GEORGEON, FRANÇOİS

ANASAYFA

GEORGEON, FRANÇOİS; Aux Origines du Nationalisme Turc; Yusuf Akçura, 1876-1935;

Paris, ADPF Ed. 1980 (152 s.).

Eser Türkçeye de çevrildi. Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri, Yusuf Akçura, 1876-1935; İstanbul, Tarih Vakfı Yayınları, 1996.

Türk milliyetçiliğinin doğuşu açısından çok önemli bir eser. Bu konuda Ziya Gökalp’in gölgesinde kaldığı için “unutulmuş” bir adam durumuna düşüyor. Ayrıca savunduğu –ve Georgeon’a göre o tarihlerde “ilerici” nitelikte olan- Pantürkizmin, artık ütopik ve gerici sayılması da “unutulma” nedenleri arasında. Ve bir de Ziya Gökalp’in karizması. Akçura, Gökalp’in ölümü dolayısıyla Türk Yurdu’nda yazdığı yazıda (Aralık 1924) onu “bir şeyh, bir mürşid sıfatıyla tazizde tamamen haklıyız” diyor. (s. 187). Gökalp de “kendisinin bir dahi olduğuna kani idi”. Akçura, Gökalp’ın “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” fikrinin “asıl babası”nın da Hüseyinzade Ali Bey olduğunu iddia ediyor. (s. 185). “Hak yok vazife var; fert yok cemiyet var” fikri, onu “fenafi’ü-l millet” anlayışına ve idealist bir sosyalizm yandaşlığına götürmüş! Bununla beraber yazar onun zekâsını ve terkip kabiliyetini övüyor.

Akçura’nın sosyal fikirleri son derece önemli. Ayrıca esere Akçura’nın bugün bulunup okunması zor olan çok önemli birçok makalesi de eklenmiş.

1876’da Kazan’da, Volga üzerinde Simbirsk’te (6 yıl önce de Lenin’in doğduğu şehir) bir burjuva ailesinin çocuğu olarak doğdu. Çocuk yaşında kaybettiği babasının üç kumaş fabrikası vardı. (s. 15). Annesiyle -93 Savaşı’nı izleyen göç dalgaları içinde- 1883’te İstanbul’a göçtüler. Eğitimi, ilkokul, askeri rüştiye, Kuleli askeri idadisi, Harbiye ve Erkan-ı Harbiye halkalarından oluştu. “Okul sayesinde bir Osmanlı, bir İstanbullu oldu” (s. 19). Okuldayken Jön Türk hareketine katıldı, 1896 ve 97’de iki kez tutuklandı. 1898’de afla çıktı, fakat Trablusgarp’a sürüldü. Tüm Jön Türk ileri gelenleriyle ilişkiler kurdu. 1902’de Paris’te yayınlanan Meşveret’in eki Le Mechveret’e Mithat Paşa’yı övücü uzun bir makale yazdı. (Midhat Pacha, La Constitution Ottomane et l’Europe, Mechveret, 1902-1903).

1900-1903 arasında Siyasal Bilgiler Okulu’nda okudu. 4 Mayıs 1917 tarihli Fransız Dışişleri raporuna göre orada “mükemmel bir öğrenim gördü”. (s. 198). 1904’te de Üç Tarz-ı Siyaset (Osmanlıcılık, Panislamizm, Pantürkizm) başlıklı çok önemli bir makale yazdı. 

Paris’te eğitimini tamamladıktan sonra Rusya’ya yerleşmişti. Orada da Tatarları Anadolu Türklerine yakınlaştırmaya çalışıyordu. Kazan’da “Cedidî”lerin kurduğu Muhammediye Medresesi’nde tarih ve coğrafya dersleri verdi. Gasprinski’yi destekleyen tutum içindeydi. Nijn-Novgorod’da toplanan İslamcı kongreye katıldı ve Tatar burjuvazisini temsil eden delegelerle beraber ulusalcı bir tavır benimsedi. O çevrelerde Avusturyalı Marksistler Karl Renner ve Otto Bauer etkiliydiler. Anayasacı Demokratlarla (Kadet) ittifakın mimarı oldu. (s. 54-57). Sosyal fikirleri yüzünden orada da takibata uğradı. Mart 1906’da “Sosyal Demokrat partiyle ilişkisi bahane edilerek” tutuklandı. Amaç Duma’ya katılmasını önlemekti Seçimlerden sonra serbest bırakıldı. (s. 56). Türkiye’de 1908 Devrimi’nden sonra da ülkesine geri döndü. Rusya’dan kültürel planda zenginleşerek dönmüştü. Özellikle Tolstoy ve popülizm etkisiyle! “Bilmem neden, Rusya’yı düşündüm mü hatırıma Tolstoy gelir!” diyordu. (s. 59). 

İttihatçılarla teması oldu, ama hiç İttihatçı olmadı. “Akçura hiçbir zaman İttihat ve Terakki içinde yer almamıştır” (s. 54). Onların, saçmalığına inandığı “Osmanlıcılık” fikri ayrılık noktaları oldu. 1910’da yazdığı bir yazıda Osmanlıcılığın ve “İttihad-ı Anasır” politikasının artık bir hayal olduğunu söylüyordu.  Bunun en etkin aracı olması gereken Galatasaray lisesi de Fransız medeniyetinin yayıcısı olmuştu. “Kosova ovasında çiftçilik eden bir Hıristiyan Sırp ile Necd çölünde bedevi halde yaşayan bir Müslüman Arab’ın ne gibi nokta-i teması olabilir?”.  Geçmişte “anasır-ı muhtelife”de eşitlik ve özgürlük sağlayacak meşruti idare olmadığı gibi, imtizacı sağlayacak “müessesat-ı tedrisiyemiz ve faaliyeti iktisadiyemiz tekemmül etmemişti”. (Sırat-ı Müstakim, 29 Aralık 1910).

1912 yazında İttihatçılara karşı kurulan Milli Meşrutiyet Partisi kurucuları arasında yer aldı. Müstakbel komünist Mustafa Suphi de kurucular arasındaydı. (s. 64). Akçura, 1920’de kaleme aldığı “İttifaka Dair” başlıklı bir yazısında da (Siyaset ve İktisat, s. 24-27; Georgeon, s. 175-176) İttihat ve Terakki’nin sınıfsal bir analizini yapıyor. Buna göre bu fırka başlangıçta memurların fakir kısmını (“aylığıyla geçinir ufak taşra memurları, yine aylığıyla geçinir, küçük rütbeli, Makedonya’da eşkıya takibine memur zabitler”) temsil eden siyasetçiler tarafından kurulmuştu. Akçura bunların “proleter memurin-i askeriye ve mülkiye”yi örgütlediklerini ifade ediyor.  Gayrimüslim “milli demokrat” fırkalar da (örneğin Ermeni Taşnaksutyun, ihtilalci Bulgar fırkaları) bu nedenle bunlarla işbirliği yapıyorlar. Selanikli tüccarlar da –bunların iktidar olacağını tahmin ederek- dış ticareti ve “alelhusus hükümet müteahhitliğini” Rum ve Ermeni tüccarların tekelinden kurtarmak amacıyla hareketi destekliyorlar. Nihayet Rumeli’de “büyücek çiftlik sahibi” beylerden bir kısmı da (örneğin Serez beyleri) fırkaya katıldı. Onlar da Rum, Bulgar ve Sırp çetelerinin bölgeye verdiği zararı, yeni hükümetin önleyeceği kanısında idiler. “Hükümet-i Hamidiye” ise “payitahtta hüküm süren büyük rütbeli ve büyük sermayeli askeri ve mülki memurları (bir müşir Zeki Paşa’nın, bir vezir İzzet Holo Paşa’nın emlak ve akarı hatıra getirilsin!)”, bunlara ek olarak da iç ve dış ticaretin önemli kısmını, özellikle “hükümet müteahhitliğini” ve iltizamları elinde bulunduran, çoğu da gayrimüslim olan zenginleri temsil ediyordu. Taşrada, vilayetlerde ise dayanağı çıkarlarını artırma peşinde olan eşraf ve ayandı. 1908 ihtilalinden sonra bunlar muhalefete geçtiler ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası da bunları “bir dereceye kadar” birleştirdi. Arap, Arnavut, Rum Kürt hareketleri de amaçlarına yardımcı olabilir diye zaman zaman bunlara yardımcı oldu.

Ne var ki zamanla –yazar “Harb-i Umumi zamanını” vurguluyor- tablo değişti. “İttihat ve Terakki artık gayr-i memnun memurların fırkası değildi, bilakis kendi yetiştirdiği, kendi tefeyyüz ettirdiği, sermayedarlaştırdığı büyük memurların fırkası idi”. Sadece Rum ve Ermeni ihtilalcilerle mesafesini aldı ve asıl dayanağı (“Fırka’nın erkân-ı kadime ve mühimmesi”) Selanik tüccarları ile Rumeli Beyleri haline geldi. Böylece demokratik niteliğini de kaybetti. Ne var ki sadece memurin sınıfına dayanarak ülkeyi yönetmek mümkün değildi. Bu nedenle zaten zayıf halde mevcut olan Müslüman burjuvaziyi güçlendirmeye çalıştı. “Harbin sonlarına doğru İttihat ve Terakki Fırkası’na Türk burjuvazisinin mümessilidir demek hatalı olmaz!”. (s. 176). 

Akçura, 1909-1911 arasında çıkan Sırat-ı Müstakim’e de yazılar yazdı. Afgani ve Abduh etkisindeki İslamcılar (Mehmet Akif vb) tarafından çıkarılan dergiye çok sayıda da (Ağaoğlu Ahmet, Ayaz İshakî, Gasprinski vb) Rus göçmeni katılıyordu. Dergi adeta Rusya Müslümanlarının Cedidî hareketiyle Arap reformizminin buluşma yeri oldu. Akçura’nın da en bağımsız, en radikal yazıları burada yayınlandı. “Bunlar arasında Marksizme atıfta bulunan, batı’da hazırlanan büyük sosyalist devrimle kendi talepleri arasında paralellikler kuran yazılar bile vardı” (s. 67). Abdullah Cevdet’in İçtihat’ı ise koyu bir Batıcılık yanlısıydı. 

Akçura’nın “en büyük yapıtı” Türk Yurdu dergisi oldu. Yayınında Enver Paşa’nın da yardımı olmuştu. Dergiyi 1911-1917 arasında fiilen yönetti. Ağustos 1918’de parasızlık nedeniyle yayın hayatına son verdi. 1924’te yeniden yayınlanmaya başladı. Fakat Akçura’nın Türkçülüğü Osmanlı aydınlarının hep saldırılarına maruz kaldı; hatta dergi arkadaşlarından bile mesafeli duranlar vardı. Bunun asıl nedeni Akçura’nın Rusya Türkleri aydınlarını Osmanlı aydınlarından üstün görmesiydi; Halide Edip ve Ziya Gökalp onu bununla suçluyorlardı. (s. 72).

Akçura için en önemli disiplin tarih idi. Mülkiye’de, Erkânı Harp Okulu’nda, İstanbul Darülfünunu’nda ve daha sonra da İstanbul Üniversitesi’nde tarih hocalığı yapmıştı.

Tarih anlayışında en özgün taraf analizlerinde sınıf kavgasına da yer vermesiydi. Türk Yurdu’nda çıkan bir makalesinde (III/9, s. 260) şunu yazmıştı: “Ben, beşeriyetin hayatında asıl müessir ihtiyac-ı maddi ve ondan mütevellid kuvayı maddiye olduğuna inananların şakirdlerindenim. Cemiyet-i beşeriyenin menba-ı tekâmülünün mide olduğu kanaatine sahibim” (s. 77). Bu bağlamda Türkiye’de ulusal bir burjuvaziden yana: “Milliyetçiliğimiz halka, bilhassa köylüye birinci mevkii verdirmekle beraber orta sınıfın (Türk burjuvazisinin) teşekkülüne de bizi taraftar etmiştir” ( Türk Yurdu, Sayı 12, 1917). Osmanlılardaki durum Lehistan’a benziyor; orada burjuvaziyi Almanlar ve Yahudiler oluşturuyordu. Bir makalesinde Osmanlı toplumunun sınıfsal analizini de şöyle yapıyordu: “Türkiye’de asıl mevcut sınıflar, küçük mülk sahibi köylü zürra, orta ve büyük çiftlik sahipleri, şehir esnaf ve tüccarı (küçük ve orta sanayi ve ticaret erbabı) diye üçe bölünse çok hata edilmiş olmaz sanırım” (amele ve münevverler “yok denecek kadar az”). Bu üç sınıftan birincisi ile üçüncünün bir kısmı “bir demokrat fırkasını”; ikincisi ile üçüncünün kalan kısmı da bir “nasyonal liberal fırkasını” teşkil edebilirler. Ecnebi sermayenin tahakkümü ise bunu önlediği için mutlaka bir “hiss-i milli” gerekiyor. (Siyaset ve İktisat; 1919-1923 arası yazılmış 16 makale ve konferans metni; 1924, s. 120-122). (Georgeon, s. 181).

Tarih anlayışı konusunda, yine Türk Yurdu’nda yayınladığı bir belgede, 1910’da kurulan Tarih-i Osmanî Encümeni’nde 1913’te yayınlanan tarih programı eleştirisi dikkati çekici. Burada önce Osmanlı Devleti’nin kuruluşu anlatılırken her etnik gurubun (Tatar, Moğol, Rum, Ermeni, Sırp, Bulgar, Türkmen) adı geçtiği halde “Türk” adının geçmediğini söylüyor. İkinci eleştiri ise tarih anlatısında sadece hükümdarlar ve yönetici sınıfın söz konusu oluşu buna karşılık “halk”ın hiç adının anılmaması. Şunu söylüyor (Türk Yurdu; IV/23, 1913) : “Osmanlı tarihinde –tabii elimizdeki programa göre söylüyoruz- o tarihi yapan halktan bahsedilmeyecek; Asya’dan gelen, Anadolu’da, Rumeli’de yerleşen, Osmanlı beyliğini, sultanlığını kuran, çift süren, ekin eken, hayvan yetiştiren, sanat yapan, ticaret eden, vergi veren, askere giden, yaşayan, ölen, öldüren… sözün kısası her tarihte olduğu gibi Osmanlı tarihinde de hakiki kahraman olan halk bu tarihte yer bılmayacak!.. Hükümdarlar, paşalar, mollalar, beyler övülecek; onların tarz-ı idareleri, sevkülceyşleri, askeri tabiyeleri hikaye edilecek; onlar tarafından yapılmış kanunlar, onlar tarafından sevk ve idare edilmiş siyasi münasebetler, diplomasi mükâlemeler, muhabereler yazılacak; fakat asıl halkın çiftçi, esnaf, usta, tüccar halkın hayatına içtimai ve iktisadi harekâtına tenezzülen atf-ı nazar zahmeti ihtiyar buyrulmayacak!..” (s. 194).

Akçura Türkçülüğün “demokratik Türkçülük” ve “emperyalist Türkçülük” olmak üzere iki kola ayrıldığı konusunda da bir makale yazmış (“Cihan Harbine İştirakimiz ve İstikbalimiz”, s. 15-18. Georgeon; s. 173-174). Bu yazısında Akçura, “demokratik milliyetçilik” çerçevesinde ulusların (Arap, Arnavut vb) kaderlerine savunma haklarını da savunuyor. Kendileri de Arapların haklarını savunmuşlar. Tanzimat döneminde Türkçülük yoktu. Oysa “son zamanlarda” (1904) Almanlarla temasın artması ve Alman tarihçiliği ve lisanı ile araştırmaların yapılması üzerine, siyasi değil “ilmi bir mahfel” olarak bu doğmaya başladı. Bu bağlamda, Akçura’nın “Osmanlı münevverleri” hakkındaki düşünceleri de eserde yer alıyor. (“Osmanlı Entelijansiyasının Eleştirisi I”, Sırat-ı Müstakim, 21 Ekim 1910). Akçura aydınları iki guruba ayırıyor. 1) “Bab-ı Ali caddesi kahvelerinde, Sirkeci otel ve lokantalarında, İstanbul’un ekseri ev ve konaklarında daima aylık, memuriyet, açıkta kalmak, maaşını artırmak, tekaüdiyesini temin ettirmek gibi mevzular üzerinde” konuşanlar; 2) “Beyoğlu mehafilinde, birahanelerde, pastacı dükkanlarında, ‘serkl’lerde muttasıl imtiyaz, inhisar, istikraz, iştira, yüzde şu kadar simsariye vb” üzerinde konuşanlar! (s. 151). Yazar ayrıca şu önemli tespiti yapıyor: “Heyeti içtimailerin hayat ve tekâmülünde en mühim, belki yegâne amil, amil-i iktisadi olduğunu keşf ve isbat için dünyanın en müsaid muhitlerinden birisi, şüphesiz, Konstantiniye” olduğu halde “Tabaka-i münevveremiz” bunun “fikir, hatta ahlak olduğuna mutekid gibi görünüyorlar” (s. 151). “Karl Marks, Osmanlı edebiyatında en az tanınmış bir simadır” (s. 153). Buna karşılık Osmanlı ıslahatçıları “liberal” düşünceyi tanımaya çalışıyorlardı. Bu konuda öncüler Sakız Ohannes Efendi ile, Portakal Mikail Paşa oldular. (Siyaset ve İktisat, s. 57-59. Georgeon, s. 177-178). Bunlar bu konuda kitaplar tercüme eder ne “Mekteb-i Mülkiye-yi Şahane’de en mümtaz gençlerimize ilm-i servet-i mileli öğretirlerdi; bu müderrislere göre iktisat-ı siyasinin yalnız bir mezhebi, hürriyetperver iktisatçılar mezhebi, Mançester mezhebi haktı; yalnız bu mezhebin akaidi sahihdi, ilimdi” (s. 177). Reşit, Ali, Fuat paşalar gibi Tanzimatçılar ise “nazariyat-ı iktisadiye ile hemen hiç meşgul olmamış, tecrübe ve tatbikat sahasında yaşamış ve büyümüş adamlardı”. Liberal iktisatın “mutlak değil”, çeşitli iktisat anlayışlarından biri olduğunu ilk söyleyen “bildiğime göre Akyiğitoğlu Musa beydir”. (s. 178).

Akçura’nun “Türk Milliyetçiliğinin İktisadi Menşeleri” (Yeni Gün, Mayıs, 1923, Türk Ocağı’nda verilen konferans; Siyaset ve İktisat; s. 155-159; Georgeon; s. 183-184) başlıklı makale de son derece önemli. Burada Batı’daki sanayi devriminin en çok Müslümanlara zarar verdiği; din birliğinin gayrimüslimleri Batı’nın aracısı ve “iktisadi ve siyasi ajanı” haline getirdiği anlatılıyor ve bunlar askerlik yapmadıkları için “henüz Avrupa rekabeti girmeyen iktisadi faaliyetlerden bile bazıları Hıristiyanların eline geçti” deniyor. Ayrıca demiryolları, bankalar ve Reji idaresindeki hemen tüm memuriyetler de onların inhisarına geçti. Ali Paşa, Cevdet paşa gibi devlet adamları bunun tehlikesini görüyorlardı, fakat Avrupa’dan korktukları için “Müslim tebaanın hukukunu tahdide mecburiyet görüyorlar” (s. 184). 20. Yüzyıl başlarında Osmanlı Devleti “Avrupa sermayesinin ve bunların memlekette memurları haline gelen Hıristiyan tebaanın hüküm ve nüfuzu altına geçmiş gibidir” (s. 184). 

Yusuf Akçura, Türkiye’ye yerleşmiş bir Çerkes olan Aziz Meker ile birlikte, Temmuz-Ağustos 1916’da, İsviçre-Zurich’de bir söyleşi yapar. Meker, izlenimlerini 20 Aralık 1917 tarihli Tasviri Efkar’da anlatır. İzlenimler olumlu olmakla beraber, Meker’in Lenin’i anlamış olduğuna dair bir işaret yoktur. Fizik özellikleri (orta boylu, çekik mavi gözlü, Rus’a benzemeyen), giyim kuşamı (sade ve temiz) hakkında bilgiler var; yine çok sade bir dairede kalıyormuş; odasında bir karyola ve masadan başka bir şey yokmuş! Ayrıca Rus tipine de hiç benzemediğini yazıyor. Lenin’i, Ernest Renan kadar olmasa da, çok bilgili bulmuş vb. Eserde Akçura’nın izlenimleri hakkında bilgi yok. Georgeon’a göre, Akçura, Lenin’i ülkedeki Türklere karşı tutumunun ne olacağı konusunda sorgulamış, güvence arıyormuş ve “Lenin bu görüşme sırasında muhataplarına bu konuda güvence vermeye çalışmış” (s. 123).

Osmanlı çöküşü: Akçura, Berlin Anlaşması “Devlet-i Osmaniye’nin ilk büyük taksimidir” diyor.. Bu “fevkalade azim zayiat, yarım asırdır devam eden Tanzimat’ın faidesi hakkında Türkleri düşündürmeye başlamış, yeni bir siyasete zemin hazırlamıştı. Bunun içindir ki Berlin Muahedesini müteakip ‘devri istibdat’ ibtidar eder” (Türk Yurdu, İçtihat, sayı 11, Mart 1909). (s. 144-145).

Abdülhamid II, Le Sultan Calife; Paris, Fayard, 2003. Türkçe çevirisi: Sultan Abdülhamid, İstanbul, Homer Kitabevi, 2006.

Bu konuda yazılmış en kapsamlı eser.

Des Ottomans aux Turcs, Naissance d’une Nation; İstanbul, Isis Yayınları, 1995. (VII-488 s.)

Cafés d’Orient Revisités; Yayına haz. F. Georgeon ve H. Desmet-Grégoire; İstanbul, CNRS Yayını, 1997. (288 s.)

Villes Ottomanes á la Fin de L’Empire; Yayına haz. F. Georgeon, P. Dumont; Paris, Ed. L’Harmattan, 1992. (209 s.)

—-Abdulhamid II, Le Sultan Calife; Paris, Fayard, 2003.

Yazarın en önemli eseri. Türkçe’ye de çevrildi: Sultan Abdülhamid, İstanbul, Homer Kitabevi, çev. Ali Berktay, 2006.