STUERMER, DR. HARRY

ANASAYFA

STUERMER, DR. HARRY; Deux Ans de Guerre á Constantinople, Paris, 1917.

Eser “Konstantinopl’da Savaşın İki Yılı, 1915-1916” başlığıyla Yurdakul Fincancıoğlu tarafından Türkçeye çevrildi. (Büke Yayınları, 2002) (Aktarmaları Türkçe çeviriden yapıyorum.)

Yazar İstanbul’da savaş sırasında Kölnische Zeitung gazetesinin muhabiri olarak bulunuyor. Fakat savaş içinde yaşananlar, özellikle “Ermeni Tehciri”nin aldığı şekil sonucu Türk yönetiminden nefret ediyor; gazetesinin de aynı konuda tutumunu beğenmediği -ve “gönderdiği raporların en ufak etkisi olmadığı  için” (s.67) ondan ayrılıyor. Stuermer 1916 Noel’ine kadar Türkiye’de yirmi ay kalıyor. Kitap hakkında sağlıklı bir yargıya varabilmek için bu sırada gazetede yayınlanmış olan yazılarını da göz önünde bulundurmak gerekiyor.

***

Bazı can alıcı aktarmalar: “..insanlık tarihinde bir eşi daha görülmemiş… bugünün Türkiye’sine beslediğim aşkı öldüren kaba Türk şovenizmi şiddeti..” (s.43) “Tüm bu kökünü kazı önlemleri, tüm bu gaddarlık.. tekrar tekrar yapılan değerlendirilmelere göre –daha fazla değilse- en azından yarım milyon mağdur yarattı.” (s. 45)

“Rus sıra dağlarında Türklere darbe indiren ‘Ermeni Gönüllü Birlikleri’ –hiç kuşkuya yer bırakmayacak bir açıklıkla kanıtlandığı gibi- çoğunlukla Transkafkasya’da yaşayan Rus uyruğu Ermenilerden oluşuyordu. Bu birliklere katılan Ermenilerin Osmanlı uyruğu olan pek az bir bölümüne karşı, egemen Devlet Türkiye’nin resmen drakonyen askeri önlemler alma hakkına hiç kimse itiraz etmedi.” (s. 45-46) Tehcir, defalarca, “tüm Ermenileri hedef alan”, kaba ırkçılığa” dayanan bir hareket olarak sunuluyor. Yazar başlangıçta Ermenilere karşı “özel bir sempati beslemediğini” de söylüyor. (s.49)

“..tarihin kaydedebileceği en meş’um, en kuşkucu, en canice bir ırkçılık taassubu hareketi”nin nedeni olarak da “Türklerin, ekonomik kapasite ve uygarlık noktasından Türk olmayan unsurlara bakışla kendi aşağı düzeylerini fark ettikleri için böyle bir harekete giriştiklerini ve kuvvet zoruyla dengeyi kendi lehlerine çevirmek istediklerini..” ileri sürüyor. (s. 50) Hareketin “bir buçuk seneye yayılması”, bir “meşru misilleme” oluşunun  “büyük bir yalan” olduğunu gösteriyor. Ermeniler Abdülhamit de kırım yaptı, ama, böyle bir şey kesinlikle yapmazdı diyorlarmış ve “eski kıyım rejiminde yaşamadıkları için esef ediyorlar”mış. (56)

***

Alman sorumluluğu: Eğer Almanya isteseydi bu zulmü durdurabilirdi: “Eğer hümanist temel ilkelere uyulmasını istiyor olsaydık, askeri ve mali açıdan elimiz, Türkiye’nin öylesine sağlamca üzerindeydi ki, hiç zorlanmaksızın isteklerimizde israr edebilecek kadar güçlüydük.” (s.60)

“Alman Kızıl-Haçı’nın, ülke içlerine giden doktorlarıyla hemşirelerinin güvenilir ifadeleriyle de kanıtlandığı üzere Alman subaylar, bir parça da olsa içlerinde Ermenilere karşı insancıl duygular ve acıma duygusu besledikleri için İstanbul’daki Nuruosmaniye’nin (Jön-Türk Komitesi merkezinin) hayvani buyruklarına uymayı içine sindiremeyen yerel Türk yetkililere göre çok daha hevesli davranmaktaydılar. Örneğin, iki Alman subayın, Anadolu’nun içlerinde küçük bir köyden geçerken, oradaki sürgün ve Ermenilerin kökünü kazıma hareketinde bizzat alışları epey iyi biline, kanıtlı-ispatlı bir skandaldır. Ermeni halkından, kasaplık hayvanlar gibi ölüme gönderilmek istemeyen kadın, erkek ve çocuk talihsiz bir bölümünün evlere kaçıp sığınarak barikat kurduklarını ve olaydan üzüntü duyan Türklerden hiçbirinin, evleri hedef almış bir topu ateşlemek istemediğini gören bu iki Alman subay, ne kadar iyi birer topçu olduklarını göstermek istemişler ve kendilerine bu yolda bir emir verilmediği halde topu ateşlemişlerdir.” (s.62-63) Başka katılım örnekleri de bunu izliyor.(Almanlar hakkında bu kadar ağır satırları kaleme alan yazarı, çevirmen Fincancıoğlu’nun “Alman kolonyalizminin ajanı”, eseri de Batılıların Türklere düşmanca bakışı gibi sunması hayli ilginç görünüyor.)

***

Savaşın ekonomi yönetimi ve yolsuzluklar da ağır eleştirilere hedef oluyor. Yurt dışından ithal yoluyla sağlanamayacak olan her türlü zorunlu ihtiyaç maddelerine el konuluyor. “Böylece el konan büyük miktardaki stoklar, bakkallar kliği tarafından utanmazcasına yükseltilmiş, spekülatif fiyatlarla yavaş yavaş satılıyordu. Bu yöntem yabancı ülkelerden her türlü ithalatı engellenmiş ve bir milyonu aşkın bir tüketici nüfusun yaşadığı Konstantinopl gibi bir kentte, inanulmaz fiyatları ödemeye razı olanların,1919 yılının sonuna doğru, nasıl olup da istedikleri her maldan sınırsız miktarda bulabildiklerini izah ediyordu.” (s.100) Almanlar da ZEG (Merkezi Satınalma Komisyonu) şubelerindeki “iyi beslenmiş bey efendiler, Almanya’nın sahip olmadığı, fakat kullanabileceği zorunlu ihtiyaç maddeleriyle ham maddelerin tümünü müttefik Türkiye’den, ticari yollarla yağmalamaya çalışmaktdırlar.” Fakat burada Ordunun genel levazım yöneticisi “tahta bacaklı” İsmail Hakkı beyle “savaşmak zorundadırlar.” (s.102) “Doğulu kibarlığıyla yabansı azimkârlığı kendi kişiliğinde mükemmel bir şekilde birleştiren ve karşısındakine aynıyla mukabele etmeyi bilen (İsmail Hakkı Bey), neo-Türk ruh halinin gerçek örneğidir.”  Bu nitelikleriyle de kısa zamanda çok zengin olmuş. (s.102) Sözü geçen İsmail Hakkı Paşa, Balkan savaşlarından, Mondros Mütarekesi’nden az önceye kadar, Osmanlı ordusunda Harbiye Nezaretinde Levazımatı Umumiye Reisi olarak bulunmuş olan Topal İsmail Hakkı Paşa’dır. Enver Paşa’nın en güvendiği kişiler arasındaydı ve yolsuzluklarıyla ünlüydü. (Çevirenin notu, s. 199, 44 no’lu dipnotu)

Yazara göre Jön-Türk programının ruhu “yabancı düşmanlığı”; hatta bu çerçevede Alman itiifakına “burun kıvırmak” da var. (s.121) Oysa her dairede Alman danışmanlar ve Darülfünun’da Alman profesörler var. “..Alman danışmanlar gibi başlarına fes giyen ve bir yıl içinde Türkçe öğrenen, her şeye Türk tarafın gözüyle bakan ve ara sıra Konstantinopl gazetelerine demeç veren bazı Alman profesörler”e rağmen, savaştan galip çıkacak bir Türkiye’de Almanya’nın “ardından koşabileceği hiçbir şey olmadığını” her Alman görüyordu. (s. 125-126)

Kapitülasyoların kaldırılması ile ilgili olarak şu görüşü ileri sürüyor: “Uzun vadeli düşünenler kapitülasyonların kaldırılmasıyla yitrdikleri ayrıcalıkların ardından sürgit ah-vah edecek değiller; çünkü kapitülasyonlar ahlaki değildi; asalaklara ve karanlık iş çevirenlere daha fazla şans veriyordu; bu yüzden de uygarlığın çıkarlarını mutlak bir etkinlikle korumaya yetmiyordu.” (s. 130)

Ermeni tehcirinden en çok yararlanma, Anadolu’nun “Türkleştirilmesi” programı çerçevesinde bunların gayrimenkullerini talan eden “siyasal bakımdan İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne yatkın bulunan” zümre oldu. (s. 131) Bu uygulama en yoğun olarak “Bursa, İzmir-Aydın, Eskişehir, Adapazarı, Ankara ve Adana gibi çok verimli olan, Rumlarla Ermenilerin büyük ölçüde etkin oldukları ve üstünlüklerinin kin duygusu yarattığı, Türklerde düş kırıklığına yol açtığı yerlerdi” (s. 131)

Türkçülüğün ön plana çıktığı tarih, “kendisi de bir Anadolu çocuğu olan” şair M. Emin Yurdakul’un  “sıcak bir yurtseverlik çağrısını içeren şiirlerinin verdiği ilhamla” 1916 yılı olarak ifade ediliyor: “Ülkenin iç yörelerindeki gerçek Türk, yoksul ve ilkel Türk, birdenbire herkesin favorisi oldu.” (s. 134) “..neo-Türk hareketi, gerçek bir ırk hareketi, ülke içine ve dışına karşı izlenebilecek bir pantürkizm hareketidir ve din sorunuyla, İslam’la hiçbir ilişiği yoktur.” (s.136)

Jön-Türklerin İslamcılığı sözde; din konusunda hiç fanatik değiller; Cihad ilan etmeleri de bir “mizansen”den ibaret. (s.137) Buna karşılık tükçülükleri çok fanatik ve megaloman. “Zorbalığı ve hâris ahlakı yüzünden pek de modern olmayan Osmanlı bürokrasisi, Arapların, vakur bir eda ile vaat edilmiş siyasal haklarını sayısız girişimleriyle hep erteliyor ve Ermeniler, Arnavutlar, Rumlar gibi Arapları da sürekli olarak kendine yabancılaştırıyordu.” (s. 139)

***

Yazar Pera’da bir apartman dairesi ararken “Cemiyet’teki beyefendilerden biri bunu duyuyor ve acele etmemesi, “sadece birkaç hafta beklemesi” için haber yolluyor. Diyor ki “biz hepimiz yakında Yunanistan’ın da bizim üzerimize yürüyeceğini umuyoruz. O zaman, Ermenilerin olduğu gibi, bütün Rumların da çaresine bakılacak. O zaman Boğaz’ın en güzel villasını emrinize verebilirim.” Yazar bir “dehşet şoku” yaşıyor. (s.142-143) (Yazara böyle bir vaadde bulunulmuş olması, eğer bu bir uydurma değilse, o anda kendisinin Cemiyet ile çok iyi ilişkiler içinde bulunduğunu ortaya koymuyor mu? T.T.) Yazara göre Osmanlının savaşa girmesi “politik ve kültürel bir intihar sayılacak ırkçı bir çılgınlık eserinden başka bir şey olmadı”. (s.143)

***

İttihatçıların giyim-kuşam (Kalpak, Enveriye) ve hukuk alanında laiklik yönündeki reform girişimleri. Osmanlı Hukuk Islahatı ülkenin hukuk otoritelerinden oluşan komisyonlara havale edildi; çıkan ve “Napoléon Kanunnamesi’nden etkilemiş, Avrupai bir hukuku öne çıkaran” rapor o kadar radikal oldu ki Şeyhülislam Hayri Efendi istifa etti. (s.146-147) Yerine geçen Musa Kâzım Efendi hemen onayladı. Reform “her ikisi de yarı dinî yargıçlar olan kadılarla müftülerin etki ve faaliyet alanını, tamamen laik olan hukuk otoriteleri lehine ciddi biçimde sınırlamayı öngörmekteydi.” (s.146) Aslınsa bu reformlar da şovenizme dayanıyor. Hayri Efendİ’nin istifası bir “güldürü”, “dini bütün olanları bir aldatmaca çabası” idi; nitekim rapor ılımlı hale getirilip, halk tepkisi önlendikten sonra şoven programa katkıya devam etti. Hukuk ıslahatının “politik önemi” ön planda geliyordu. “Doğal olarak hukuk ıslahatı, genel bir yaklaşımla, Arap hukuk kavramlarını şimdi tamamen Türk olan yeni kavramlarla değiştirmeyi amaçlıyordu.” (s.147)

Hukuk ıslahatı o zamana kadar tüm reformların kapısına kadar gelip durduğu Aile Hukuku’na da el atıyor ve “medeni nikah gibi yeni bir kurum getirmek istiyordu”. Fakat “hemen eklemeliyim ki, böylesine modern bir ıslahat hareketi, kadınların haklarını hayal dahi ediyor değildi. Belki de hiçbir şey amacın sosyal olmaktan çok politik olduğunu bundan daha iyi gösteremez.” (s. 148) Medeni nikahı gündeme getiren ise “Türk olmayan Osmanlı uyruğu kişilerin evlilik, miras vb. medeni hukuk işlemlerine hükümetin kesin bir şekilde el atma niyetiydi.” (s.148)

***

Cemal Paşa’nın da Suriye’deki zulmü ağır bir şekilde değerlendiriliyor: “Suriyelilerle Arapların gerçek celladı Cemal Paşa”, “bir buçuk yıl boyunca –ağzında sigarasıyla- idam sehpalarının önünde ya da toplumdaki seçkinlerin gençlik çiçeklerini veya soylu ailelerin büyüğü yaşlıları kurşuna dizen idam mangalarının gerisinde durmasına yeterince elverecek gerekçeyi bulabilmek için olayları çarpıtıp utanmazca abart(ıyordu.)” Tıpkı İstanbul’daki İttihatçıların “orta ve batı Anadolu ile Başkent’teki bir halkın tümünü, kadın-çocuk demeden yok etmek için Kafkas sınırındaki bazı olayları istismar etmesi” gibi.. (s.153)

***

Yazara göre Osmanlı Devleti savaşa girmeseydi çok şey kazanır, “Romanya’ya göre kat kat daha iyi durumda olabilir, altın içinde yüzebilirdi.” (s. 160) Abdülhamit böyle bir fırsatı kaçırmazdı. “İtilaf, Türkiye’yi dört başı mamur ve avantajlı bir tarafsızlığa yöneltmek için daha fazla bir girişimde bulunmadı.” (s.160)

***

Yazar veliaht Yusuf İzzettin’in “intihar ettirilmesi”nden (1 Şubat 1916) de Enver’i sorumlu tutuyor. “..sakin, kültürlü dürüst ve yurtsever” veliahtın “on yıldanberi Konstantinopl’un kapıları dışında, Zincirlikuyu’daki güzel bir konakda, dış dünyadan yalıtılmış, bir tür esaret altında ve ciddi bir sinir hastalığı müptelası olduğunu tüm dünya bu heyecan verici olayla öğrendi.” (s. 167) Yusuf İzzettin, İttihat ve Terakki’nin Alman yanlısı “dar, fanatik, maceraperest” tutumuna karşı idi. Savaştan önce yenilenmiş ordu kadrolarının çoğu da kendisi gibi düşünüyordu. Ülkenin savaştan çekilmesini ve onurlu bir barış imzalamasını istiyor. Stuermer, veliahtın suikastı öğrenerek, Almanya üzerinden İsviçre’ye kaçmak üzere iken çıkışının yasaklanığını, sonra da öldürüldüğünü ileri sürüyor. (s.169) Bu sıralarda orduda Enver’e karşı Yakup Cemil liderliğinde bir de darbe hazırlanmıştı. Enver girişimi zamanında haber aldı ve önledi. Yakup Cemil asıldı. 600 kadar girişimci tutuklandı. (s.175)

***

Yazar bütün dökülen kanların baş sorumlusu olarak Enver’i görüyor. “Söylendiğine göre köprü geçişlerinde bilet kesen bir biletçinin ve İstanbul’da cenaze yıkayıcısı olduğu için hakir görülen bir annenin oğlu olan Enver, şimdi, sırf hırsı uğruna evlendiği bir prensesle birlikte bir konakta, altın ve gümüşe boğulmuş bir lüks hayat yaşamaktadır. Jön-Türklerin ve ayrıca onun maceraperest kariyerinden gözleri kamaşmış yüksek sosyeteden birçok Alman kadının ‘Enver’in gerçek portresi işte budur.” (s.174)

Alman gazeteci, buna karşılık, Talat Paşa hakkında daha hoşgörülü. Ona göre Enver’le Talat arasında “gizli, ama derin bir çatışma”, “zekice örtülen kişisel bir nefret” bulunuyor. (s.175) Talat Paşa’da devlet adamı özellikleri var. Fakat Enver’den çekiniyor. O da bir cinayete kurban gidebilir. “Talat’ın karakteri öyleydi ki, onun zulüm politikasının şahsen mağduru olmuş Ermenilerin dahi, kendisinden saygıyla bahsettiklerini ben bizzat duymuşumdur; anladığıma göre, Talat’ın basireti ve ihtiyatlılığı olmasaydı, Merkezi Umumî kliğinin davranışları daha da kötü olacaktı. Ama onun tüm yüksek entellektüel nitelikleri bu olayları izleyen gelişmelerde, gırtlağına kadar ırk fanatizmiyle bir şoven budalalığı ve dar kafalı bir Pantürkizm anlayışıyla hareket etmesini engellemedi; o ırk fanatizmi tüm soylu duyguları boğdu.” (s.178) “Bir gün İttihat ve Terakki Türkiyesi’nin korkunç suçlarının hesabı sorulduğu zaman, yargıç ve tecavüz edilen uygarlığın intikamcısı olan Avrupa, dikkate değer bir önemi olmayan Enver’den çok ve en başta Talat’ı sorumlu tutacaktır.” (s.179)

***

Yazar sonuç kısmında ileriye dönük tahminler yapıyor. Sevr anlaşmasını anahatlarıyla tahmin etmiş. İstanbul için uluslararası bir statü öngörüyor. Sovyet İhtilali’ni hesaba katmadığı için Rusya konusunda yanılıyor: “..Rusya, coğrafi ve stratejik açılardan etkisi ta İskenderun körfezine kadar hissedilecek önemli bir konumu elde tutuyor.” (s.181) Ortaya attığı başka bir soru da Pan-Hellen amaçlarla Batı Anadolu’da yeni bir cephe açılıp açılmayacağı. Bunun “henüz bilinmediğini” söylüyor ve “Türkler ise böyle bir cephede hangi birliklerle karşı duracaklarını boş yere sorup duruyorlar kendilerine!” diyor. (s.182) Bütün bunların Türk ırkının da lehine olacağına inandığını söylüyor. Kitabı “Türkiye’ye karşı beslediği nefretten böyle yazdığımı sanmamamızı isterim Tam tersi! Bu ülkeyi seviyorum. Çok sevimli bir sürü nitelikleri olan, Pierre Loti gibi bir şairin enchanté başlığını hak eden Türk ırkını da seviyorum” diyor. (s.183) “Özünde çok dürüst olan Türk halkı”nın suçlu bir hükümet tarafından felakete sürüklendiği kanısında..

Yazar Almanya’nın saldırgan Weltpolitik’inin iflas ettiği kanısında. Fakat barışcı işbirliğinin verimli bir şekilde devam edeceğini düşünüyor ve temenni ediyor. “Rohrbach’ın ve arkadaşlarının Bağdat demiryolu yarım kalmayacaktır” diyor.(191)

Yazarı biyografisi ve diğer yazdıkları incelenmeli.