CHARMES, Gabriel

ANASAYFA

CHARMES, Gabriel; L’Avenir de la Turquie-Le Panislamisme; Paris, 1883.

Charmes (1850-1886) klasik edebiyat okudu. 22 yaşında gazeteciliğe başladı. Le Soir gazetesinde yazılar yazdı. A. Thiers, fikirlerini yaymak için onu kullandı. 1878’de Doğu’ya gitti.

Abdülhamit’in uygulamak istediği panislamist politika ve buna karsı “İngiliz panislamizmi”ni yorumlayan ilginç bir eser.

Yazar Fransa’nın 1830’dan itibaren beş milyon kadar Arab’a (Cezayir ve Tunus’ta) hükmettiğine işaret ediyor ve Panislamizm tehlikesine dikkati çekiyor. (s. 2,3)

Abdülaziz memleketi tam Ruslara teslim ederken tahttan düşürüldü. (s. 150-151)

Jön-Türkler’rin (Jeune-Turquie) Mithat Paşa tarafından temsil edilen programı temelsiz “Türk gururu”nu (Vanité Turque) ifade ediyor. Avrupa’nın nasihatlerini dinlemiyorlar ve program Rusya’yla sonuçsuz bir savaşa yol açıyor. Yazar buna rağmen Mithat Paşa’nın laiklik yönündeki girişimlerini övüyor. (s.152-153)

Rus Savaşı’nda Abdülhamit “askeri yönetimi, bütün dünyayı şaşırtan yetenekler gösteren generallere bırakacağına, sonunda Rusya’ya Balkanları ve Ermenistan’ı bırakan stratejik planlar Sarayda ve gözlerinin önünde hazırlandı.” (s. 168) Sonunda Ruslar İstanbul önlerine gelince bu kez de kendini Lord Beaconsfield ve Lord Salisbury’nin kollarına attı. (s. 168) (Bu yorum, Marks’ın aynı savaşla ilgili olarak Liebknecht’e yolladığı mektuptaki yorumla örtüşüyor.)

Savaştan sonra İstanbul, İzmir, Şam ve tüm köylerde insanlar açlıktan ölüyorlar; fakat kimse ayaklanmıyor. Yazar buna hayret ediyor. (s. 311)

Abdülhamid Batı’yla ilişkilerinde hayal kırıklığına uğradı. Zaten Batı’cı hareket büyük bir reaksiyon yaratmıştı. Kendisini dine iten unsur “bu tepkinin kendisine karşı yönelme korkusu” idi. (s. 179)

“Panislamizm önce İngiltere’ye karşı çevrildi ise de, bizzat İngiltere’nin girişimiyle ve Türkiye’nin yenilgilerinin yarattığı anılarla nitelik değiştirdi ve sultana karşı açık kampanya halini aldı.” (s. 184) Bu kampanya “Mekke ve Hicaz’da, yani İslamiyet’in beşiğinde en hızlı gelişti.” (s. 185)

Mekke Şerifi Hüsnü Saltanat’la Hilafet ayrı olmalı diyince garip bir şekilde öldürülmüş. Oysa bu doktrin Mekke’de çok yayılmış ve diğer Arap ülkelerine de gitmiş. Bu hareketi eski Mısır Hidivi (ve Abdülhamid düşmanı) İsmail’in beslediği basın ve eski İstanbul elçisi Layard da destekliyorlar. Layard iltifatlarla Abdülhamid’i hep kandırıyormuş. Fakat Sultan nihayet durumu anlamış; Layard’ın önerdiği gibi Şerif Hüsnü’nün kardeşi Şerif Adud’u değil, İngiliz düşmanı Abdül-Muttalip’i seçmiş. (s.190)

La Situation de la Turquie, I; Revue des Deux Mondes; 15 Ekim 1881.

Yazı Tunus seferi dolayısıyla kaleme alınmış.

Son Rus Savaşı’ndan (1878) sonra Araplar da özgürlük peşinde koşmaya başladılar. “Herkesin bildiği gibi Suriyeli Araplar bir yıl önce, Mithat Paşa’nın otoritesi ve İngiltere’nin de az çok aşikâr protektorası altında bağımsız bir krallığın kuruluşunu hazırlıyorlardı.” (s. 723)

Abdülhamit, kişisel hırsla, fakat islami görev görüntüsü altında Tunus’ta Batı’dan intikam almak istiyor. Zırhlıları Tunus’a yollamak istemiş. Elçi Tissot bunu zor önlemiş.

Mithat’ın amacı çok tartışıldı. Bu iki aşamalıydı. 1) Avrupa’ya direnme; 2) Devletin laikleşmesi. Bunlardan birincisi Rusya’yı ve Avrupa devletlerinin isteklerini  redde ve savaşa götürdü. Mithat da bunun kurbanı oldu. (s. 728) Mithat Paşa ve kendisini destekleyenler “gerçek bir nüfuz yeteneği sergiliyorlardı ve kendilerinde bir takım devlet adamı nitelikleri olduklarını kanıtlıyorlardı.” (s. 728) İkinci aşamaya geçilseydi, İmparatorluğu kurtarmaları imkânsız değildi. Mithat’da dinle devleti ayırma fikri, “her ne kadar geç kalmış” bir fikir olsa da, doğru bir fikirdi. İmparatorluğun son kurtuluş çaresiydi. (s. 730)

Yazar Türk ırkını övüyor. “İmparatorlukta mevcut halkların hepsinden, her bakımdan üstün” buluyor. Dinin ve ırkın dışında bir Osmanlı yaratmak “Doğu’daki en derin devrimlerden biri olacaktı” (s. 731) Mithat ve arkadaşları “birkaç ay boyunca” softaları da arkalarına almış durumdaydılar. Abdülhamit’in Meclis ve Senato’ya saygı duyduğunu, “kendisinin de en az Mithat kadar liberal olduğunu” söylemesi samimi değildi. Aslında kendine özgü fikirleri vardı ve tüm otoriteye sahip olmak istiyordu. Hem dini hem de dünyevi iktidarı birlikte kullanmak istiyordu. “Bütün Avrupa ulusları despotizm döneminden geçtiler ve çoğu böyle bir rejimden kurtulalı çok olmadı.” (Fakat bunlar dünyevi despotizm şekilleriydi ve dinî güçlerle savaşıyorlardı.) (s. 730) “Jön-Türk hayalleriyle beslenen Mithat Paşa ve dostları, dinle devleti ayırmak şeklindeki amaçlarına acayip bir şekilde yaklaşdıysalar da, mümkün olsun ya da olmasın bu ayrımın ülkeleri için son kurtuluş çaresi olduğunu ve başarı umudu olmasa bile bunu denemek için hiçbir engel karşısında gerilememeleri gerektiğini takdire değer bir biçimde anlamamışlardı. İslamın neferi, Halife’nin uydusu, Muhammed’in süvarisi, tek kelimeyle Türk’ün yerine yeni bir varlık, Müslüman ya da Hıristiyan olan, Allah’a ya da İsa’ya tapan, fakat her şeyden önce bir yurtsever ve büyük bir devletin vatandaşı olan bir Osmanlı koymak suretiyle Doğu tarihinin en derin devrimlerinden birini deniyorlardı. Kuşkusuz başarısız, tamamen başarısız kaldılar; fakat bu girişimlerinin büyük ve anlamlı olduğunu söylemek için bir neden olamaz. Birkaç ay boyunca İstanbul’un ruhanî otoritelerinin İslamı en basit ilkelerine indirgediği bir manzaraya tanık olundu.” (s. 731-732) Abdülhamit’le beraber “Osmanlı gidiyor; Türk tekrar ilk plana çıkıyordu.” (s. 733)

Abdülhamit bütün gücü elinde tutmak istiyordu ve savaşı da “herkesi hayrete düşürecek bir şekilde” “üstün niteliklere sahip paşalarına” bırakmadı; Saray’dan yönetti. Ruslar ona Ayastefanos’u imzalatınca o da İngilizlerin kucağına atladı. Onlar da Kıbrıs’ı istediler. Gladstone’un iktidarı Berlin Konferansı’nda uğranılan hayal kırıklığı üzerine tuz biber ekti. Aslında Liberaller, Muhafazakarların gizlice yaptıklarını gizlice yapıyorlardı. Fakat Avrupa’ya karşı bir kin ve nefret yarattılar ve Türkiye’nin  “kendi kendine yetme” politikasına dönmesi yönünde etki yaptılar. Türkiye’nin “felaketleri” de bir “Müslüman tepkisi” yarattı. Abdülhamit bu hareketin başını çekmezse hareket kendisine karşı döner diye korktu. (s. 738)

Araplar da Türkleri sevmiyorlar İslamla Türkleri ayırmak istiyorlar. Böylece Mithat’ın fikri (dinle devleti ayırmak fikri) tamamen ona ters bir şekilde yeniden doğdu: Türklük dışında İslamî bir birlik kurmak! (s.740) Gariptir ki buna da aynı insanlar çalıştı: Osmanlı bitti, inancıyla; ya da siyasal hırs dürtüsüyle!! Örnek Mithat Paşa’nın Suriye valiliği. “Daha da garibi, bunu Lord Beaconsfield de destekledi.” (İngiliz protektorası altında Suriye’de kral naipliği kurma tasarısı.) Abdülhamit durumu kontrolüne almak için İslam ülkelerine yüzlerce şeyh gönderdi. (s. 744) Fransa’nın Tunus seferine karşı İstanbul gazeteleri “delice palavralarla (rodomontades)” doldu. (s. 748)

Anadolu’nun zenginliğini kökboyası, afyon ve keçi kılı teşkil ediyordu. Alizarinden kökboyası yapılması, afyon üretiminin 1/3’ten, keçi kılının da yarıdan fazla azalmaları Anadolu’yu fakirleştirdi. (s.749) Ayrıca çekirgeler bir kriz yarattı. Buğdaya geçmek ön plana çıktı. Fakat yol şebekesinin olmaması pazarın oluşmasına engeldi. Fiyatlar iki misline çıkıyor!

Anadolu’nun iktisadî çöküntüsü anlatılıyor. “İşte Türk siyasetine, yani evrensel hedeflerden vaz geçmek suretiyle hala İmparatorluğu yükseltecek ve onu, muazzam bir çaba gerekmeden,  büyük bir ulus haline getirecek pratik ve gerçekçi politikaya karşı, Hilafet siyaseti olarak isimledireceğim siyasetin sonuçları!” (s. 751) Büyük kamu çalışmaları ve yabancı sermaye gerekli. Münevver (eclairés) Türkler bunu anlıyor ve kabul ediyorlar. Nafia Nazırı Hasan Fehmi bunu ilan etti. Kendisi avukatlıktan yetişme. Said Paşa’ya “son derece dikkate değer” bir tasarı verdi. Hasan Fehmi, Avrupalı kapitalistler % 10’u kârı götürseler de % 90 ülkede kalacak, diyor. (s. 751)

Sultana göre kamu çalışmaları (travaux publics)  başka ülkelerin bizi fethetmesinin başlangıcı. Fikrine bile karşı. Türk dünyasında son Rus ilerlemeleri (Bulgaristan, Rumeli’deki gelişmeler) demiryollarının eseri. Mithat Paşa da bunlara katkısından ötürü suçlanıyor. Oysa savaşta bu demiryolları “Türklere mükemmelen hizmet ettiler”

Abdülhamit sırasıyla her büyük devletle bozuşuyor; sonra ona yaklaşıyor. Örnek İngiltere. Tunus olayından sonra İngiltere’ye tekrar yaklaşıldı. “Türkiye devamlı müttefiklere ancak Müslüman değil Türk olmak suretiyle, bütün gerçek Müslümanların değil kendi sorunlarıyla meşgul olduğu takdirde sahip olur.” (s 760)

La Situation en Turquie II; Revue des Deux Mondes; 15 Şubat 1882.

Babıali bitti; tüm iktidar Yıldız’da. “Her şey sultanla başlıyor; sultanla bitiyor.” (s. 834)

Abdülhamit II. Yıldız’da ata biniyor. “Mükemmel bir süvari!” (s. 835) “Hatları ince ve zarif; Türk’ten çok Ermeni hatları.” (s. 835)

Abdülhamit çok çalışıyor; bütün dosyaları (18 000 deniyor) Yıldız’a taşımış. Kadınlara karşı “galant”; erkeklere karşı “aimable” olan ilk sultan. Artık her şey irade ile yapılıyor. (s. 837) Müthiş bir merkeziyetçilik. Eskiden diplomatik belgeler önce Fransızca yazılır, sonra Türkçeye çevrilirdi; şimdi tersi oluyor.

Her iş Abdülhamit’e bağlanmış; fakat ülkede memeur sayısı, yapılması gerekli iş sayısının (fonksiyon sayısının) yüz katı. (s. 841)

Önceden ülkede Avrupalı memurlar vardı; bunların da hiçbir gücü kalmadı. Son olarak alınan üç Alman süs gibi kalıyorlar. Vakit gazetesi Avrupa’dan “bilgili ve dürüst” memurlar getirilmesini öneriyor. (s. 855)

Bütçe nedir, hala bilinmiyor.

Mithat Paşa fanatizme son veriyordu; önlendi. (s.863) Abdülhamit, Mithat Paşa’nın aksine, sadece İmparatorluktaki  din ve etni ayrılıklarını korumaya değil, bunları bütün İslam dünyasına yaymak” istiyor. (s. 863)

1876’da borçların % 5 faizle dondurulması, Avrupa’da “alacaklıların şiddetli memnuniyetsizliği” ile karşılaştı. “Gladstone’un sesi, yardımsever filantropların, Bulgar Hıristiyanların uğradıkları, kuşkusuz çok zalimce, fakat hiç de yeni olmayan bedbahtlıklarla heyecanlanan kalblerinden çok, Osmanlı borç kağıtları sahiplerinin kızgın ruhlarında yankılar uyandırıyordu.” (s. 852)

“Doğulu rehavet, Müslüman fanatizmi, Batı’da hiç kuşkusuz kanlı ihtilallere yol açacak malî uygulamalarla bir arada yaşanıyor.” Burada “kaime”ler anlatılıyor. Bunlar arttıkça değerleri düşüyor. Başka bir hükümet borç alarak bunları kaldırırdı. Türkiye bunu yapamıyor; çünkü işleme katılım sağlayamaz (souscripteur bulamaz). Bu yüzden devlet bunları kabul etmemeye başladı. Bu yüzden insanlar birden servetlerini kaybettiler. “Avrupalı uluslar bugün o kadar sıkı ticaret ve sanayi bağlarıyla bağlı bulunuyorlar ki, bu bağlar bir noktada kopunca bundan herkes ıstırap duyuyor. Parası bol olan, tasarrufun kullanılabilir fonlar yarattığı, zenginliğin yanı sıra girişim ruhunun da gelişmiş olduğu  uluslar, sınırlarını aşan fazla güçlerini  komşu ülkelerde kullanabilmek zorundalar.” (s. 852)