GENÇ, MEHMET

ANASAYFA

GENÇ, MEHMET; Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi; İstanbul, Ötüken Yayınları, 2000.

M. Genç, Ankara Siyasal’dan sınıf arkadaşım ve yakın dostumdu. Temel ilgi alanı felsefe ve Nietzsche idi. Osmanlı tarihiyle ilgili çalışmalar yapmak için yıllarca (Mayıs 1966’dan itibaren)  arşive kapanacağı onu tanıyanlar için tam bir sürpriz oldu.  AÜ SBF’den 1958’de mezun olduk. Sekiz yıl sonra Ömer Lütfi Barkan’ın asistanı oldu ve takdirini kazandı. Değerli eserini de “yaklaşık 40 yıllık bir çalışmanın ürünü” olarak sunuyor. Çalışma, hemen tamamen arşiv bilgilerine dayanıyor ve hocası Barkan’ınkiler de dahil, diğer çalışmalara gönderme yok denebilecek kadar az.

Eser çeşitli vesilelerle yazdığı makalelerden oluşuyor. Giriş’te “Osmanlı tarihinin problematikleri” diye tamamen askeri büyüme ölçütleri bağlamında bir dönelmeme yapıyor. Osmanlı tarihini iki “ana dönem”e ayırıyor. Böylece “Osmanlı Devletinin 1350’li yıllarda ayak bastığı Avrupa kıtasında, üç yüz yıldan fazla süren güçlü, kararlı ve karşı konulamaz şekilde genişleme” ilk dönemi teşkil ediyor. Bu genişleme ile Osmanlılar Avrupa kıtasının % 10’unu kontrol eder hale gelmişlerdir  ve dönem 1683’te İkinci Viyana kuşatması ile başlayarak Avrupa ittifakına karşı on beş yıl süren savaşla sona eriyor. 329 yıl süren (1354-1683) yıl süren bu dönemde yıllık genişleme hızı yılda 3000 km2’dir. Buna karşılık 1922 yılına kadar süren (1683-1922) 329 yıllık daralma döneminde daralma ortalaması da yılda 4000 km2’dir. (s. 39). Yazar genişlemeyi de daralmayı da “mucizevi” olarak niteliyor; hatta bu ikinci dönemi “daha da başarılı” buluyor. Bu teşhisiyle de bu konuda yapılan tüm araştırmaları yok saymış! Osmanlı Devleti’nin “sanayi devrimi”ni başaramamış olmasını da “üçüncü problematik” olarak niteliyor.

Genç, “Osmanlı iktisadi dünya görüşünün ilkeleri” olarak üç ilke sayıyor: 1) İaşe (Provizyonizm); 2) Fiskalizm; 3)  Gelenekçilik.

1) İaşe ilkesi: Ülkenin temel üretim ve tüketim birimi 3 bin ile 20 bin arasında nüfusa sahip olan kazalar. Bunları dengede tutmak işi de “kasaba  esnafı tekelinde”. Tarımda olduğu (60-150 dönüm arası) gibi sanayi üretiminde de “belli ortalama büyüklükleri aşmayacak kapasitedeki işyerlerine ve dükkanlara sahip ustalardan oluşan eşitlikçi bir cemaat halinde faaliyet göstermelerini sağlayacak şekilde bir düzenlemeye tabi tutardı” (italikler, M.G., s. 47). 17-18. yüzyıllarda ayanın büyük çiftlikleşme hareketlerine de devlet hep karşı çıktı.

Alım-satımlarla önce (sayıları 20-30’dan 100-150’te kadar değişen köyleriyle beraber) kaza ihtiyaçları sağlanıyor; sonra üretim fazlası ordu ve sarayın ihtiyaçlarına gidiyor. Geri kalan kısım ile de önce 500 bin nüfuslu başkentin ihtiyaçları karşılanıyor. Sonra iç gümrükler ödenerek iç ticarete; artan kısım da ihracata tahsis ediliyor. Görülüyor ki “ihracat üretim faaliyetinin hedefi değildir” (s. 47). Amaç “iaşe”nin sağlanması. Buna karşılık “ithalatın hiçbir tahdide tutulmadan, serbestçe yapılmasına müsaade edilirdi” (s. 47).

2) Gelenekçilik: Tutuculuk, “değişme eğilimlerini engelleme” (s. 48). En büyük korku da kıtlık korkusu! Men-i israfat ana kural! İktisadi hayattaki çatışmalarda, 16-18 yüzyıl boyunca verilen kararlarda hep “kadimden olagelene aykırı iş yapılmaması” şeklinde. (s. 49). Bir Kanunname’de “kadîm”, “kadîm odur ki onun öncesini kimse hatırlamaz” diye tanımlanıyor.

3) Fiskalizm: En kısa tarifiyle Hazine’ye ait gelirleri mümkün olduğu kadar artırmak ve azalmasını da önlemek (s. 50). Bu aslında zor bir şey! Zorluklar ekonominin “objektif” şartlarından (düşük verimlilik; ulaştırma zorlukları; otarşi ve kısıtlı pazar), ya da “sübjektif” şartlardan (gelenekçilik ve parasal ekonominin genişlemesini arzu etmeme) doğuyordu. “Ekonomide parasal ilişkiler arttıkça, mübadele haddi genişledikçe, toplum içinde ticaret ile uğraşanlar güçlenecek, büyüyecek ve zenginleşecekti (…) Böyle bir zümrenin doğması sosyal/siyasal dengeyi sarsabileceği için arzuya sâyan değildi” (s. 51). Bu da “narh” sistemi ile sağlanıyor. Fiyatlar öyle tespit ediliyor ki esnaf ve tüccar ancak % 5 – % 15 arası kâr sağlayabiliyorlar; buna karşılık faiz oranları % 15 ila % 25. Bu koşullarda fazla kâr sağlanamıyor ve bu faiz oranıyla sermaye de esnaf ve üreticiye değil, “yüksek gelir sahibi askeri zümre mensuplarının tüketim ve yönetim giderlerini karşılamak üzere talep ettikleri kredilere inhisar ederdi. Nitekim 17. ve 18. yüzyıllarda kredi ilişkisi ile alakalı belgeler içinde en büyük çoğunluğu bu tür krediler oluşturmakta, esnaflık ve ticaret sektörüne yönelik kredi ilişkilerine pek az rastlanmaktadır” (s. 51-52).

Bu üç ilkenin altında yatan zihniyeti oluşturan değerler de eşitlik, dayanışma ve itidal. Esnaf ustaları arasındaki gelir farkı 1/4’ten, 19. yüzyıl başlarında en fazla 1/7’ye kadar çıkıyor (s. 90). Tarım, ticaret ve esnaflıkta işletmeler genellikle küçük, bunlar arasında 15-20 işçi çalıştıranlara ender olarak rastlanıyor. (s. 90).

 “İlerleme” fikri yok; Batı’da da ilerleme (progrès) fikri ancak modernizmle başlıyor. (s. 82). Bütün bu değerlerin doğrudan veya dolaylı kaynağı da din; daha genel olarak da kitabî dinler. Genç, Osmanlılarda dinde izlenen yolun “tasavvufi nitelikte” olduğu kanısında. (s. 77). Müslüman olmayanlar da bu ilkelerden yararlanıyor. Ebussut Efendi davacı gayrimüslimlerin, kitaplarına yemin etmek şartıyla, İslamı küçültücü şeyler söylemiş olsalar bile bunların geçerli olacağı hususunda fetva vermiş. Çünkü amaçları “İslam’ı küçültmek değil, kendi doktrinlerini ortaya koymak” imiş! (s. 74).” Osmanlıda hakim olan (iktisat değil), siyasettir”. Nasıl devşirme sistemi ile siyasette bir aristokrasiyi önledilerse, iktisatta da sermayenin “başına buyruk bir güç” haline gelmesini önlemeye çalıştılar (s. 34). “Büyük çapta sermaye gerektiren maliye-iltizam sektöründe önce yabancıları, daha sonra da yerli azınlıkları tercih ettiler. Sermayenin bu sektörde yoğunlaşmasını ve o sektörde kalmasını sağlamak üzere, bu sektöre mahsus olmak üzere, İslami mevzuata rağmen, faize de izin vermekte tereddüt etmediler” (s. 84-85). Siyasette etkili olamayan azınlıklar da bu fırsatı iyi kullandı.  Bu evrensel bir olgu; Everett E. Hagen bir eserinde (On the Theory of Social Change; İllinois, Dorsey, 1962) bunu ortaya koymuş. Bu faiz izni ile 18. yüzyıldan itibaren büyüyor, fakat “mali-iltizam sistemi içinde kalıyor, dışarıya taşmıyorlar”. (s. 85). Faiz izni daha az oranda (% 10-15) vakıflara da veriliyor. Bu oran mali sistemde % 20 civarında. Faizsiz kredi (karz-ı hasene) de mevcut, fakat talebin çok altında. İhtilaf halinde mahkemeler yüksek faizi kabul etmedikleri için, bu iş riskli ve bu yüzden de faizler % 100’e kadar çıkabiliyor. Ticaretin gelişmesi de zengin bir zümre yaratınca 1806’da bunları “Avrupa Tüccarı adı altında yeni ve imtiyazlı tüccar gurubu halinde organize etme kararı alındı” ve sistemin mantığına uyularak “aynı imtiyazlar, ısrarlı taleplerine rağmen, Müslüman tüccarlara uzun süre tanınmamıştır”. (s. 85). 

Devlet ve vakıflar iktisadi faktörlerin önemli bir bölümünü kontrol ediyor. Tarımda toprakların yarıdan epeyce fazlasının .ığlak mülkiyeti miri arazi olarak devlet elinde. Madenler ve metalürjik tesislerin neredeyse tamamı yine devlete ait. “Bedestan, çarşı, boyahane, basmahane, mumhane vb gibi zamanına göre nisbeten önemli fiziki sermaye gerektiren alanlardaki yatırımı da ya doğrudan doğruya devlet bizzat yapmış ve mülkiyeti elinde bulundurmuş, ya da vakıflar vasıtasıyla bir çeşit kamu mülkiyeti statüsü içinde tutmaya çalışmıştır” (s. 87-88).

Yazar gelenekçilik ile “reform” çabaları arasında bir ayrım yapıyor. Gelenekçilik, “ıslahat”ı kabul ediyor, yani tarihi çok eski; buna karşılık reformculuk 19. yüzyılda başlıyor. Fiskalizm, “varlığını daha geniş ve yeni alanlara yayarak sürdürmeye” devam ediyor; provizyonalizm ise 1840’larda terk edilmeye, 1860’lardan itibaren de sönmeye başlıyor (s. 93). 1838 güçlü bir iaşecilik damgası taşıyor. İthalata % 5, ihracata % 12 gümrük! Oysa klasik dönem ahidnamelerinde ihracata % 3 gümrük konuyormuş! Oysa 1830’larda Osmanlı delegeleri “İhraç gümrüklerini daha da yükseltmek için uğraşmışlardır”. Buna İngilizler karşı çıkmış ve artışı önlemiş! (s. 93). 1830’lar aynı zamanda sanayide buharlı makineler kullanan fabrikaların kurulduğu yıllar. Hepsi de devlet girişimi. Ordu için elbise, ayakkabı, fes, mühimmat vb imal ediyorlar ve koruma (gümrük himayesi) altında değiller. İhtiyaç fazlası pazarda satılıyor.  1840’larda bunlar çoğaldı ve dokuma, deri, gıda, porselen, cam, kağıt gibi alanlara da yayıldı. Aynı şekilde özel sermayeyi harekete geçirmek için de bazı teşvikler (7-15 yıllık imtiyaz süresi, bazı idari kolaylıklar, nadir hallerde 1-2 yıllık gümrük muafiyeti) uygulandı. Fakat iaşeci anlayışta değişim ancak 1861 ticaret anlaşması ile ortaya çıkmaya başladı. Anlaşma ile ithal vergisi % 5’ten % 8’e çıkıyor, ihracata konan vergi ise % 12’den % 8’e çekiliyordu. Daha da önemlisi ihracat gümrüğü her yıl % 1 azaltılarak 1869’da % 1’e indi ki bu da artık “iaşeci” ilkenin terk edildiğini gösteriyordu. (s. 94).

1827’de başlayan fabrika kurma etkinliği 1850’de sona erdi ve kurulan fabrikaların çoğu da yabancı rekabetine dayanamadığı için 1855’ten sonra kapatıldı. 1860’larda esnaf da çok kötü duruma düştüğü için koruma yöntemleri ister sitemez devreye girmeye başladı. (s. 95). Gümrükler de bir koruma aracı olarak düşünülmeye başladı. Bu anlayışla 1874’te de iç gümrükler kaldırıldı. 1880’lerde de farlılaştırılmış gümrük tarifeleri ile iç imalat korunmaya çalışıldı.

“Osmanlı Maliyesinde Malikane Sistemi” makalesi; s. 99-152.

Temelini timar sistemi teşkil ediyor. Genç, tanımında Barkan’ın İslam Ansiklopedisinde çıkan makalesine gönderme yapıyor: “Bir kısım asker ve memurlara, muayyen bölgelerden kendi nam ve hesaplarına tahsisi ile birlikte vergi kaynaklarının tahsis edilmesi”. (123. Cüz, s. 286-287).

Buna ek olarak da “iltizam sistemi” kullanılıyor. Bunun için de “özel teşebbüs olarak faaliyet gösteren bir zümre” yaratılıyor (s. 101). Bunların görevi vergiyi aynî olarak toplayıp, piyasada nakit haline getirdikten sonra Hazine’ye aktarmak ve bu arada kâr etmek. Bir veya birkaç vergi kaynağı birleşimi olan hasılayı toplama hakkı müzayede ile veriliyor ve en yüksek teklifi veren de –genellikle 1 ile 3 üç arasında geçerli olmak üzere- müzayedeyi kazanıyor ve devletin mali, idari ve adli kolaylıklarından yararlanmaya başlıyor. Timar sistemini tamamlıyor, fakat aynı zamanda bir çatışma kaynağı da oluyor. 16. yüzyıl ortalarında Devlet gelirlerinin yarısı (Barkan’ın incelediği 1527-28 bütçe örneğine göre % 51’i — İFM cilt XV, sayı 1-4 —  bu yolla toplanıyor; sonra da Batı’da para ekonomisinin yayılması ile miktar hızla artıyor. Bu da iki şekilde oluyor: Ya timar ve zeametler padişah haslarına katılarak iltizama veriliyor; ya da timar, zeamet ve has sahipleri kendi mukataalarını kendileri iltizama veriyorlar. (s. 102, dn 6). Devlet hızla artan masrafları karşılamak için buna muhtaç. Ayrıca para tağşişi, müsadere ve ek vergiler gibi araçlar da kullanıyor. Ayrıca müzayedede belirlenen bedelin bir kısmı peşin olarak istenmeye başlıyor ve bu da – bir çeşit iç istikraz olarak- zamanla müzayede şartlarından biri haline geliyor. Bu iç istikraz da esas itibariyle askeri zümre mensuplarının elinde bulunan iltizam sistemine gayrimüslim sarrafları da dahil ediyor, dahası sistem onların hakimiyetine geçiyor (s. 102). Bunlar kısa süreli olduğu için ekonominin geleceğini düşünmüyor ve tahrip edici bir rol oyunuyorlar. Bunu önlemek ve “mukataaları şen ve abadan eylemek” için de “hayat boyu” iltizamlar verilmeye başlıyor. Genç, bunun ilk örneklerini 17. yüzyıl başlarında Doğu ve Güneydoğu ile Suriye eyaletlerinde görmüş. Devlet masrafları kısmak için de benzer bir yöntem kullanıyor. En büyük masraf kapısı asker-sivil bürokrasinin maaşları olduğu için, bunlara –daha çok emeklilere- maaşları yerine iltizama verilen mukataalar veriliyor. Genç “benzeri pek çok” diyerek Selanik’ten (1684) Kahve Boyahane, Halep’ten (1693) Boyahane örnekleri veriyor (s. 103, dp 8). Böylece Devlet hem maaş vermiyor hem de vergisini iltizamdan alıyor. Bütün bunları 17. yüzyılın son on altı yılına (1683-1699) damgasını vuran savaşların yarattığı zaruret neden oluyor ve 1695’te ünlü bir fermanla “Mâlikane sistemi”ne geçiliyor. 

Malikâne müzayedesinde ortaya çıkan satış bedeline “muaccele” adı veriliyor. Asgari bedeli de (rezerv) “mukataanın sahibine temin edeceği ortalama yıllık ortalama kârın, devir ve piyasa şartlarına göre 2 ila 10 arasında değişen karları olarak devlet tarafından tespit edilirdi” (s. 106). Genç, müzayedelerin nasıl cereyan ettiği hakkında bilgilerimiz azdır diyor. Büyük müzayedelerde, bir kişinin ödeyemeyeceği hallerde muaccele birkaç hisseye bölünüyor. Başlangıçta sadece “askerî”nin değil, reayanın da malikane sahibi mümkünken, 1714’te bir fermanla bu yasaklanıyor. Aynı emirle bir mukataayı da en fazla iki kişinin alabileceği söyleniyor. Enyüksek muacceleyi veren bir berat alıyor. Burada “hayatta oldukça tasarruf” ve “bir kısım idari ve inzibati” haklar da var. Ayrıca isterse malikâneyi satabilir.  Malikâneye kadı dışında kimse müdahele edemiyor. (s. 107). Babadan oğla geçmiyor; oğul “mahlul” olup yeniden açılan müzayedeye katılıp kazanabilir.

Malikâne sisteminin amacı “reayayı korumak” şeklinde sunuluyor. Reayadan, kanunun koyduğundan fazla vergi alanların malikânesi elinden alınıyor ve muaccelesi de iade edilmiyor. Fakat malikâne sahibi “imparatorluğun iktisadi hayatı üzerinde fevkalâde geniş yetki ve imkânlarla donatılmış bir hüviyet olarak karşımıza çıkmaktadır” (s. 111). Bunlar zamanla malikanelerinin başından ayrılıp İstanbul’a yerleşerek bir çeşit “rentier” halini alıyorlar. Zaten “ekseriya saray veya hükümet çevrelerine mensup” kimseler (s. 112).  Bunların oranı 1734’te % 65,2 iken 1789’da % 86, 82’yi buluyor (s. 111, dipnotu 29 ve Tablo 24 E). Böylece reayayı koruma, geleceği düşünme ve verimi artırma gibi hayallerin de boş olduğu ortaya çıkıyor. Ne var ki mültezimini “istediği şartlarda seçebilir, beğenmediği zaman azledebilir” olduğu için verimi mültezimden daha çok düşünmek durumunda. Bu yüzden de, Genç, bunları devletle mültezimler arasına girmiş “parazit zümre” olmaktan çok, yaptıkları yatırımın (muaccele) karşılığını (faiz) almaya çalışan ve bunun için de uzun vadeli düşünebilen bir zümre olarak görmenin daha doğru olacağı kanısında. (s. 112). “Vergi kaynağını en iyi vergilendirebilecek mültezimler, genellikle mukataa mahallinde yerleşmiş, sayıları mahdut, zengin ve nüfuzlu adamlardı” (s. 112). Bunlar yıllık haklarını istismarcı şekilde kullanıyorlar. Malikane sahipleri 18. yüzyıl boyunca ile kavga ederek zamanla ayan haline geliyorlar.  Genç, bunun “sayısız örnekleri” arasında bazılarını veriyor. (s. 112). Devlet de bunu önlemek ve reayayı korumak amacıyla 1715’te bazı Asya’daki az sayıdaki mukataa hariç tüm malikaneleri lağvediyor! Oysa ana neden malî ve vergiler hemen artırılıyor ve iltizama veriliyor. (s. 113). 1717 yılında ise Devlet mukataaları tekrar malikane olarak satacağını ve eski malikane sahiplerinin yatırdıkları muaccele bedelinin yarısını ödeyerek bunlara tekrar sahip olabileceklerini ilan ediyor! 

Mültezimler malikâneleri ele geçirerek ayanlaşıyorlar; fakat bunların tamamına değil, belli hisselerine sahip oluyorlar. 18. yüzyılın ortalarından itibaren malikaneleri 1/2 ile 1/150 arasında hisselere ayırma uygulaması yaygınlaşmış. Ya hepsini almayı karlı bulmuyorlar, ya da İstanbul’da gerçekleşen müzayedede hepsini almada zorluk çekiyorlar. (s. 113, dip notu 31).

1695-1703 arası satılmış tüm muacceleden elde edilen gelir 126 milyon akçe; yıllık ortalama 15 750 bin; bütçe gelirleri içinde ancak % 1,5 yer tutuyor. Fakat bunlara sultanlar tahta çıkarken alınan ve malikane sahibinin muaccele toplamının % 25’ine ulaşan “Cülus Resmi” ile  savaş yıllarında alınan ( % 10-15 civarında) “Cebelu Bedeliye”yi de katmak gerekiyor. (s. 114).

Malikâne sistemi 1774 yılına kadar muazzam genişliyor. Bu süre içinde malikâne olarak satılmış 115’ten 514’e (5 347 artış) çıkıyor. Bu şekilde toplanan vergiler de 10,7 milyon akçeden 161,6 milyon akçeye (% 1400 artış) çıkıyor. Bunlar bütçeye mukataat ve maktuat olarak geçiyor. Cizye, avarız ve nüzul dışındaki (maden işletmesinden esnaf kethüdalığına, tuzlalardan damga resmine) tüm vergiler buna dâhil. Yüzyılın sonlarına doğru giderek büyüyen mukataalar malikâne sistemine geçiyordu. Ayni ekonomiden nakdi ekonomiye geçişi sağlayan bu sistem timar sistemini tahrip ediyor, fakat iltizam sistemine mağlup oluyor. (s. 117).

İltizamdan alınan vergi hasılatı 18. yüzyıl başlarından itibaren donmaya başlıyor ve 50-100 senelik dönemde % 5-10 gibi düşük.. Malikaneye geçişle araua muaccele girmiş asıl artış onlarda. “Muaccele meblağları, 18. yüzyıl boyunca, sayısı 1000 ila 2000 arasında değişen ve büyük çoğunluğu asker, idareci, bürokrat veya ilmiye mensubu yüksek rütbeli devlet görevlilerinden oluşan bir alıcı kitlesinin, serbest rekabet piyasasına çok yaklaşan şartlar içinde katıldığı açık artırmalarda belirlenirdi. Yılda ortalama 150-300 mukataanın satışa çıkarıldığı bu müzayedelerde alıcılar her mukataanın satış anında temin etmekte olduğu yıllık net kâra bakarak artırmaya katılırlar ve neticede en yüksek meblağı teklif eden istekliye satış yapılırdı” (s. 118). Bu süreçte en kârlı mukataalar da dış ticaretle ilgili olanlarda. Osmanlı ekonomisi 18. yüzyılın ikinci yarısında strüktürel bir değişme gösteriyor. Yazarın 1750-1800 arasında incelediği dış ticaretle ilgili 23 mukataada malikânecilere intikal eden brüt vergi hasılatı ortalama % 178 iken sanayi ile ilgili 12 mukataada bu artış % 14 oranında. (s. 126). Dış ticaretteki gelişmenin sanayideki gelişmenin on katı olduğu söylenebilir deniyor.

Esham: İç borçlanma (s. 186-195): 1775’de uygulamaya başlayan ve 1860’a kadar mahiyetini değiştirmeden uygulanan sistem. Esası “mukataa adıyla bilinen vergi kalemlerinden bazılarına ait yıllık nakdi gelirlerin faiz denilen belirli bölümlerinin yıllık hisselere bölünerek ‘sehim’ler halinde dilimlenerek özel şahıslara ‘muaccele’ adı verilen bir peşin meblağ karşılığında kayd-ı hayat şartıyla satılmasıdır” (s. 186). Faiz, yıllık gelirden “mal” denilen ve asker, emekli maaşı, bazı zorunlu masraflara gidecek kısım ayrıldıktan sonra kalan kısım; bugünkü faizle ilgisi yok. Genel olarak “gelir” anlamında ve sehimler yıllık 2000-2500 kuruş gelir sağlayan dilimler şeklinde hazırlanıyor. Örneğin ilk uygulama yılında mukataaya verilen İstanbul tütün gümrüğünün 159 bin kuruşluk “mal” kısmını aşan 400 bin kuruşluk kısmı her biri 2500 kuruşluk 160 sehme ayrılıyor (s. 187). 

“Malikâneler vergi mükelleflerini yönetme sorumluluğunu gerektirdiği için sadece askeri zümre mensuplarına veriliyor” Bu genel nüfusun % 1 kadarı; gayrimüslimler nadir hallerde malikane alabiliyor. Buna karşılık herkes (kadın-erkek, Müslim-gayrimüslim) sehim alabilir. Malikaneci mukataasını veya hissesini kendi vergilendiriyor; “mal” (devlete giden kısım) sabit kaldığı için kârı yıldan yıla değişiyor; Devlet bu konuda bir garanti vermiyor. (s. 189).  Hisseler zamanla küçüldü; sehimler de bölünmeye başladı ve bölünme oranı 1/64’e kadar çıktı.

Devlet malikâne sistemine olağanüstü koşullarda müdahale ediyor; örneğin 1774 Kaynarca anlaşması 7 500 000 kuruş tazminat yükleyince. Zaten esham uygulaması bu nedenle başlamıştı ve giderek yayıldı. Malikaneden farklı olarak faiz ödemesi devlet garantisi altında. Oysa esham sistemi hızla genişleyince devlet de ilerde bunları ödeyemeyeceğini hesap ederek 30 Ekim 1786’da artık esham çıkarılmamasına karar veriyor. Ancak karar sadece bir buçuk yıl uygulanabiliyor; Rusya ve Avusturya ile savaş (1787-1791) bunu yine gerekli kıldı; bu tarihte eshama ödenen yıllık faiz 2,5 milyon kuruş kadardı. 1792’de satış tekrar durduruldu. İşi yönetmek önce Darphane’ye, İrad-ı Cedid Hazinesi kurulunca da, 1793’ten itibaren, ona devredildi (s. 191). Genç’in hesabına göre 1800’lerin başlarında faiz ödemeleri bütçenin % 25’inden fazlasını yutuyordu. Esham sahiplerine faizleri yılda iki (nadiren de yılda üç veya dört) taksitte, mukataanın bağlı olduğu emin ya da sarraf tarafından İstanbul’da verilirdi. Fakat 18. yüzyıl sonlarından itibaren, savaşa katkı şeklinde “cebelü bedeliyesi” adı altında bunun yarısı hazineye gitmeye başladı. (s. 192).  Ölümler gizlendiği için de 1780’lerden itibaren ihbarcılara “ihbariye” ödülü ödenmeye başladı. Ne var ki bölünen hisselerle sayıları 1800 başlarına 4000-5000 iken 1830’da on bine kadar yükselen hissedarları kontrol edcek bir merkezi mekanizma yoktu.

1800’ler “hamiline muharrer” sehimlerin de başlangıcı oldu. Borç içinde kıvranan Devlet kendisinden alacaklı emin ve sarraflara “sehim kaimeleri” vermeye başladı. Onlar da bu kaimeleri satmak için üzerine isimlerini yazdırmıyorlar.. Ve böylece hukuken ihtiyari olan faizcilik mecburi hale gelmiş oluyor..

Esham uygulamasında asıl önemli değişiklik Tanzimat’la başladı. Ferman’ın ilanı ile büyük çapta bir kredi ihtiyacı gündeme gelmişti. Eshamı yaratan koşullar şimdi kendisini zorlamaya başlıyor. Tanzimatçılar esham-ı kayd-ı hayat şartından kopardılar. Bu ise onun mirasçılarına geçmesine yol açıyor, bir çeşit özel mülkiyet statüsüne sokuyordu. O sırada hisseler % 12,25 faizle zorlukla satılıyordu; faiz % 12,50 yapıldı ve sehim hamiline muharrer hale getirildi; 1840 satışı başarılı olarak bütçeye % 17 civarında bir istikraz geliri sağladı. Bunlara “Esham kavaimi”, “Kaime-i mu’tebere”, “Evrak-ı nakdiye” gibi isimler verilmişti. “Evrak-ı nakdiye” zamanla genişleyen bir uygulama haline geldi. Mirasla geçtiği için de faizler % 8’e kadar düştü; fakat bunların bolluğu yeni bir istikrarsızlık kaynağı oldu. Eshama yeniden dönüş fikri ağır basmaya başladı. 1849’da “kayd-ı hayat” şartını esham sahibinin kız-erkek çocuklarına da teşmil eden (evladiyat şürûtu) esham çıkarıldı; fakat fazla rağbet görmedi. Kırım Savaşı kredi ihtiyacını artırınca başlangıçta “esham-ı mümtâze”, daha sonra da “esham-ı cedide” olarak adlandırılan esham çıkarıldı. Hacmi çok büyüktü. İlk kez Mart 1854’te 50 milyon kuruşla başladı, 1860’larda bunların hacmi birkaç milyon kuruşu buldu. Bir kısmı da yurt dışında pazarlandı.

Genç, 18. yüzyıla ait Osmanlı mali verilerinin iktisadi faaliyetin göstergesi olarak kullanabilirliği üzerinde bir çalışma” başlıklı makalesinde (s. 153-171) şunu söylüyor: Osmanlı arşivleri, zenginliğine rağmen “kantifikasyona imkan verme bakımından” öyle değil ve “istatistiki bilgi olarak bulabildiğimiz en önemli ve ekseriya yegane kalan veriler, devletin maliye ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik muameleler dolayısıyla tespit edilmiş rakamlardan ibarettir”. Yazar üstelik bunların da “yanlış ve uydurma” olmasalar da “isabet derecesi şüpheli ve tartışılabilir” nitelikte olduklarnı ekliyor. (s. 154).

Osmanlı Devletinde İç Gümrük Rejimi (s. 196-202).

Osmanlı Devletinde iç gümrükler 18. yüzyıl boyunca arttı; ancak 1900 yılında tamamen tasfiye edildi.

İç gümrükler daha çok liman şehirlerinde olmak üzere, fakat diğer önemli şehirlere de yayılmış olarak (İstanbul, İzmir, Selanik, Edirne, Sofya, Filibe, Belgrad, Erzurum, Trabzon, Urfa, Tokat, Diyarbekir, Halep, Şam, Bağdat) uygulanıyor. Ayrıva konaklama ve koruma giderlerini karşılamak için, gümrüğün 1/10’u ile 1/50’si arasında değişen oranda “Bac” vergisi de alınıyor. (s. 198).

16. yy’den itibaren İmparatorluğun çok büyük kısmında geçerli olan gümrük oranları: Müslümanlar için  % 3, Osmanlı tebaası gayrimüslimler için % 4, yabancı gayrimüslimler (“harbi”ler) için % 5. Yani ayrım malın menşeine ve niteliğine göre değil de, dini ve etnik konumuna göre yapılıyor. 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren koyun fiyatları hızla yükselmeye başlayınca askerlere et tedariki için her kaleme  % 1 oranında ek yapıldı. Buna karşılık 17. yüzyıl başlarında, İngiltere ve Holanda’nın dostane baskıları ile, bunlara olan gümrük % 6’dan, % 3’e indirildi. Amaç hasım İspanya ve Portekiz’e karşı bunların dostluğunu kazanmak ve Hint okyanusuna kayan ticarete karşı eski yolları korumak! (s. 199). 18. yüzyıldan itibaren yabancılar iç ticarete de girince, Devlet bunlara uygulanan oranı Müslümanlarla eşit kılmıyor; din ve etni önceliği 1838 Ticaret Anlaşması’na kadar sürüyor. (s. 200). 

18. yüzyılda ticaretin artmasına paralel olaran yeni gümrük merkezler (Tokat, Serez, Yenişehir-Teselya, Gelibolu) açılıyor. Ayrıca yüzyılın ilk çeyreğinde itibaren ticareti artan tütün, pamuk, pamuk ipliği, balmumu, zeytinyağı, buğday gibi maddelere “resmi mîrî” adı altında kona ek vergi 1760’tan itibaren iç gümrüklere de uygulanmaya başlanıyor. Zirveye ise 1838 ticaret anlaşması ile ulaşılıyor. 1840’dan itibaren dış gümrüklerdeki % 12 ihracat oranı iç gümrüklere de teşmil ediliyor! Fakat bu aynı zamanda bir dönüş noktası da oldu ve ilk aşama olarak, 1843’te, son yıllarda iç gümrük uygulanmaya başlamış olan iç gümrükler kaldırıldı. İkinci aşama olarak da kurulan fabrikaların hammadde alımları gümrükten muaf tutuluyor. 1861’de dış gümrüklerle birlikte içerde de ihracat vergisi % 8’e iniyor ve 1874’te de karayolu ile yapılan mübadelenin tümü için gümrük vergisi kaldırılıyor.  Deniz yolu taşımacılığına artık yabancı gemilerde iç deniz hatlarında çalıştıkları ve bu nedenle yerli-yabancı menşeli mal ayrımı yapmak güçleştiği için, 1900’de vergi –sadece savunma hizmetlerine katkıda bulunmak amacıyla – iç gümrükler % 2’ye çekiliyor ve 1910’da da tamamen kaldırılıyor! (s. 202).

15 ve 16. Yüzyıllarda Osmanlı Devletinde İç ve Dış Ticaret” (s. 205-210).

Yazar Osmanlı gerilemesinde ticaretin rolü hakkındaki genel kanıyı şöyle özetliyor: “Osmanlılar ticaretle değil, fetihle alakadar idiler. Bu sebeple ticaretle ilgili kararları almak zorunda kaldıkları zaman ekseriya hataya düşmekten kurtulamadılar. Dış ticaret konusunda verdikleri kararlar ve geliştirdikleri kurumlar faydadan çok zarar getirmiştir. Kapitülasyonlar bunun tipik örneğidir. Ticaret yollarındaki büyük değişmeyi anlayamadılar ve bu sebeple olup bitenlere karşı isabetli cevaplar da veremediler. Başarısız iktisadi politikalarının etkisi altında gerileme kaçınılmaz olmuştur”. (s. 205). Makale tamamen bu görüşü çürütme inancıyla kaleme alınmış! Yazar Osmanlıların, provizyonalizm vr fiskalizm ilkeleri gereği, ticarete çok önem verdiklerini, tüccarları hep koruduklarını ve bu zümrenin daha az vergi verdiğini ve  “köylü, esnaf, hatta bir kısım askeri zümre mensubundan” daha üstün tutulduklarını söylüyor. Osmanlı, ticareti “kendi başına bir amaç” olarak gören Batı merkantilizminden farklı olarak, onu bir “araç” olarak görüyormuş; amaç da halkın refahı imiş. Devlet bütçesinden ya da vakıflarla yapılan hanlar, hamamlar, çeşmeler, köprüler, çarşılar, bedestanlar bunun göstergesiymiş! Ne var ki “İslam’ın ikinci hamlesi” olan Osmanlılar tarih sahnesine çıktıkları zaman batı zaten üstünlük sağlamış ve “enterseküler ticaret trendi” tersine dönmüş imiş! Vasco de Gama’nın Ümit burnunu dolaşarak 1501’de Lizbon’a ilk baharat yükünü Lizbon’a getirmesi ve iki yıl sonra da Portekiz donanmasının Kızıldeniz’e yerleşmesi de bunun sonucu imiş! Böylece İslam dünyası artık Batı’ya mamul madde (dokuma, kağıt, cam, sabun vb) değil, hammadde satar hale gelmiş!    

Osmanlılar sanıldığının aksine Akdeniz ticaretini Hint denizi ticareti aleyhine geliştirmeye çok önem vermişler; fakat ana hedeflerinde “Portekizlileri kovarak Hint Okyanusu’na yerleşmek” gibi bir şey de yokmuş! Aslında Batı ile Doğu arasındaki “enterseküler trend”i değiştirmek için yaptıkları “insan-üstü gayretleri ile bizleri ve herkesi hayrete düşüren bir performans” göstermişler! Ne var ki, Genç’in verdiği tüm yararlı bilgilere meydan okuyan bu muhafazakâr görüşü de bizleri hayrete düşürüyor! (s. 209-210).

“18. Yüzyılda Osmanlı Sanayii” (s.226-254).

Devlet sanayi üretimini “esnaflıkla fiskalite arasında hapsetmeye” çalışırken buna tepki olarak da, üreticiler şehrin gözden ve mali kontrolden uzak mahallelerine, evlere, hatta kasaba ve köylere kaçıyorlar. (s. 232). Bu yüzyılda pamuk, iplik, ipek, boya maddeleri, zeytinyağı gibi maddelere dış talep çok arttı. Bu üretimi de, kaçışları da artırdı. Devlet “provizyonizm” gereği bununla savaştı ve ihracata konan gümrük resimleri % 50’ye kadar çıktı! (s. 233). “Az çok kapital birikimine sahip olanlara 1770’lerden itibaren yeni yükler getirildi. Âyanlar gibi, zengin tüccarlardan da kendilerinin karşılayacakları birlikler donatıp cepheye yollamaları talep edildi. Bundan ayrı olarak, hazinenin çok sıkışık olduğu zamanlarda faizsiz cebrî istikraza da başvuruldu. Nihayet yüzyılın sonlarına doğru, maliyenin buhranlı dönemi olan 1770-1810 arasında, devlet, belki tarihinde ilk defa zengin sayılan şahısların trekesine el koymaya başladı” (s. 235). Bunlar esnafı pek etkilemedi ve esnaf örgütleri “18. yüzyıl boyunca hakim örgütlenme biçimi” olarak kaldılar; çünkü yapıları devletin üç ilkesine (iaşe, fiskalizm, gelenekçilik) uygundu. İş kolu ne olursa olsun, en fakir esnafla en zengin arasındaki gelir farklılaşması 1/4 ile 1/7 bandını aşmadı. İstihdam hacmi de en büyükleri olan dokuma, gıda, metal ve inşaat malzemesi dallarında 5-20 işçiyi pek aşamadı. (s. 235). Devlet manifaktürleri de genellikle esnaf tipi örgütlenme içinde 6-20 işçi çalıştıran imalathanelerdi. 

Devlet 1703’ten itibaren manifaktür kurmaya çalışmıştı. Bu tarihte, Sadrazam Râmi Mehmet Paşa’nın emri ve “kefere memleketinden gelen çukadan müstağni olmak mülahazası” ile Edirne ve Selanik’te yünlü imaline karar verilmişti. Fakat Selanikli Yahudi dokumacıların katkısıyla başlayan bu girişimin ömrü ancak birkaç ay sürdü. Genç, Svonoros’dan alıntı (1956, s. 255) ile Fransa elçisinin merkeze ilettiği mesajı veriyor: “Padişahın tahttan indirilmesiyle girişim sona ermiştir (…) Londrine tipi yünlü imal etmeye çalıştılar, ama yaptıkları örnek çok kötü idi. Ayrıca öğrendiğime göre bu imalatta çalışanlar Fransız değildi; eğer girişim devam etseydi verdiğiniz emre göre hareket edecektim”. (s. 239). Oysa girişime yeniden başlanıyor ve bu kez İstanbul’da bir imalethane kuruluyor. Hatta işten anladıkları öğrenilen Fransız esirler de zindandan çıkarılıp çalıştırılıyor. Ne var ki 1708’de elde edilen ürünler kaba, kalitesiz ve yüksek maliyetli. Bu işten vazgeçiliyor ve Büyükelçi Ferriol da Paris’e bunu bildiriyor. Oysa proje tamamen terk edilmiyor; 1709’da yeni bir girişim var. Tişo ya da İşon adlı bir gayrimüslimin başkanlığında bir yünlü imalathane kurma teşebbüsü. Tişo know how ve teknoloji için Polonyayı seçmiş ve oradan makineler ve yedi usta getirerek imalathaneye yerleştirmiş! İlk aşamada yedi tezgâhlı ve 150 işçi çalıştıran bir imalathane! Sonra buna boyahane ve benzeri tesislerde ekleniyor ve tezgâh sayısı da 16’ya çıkıyor.Devlet bu iş için 1716’ya kadar (bina, bazı sabit tesisler hariç) 47 600 kuruş, girişimci Tişo da 13 bim kuruş harcıyor. Başka bazı masraflarla bu miktar 100 bin kuruşa kadar çıkıyor ki bu da on milyon kuruşluk devlet bütçesinin % 1’i; yani hiç küçük değil! Fakat bu da başarılı olamıyor; kalite ve fiyat açılarından –özellikle Fransa’dan gelen- dış rekabete, hatta engellemeye dayanamıyor ve 1736’da da tamamen terk ediliyor. Engelleme örneği: İstanbul’daki Fransız elçisi Desailleurs, Polonya’dan getirilmiş ustalar arasında olan Saksonyalı bir boya ustasını 1714’te Fransa’ya yolluyor! (s. 242).

Yüksek kalitede yünlü ve ipekli dokumalar Devlet’te (özel olarak Saray’da çok tüketilen ürünler. 

Bir Fransız tüccar-seyyaha (Flachat, 1765) göre Türkler yünlünün iki katı ipekli tüketiyorlar. 1720’de ipekli manifaktürü de bu ihtiyacı karşılamak ve “Venedik keferesinden gelen diba, hatayî ve atlas” gibi kaliteli iplikleri imal etmek amacı ile kuruluyor. (s. 244). Bunu kurma görevi de Saray’ın Bezirgânbaşı’na veriliyor. İmalathane en az 40 tezgâhlı olmalı ve ilk iş olarak Sakız’dan üç usta getiriliyor. 1721’de 24 dokuma tezgâhı faaliyete başlıyor. 1723’te Saray ve bürokrasi ihtiyaçları karşılandıktan sonra pazarda da satış yapılmaya başlanıyor. Defterdarın arzı üzerine verilen bir emirde o zamana kadar rastlanmamış bir özellik var. İlk kez satış hacmi ve sürüm ile ürünün kalitesi ve maliyeti arasında (merkantil) bir ilişki kuruluyor. (s. 246). 1724’te 53 tezgâhın çalıştığı ve ek olarak da iplik imali için ikinci bir makinenin yerleştirildiği anlaşılıyor. 

1709’da da bir yelkenbezi imalathanesi açılıyor.

Donanmanın ihtiyaç duyduğu pamuklu yelken bezleri Çanakkale ve Gelibolu’da üretiliyordu. 17. yüzyıl ortalarından itibaren büyük yelkenli ve kalyonlar artarak 18. yüzyıl başlarında 35-40 adete ulaşınca bu ihtiyaç da fazlalaştı. Esnaf üretimi bu ihtiyacı karşılamıyor; üstelik devlet bunları “miri mübayaa” ile piyasa fiyatından, hatta bazen maliyetinden bile düşük fiyata satın alıyor. Böylece 1709’da bir yelkenbezi manifaktürü kuruldu. Sabit tesisler devlete ait; orgazinasyon işi de “Bezcibaşı” denilen bir girişimciye bırakıldı. İhtyiyaç duyduğu pamuk ipliğini İstanbul tüccarlarından alacak ve bedeli her yıl Haziran ayında Hazine’den kendisine peşin olarak ödenecekti. Ürettiği her “zira” (dirsekten orta parmak ucuna kadar uzunluk; 75-90 cm) başına da kendisine iki akçe ücret ödenecekti. (s. 249). Bunun için kendisine yılbaşında toptan bir meblağ ödenecek, o da işciler tutarak üretime başlayacaktı. Manifaktürden barış zamanında 30 bin zira yelkenbezi isteniyor; bu miktar savaş sırasında 200 bine (toplam tüketimin % 40-50’si) kadar çıkıyordu (s. 249). Savaş (1714-1718) bittikten sonra ihtiyaç da azalınca özel imalat da serbest bırakıldı. Bu manifaktürü zor durumda bıraktı; çünkü ücretler artmış, özel sektörle rekabet edemiyordu. 1750’de tezgâh sayısı 10’a kadar indi. Bezcibaşının talebi üzerine, 1751’de, İstanbul ve çevresinde imalat tekeli kondu ve tekel 1753’te İzmir’i de içine alacak şekilde genişletildi. Böylece manüfaktür canlandı ve ilavelerle kuruluş yıllarındaki kapasitesine 1760’ta ulaştı. 1768-1774 Savaşı ihtiyacı daha da artırınca 1770’te ek tesisler yapıldı. Savaştan sonra ihtiyaç azalmadı; aksine daha da arttı; çünkü artık Rusya Karadeniz’e yerleşmiş, büyük bir tehlike doğmuştu. 1777’den itibaren talep 30 bin ziradan, (asgari) 60 bin ziraya çıkarıldı. (s. 251). Böylece imalathane 1785’te 50 tezgahlı bir büyüklüğe ulaştı. Ne var ki devletin bezi maliyetinin de altında alması üretime olumsuz etki yapıyordu. Tek kurtuluş bezcibaşı devletten peşin aldığı para ile yaptığı üretimin bir kısmını pazarda satarak ve devlete teslimatı yıl sonuna kadar uzatarak zarardan kurtuluyor. Ancak maliyetin büyük kısmını oluşturan pamuk ipliği fiyatının devamlı yükselmesi ayrı bir sorundu. Bu durumda yüzyılın sonlarına doğru pamuk ipliği da “miri mübayaa” sistemine dahil edildi. Başlangıçta ihtiyaç karşılandı, fakat zamanla kalite düştü; kaçakçılık başladı. Sonunda da ihtiyaç artık ithalatla karşılanmaya başlandı. Büyük bölümü Rusya’dan yapılan bu ithalattan kurtulmak için de 19. Yüzyıl ilk çeyreğinde bir pamuk ipliği filatürü kurulması kararlaştırıldı. Ve filatür devlet kontrolünde vakıf sermayesi ile, Kasım 1826’da, İstanbul’da kuruldu. “Makineleri İngiliz modeline göre yerli ustalar tarafından imal edildi. Hayvan enerjisi ile çalışan 1680 iğli 14 makinede 114 işçi günde 225 kgr 0pamuk ipliği üretecek kapasitede idi” (s. 253). Böylece yelkenbezi manüfaktürü, kendisine eklenen filatür ile Osmanlı Türkiyesi’nde bilinen ilk entegre pamuklu tesisi haline geldi. 1825’te yıllık 250 bin zira kapasitesi ile artık sadece donanma için üretim yapmasına karar verildi. Bu şekilde pazar koşullarından fiilen uzaklaştığı gibi, hukuken de kopmuş oldu. (s. 254). Bu da fazla bir hayatiyet gösteremeden, 19. yüzyılın ortalarında sona ermesine neden oldu.

18. yüzyılda Osmanlı Sanayiinde değişmeler ve Devletin rolü” (s. 255-264).

Yazıda geniş ölçüde daha önce söylenenler tekrarlanıyor. Manifaktür üretime geçiş konusunda ek bilgiler var. 1709’da İstanbul’da, gemi çapası imal etmek üzere kurulan Dökümhane bunlardan biri. Daha önce çapaları İstanbul ve Samakov (Bulgaristan) esnafı üretiyormuş, fakat bunlar 17. yüzyıl ortalarından itibaren yüksek tonajlı yelkenli gemilerin ihtiyacını karşılayamıyorlar. (s. 257). Ayrıca 1718’de İstanbul’da kurulan Çini imalathanesi; 1720 civarında kurulan iki büyük basma imalathanesi ile Boyahane, 1723’de kurulan Kemha ve Diba imalathaneleri ve nihayet 1744-45’de makineleri ile birlikte Polonya’dan getirtilen ustaların kurduğu Kağıt imalathanesi var. Bu sonuncusu için yapılan mukavele hakkında İbrahim Müteferrika’nın bir takririne de gönderme yapılıyor. Kağıt üretimi hakkında A. R. Altınay (1930) ve Osman Ersoy’un (1963) eserleri zikrediliyor. İmalathaneler içinde en kısa ömürlüsü kağıt ve çuka imalathaneleri olmuş! En başarılılar ise yelkenbezi, ipekli dokuma ve pamuklu basma imalathaneleri. 25-30 yıllık çabalara (“Türkiye tarihindeki bu ilk sınaileşme çabası” s. 261) rağmen başarısızlığın en önemli iki nedeni ise “bilgi birikimi ile kaliteli hammadde yokluğu”. (s. 259). 1709’da Avrupa’daki şiddetli soğuklar Fransa’da zeytin ağaçlarını mahvedince zeytinyağına talep aşırı yükseliyor ve Girit’teki sabunhaneler kapanmaya başlıyor. 1715-20’den itibaren zeytinyağı ihracına konulan gümrük vergisi % 20-30’lara çıkınca tekrar açılmaya başlıyorlar ve 1725’te sayıları 29’ye yükseliyor. (s. 260-261). 

“Osmanlı dış ticaretinde aktif rolü oynayan, yerliler değil, batılılardı. Osmanlı deniz ticaret filosu, çeşitli faktörlerin etkisi ile, ekonomideki genişlemeye cevap verecek kapasiteye varamadığı için, dış ticaret maksadı ile gelen batılılar ellerindeki deniz nakliye imkanlarıyla yurt içi ticarete de giderek artan ölçüde katılmaya başladılar. Yabancı gemilerle yapılan ticareti ihracattan tefrik etmek zor olduğu için ihracattan alınan resimlerden kaçma kolaylıkları da artmıştı. Nisbî himayeyi fiilen ortadan kaldıran bu durumu, 1760’lardan itibaren kaçakçılığı önlemek amacıyla, ihraç resimlerinin yavaş yavaş iç ticarete de teşmil edilmesi takip etti ve böylece dolaylı himaye hukuken de ortadan kalkmış oldu” (s. 262). Devreye savaş koşulları ile dokuma, deri, iplik, kereste, demir vb’ye konulan – ve bazen maliyetin bile altında olan- mirî mübayaa fiyatları da girince, “1770 yıllarından itibaren sınai durgunluk belirginlik kazanmaya” başlıyor. (s. 263). Devlet bununla da kalmıyor ve askeri zümre dışındaki, esnaf, tüccar gibi terekesi şer’i hükümlere göre evladına geçecek olan kimselere 1770-1810 arasında % 40-70 oranında veraset vergisi koyuyor! (s. 263).

Osmanlı Esnafı ve Devlet” (s. 293-304).

Esnaf örgütleri, “çok dar ve sınırlı zümreler halinde, her bir malın hammaddeden başlayarak nihaî tüketime hazır hale gelinceye kadar geçirdiği üretim aşamalarının her biri ayrı bir esnaf birimi olmakla kalmaz, ayrıca her aşamada, farklı mal türleri varsa, onlar da ayrı birer örgütlenme birimi oluştururlardı”. (s. 293. Örneğin sırasıyla celepler, kasaplar, debbağlar, tüccarlar, ayakkabı imalatçıları.. bunlardan her biri ayrı bir esnaf örgütü teşkil ediyorlar. “Uzmanlaşma” o derece ki, örneğin boyacılar boya rengine göre ayrıldıkları gibi, toptancıya veya tüketiciye satışlarına göre de ayrı örgüt kuruyorlar. Oysa bu örgütlenmelerde –debbağ esnafları dışında- bölge ve ülke çapında ilişkilere pek rastlanmıyor. Aynı şehirdekiler bile -Ortaçağ Avrupasının aksine- birbirinden bağımsız. Büyük çoğunluğu Müslüman olan debbağlar Kırşehir’deki Ahi Evren Zaviyesi’nin manevi otoritesine bağlılar. Şehirdekiler ise iki gurup: sayıları 40 kadar olan inşaat loncaları devletin tayin, esnafın da tasvip ettiği bir “Mimar Başı” ya da “Mimar Ağası”nın denetim ve nezareti altında bulunuyorlar (s. 295).

Normal mekân sınırı şehir ve kasabalar. Örgütle ilgili düzenlemeler yapma ve iç ihtilafları çözme mercii de kadılık. Her esnaf topluluğu uyacağı kuralları kendi koyuyor ve kadının onayına sunuyor; kadı da şeriata, örf ve adetlere uygunluğunu saptadıktan sonra Divan’a yolluyor. Divan’ın da tasdikiyle belge uyulması zorunlu bir statü kazanıyor. Örgütün icra organı “ihtiyar ustalar”, “nizam ustaları” ya da “lonca ustaları” denilen ileri gelen ustalardan oluşan bir heyet. Başlarında da Kethüda ve yardımcıları bulunuyor. Kethüda’nın yanında Ahi Baba, nâkip, duacı, çavuş, yiğitbaşı gibi görevlilerin adı geçiyor. Fakat 18 yüzyılda bunlardan her durumda varlığı sağtanan “Yiğitbaşı” imiş! (s. 297). Ürünlerin fiyatını kadı narh koyarak belirliyor. Usta ve yardımcıları ancak maliyet, kalite vb gibi hususlarda yardımcı oluyorlar. Genellikle % 10 kâr payı konuluyor; fakat faiz oranının % 15-20, enflasyonun % 5’i aştığı bir ekonomide bu oran sık sık aşılıyor ve çıkan ihtilaflar kadıya gidiyor.

Esnaf organizasyonunda, sanılacağının aksine, dini farklar önemli bir rol oynamıyor. Müslümanlarla Rum, Ermeni, Bulgar, Yahudi esnaf aynı örgüt içinde sorunsuz şekilde bir arad yaşayabiliyor. (s. 299). Örgütte hangi din mensupları çoğunluk ise, dindaşları yönetime seçiliyor. “17. yüzyıldan itibaren karşımıza çıkan ve 18. yüzyıl boyunca, özellikle İstanbul’daki esnaf örgütlerinde giderek belirginleşen bir eğilim, esnaf yönetim kadrolarının başı mevkiindeki kethüdaların devlet görevlilerinden oluşmaya başlamalarıdır (s. 300). Sayıları artan memurlara maaş ödemekte zorlanan devlet, bir kısmını kethüda yaparak hem maaşı örgüte yıkıyor, hem de örgüt üzerindeki kontrolünü artırıyor (s. 301). İktisadi kriz esnasında bu işlem bazen –devlet himayesi perspektifinde- esnaf erbabının da işine geliyor. Oysa bu eğilim zamanla bir kısım örgütlerde kethüdalığın devlete gelir sağlayan mukataalar haline dönüşmesine de yol açıyor. Böylece loncaların otonomisi giderek daralıyor. Bu otonomiyi kısıtlayan üç faktör, 1) bölgesel örf ve adetler; 2) şer’i mevzuat; 3) Osmanlı Divanı’nın kararları. Bunlar arasında en etkili olan (“örgütlenme modelini asıl muhtevalandıran”) da Divan kararları.

Dış ticaretin büyümesi ile şehir ekonomisine bu sektörü elinde tutan yabancı tüccarlar ve onların şehirdeki temsilcileri olan dellal ve simsarlar hâkim oluyor. Devlet de tüketicileri korumak için gerilemekte olan perakendeci tüccarların tekel haklarını kısıtlamaya başlamış; bu ise dış tüccar baskısını daha da kolaylaştırmış! (s. 303). Buna karşılık devlet sınai üretim yapan esnaf örgütlerini desteklemeye devam etmiş. 1838 ticaret anlaşması ile yabancıların perakende ticarete girmeleri ile esnaf örgütleri “fevkalade zor bir döneme” girmişlerdir. (s. 304).