkın (özellikle de esnafın) ıstırabını dile getiren nutuklarla giderek artan bir kalabalık haline geliyorlar. Kısa sürede sayıları binleri aşıyor ve o akşam Sultan’ın ablası Hatice Sultan’ın sarayında toplanan devlet ricalinin tüm bastırma tasarıları sözde kalıyordu. III. Ahmed’in bizzat silahlı kuvvetlerin başına geçmesi önerisi de kabul görmedi. Fransız Elçisi Villeneuve’un 7 Ekim 1730 tarihli raporuna göre, asiler henüz üç dört bin kişi iken Sultan ortaya çıkıp halka görünseydi, halka da cesaret gelebilirdi. Bu koşullarda isyancılar Et Meydanı’na geldi Yeniçeri ortalarını bayraklarını astılar. Artık Hatice Sultan, kardeşi III. Ahmed’e vezirleri yanından ayırmamasını, gerekirse onları feda etmesini öneriyordu. (s. 107). Yine de isyan akşamında katılım “çok azalmış, hatta burada kalanların içine bir korku dahi düşümüş(tü)”. “Fakat patrona Halil’in metanet ile hareketi bu dağılmanın önüne geçmiştir diyebiliriz. Patrona, mukavemet göstermeyip dağıldığımız veya mukavemette muvaffak olamadığımız takdirde ölüm bizim içindir; ancak kurtuluş yolu azim ve sebattadır” diyerek arkadaşlarını ikna etmiş ve dedikleri de olmuştur. (s. 108).

Direnişçiler çoğalıp kendilerini yeterince güçlü görünce, Et Meydanı’ndan gönderdikleri adamlarla cebeci, topçu, top-arabacı, tersaneli, sipahi ve silahdar gibi askeri birlikleri de harekete katılmaya davet ettiler. Bunlardan bir kısmı doğrudan doğruya, bir kısmı da müzakere ederek işbirliğine geçti. Bu arada bazı ilmiye mensupları da Patronacı oldu. Hatta Rum, Ermeni ve Çingene cemaatlerinde de isyana katılanlar çoktu. Böylece başlangıçta eskici, kahveci, sebzeci vb gibi esnaflardan oluşan hareketin yapısı değişiyor, şimdi yüksek kademelerden, devlet görevlilerinden de katılımlar Gerçekleşiyordu (s. 109). Saray da bu koşullarda asilerle (Haseki Ağası ve 25 kişilik bostancı heyeti aracılığıyla) temasa geçti ve müzakereye başladı. Bu arada tehditler ve şiddete başvurma önerileri de devam ediyordu. İlmiyeden ve eski İstanbul kadılarından Zülali Hasan Efendi bu konuda başı çekiyordu. Ne var ki “daha müzakereci heyet geri bile dönmedi” diyerek bunu önleyen de yine ilmiye sınıfından biri (Kazazker Mirzazâde Şeyh Mehmed Efendi) oldu. 

Aslında direnişçiler “silahsızlanma” önerisini reddetmişler, başta sadrazam olmak üzere 37 devlet yöneticisinin kendilerine teslimini istemişlerdi. Saray’ın ilk etapta bunu kabul etmesi zordu. Sadrazam İbrahim Paşa, bizzat kendisinin kuvvetlerin başına geçerek asileri bastırmayı öneriyor, fakat Sultan, “elimden kaçar” korkusuyla onu hep yanında tutuyordu. Sonunda Sultan da işin ancak şiddetle çözüleceği kanısına vardı ve Sancak-ı Şerif’i Orta Kapı üzerine dikerek bütün Müslümanları savaşa çağırdı. Ne var ki iş işten geçmişti, ahalinin çoğu bu çağrıya kulak asmadı. Bunun gibi, saraydaki bostancıları silahlandırmak düşüncesi de sözde kaldı. Bostancıların çoğu kaçmış, geriye tecrübesizler kalmıştı. Son olarak Tersane’deki kuvvetleri kullanmak istedi ve Abdi Paşa’yı Kapudan-ı Derya yaptı. Mevcut Kapudan-ı Derya Mustafa Paşa’nın adı başı istenenler arasında olmadığı için ona güven sarsılmış ve Paşa önce azledilmiş, sonra da boğdurulmuştu. (K. Mikes, II. 44). Oysa vaktiyle Patrona’yı idamdan kurtarmış olan Abdi Paşa devrime sempati duyuyordu ve Saray’ı atlatarak direnişe katıldı. Bu durumda Sultan ve çevresine de devrimcilerle görüşmek ve anlaşmaktan başka bir çare kalmıyordu. 30 Eylül 1730 Cumartesi sabahı, Patrona ve adamları duruma tamamen hakim oldukları bir sırada, Sultan, ulema ile görüştükten sonra direnişçilerinin önerilerini öğrenmek üzere Et Meydanı’na yeni bir heyet yolladı. Asiler heyete Sultan III. Ahmet’ten memnun olduklarını, fakat Şeyhülislam Abdullah Efendi ile Sadrazam İbrahim Paşa’nın ve bazı vezirlerin kendilerine teslim edilmeleri gerektiğini söylediler. Fakat heyet saraya döndüğünde korkudan İbrahim Paşa’nın adını söyleyememişti. Onu da İstanbul Kadısı Zülali Hasan Efendi söyledi ve her şey açığa çıktı.

Sultan aslında İbrahim Paşa’nın katlini istemiyordu ve asilere onu sürüp, iktidardan uzaklaştırmayı önerdi. Oysa önerisi kabul edilmedi ve III. Ahmet sonunda İbrahim Paşa, Kapudan-ı Derya Mustafa Paşa ve İbrahim Paşa’nın damadı Kethüda Mehmet Paşa’yı asilere teslim zorunda kaldı. 

Aslında, yazarın belirttiği gibi, tüm kaynaklar ilmiyeden iktidara yakın iki kişinin, Zülâli Hasan Efendi ile İspirî-zade Ahmet Efendinin, asilerden yana tavır aldıkları ve ilmiye sınıfına da bu fikri benimsettikleri konusunda ittifak halinde bulunuyorlar. Bunlardan İspirî-zade de Ayasofya vaizi olup, iktidar tarafından nimetlere boğulmuştu. Aktepe, onun neden asilerden yanında olduğunu anlamanın zor olduğuna işaret ettikten sonra, Kadızadeler gibi sofu olması ve iktidarın zevk ve eğlence partilerinden hoşlanmaması olasılığı üzerinde duruyor (s. 99). Sultana asilerin kendisini istemediklerini, saltanatının sona erdiğini de o tebliğ etmişti. 

Asilere teslim edilen üç devlet adamının önce mallarının envanteri yapılarak bunlara el konuldu ve sonra da sırayla idam edildiler. Cesetleri yerlerde sürüklendi ve halk tarafından da tekmelendi, tahrip edildi. 

İdamlar yapılmış, sükûn gelmişti; fakat Patrona ve adamları yine de intikamdan korkuyor ve silahları bırakmıyorlardı. Ayrıca iktidara daha adil ve dürüst insanların gelmesini de istiyorlardı. Kendileri iktidar olmasalar da, dışarıdan, iktidar üzerinde tam bir kontrol kurmuşlardı. Kilit noktalara (Sadaret, Meşihat makamı, Yeniçeri ağalığı, Kapudan-ı derya, defterdarlık, sadaret kethüdalığı vb)  genellikle daha önce haksızlığa uğramış, sürülmüş, fakat kendilerinin güvendikleri adamları getiriyorlardı. İlmiye’ye de bu anlayışla hâkim oldular. İbrahim Efendi’nin verdiği fetvalarla yaptıkları her şeye şer’i bir nitelik veriyorlardı. 

Ayaklanmanın ilk günü karmaşa olmuş, “bir iki ev gelişi güzel yağma edilmiş”, fakat daha sonra “Patrona Halil çapulculara şiddetle mukabele ettiğinden, kimse yağmaya cesaret edememişti”. (s. 119). Ayrıca bütün hapishanelerin açılarak mahkûmların serbest bırakılmaları da asayişi bozmamıştı. Saldırılar Galata Voyvodası, Şeyhülislam Abdullah Efendi gibi nefret toplamış kişiler üzerinde toplanmıştı ve halk tabakasına hiç dokunulmuyordu. Yazara göre, Villeneuve’ün raporlarında ve batılı yazarların eserlerinde bu durum hayretle karşılanmıştır. “Crouzenac’ın kaydına göre zorbaların tayin etmiş oldukları yeniçeri ağası, bütün ihtimamını, şehrin iaşe zorluğuna düşmemesi hususunda sarf ediyordu” (s. 119). Crouzenac’a göre (s. 9, 18), Patrona Halil “gayet güzel ve heyecanlı” konuşuyordu. (s. 120).

Patrona ve arkadaşları hiçbir devlet görevi almadılar. “Bunlar, ortaya birer kahraman olarak çıkmış ve her şeyden feragat eden, fakat yalnız memleket işlerini ıslaha çalışan vatanperver insanlar rolü oynamaya başlamışlardı” (s. 120-121). Nitekim yeni sultan Mahmut I, Patrona’yı huzuruna çağırıp, ona ne istediğini sorunca, Patrona “sadece eski vezirler tarafından konulmuş ve halka çok ağır vergiler ile malikâne usulünün kaldırılmasını istemişti” (s. 121). Sultan Mahmut da bunları derhal kaldırdı. Patrona ve arkadaşları kendilerini “bağımsız bir güç” olarak görüyorlardı. İsyana katılmış tüm “zorbaları” da (Abdi Tarihi’ne göre erkek-kız tüm evlatlarıyla beraber!)  yeniçeri ocağına kaydettiriyorlardı. I. Mahmut bu duruma son vermek için Patrona’yı büyük bir memuriyetle merkezden uzaklaştırmayı düşündü, fakat kabul görmedi. I. Mahmut’un annesi Saliha Sultan Patrona’ya “ikinci oğlum” diye hitap ediyor, onu ihsanlara dağıtıyordu; fakat Patrona da bunu “etrafındakiler” dağıtıyordu. (s. 122). Oysa Aktepe bir de arşiv belgesi ekleyerek, asilerin tüm memuriyetleri rüşvetle dağıttıklarını ve Patrona’nın katlinden sonra da “üç bin torba”lık (90 bin Ruble) servetinin ortaya çıktığını yazmaktadır. (s. 123). 

Hareketin bastırılması (karşı-devrim?) şöyle başladı: 10-11 Ekim 1730’da devlet ricali ve ulema toplanarak asilerin silah bırakmaları için bir karar aldılar. Buna karşılık devrimciler de kendilerinden intikam alınmayacağı, kimsenin cezalandırılmayacağı hususunda söz verilmesini ve karşı bir harekete direnebilmeleri için de emirlerinde “üç bayrak altında bir miktar kuvvetin bulunmasını” talep etmişlerdi. (s. 124). Sultan, ağır bulsa da bu şartları kabul zorunda kaldı ve meydandaki güçler de gerçekten azaltıldı. Fakat isyancılar yine de güçlerini kaybetmemişlerdi. İstanbul’da biri Saray-ı Hümayun, diğeri de Et Meydanı olmak üzere iki ayrı merkez vücuda gelmiş ve zorbaların İstanbul kadısı yaptıkları İbrahim Efendi bunlardan Et Meydanı’nda, 49. Cemaat’in kışlasını mahkeme haline getirmiş, burada icrayı hükümet etmekte idi” (s. 125). (Tam da Lenin’in “devrimlerde iktidar ikileşmesi dediği durumu çağrıştıran bu tablo) yapılan anlaşmadan sonra da devam ediyordu. Bu arada din ve mezhep farkı gözetmeden “adalet” de uygulanıyordu. Örneğin, bir zorba koyduğu fiyatı beğenmeyen bir Rum taciri ölümle tehdit edince olay çıkmış, başka esnaflar da dükkân etrafında toplanmaya başlamışlar ve olay yerine gelen yeniçeri ağası da zorbayı cezalandırmıştı (s. 125). Fakat adaletsizlikler de devam ediyordu ve Şeyhülislam liderlere artık buna son verme zamanının geldiğini söyledi. Lüks hayat da başlamıştı. “Eskiden yatacak yeri olmayan” Patrona Halil, şimdi dört yüz kişilik maiyetiyle konaklarda oturuyordu. Önce Şehzadebaşı Camii civarında Kurdoğlu’nun (?) konağına yerleşmiş, sonra yine aynı civardaki eski defterdar İzzet Ali Bey’in (Paşa) konağına geçmişti (s. 126).  Bu arada -intikam korkusunun da dürtüsüyle- baskı yaparak tayinlere de devam ediyorlardı. Örneğin Bursa’ya sürülmüş olan Giray Kaplan Hanı’ı İstanbul’a çağırarak Kırım Hanı yapmışlar, Yanaki adlı bir Rum kasabı (asil olmadığı için yapılan itirazları dikkate almayarak) Buğdan Prensliğine, Prens Mihal’i de Eflak Voyvodalığına tayin ettirmişlerdi. 

Bunlar hoşa gitmiyordu ve giderek kamuoyunda devrimcilerin aleyhine bir hava esmeye başladı. Özellikle bu devamlı müdahaleler yeniçeri subaylarının hoşuna gitmiyordu ve böylece orduda bir ikilik oluştu. Bu rahatsızlığı ilmiye sınıfında da hissedenler vardı. Nitekim Kasım 1730’da toplanan bir Divan’da zorbaların imhası kararı alındı.  Ne var ki karardan haberdar olan Patrona ve arkadaşları bu kez de sadrazamı değiştirmek istemiş ve adayları Boşnak Rüstem Paşa’yı -kendisi buna şiddetle karşı çıkmasına rağmen- zorla Et Meydanı’na getirmişlerdi. Rüstem Paşa sadece taşrada bir beylerbeyliğini kabul edebileceğini söylemişti. Bu durumda sadrazamlığa Yeniçeri Ağasının geçmesi, Patrona’nın Kapudan-ı Derya veya kaymakamı olması, Muslu Beşe’nin de Yeniçeri Ağalığına getirilmesi önerildi. Çoğu kimse eskiden hiçbir mevki kabul etmeyen bu liderlerdeki değişimi ulemaya, özellikle de Zülâli Hasan Efendi’ye atfediyorlardı. (s. 127). Gerginlik giderek artıyordu. 5 Kasım 1730’da bir yeniçeri subayının öldürülmesi üzerine çıkacak çatışma zorlukla önlendi Patrona Halil, kendisine veya yandaşlarına dokunacak olanların karşıların da 12 bin Arnavut’u bulacaklarını söylüyordu. Tehdit etkili oldu ve Yeniçeri Ağası, bu işe karıştıkları düşüncesi ile eski yeniçeri ağasını ve kul kethüdasını Rodos’a sürdürdü. (s. 128). Oysa kurumsal güçlerde asilere karşı nefret artıyordu ve bunu onlar da hissetmeye başlamışlardı. Bu yüzden de bir bahane bulup merkezden ayrılmanın yollarını aramaya başladılar. Bu bahane bir “savaş” olabilirdi ve onlar da belli bir görevle savaş katılmak üzere İstanbul’u terk edebilirlerdi. Oysa bu sırada kendilerinin İstanbul’a getirttikleri Kaplan Giray da onlara karşı tertipler içindeydi. Kendilerine en yüksek mevkilerin verilmesini, başarılı olamayıp kısa sürede daha da gözden düşeceklerini söylüyordu. Böylece Yeniçeri Ağası Kel Mehmed Paşa’yı sadaret makamına, Patrona Halil’i de, istediği Kapudan Paşalığa olmasa da, sadaret kaymakamlığına getirme kararı aldılar.  Oysa bu arada imha planlarını da geliştiriyorlardı. Bunun için iki gurup faaliyete geçti: Darüssaade Ağası Beşir Ağa liderliğinde Saray güçleri ve Kaplan Giray liderliğindeki saray dışı güçler. Kaplan Giray, kardeşi III. Devlet Giray’ın “matracı-başı”lığını yapmış ve ayrıca Patrona’nın da bulunduğu 17. Orta’da yer almış Pehlivan Halil Ağa’yı İstanbul’a getirtmiş, onunla imhanın nasıl yapılacağını konuşmaya başlamıştı. Sonra her iki gurup da birleştirildi. (s. 130).

Asilerin cezalandırılması konusunda herkes müttefik idi, ancak Sultan I. Mahmut tereddüt içindeydi. Başarısızlık halinde her şeyi kaybedeceklerinden korkuyordu. Oysa Canum Mehmed Paşa, liderlerin bir arada katledilmeleri halinde hareketin başsız kalacağını ve dağılacağını savunarak Sultan’ı ikna etti. Bunun üzerine kendisine yeniden Kapudan-ı Deryalık verildi ve hareketin başına getirildi. Yapılan plana göre asiler, kendi istedikleri gibi, (İran ve Rusya’ya) savaş ilanı konusunda görüşmek üzere Saray’a davet edilecek ve orada yok edileceklerdi. Nitekim Patrona ve arkadaşları 23 Kasım 1730 tarihinde Divan toplantısına çağrıldılar. İlk toplantıda karar alınamamış, ikinci ve “daha dar” bir toplantı kararlaştırılmıştı. 25 Kasımda, asi liderler, ilk toplantıda kazandıkları güven duygusuyla, bu ikinciye daha az tedbirli gelmişlerdi; zaten muhafızlar ve serdengeçtiler Saray’a alınmamış, avluda bekliyorlardı. “Müzakere”ler bu koşullarda başladı ve Patrona’ya Sultan huzurunda Rumeli Beylerbeyi olarak hil’at giydirme merasimi başlarken, “dolap ve ocak içi gibi mahallere geceden yerleştirilmiş” Pehlivan Halil ve diğer komplocular yerlerinden çıkıp kırıma başladılar (s. 133). Sonra da sıra avlularda bekleyenlere geldi, fakat bunlar silahlı olduğu için ancak kanlı bir çatışmayla yok edildiler. Haber hemen yayılmış ve -tabii yönetici zümre arasında- muazzam bir sevinç yaratmış! İzleyen günlerde ise İstabul’da saklananların takibine ve yakalananların kırımına başlanıyor. Ayrıca taşraya kaçmış olanlar da, idarecilere haberler yollanarak aranmaya başlıyor. Kırımı hazırlayan ve uygulayanlar ise (Kaplan Giray, Köprülü zade Abdullah Paşa, Canım Hoca Mehmed Paşa, Pehlivan Halil Ağa vb) en yüksek devlet görevlerine getiriliyorlar. 

Aktepe, sonuç bölümünde Osmanlı tarihinde böyle ihtilallerin çok olduğunu, fakat her birinin de kendine özgü yönleri olduğunu söyledikten sonra Patrona Halil ayaklanması hakkında şunları söylüyor: “Bu isyanda diğerlerinden farklı bir cihet var ise, o da 1730 isyanına takaddüm eden devirde, devlet adamlarının Osmanlı İmparatorluğu içinde kültür ve medeniyet bakımından bir teceddüt, hatta bir inkılâp yapmak istemeleri; buna mukabil eskiye bağlı olanların kuvvetli bir şekilde muhalefetleriyle karşılaşmış bulunmalarıdır” (s. 137).  Daha sonra, yazar, yönetici zümrenin sefihane hayatına işaret etse de, buna tepki gösterenleri, ihtilalcilerin  “intikam beslediği şahısları devirmek için fırsattan derhal istifade etmiş ve Osmanlı tarihinde bu ilk teceddüt hareketini temin edenleri iptidai bir şekilde, vahşice ortadan kaldırmış ve bu ilk Türk inkılab hamlesini da, muvakkat bir zaman için dahi olsa durdurmuş” kimseler olarak sunuyor. (s. 137). Yani – halktan gelen her hareketi “fitne” ve “ihtilal” olarak gören egemen tarihyazıcılığının tuzağına düşerek- Sultan ve çevresini devrimci, Patrona ve arkadaşlarını da karşı-devrimci kabul ediyor. Açlığa ve zulme karşı ayaklananları da “zorba” ayak takımı olarak niteliyor ve karalıyor. Oysa verdiği somut bilgiler tam aksini gösteriyor. Nitekim Crouzenac da olayları olayı “devrim” (révolution) olarak anlatmış. Kaldı ki ertesi yıl (Mart ve Eylül 1731’de) Patrona Halil yandaşlarının (yazar “mevcut zihniyet”in diyor) iki ayaklanma girişimi daha oluyor. Oysa Aktepe’nin çok sık gönderme yaptığı eserlerdeki bilgiye göre, gerçek tam anlamıyla ortaya çıkmasa da, bunların arkasında Patrona sevgisini kullanarak yeniden tahta çıkmak isteyen eski Sultan Ahmet ve kızı Fatma Sultan (Nevşehirli İbrahim’in karısı) varmış. I. Mahmut’ın yaptırdığı inceleme onları itham ediyormuş! (Relation des Deux Rébellions Arrivées a Constantinople en 1730 et 1731; La Haye, 1737, s. 146-147). Bu girişim, Crouzenac’da biraz farklı olarak anlatılıyor ve tarih olarak da 25-26 Mayıs 1731 veriliyor. Bu yazara göre, Sultan Ahmet yeniden tahta çıkmak için gizli bir komplo hazırlıyor. Büyük vaatlerle 2000 kadar kişiyi kandırarak bunları Ok Meydanı’na yolluyor. Hedef Saray’ı basmak ve sultanı esir almak. Onlara da şu talimatı veriyor: “Eğer gürültünüzden halk uyanır da sokaklara dökülürse, onlara, Muhammed’in sizlere siyasi özgürlük kahramanı (restaurateur de la liberté publique) sevgili Patrona Halil’in intikamını almayı ilham ettiğini söyleyin”. Ne var ki hareket başarısızlıkla bitiyor ve komplocular eziliyorlar. (s. 39-42).

Yazar, Patrona’yı “cesur, entrikacı ve peygambercilik oynayan” eskici bir Arnavut olarak sunuyor. (s. 5). (Sieur de Crouzenac; asıl adıyla Abbé Saunier de Beaumont; Histoire de la Dernière Révolution Arrivée dans l’Empire Ottoman le 28 Septembre de l’Année 1730; Paris, 1740).