HASLIP, JOHAN

ANASAYFA

HASLİP, JOAN; Tanrı’nın Gölgesi II. Abdülhamid; İstanbul, Profil Yayınları, 2008. (The Life of Abdulhamid II, 1958).

Yazar ve editör Haslip (1912-1994) Londra’da Irlandalı baba, Avusturyalı anne  doğumlu; eğitimini de Londra, Paris ve Floransa’da almış. Akademisyen değil. Biyografi yazarı. Londra’da çıkan The Times, ölümü dolayısıyla yayınladığı yazıda “yazar olarak romantik, dramatik ve pitoresk olanı gören gözlere sahip” diyor. 36 yıl boyunca Royal Society of Literature’da “fellow” olmuş..Marie Antoinette biyografisi (1988) on dile çevrilmiş.. Ayrıca Lucrece Borgia ve Çariçe Büyük Katerina hakkında da eserleri var. British olduğu kadar Floransalı; zaten orada hayata veda etmiş.. Abdülhamit’le ilgili eserinde British Museum’daki el yazmalarına, Layard’s Papers’a ve William Max Muller’in yazışmalarından da yararlanmış. Eser roman üslubuyla, dip notu verilmeden yazılmış. Özellikle İngiliz görüş açısını yansıtıyor. “Royal Society of Literature” üyeliği var. Eserleri Wikipedia’ya göre,  “(yer yer “outdated” olsa da) accurate and fairly complete” bulunuyormuş.

Eserde,Abdülhamit, ortaya zeki ve kurnaz, fakat hastalık derecesinde vehimli, hasta ruhlu ve sevimsiz bir kişilik olarak ortaya çıkıyor. Yaşadığı kapalı hayat ve mutsuz çocukluğu, Abdülhamit’i “marazi ve hilekâr, sevilmeyi arzulayan, fakat itimat etmesi veya itimat edilmesi mümkün olmayan biri yapmıştı” (s. 26). Annesi Pirimüjgan (Tir-i Müjgan) da haremde hep bir yabancı olarak kaldı. Babası Abdülmecid tarafından da hiç sevilmedi. Onun için tırnak içinde ve kaynak verilmeden “çocukları içinde problem yaratan ve istikbal için iyi şeyler yaratmayan yegânesi” diyormuş (s. 31). Oysa üvey annesi ve sultanın gözdesi Perestü Hanım ona çok büyük bir anlayış gösterdi. Onu marangozluğu teşvik eden de kendisiydi. Abdülaziz’in annesi Pertevniyal’ın da desteğini gördü.

Şehzade okulunda fazla bir şey öğrenmemişti. Orada Kuran okumak, üstünkörü müzik ve Fransızca öğrenmek, Osmanlı zaferlerini masal şeklinde dinlemek dışında bir şey öğrenmiyordu. Sadece rakamlara çok meraklıydı. Tarih ise tabuydu. (s. 31).

Kırım Savaşı’nın “uygarlaştırıcı” etkileri anlatılıyor. Vambéry ile on altı yaşındayken, Abdülmecid’in en büyük kızı Fatma Sultan’ın sarayında karşılaşmış. O sırada Vambéry sultan hanımlara Fransızca dersleri veriyormuş. Sessiz, hareketsiz bir çocukmuş ve Fransızcayı öğrenmeye çok hevesli olmasına rağmen, ona, kardeşi salonda olmadığı zaman, derslerden çok Reşid Paşa, kız kardeşi ve kocası hakkında sorular soruyormuş (s. 59). Kardeşi Murat hükümeti eleştiren gazeteci ve filozoflarla düşüp kalkmaya başlarken kendisi de daha çok borsacılara sempati duyuyor. “Galata’daki bankaları Beyoğlu’ndaki siyasi kafelere tercihi ediyordu. Rum banker Zarifi ve Ermeni simsar Assani ile dostluğu o günlerden kalmadır”. Zarifi’nin tavsiyesi ile borsada oynamaya da o sırada başladı. Tahta çıktığı zaman 70 bin sterline denk bir servet toplamıştı (s. 61).

1867’te Abdülaziz’in Avrupa seyahatine katılması ufuklarını çok açtı. Fakat Murat daha çok ilgi çekiyor ve İmparatoriçe onu “mükemmel Fransızcası”ndan dolayı tebrik ediyor (s. 67). İngiltere’de ise Kraliçe Victoria onu başta hiç kabul etmek istemiyor, ama kabulden sonra da çok kibar davranıyor. Londra gezisi en çok da Abdülhamid’i etkilemişti. Layard da “ne kadar çok şeyi gözlemleyebildiğine” şaşırmıştı. On yıl sonra sultan olduktan sonra bile en çok bu geziye atıfta bulunuyordu. Londra’da geçirilen haftanın zirvesini ise Spithead’de donanmanın yaptığı gösteri ile ulaştı. Otuz yıl boyunca “İngiliz sefirleri ne zaman İngiliz donamasının Osmanlı sularına ineceği tehdidini savursalar”, Sultan Hamid o gösteriyi anımsıyor ve yelkenleri indiriyordu (s. 74).

Sultan Aziz Avrupa’dan döndükten sonra megalomaniye kapıldı. Fuat ve Ali Paşaların ölümünden sonra durum vahimleşti. Tamamen kaprislerinin esiri oldu ve artık saray halkı bile “sultanın akli dengesini yitirmekte olduğunu aralarında fısıldaşıyorlardı” (s. 77). Bu durumda Pertevniyal de bir siyasal güç haline gelmişti. Oğluna çok bağlıydı ve dostça konuştuğu sessiz ve mahcup Abdülhamid’den de bir tehlike görmüyordu. Oysa Abdülhamid ondan “tahtın çevresinde oluşan mutad entrikalardan bazılarını öğreniyordu” (s. 81). Sultan Aziz Yeni Osmanlılar’dan nefret ediyordu. Rusya’ya yaklaşmasında bunun da rolü vardı. İgnatief’in çekici eşi Valide Sultan’ın sevilen ziyaretçilerinden biriydi ve Rusya yakınlaşmasında onun da rolü oldu. (s. 80).

Abdülhamid kadınlarda güzellik kadar zekâ, gönül alıcılığı ve dostluğa önem veriyor. Saraydaki kişiliksiz ilişkilerden tatmin olmuyor. Şehzade iken Pera’da bir dükkânda eldiven satan Belçikalı bir kıza tutulmuş. Bu “güzel gözlü, sarı saçlı kız”a (Flora Cordier) evlenme dahi teklif etmiş ve o da “neden olmasın!” (pourquoi non?) diye yanıt vermiş.  Başbakan Disraeli, Abdülhamid sultan olunca Lord Salisbury’ye şunları yazıyor: “Yeni sultanın sadece tek bir karısı var; Pera’daki Belçikalı bir modist. Sultan kadının dükkânına sık sık gidip eldiven vesaire alma alışkanlığındaydı ve ona çok hayrandı. Bir gün kadına ‘benimle evlenmeyi düşünebilir misiniz?’ (dedi) kadın da ‘pourquoi non?’ diye cevap verdi ve evlendiler. Sultanı saray hayatına ve bununla ilgili bütün şeylere kışkırtan bir kadındı. Kısacası bir Roxelana (Hürrem Sultan). O bir Büyük Süleyman olacak mı?” (s. 84). Oysa bu şairane üslubun gerçeklerle ilgisi yoktu.

1876 yılının ilkbaharında İngiliz sefiri Sir H. Elliot şunu kaydediyor: “Paşalardan sokaktaki hamallara ve Boğaziçi’ndeki kayıkçılara kadar hiç kimse artık ne düşündüğünü gizlemeyi düşünmüyor. Her ağızda ‘anayasa’ kelimesi var ve şayet Sultan bunu kabul etmezse onu tahttan indirmek için teşebbüste bulunulması neredeyse kaçınılmaz görünüyor” (s. 86). Yeni Osmanlı (metinde “Genç Türk” deniyor) partisi giderek güçleniyor. “Şimdi hem Hıristiyanlar, hem Müslümanlar Mithat Paşa’yı liderleri olarak görüyorlardı” (s. 87). İstanbul’un en “muhafazakar” unsuru olan medrese öğrencileri de Mithat Paşa yanlısı; 10 Mayıs’ta 2000 kadar suhte Şehzade Yusuf İzzeddin’den sultanın Rus yanlısı sadrazamı azledip, Mithat’ı sadrazam yapmasını istiyorlar. Korkuya kapılan Sultan da Mithat Paşa’yı sürgünden çağırıyor. Oysa yurda dönen Paşa bir hafta içinde Sultan Aziz ile bir şey yapılamayacağını anlıyor (s. 87). Bu arada veliaht Murat ile de görüşüyor. Yazara göre bu görüşmeden –eniştesi Mahmut Celaleddin sayesinde- Abdülhamit de haberdar edilmiş! Oysa bu sırada Murat alkol (şampanya) alışkanlığı ile sağlığını kaybetmiş, “maddeten ve manen bir enkaza” dönüşmüştü (s. 88). Mithat Paşa büyük bir vatansever olarak sunuluyor. Daha önce hangi vilayeti yönetse orada kokuşmuşluğu kökünden yok etmiş, Babıali’nin kalabalık koridorlarını da gayet zeki ve becerikli bir şekilde boşaltmış. Ülkesi için hayatını tehlikeye atarak sadece o ve Harbiye nazırı bir hükümet darbesi yapabilirler. Hatta bunun için 29 Mayıs tarihini de tayin etmişler.. Sultan başta direnmeye kalktı; ancak Şeyhülislam fetvasını görünce kılıcını kınına soktu. O sırada annesi Pertevniyal, başı açık ve saçları darmadağın halde,  Harbiye nazırına saldırıyor, onu tırnaklamaya çalışıyordu. Darbe başarılı olduğunda şafak söküyordu ve Mithat Dolmabahçe’de meydanda göründüğü zaman sevinç çığlıkları ile karşılandı (s. 91). ‘Islahatçı Murat’ efsanesi Selanik’ten Bağdat’a kadar bütün pazarlara yayılmıştı..

Sultan Aziz ölünce, başta İngiliz sefiri olduğu halde, herkes onun katledildiğine inanmıştı. Fakat şehrin –sefaretlerinkiler de dahil- en tanınmış 19 doktoru raporu ve sabık sultanın haremindeki hadımların ve kadınların şahadeti intihara işaret ediyordu (s. 96). Annesi de 4 Haziran sabahı kendisine “sakalını düzeltmesi için” bir makas vermişti. Doktorlar arasında Millingen de vardı; fakat artık onun da kafası karışıktı ve kuşkular devam ediyordu. Rapora rağmen, cesede -incelemek için- din adamları dışında kimse dokunamazdı.

Bu sırada Abdülhamid Tarabya’da sevgilisi Flora Cordier ile oturuyordu. Tarabya, bütün dükkânları büyük devletlerin casusu olan eli uzun Levantenler, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Süryanilerle dolu bir entrika merkezi. Abdülhamit, tahta çıkıp Tarabya’daki yaz tatillerine son vermesinden sonra Flora Cordier de ortadan kayboldu. Tarabya’daki ve Cadde-i Kebir’deki dükkânları kapanmıştı ve Avrupa’ya yollandığı söyleniyordu. Kimilerine göre de Sultan onu haremine almıştı. Oysa bu doğru değildi. Üstelik kadın Müslüman olduğu için dindaşları arasında da itibarını kaybetmişti. Flora’yı uzaklaştıran çok dindar bir kadın olan üvey anne Perestû Hanım olmuştu. Genç kadın banliyöde bir konakta, eski dostlarından da kopuk bir hayata mahkûm edilmiş, sonra da unutulup gitmişti. Oysa “o kısacık yıl içinde Flora Cordier, ona aşkın kendisini değilse de hayalini, korku ve kısıtlamalarla zedelenmemiş, normal bir burjuva münasebetinin güvenini ve sıcaklığını vermeye muvaffak olmuştu. Abdülhamid böyle bir ilişkiyi kulların yaşadığı sarayda bulmayı bile ümit edemezdi. Kadınlarının en zeki olanlarından birinin birçok yıl sonra söylediği gibi ‘O, efendilerin en müşfiği, en anlayışlısıydı, ama asla hiç kimseyi sevmedi, kendisini bile’” (s. 119-120).

Tarabya tatillerinde İstanbul’da büyük bir şirketi yöneten Dr. Thomson ile de komşu ve dost idi. Onunla çok açık konuşuyor ve içini döküyor. Örneğin ona “cehaletini açıkça itiraf ediyor” ve “hadımların yetiştirdiği bizim gibi köle çocuklarından ne bekleyebilirsiniz?” diyormuş!? (s. 101). Ondan “Mithat Paşa’yı etkileyecek” kadar şeyler öğrenmiş. Ona tahta çıkarsa ilk işinin maliyeyi düzeltmek olduğunu söylüyormuş. Thomson’a bu kadar sır tevdi etmesinin nedeni anlattıklarını hemen İngiltere sefirine ulaştıracağını bilmesi imiş! Bütün işlerinde İngiltere’nin “rehberlik etmesini” umut ediyordu (s. 110).

1876’da Mehmed Rüşdü Paşa, Redif Paşa ve hırslı Mahmud Celaleddin hepsi de Murat’ın tahttan indirilmesinden yana; fakat Mithat bunlardan hiçbiri ile aynı safta değil! Murat 30 Ağustos 1876’da bir fetva ile tahttan indirildi. Bundan da en çok Mithat Paşa sorumluydu.

Savaş bulutları: İstanbul (Konstantinopel) Konferansı. Bu sırada İngiltere’de başbakan Disraeli (Lord Beaconsfield); Lord Salisbury Hindistan Bakanı; Henri Elliot İstanbul’da elçi. Konferansa Salisbury geliyor (İngiltere istenmeyen ülke). Buna rağmen Salisbury hemen huzura kabul edildi. Ona refakat eden Elliot’a göre “sultanın karşılamada gösterdiği nezaketin fevkinde hiçbir şey olamazdı” (s. 122). Sultan eğilip onun sigarasını bile yakmıştı (s. 123). İngiltere’nin dostluğunu kazanmaya ne kadar önem verdiğini göstermek istiyordu. Ülkenin “bağımsızlığı ve menfaatleri elverdiği ölçüde” reformlara da hazırdı. Oysa “yüksek mevkili bir kilise adamı olan” Lord çok mesafeliydi. İstanbul’a “herkese ve her şeye karşı itimatsızlık duyarak gelmişti”. Ayrıca İgnatieff’in de “cazibesine kapılmıştı” (s. 124). Rus sefiri sultan ve danışmanlarının kendisine itimat etmediklerini, vaadlerini tutmadıklarını ve onlarla ancak “tepeden bakarak” konuşmanın ve “zor kullanmakla tehdidin” yararlı olacağını söylemişti.  Ajanları ise Osmanlılara Salisbury’nin bir Osmanlı düşmanı olduğunu anlatıyorlardı. Bu arada Lady Salisbury de İgnatieff’in karısının arabasında şehir turu atıyordu. Sonunda Lord’un kendi elçisiyle de arası açıldı. Hatta Lord Beaconsfield’e elçinin görevinden alınması için bir mektup dahi gönderdi. Oysa başbakan buna öfkelendi ve öfkesini de “Salisbury İgnatieff’ten daha Rus olmuş!” diyerek belli etti (s. 128). Salisbury ise Türkler menfaatlerinden, eşitlikten vb değil de her “gururlarının incinmesinden” söz ettiklerini söylüyordu (s. 131). Sonunda Osmanlılara önerilen reformlar (Bulgaristan ve Bosna’da azınlıklara özerklik) kabul edebilecekleri şeyler değildi. Oysa Ruslar Prut’u aşmakla tehdit ediyorlardı. Midhat Paşa’nın “Anayasa” fikri bu koşullarda Sultana bile sempatik görünmeye başladı. Tüm tebaaya eşitlik sağlanarak bu talepler önlenebilirdi. Oysa kendisi için bu sözcük hep tabu olmuştu. Sonunda kabul edildi ve Konferans 23 Aralık 1876’da Bahriye Meclisi’nde tüm yabancı delegeleri şaşırtan –ve biraz da ürküten- top sesleri ile açıldı. Halk da coşkuyla alkışlıyordu (s. 127). Ne var ki konferans başarısızlıkla bitti ve diplomatlar öfle ile –kendilerine verilecek hediyeleri bile almadan- şehri terk ettiler. Buna rağmen Abdülhamid korkmuyordu. Disareli’nin uzlaşmacı konuşmaları, devletlerin karşılıklı güvensizlik duyguları, Sutherland dükünün Türk askerlerine yardım için bir toplantı yapması vb gibi gelişmelere bakarak Rus istilasına müsaade edilemeyeceğini düşünüyordu. Oysa onlar Osmanlı temsilcisinin katılmadığı yeni bir toplantı düzenlediler. Bu arada Sultan da Midhat Paşa’nın “sert ve dogmatik” davranışından hiç memnun değildi. Özellikle Midhat’ın, maliye nazırının azledilmesinde ısrarı onun sultanlık haklarına bir tecavüzdü. Oysa Midhat Paşa bazı kamu kaynaklarının kaybolduğunu, bunların da gizlice sultanın hazinesine aktarıldığını iddia ediyordu. 5 Şubat’ta Midhat paşa “reformları görüşmek üzere” saraya çağrıldı ve kendisine sürgün emri tebliğ edildi (s. 133). “Abdülhamid ihtirasla paraya tutkundu. Parayı para olduğu için seviyordu ve hiçbir zaman rakamlarla oynadığı veya yatırımları hakkında Rum bankeri Zarifi ile görüştüğü kadar mesut değildi. Sadece altınla ödeme yapmakla sultanın bütçesini ikiye katlayan işbirlikçi maliye nazırı çoğu kez bu görüşmelere katılıyordu” (s. 134). Midhat sürgüne yollandı; yine de Sultan ihtiyatlı davranmı ve İzzeddin yatının Marmara’da demir atarak 24 dört saat beklemesini emretmişti. “Haremin tunç kapılarının ardında endişeyle halkının tepkisini beklemekteydi. Ya popüler sadrazamın görevden alınmasını kabul etmezlerse? O taktirde onu payitahta geri çağırıp daha uygun bir fırsat beklemekten başka yapacak şey yoktu” (s. 135).

Millet Meclisi Sultan’ın tahmininin aksine başarılı oldu. Vekiller, rengarenk elbiseleriyle (“burnustan koyun postuna kadar”) işe koyuldular. Zeki ve “kötü gidişatı ıslah etme çabalarında samimi” idiler (s. 143). Ne var ki Sultan Hamid Londra Konferansı’nın tüm uzlaşma çabalarına karşı çıktı. Londra Protokolü “müphem” bir vesikaydı. Katılan devletler, Sırplarla yapılan barışı memnuniyetle karşıladıklarını, reformların nasıl yapılacağını dikkatle izleyeceklerini ve Hıristiyan tebaanın durumunda bir değişiklik olmadığı takdirde ne yapacaklarına da müştereken karar vereceklerini söylüyorlardı. Sultan bunu iç işlere müdahale olarak kabul etti ve Protokolü reddetti. İngiltere bu arada Türklere dostluk duyguları besleyen, arkeolog Henri Layard’ı son bir barış umuduyla İstanbul’a sefir olarak yollamıştı. Oysa Layard 24 Nisan 1877 akşamı, sultanla ilk görüşmesinden çıkarken Rus orduları Prut’u geçmiş bulunuyordu (s. 147).

Savaş hemen bir din savaşına dönüştü; “Peygamber’in yeşil sancağı selatın camilerde açılmıştı” (s. 148). Sultan kendisini, atalarının izinde, bir “askeri lider” olarak görüyordu; hatta bir ara Tuna boyundaki orduya katılmayı da düşünmüştü. Bundan “Tophane nazırı olarak Yıldız’daki askeri toplantılarda menfi bir rol oynayan eniştesi Mahmud Celaleddin Paşa tarafından caydırılmıştı” (s. 148). Osmanlı ordusunda görev yapan İngiliz süvari subayı Valentine Baker (Osmanlı Devleti hakkında ilginç bir seyahatname yazaru James Baker’in kardeşi), askerlerin kahramanlıkları ve “yürek parçalayıcı hikâyesi” ile birlikte Osmanlı paşalarının “canice ihmalinden”, “entrikalarından ve kıskançlıklarından” da söz ediyordu (s. 148-149).  Layard, Mahmud Celaleddin Paşa’yı “kötü bir ekole mensup bir Türk, imparatorluğun yıkımına sebep olan iktidardaki sınıfların tipik bir örneği, şehvetperest, taraf tutucu, mağrur ve inatçı biri” olarak tanımlıyor (s. 149).

İngiltere’nin savaşa engel olmaması ülke içinde de eleştirilere yol açmıştı. Bunlar arasında Kraliçe de vardı. Victoria Osmanlılardan “utanmaz ve iğrenç bir saldırgana acımasızca terk ettiğimiz zavallı” diye söz ediyordu (s. 154). Ruslar İstanbul’a girmek üzereyken “kamuoyu yüzünden” Lord Derby Hariciye nazırlığından istifa etmiş, İngiliz donanması da harekete geçmişti (s. 160). Oysa gemileri Çanakkale Boğazı’na ulaşırken Ruslar Yeşilköy’e gelmiş ve Türklere anlaşma şartlarını zorla kabul ettirmişlerdi. İngilizler İstanbul’a kendi vatandaşlarını ve ülke çıkarlarını korumak için geldiklerini söylüyorlardı, ama gemilerde askerler ıslıkla “The Russians shall have not Constantinople” nakaratını söylüyorlardı (s. 162). “Altı ay boyunca (Sarayburnu’ndaki) İngiliz filosu ile Rus orduları birbirlerinin atış menzili içinde kaldılar. Ne Ruslar şehre girmeye teşebbüs ettiler, ne de İngilizler karaya çıkmaya teşebbüs etti” (s. 162-163).

Berlin Anlaşması ile Abdülhamid durumu sağlama almıştı; Lord Beaconsfield onu “ne ahlaksız, ne müstebit ne de taraf tutucu ve yozlaşmış olmayan” bir olarak görüyordu (s. 165). Yine de sultanın en büyük kaygısı Midhat Paşa idi, onu da satın almaya kalktı. Avrupa’da maddi sıkıntı çektiğini duyunca Kamil Paşa’yı seferber ederek ona bin sterlin yolladı ve dönerse ona uygun bir görev vaat etti. Oysa Midhat parayı aldı, ama dönmesi (“tuzağa düşmesi”) bir yıl aldı. Oysa sultan her şeyden onu sorumlu görüyordu. Kendisi de iktidarı gaspetmiş biri olarak görülüyordu. O sıarada İstanbul’a elli bin kadar da evsiz insan göçmüştü. Ali Suavi olayı bu sırada patlak verdi Yazar Suavi adlı “işsiz bir öğretmenin deli saçmaları”ndan söz ediyor (s. 166). “Kötü bir ünü olan ve ona tahakküm eden” İngiliz (mürebbiye) karısı onun kafasını “Batılı, tehlikeli fikirlerle doldurmuş” Sonra da kaçıp Beyoğlu’nda bir Ermeni tüccarın himayesine sığınmış (s. 167). Darbe girişimi Sultanı fevkalade ürküttü. Saraya kapandı; sevilmediğini biliyor, savaştan “beni sorumlu tutuyorlar” diye  üzülüyordu (s. 172).

Layard’la görüşmesine Doktor Mavroyeni tercümanlık yapıyor. Kıbrıs hakkında gizli bir pazarlık. Lord Beaconsfield daha gençlik yıllarında yazdığı Tancred’de Kıbrıs aşkını ortaya koymuş. Kıbrıs’ın alınmasında Haslip, başrolü iki Rum’un oynadığını söylüyor: Musurus Paşa (Londra sefiri) ve Zarifi (Sultan’ın bankeri) (s. 173). Yazar görüştüğü Mavroyeni’nin de bunlara dahil olabileceğini söylüyor. Kıbrıs, Lord’un gözünde Batı Asya eyaletlerinin anahtarı. Aslında İngiltere için bedavadan bir kazanç! Osmanlı düşmanı Salisbury bile “Türklere acıyıp” Osmanlıların “zengin bir eyaleti kendileri için hiçbir şey yapmamış bir memlekete terk etmelerini” softaların hiç anlayamayacaklarını söylemişti (s. 179). Bu konuda Mavroyeni’nin müdahalesi belirleyici olmuştu. 4 Haziran’da, Berlin Kongresi açılmadan 9 gün önce Kıbrıs Konvansiyonu imzalandı. Buna göre Osmanlı Doğu Asya eyaletlerini koruma vaadi ile İngiltere Kıbrıs’ı işgal edip yönetecek, buna karşılık adanın son beş yıllık gelirleri esas alınarak İngiltere bir kira ödeyecekti (s. 175). Berli Kongresi’nde Osmanlı delegesi Kara Todori Paşa idi; fakat adam yerine konulmuyordu.

Leydi Layard haremi ara sıra ziyaret ediyor. Saray’da “Paris ve Viyana’dan gelen ve ekserisi zevksizlik örneği olan” mobilyalar, hiçbir değeri olmayan süslerin yanında paha biçilmez halılar ve emsalsiz Çin porselenleri tezat teşkil ediyor (s. 188). Midhat Paşa da döndü, Suriye valisi oldu ve başarılı reformlar yaptı. “Hem Hristiyanlar hem Müslümanlar ağız birliği içinde yeni valiyi övüyorlardı”. Ancak 1879 sonbaharında İngiliz sefiri Şam’ı ziyaret edip de Midhat’la görüşünce işler değişti (s. 191). İngiltere “reform”ları da izliyordu. Sefirin güvendiği iki İngiliz vardı: Thomson ve  Baker Paşa. Bu sonuncu bir skandal yüzünden İngiltere’den uzaklaşmıştı. 1879’da Küçük Asya’daki reformların genel müfettişi olarak atandı. Ancak 1880’de muhafazakârlar seçimi kaybedince Layard da gitti.

Abdülhamid’in Midhat Paşa’ya karşı harekete geçmesinde 1881 Mart’ında cereyan eden iki olay rol oynadı. Birincisi onun en büyük düşmanı olan Mahmut Nedim Paşa’nın tahriki ve deliller olduğunu ileri sürmesi; ikincisi Çar II. Alexandre’ın nihilistler tarafından öldürülmesi (s. 201). Davada iki Paşa (Midhat, Mahmud Celaleddin), iki yaver, Şeyhülislam Hayrullah ve iki güreşçi yargılandı. Dava esnasında Sultan ortalıkta pek görünmedi. Mahmud Celaleddin “küstahça davrandı” ve hiç savunma yapmadı; Midhat Paşa ise kararın zaten verilmiş olduğunu anlayana kadar şevkle ve cesaretle kendini savundu (s. 206). “(…) Midhat’ın Abdülaziz’in ölümünde parmağı olmadığı bugüne kadar kesinlikle ispat edilememiştir” (s. 206). Midhat Paşa’nın Taif’te boğulduğu ve başının bir Japon fildişleri kutusunda Sultana yollandığı bir masal  (s. 221). 18 Mayıs 1883’te Yıldız Sarayı’na gelen bir telgraf her iki paşanın da bir tifo salgınında öldüklerini bildiriyordu.

Sultan ve din: “Abdülhamid’in kalben gerçekten dindar olmadığı, ama öyle görünmek istediği hususu onu dini tesirlere karşı özellikle hassas kılıyordu” (s. 210). “Onu iyi tanıyanlar Abdülhamid’in aslında dindar olmadığını, özel dairesinin mahremiyetindeyken Kuran’ın emrettiği namaz ve abdesti ihmal ettiğini iddi ediyorlardı” (s. 296). Halep’li Ebül Hüda’nın etkisine böyle girdi. Ebul Hüda Rus savaşı sırasında İstanbul’a gelmişti. Seyid el Rifai soyundan geliyordu ve o tarikata mensuptu. Arab dünyasını ve onun kurumlarını çok iyi biliyordu ve Sultan’ın ajanlarını İmparatorluğun her köşesindeki her tekkeye ve medreseye yerleştiriyordu (s. 218). Rüya tabirleri için gece gündüz demeden onu çağırıyordu ve önemli kararlar da onun saptadığı günlerde alınıyordu. Sultanın hayalindeki belli belirsiz Panislamizm hayalini canlandırmak için ideal tipti. Oysa Mısır’ın İngilizler tarafından işgali Sultanı derinden sarstı. Daha sonra Sultana yeni sekreter olacak İzzet’i takdim eden de Ebul Hüda idi. Arab İzzet de Halepliydi. Zengin bir toprak sahibinin oğluydu ve Beyrut’ta bir Cizvit okulunda okuduğu için daha geniş görüşlüydü. Ermeni tüccarlara kıskançlıkla karışık derin bir nefret besliyordu ve Abdülhamid’i sertlik yönünde etkiledi. Kayzer’le dostluk politikasının aracı idi ve Sultan Wilhelm’e dayandıkça ona bir şey olmayacağı kanısındaydı (s. 270). Bulgar, Ermeni ayaklanma ve kırımlarına epeyce yer veriliyor. Osmanlı Bankası saldırısını yapanlar ise zaten hazırlıklı olan Sultan ve İzzet’in ayaktakımını ileri sürdüler, her şey kontrolden çıktı ve “dört gün süren katliamda yedi bin Ermeni hayatını kaybetti”. İşler o kada kontrolden çıkmıştı ki ayaktakımı bu vesileyle kendi düşmanlarını da (ve bu arada iki mabeyn kâtibini) öldürdüler. Oysa  bu arada Banka Müdürü İngiliz Sir Edgar Vincent, binayı bombalamasınlar diye anlaştığı (Banka’yı basan) 20 ihtilalciyi yatında güvene almış, götürüyordu (s. 272-273).

Düyunu Umumiye övgüsü: Kurum başından beri tam bir başarı oldu ve başarının baş aktörü de Said Paşa idi (s. 230).

Almanya 1897 Yunan savaşının kışkırtıcıları arasındaydı. Goltz Paşa’nın öğrencileri Mavzer tüfekleri ve Krupp toplarını sınamalıydı. Bu arada son on beş yıl içinde Haliç’e tıkılmış olan beş yaşlı harp gemisi de sahne aldılar (s. 277). Sonunda Sultan Hamid hiç istemediği bu otuz günlük savaştan (tüm İslam âlemini de içeren) popülerlik elde ederek çıktı. Sokaklarda “Gazi” tezahüratıyla karşılanıyordu.

Alman İmparatorunun Kudüs ziyareti: Filistin’de macera peşinde koşan şövalye ve hacı giysilerine büründü; Suriye’de bedevi şeyh başlığı taktı ve Selahaddin Eyyubi’nin mezarına çiçek koymakta ısrar ederek Prens Bulow’u bile şaşırttı; muazzam bir kalabalık önünde Sarlman ve Harun Reşid dostluğunu hatırlattı; 300 milyon müslümanın da kendisinden daha iyi bir dosta sahip olamadıklarını haykırdı (s. 294).

Reval Anlaşması: “Kral VII. Edward ile yeğeni Çar II. Nikola Kuzey sularında seyrederken bir dostluk anlaşması imzalamışlar, bir hamlede Sultan’ın İngiltere ile Rusra arasındaki rekabeti esas alan dış siyasetinin dayanağını yok etmişlerdi” (s. 312). Türkiye’de “Anayasa” sözcüğü de bu sıralarda tekrar dillere düştü. Sultan (tüm sırlarına vakıf olan) İzzet’i de Avrupa’ya yolladı. Çok geçmeden Said Paşa sürgünden dönüyor ve “bir çantada” Sultan’a Anayasayı getiriyordu (s. 319).