PEYSSONNEL, Charles de

ANASAYFA

PEYSSONNEL, Charles de; Lettre Contenant Quelques Observations Relatives au Mémoires qui ont paru sous le nom de M. Baron de Tott; Paris, 1785.

Charles de Peyssonnel (1700-1757) Marsilya’da doğmuş; Paris’te hukuk öğrenimi görerek avukat olmuş; sonra tekrar Marsilya’ya dönerek şehirde nüfuzlu bir kişilik haline gelmiş. Marsilya’da bir de Akademi kurmuş. 1735’de İstanbul’da Fransız elçiliğinde (Villeneuve nezdinde) sekreter tayin ediliyor. 1740 Belgrad Kongresi’ne katılıyor ve çok başarılı oluyor. Fransa kralı onu maaşa bağlıyor; Papa da “kont” ünvanı veriyor. Türkiye’de antikite çalışmaları yapıyor. Anadolu’da kendi hesabına kazılar yaptırıyor. Fakat garip hal ve tavırlarıyla da dikkati çekiyor. Gezilerinde satın aldığı garip giysilerle elçilikte alay konusu oluyor. Hakkında “Fransız Antikacı” diye bir komedi yazıyorlar; o da elçilikte sahnelenen bu eserde başrolü oynuyor. 1747’de İzmir konsolosu oldu. Sonra bir ara (elçi Desailleurs ölünce) İstanbul elçiliğinde maslahatgüzar olarak görev yapıyor. İzmir’de üç yıl süren bir felçten sonra ölüyor. (Oğlu da Kırım’da ve Girit’te konsolosluk yaptı ve Karadeniz ticareti hakkında ilginç raporlar hazırladı)

Peyssonnel, eserinde, Baron de Tott’un anılarıyla ilgili en iyi analiz olarak M. Mallet Dupan’ın Mercure de France’da (25 Aralık 1784) çıkan yazısını gösteriyor. Yazar Türkiye’yi görmemiş; fakat Montesquieu gibi olağanüstü fikirler ileri sürmüş. (s.4-5) Ancak Tott’u çok övüyor; eleştiri saygıyla yapılmış.

Yazar I Mahmut’u (1730-1754) çok överek anlatıyor. Sultan üç gözdesini (kızlarağası, Süleyman Ağa, Ermeni sarraf Yakup) gözlerinin önünde astırmış. Fakat Peyssonnel Sultanı savunuyor: “sevecen, yumuşak, yabancıların dostu..” (s. 7) Şimdiye kadar görülmedik derecede “ön yargılardan sıyrılmış” bir sultan. (s. 8) Sultan bir gün tebdili kıyafet dolaşırken çok iyi giyinmiş bir yahudiye rastlıyor. Çok antisemit olan bostancıbaşı hemen onu kışkırtıyor. Fakat sultan “tarihçiler benim zamanımda bu millet artığının bile özgür ve müreffeh olduklarını yazacaklar” demiş. (s. 9)

Tott, Türkçeyi küçümsüyor; oysa Türkçe (yazar Tatarca, Çağatay dili diyor) Arapça ve Farsça kelimelerle zenginleşmiş ve “insanların konuştuğu en güzel dillerden biri” haline gelmiş. (s.11)

Tott, Osmanlı ilmini de küçümsüyor? Ülkede geçirdiği 23 sene içinde hiçbir kere bir medreseye gitmedi mi? “Türklerin Öklid’in unsurlarına, Aristo’nun tüm felsefesine ve ‘Felatun el Lillahi’ (İlahî Eflatun) dedikleri Platon’un tüm eserlerine sahip olduklarını bilmiyor mu?” (s. 13)

Makalede aile kurumu ve kadın erkek ilişkileri hakkında da ilginç bilgiler var. Zengin, genç, “zenpare çelebi” denilen insanlarda güzel kadınların listesi var. Hep onlarla ilişki kurmak istiyorlar. Zaman zaman onları elde etmeden “sanki elde etmiş gibi” konuşuyorlar. Karşılıklı maniler söyleniyor. Fıstık yollanınca, bu, “ikimize bir yastık” demek; üzüm “senin için yandım”; ipek “seni severim pek” anlamı taşıyor. (s.19)

Tott, I. Mahmut’un para tahşişini abartmış. Bunun kökleri çok eski ve bu operasyonlara yabancılar da karışmışlar. Özellikle İstanbul’a M. Delabat adında Lyon’lu bir tüccar yerleşmiş. “M. Delabat, Osmanlı gümüş paralarının, mevcut ayarı ile, bu ülkeden ihraç edilen bütün maddelerden daha çok kâr getirebileceğinin farkına varmıştı.  Hesap ve analiz yoluyla bu spekülasyonun şaşmazlığından emin olduktan sonra, sattığı bütün mallardan elde ettiği hasılayı kuruşa çevirdi; sonra bunları eriterek külçe haline getirdi ve Fransa’ya gönderdi; böylece  beklediği kârı da elde etti.” (s. 31-32)  Fakat övünme uğruna sırrını açıklayınca, bütün tüccarlar onu taklit etmişler ve böylece ülkede büyük bir para sıkıntısı başlamış; yöneticiler de bunun nedenini anlayarak gümüş kuruşta büyük bir tağşiş yapmışlar. (s. 32)

Ulema sınıfında bazı güçlü aileler ön plana çıkmış ve statülerini mirasla geçen bir hale getirmişler: Dürri zadeler, Piri zadeler, Damad zadeler vb. (s. 41)

Baron de Tott hukuku anlatıyor; fakat Multeka’nın adını bile söylemiyor. “Eğer tüm İslam akidelerini, medeni ve cezaî tüm içtihadı içeren Multeka’nın sayfalarını karıştırmak zahmetine katlansaydı; eğer Dürer’i, Halebi’yi ve onun iki temel yorumunu inceleseydi; eğer fetva mecmualarına ve bunların en önemlisi olan Ali Efendi’nin mecmuasına bir göz gezdirseydi bunlarda bir sürü akıllı ve iyi hazmedilmiş kanun ve adil olduğu kadar da ustalıklı karar bulacaktı ve onları sarih bir biçimde anlatacaktı.” (s. 47)

Tott, gümrüklerde öngörülen % 3 oranının geçerli olmadığını; gerçekte bunun bir sürü avantayla yükseldiğini söylüyor. (cilt I, s. 219)  Bu da tamamen yanlış.  Bir kere bu % 3 değer üzerinden alınıyor ve Türkiye’de mallar cari fiyatların altında değerlendiriliyorlar. Böylece bu oran % 2’ye kadar düşüyor. Ayrıca “bu vergi ödendikten sonra Frenk tüccarı gümrükten bir tezkere alıyor ve bununla malını ülkede başka hiçbir şey ödemeden istediği yere götürüyor.” (s. 35)

Tott, Türkleri Avrupa’da yaşayan kanunsuz, düzensiz, örf ve adetsiz, karaktersiz, en basit şeyleri bilmeyen vb. bir barbar sürüsü olarak betimliyor. “Bunların yanlışlığını göstermek için büyük bir kitap yazmak gerekiyor; fakat dolaylı olarak, böyle bir işin bunu dünyada en iyi yapabilecek insan tarafından yapıldığını, hem de iyi yapıldığını öğrendiğim için buna kalkışmayacağım.” (s. 54)

Tott, İtalyan hekimbaşıdan bahsediyor. Oysa bilmeliydi ki hekimbaşılar daima Müslüman oldular. Abdülhamit Arif Efendi’yi hekimbaşı yapmıştı. Fakat sonra onu kadıasker yaptı. Hekimler dükkân açıyorlar. Rum, Yahudi, bazen de Levanten oluyorlar. (s.73)

Mimarları yok mu? Bir Ermeni mimar (Sinan denmiyor) iki Selimiye camii yaptı. Ayrıca her alanda işini iyi bilen zanaatkârlar  var.

Tott yeniçeri sayısını da yanlış veriyor. Para (esame) alanların 400 000, fiilen askerlik yapanların 20 000 olduğunu yazıyor. (III, 168) Oysa gerçekten esame alanlar 40 000’i buluyor. Peyssonnel’e göre yeniçerilerin sayıları birkaç milyonu bulur. (Burada herhalde sembolik bir rakam veriliyor.) Yazar “kendisinin de, Tott gibi, Précop’ta, 1758’de yeniçeri ocağına kabul edildiğini” belirtiyor. (s. 100) Eyaletlerdeki yeniçerilere “yerli” deniyor. (s.103)

Baron de Tott’un Türkiye’deki gerçek katkıları da sayılıyor. Topçuluğa hizmetleri ve topçu sınıfının yaratılması, piyade eğitiminin geliştirilmesi, Çanakkale’ye yerleştirilen bataryalar, bayonet kullanmak, üniformanın orduya girmesi, askeri cezaların değişmesi, bir mühedishane okulunun açılması vb. (s.109-110)

Kürtler hakkında küçültücü (asi, hırsız vb.) sıfatlar; “Çingene çalar, Kürt oynar” sözü.. (s. 124). Tott Dürziler hakkında da çok yanlış şeyler yazmış. Oysa kralın tercümanı Venture de Paradis bu konuda güzel raporlar kaleme almış (s.119).

Peyssonnel, Tott’a karşı merkezi güçleri temsil eden, yerel feodalleri ezen paşaları savunuyor. Ayvaz Ağa adında bir mütegalibe (başlangıçda Burun Abad kumandanı) İzmir civarında timarları ele geçirip despot olmuş; izmir’de isyan çıkarmış; fakat Hasan Paşa bunu bastırmış ve mütegalibe asılmış. Oysa Tott, daha çok Hasan Paşa’nın zulümlerini anlatıyor. İzmir isyanından sonra sultan 1770’de İzmir’e Karaosmanoğlu’nu vali tayin etmiş (s.128).

Yazar Lady Montagu’nün eserini övüyor; ufak tefek yanlışlar var; fakat, genellikle sağlıklı gözlemlerde bulunmuş; doğru şeyler yazmış. (s.129)

Yazar bütün eleştirilerinden sonra bu kitabın, bu şekliyle, Baron de Tott tarafından yazılmış olmasından kuşku duyuyor. “Tott’un anılarını yayınlanan şekliyle vermediğine, onların rızası alınmadan yayına hazırlandığına inanmakta ısrar ediyorum. Çünkü (bu anılarda) Tott’un yapmayacağı hatalar bulunuyor.” (s. 130)