Accueil

OSMANLI OKUMALARI

Tarihçinin Mutfağı – 48

Tarih Vakfı’nın davetlisi olarak 21 Mayıs 2002’de yaptığım söyleşi

Taner Timur

Tarihçinin mutfağı”nda konuşmaya geldim; ama, aslını isterseniz formel anlamda “tarihçi” değilim. Okul yıllarımda tarihe özel bir ilgi duymuyordum; yüksek öğrenimimi de tarih alanında yapmadım. Hatta Sivas’ta geçen ortaokul, İstanbul’da geçen lise yıllarımı anımsayarak diyebilirim ki, okullarda öğretildiği şekliyle tarih disiplini benim için daha çok itici oldu. Türk tarihini evrensel tarihin merkezine oturtan bir tarih öğretisiyle karşı karşıyaydık. Her şey Türklerle başlıyor, Türklerle bitiyordu ve tarih dersleri geçmişimizin övgüsünden ibaretti. Oysa okulda anlatılanlar okul dışında kimseyi zerre kadar ilgilendirmiyordu. Herkesin gözü Avrupa’daydı. Niğbolu zaferine, Kanuni’ye, Viyana kuşatmasına pek aldıran yoktu. Her şeyin en iyisi, en güzeli, en doğrusu Batı’daydı. Bu dramatik ikilem sanıyorum bizim nesillerde bir kimlik ve kişilik sorunu yaratmıştır. Biraz zorlayarak şizoid bir gerilimden de söz edebiliriz. Bugünkü tarih kitaplarına bakıyorum da sorunun aynen günümüzde de devam ettiğini, hatta vahimleştiğini hisseder gibi oluyorum.

Lisede en çok ilgi duyduğum dersler felsefe, edebiyat, sosyoloji dersleriydi. Matematiğim de çok iyiydi; ama bizim dönemlerde moda olduğu gibi Fen şubesine girmeyi ve “yüksek mühendis” olmayı pek düşünmedim. Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne de sadece ders programlarına bakarak değil, biraz da -hatta belki daha çok da- alacağım bursu düşünerek girdim. Toplum bilimlerini  doğa bilimlerine yeğlemiyordum; fakat bir emekli öğretmen çocuğu olarak her şeyden önce bir bursa ihtiyacım vardı. Menderes enflasyonunu, memur hayatının en sıkıntılı günlerini yaşıyorduk.

S.B.F.deki yıllarım benim için son derece ufuk açıcı oldu. Bunun başlıca nedeni okuduğumuz derslerin içeriği değildi. Doğru dürüst ders kitaplarımız bile yoktu; derslerin çoğunu “teksir”lerden öğreniyorduk. Teksirleri en fazla okuyanlar da genellikle en iyi notu alıyorlardı. Zaten birbirimize “kaç kere okudun?” diye soruyorduk. Fakat mutluluğumun Fakülte sınırlarını aşan nedenleri vardı. Tarihimizin en özgür dönemlerinden birini yaşıyorduk. Bir kısım hocalarımızın çıkardığı Forum dergisi de kısmen bu özgürlüğün ürünüydü, kısmen de bu özgürlüğü pekiştirmeye çalışıyordu. O zamanlar hepimiz “Forumcu”yduk. Kısaca 27 Mayıs’a giden o yıllarda (1954-58 arası) SBF, Türkiye’nin en özgür mekânlarından biriydi. Her şeyin tartışıldığı, her şeyin konuşulduğu bir yerdi. Bunları söylerken, yine de soğuk savaş yıllarında olduğumuzu; Marksizm ve komünizmle ilgili tabuların bütün haşmetiyle devam ettiklerini de eklemem gerekiyor. Fakat, Atatürkçü ve milliyetçi gençler olarak bizler, her şeye rağmen kendimizi özgür hissediyor ve bu eksiklikleri hiç de önemsemiyorduk! Ne var ki, yine o yıllarda Menderes iktidarı, üst üste kazandığı seçim zaferleriyle başı dönmüş bir halde, antidemokratik bir yola sapmıştı. Mevcut özgürlükleri de kısıtlayan kanunlar ardı ardına çıkıyordu. Bu nedenle demokratik mücadele de gündemdeydi. İşte bu demokratik mücadeleyi de en düzeyli bir şekilde Forum Dergisi temsil ediyordu.

Forum dergisi batılı modele daha uygun bir demokrasiden, Keynesçi anlamda planlı bir ekonomiden yanaydı. Oysa bir yandan da Menderes’in planlamayla “plan mı? pilav mı?” diye alay ettiği yılları yaşıyorduk. O sıralarda kafamıza yerleştirilen “planlı ekonomi” fikri, sanırım daha sonra sosyalizme ilgi duymamızın nedenlerinden biri oldu.

Benim Mülkiye’deki öğrenciliğimin büyük bir kısmı kütüphanede geçiyordu. Üçüncü sınıfta siyasi şubeye (bugünkü uluslararası ilişkiler bölümü) girdiğim zaman Fransızca biliyordum. Orada İngilizcemi de okuduğumu anlayacak kadar ilerlettim ve fakülteyi bitirdiğim zaman iki dilde kitap okuyabilecek bir düzeye gelmeyi başardım. Ama derslerle aram çok iyi değildi. Zaten birçok derse devam da etmiyordum; bu yüzden başım sıkıntıya da girdi.

Bütün bunlarda “tarih nerede?” diye soracaksınız. Doğrusu “tarih ilmi” ile SBF’de de karşılaştığımı söyleyemeyeceğim. Uluslararası ilişkiler bölümünde Ahmet Şükrü Esmer’in okuttuğu tarih dersi klasik bir diplomasi tarihiydi ve kafamda, içinde yaşadığımız toplumun maddi ve manevi mirası hakkında hiçbir soru işareti yaratmadı.

1958’de Fakülte’yi bitirdikten sonra Anayasa Hukuku kürsüsüne asistan oldum. Burada şansım iki açıdan yaver gitti. Birincisi Anayasa Hukuku normal (veya “katı”) bir hukuk dalı değildi. Daha çok siyaset bilimine, hatta sosyolojik araştırmalara açık bir hukuk dalıydı. Hukukun temel prensipleriyle, insan haklarıyla, hatta hukuk felsefesiyle iç içeydi. Bütün bunlar benim fikri eğilimlerime çok uyuyordu. İkincisi de kürsü başkanımız Prof. Bahri Savcı son derece demokrat, gençlerin çalışmasına yardımcı olan çok açık fikirli bir insandı. Ayrıca Forum dergisinin de önde gelen yazarlarındandı. Onunla çalışmak, daha doğrusu onun asistanı olmak benim için çok mutlu bir olay oldu. Ne var ki Anayasa Kürsüsü de benim tam istediğim bir yer değildi.

1959 ile 62 yılları arasında, 27 Mayıs atmosferi içinde karışık bir kafayla bir doktora tezi verdim. Kafam karışıktı; çünkü Anayasa ilga edilmiş, “Kurucu Meclis” kurulmuş, her şeye sil baştan yeniden başlanmıştı. Fakat beni, daha doğrusu bizim nesli en çok sarsan şey on yıllık parlamenter tecrübenin iflasla noktalanmış olmasıydı. Kısaca, düşündürücü olan bizzat 27 Mayıs’ın kendisiydi. Bu durum genç nesli siyasal rejimlerin temelleriyle ilgili yeni ve köklü (radikal) arayışlara sevk etti. Yeni devletçilik fikri bu ortamda ortaya atıldı; Sosyalist Kültür Derneği bu günlerde kuruldu; Yön Dergisi bu koşullarda yayın hayatına başladı. Ben de ilk yazılarımı, söylediğim arayışlar ve tereddütler içinde, Yön dergisinde yazmaya başladım.

1962’de bir bursla Fransa’ya gidene kadar yazdığım dört beş yazı içinde ilerdeki arayışlarıma en çok ışık tutacak olanı, sanıyorum ki, Fransız siyaset bilimcisi J. Lambert’in Latin Amerika ülkeleriyle ilgili kitabını tanıtan makalem oldu. Doğan Avcıoğlu’nun önerdiği bu kitapta Latin Amerika’da toprak ağalığının (Latifundia, Hacienda vb.) demokratik işleyişi engelleyen etkileri söz konusuydu. Söylenenlerin çoğu bizim toplum için de geçerliydi. Kısaca Türkiye’de çok demokratik de olsa yeni bir Anayasa ile bir özgürlük rejimi kurmak pek mümkün görünmüyordu.

1962 sonlarında Rockefeller bursuyla Paris’e gittiğim zaman böyle bir ruh hali içindeydim. Bu benim ilk yurt dışına çıkışımdı. Bursum maddi olarak tatminkârdı ve üzerimde hiçbir kontrol yoktu. Kısaca kendime göre ideal şartlardaydım. Gerçi ilk andan itibaren çok farklı bir değerler sistemi içine düştüğümü farkındaydım ve sarsıcı bir kültür şoku yaşıyordum; fakat, bu kavramlarla ifade etmesem bile, kimlik sorunu, kültür sorunu ve tarih sorunu açılarından çok öğretici bir konuma yerleştiğimi de hissediyordum. Ciddi bir tarih tecessüsü bende ilk kez böyle “yabancı, fakat büyüleyici” bir ortamda doğdu. Bir program yaptım; Sorbon’da yararlı olacağını düşündüğüm doktora ve lisans kurlarını izlemeye başladım. Bunun dışında da her gün Le Monde okuyor, ulaşabildiğim her kanaldan Paris kültür hayatını oluşturan akımları yakından izlemeye çalışıyordum.  Le Monde’un adını özel olarak anmamın nedeni var; çünkü, kırk yıldır okuduğum bu gazete, sorunları evrensel çapta düşünme alışkanlığı kazanmamda bana çok yardımcı oldu. Bu elbette ki  her konuda orada yazılanları benimsiyordum demek değil; Le Monde’un ince milliyetçiliğine zaman zaman çok öfkelendiğim de oluyordu; fakat bir toplum bilimci ve tarihçi için elzem olduğuna inandığım evrensel perspektif, dünyanın en iyi gazetelerinden biri olan bu Fransız gazetesinde kuşkusuz mevcuttu.

O yıllarda Paris’te üç dört tane önemli düşünür arasında ciddi bir tartışma  vardı. Bunlardan birincisi Claude Lévy Strauss’un yapısalcılığı (structuralisme) idi. Yapısalcılık çok tutulan, diğer tüm düşünce ekollerini etkileyen bir akımdı. Fakat somut tarihe karşı verimli bir açılım sağlamıyordu.  İkinci akım komünist partisinin en önemli entelektüeli olan Roger Garaudy tarafından temsil ediliyordu. Garaudy, tam o sıralarda yayınlanan “İnsanın Perspektifleri” başlıklı ünlü eserinde marksizmi donmuş halinden çıkarıp diyalog haline sokan, canlı bir marksizm’in bayraktarlığını yapıyordu. Tezi kısaca şuydu: Marksizm her türlü düşünceyle temasa girer ve onları entegre edebilir. Yani, idealist bir felsefeye de dayansalar, onları toptan reddetmesi şart değildir; onların en önemli katkılarını  alarak zenginleşebilir. Bu süreçte  onları da kendisinin bir parçası yapar; çünkü buna kuruluşu, yapısı müsaittir.

Üçüncü akım ise Sartre’ın varoluşçuluk felsefesiydi. Aslında en popüler, dünya çapında en çok ismi geçen de oydu. Ama Sartre da 1960 da  Kritik Aklın Eleştirisi diye bir kitap yayınlamış ve Marksizm’i XX. yüzyılın felsefesi ilan etmişti. Eski fikirlerini yadsımıyordu; fakat artık varoluş felsefesini sadece marksizmin antropolojik temeli olarak görüyordu. Tabii Marksizm’i Garaudy gibi yorumlamıyordu ve bu yüzden aralarında tartışma vardı. İşte beni heyecanlandıran tartışma buydu. Böylece o ana kadar donmuş, modası geçmiş bir düşünce olarak gördüğüm (daha doğrusu bize öyle öğretilmiş olan) Marksizm’e, Paris gibi bir kültür merkezinde, canlı bir felsefi tartışma bağlamında ilgi duymaya başladım. Bu tartışma Türkiye’de de izleniyordu. Hatta Mihri Belli Garaudy’nin İslamla diyalogu savunan bir incelemesini Türkçeye de çevirmişti. Bunu okuyan Niyazi Berkes de sinirlenmiş “Kim bu adam? Yoksa Müslüman mı olmuş?” diye (sanıyorum Yön dergisine) bir mektup yollamıştı. O zaman çok gülmüştük. Anlaşılan Garaudy’yi tanımıyordu. Fakat böylece farkına varmadan müthiş bir kehanette bulunmuş oldu; çünkü izleyen yıllarda, Garaudy -kuşkusuz kendine özgü hesaplarla- “Müslümanlığı seçtiğini” ilan etti.

1964 sonbaharında Türkiye’ye döndüğümde ülkede marksist yaklaşımla tarihimize eğilen, toplumumuzu üretim biçimi, üretim ilişkileri, üretim güçleri gibi kavramlarla açıklamaya çalışan akımın egemen hale geldiğini gördüm. Özellikle Osmanlı toplumunun feodal mi yoksa Asya Tipi Üretim Biçimi mi olduğu hırsla tartışılıyordu. O kadar ki tarihçilikle hiç ilgisi olmayan bazı meslek sahibi kimseler (mühendisler, doktorlar, avukatlar vb.) de işlerini güçlerini bırakmış ATÜT tartışmalarına dalmışlardı. Bizim sınıftan da, o yıllarda daha çok felsefeye ilgi duyan Mete Tunçay ve Devletler Hususi Hukuku kürsüsüne giren Gündüz Ökçün tarih araştırmalarına kaydılar ve değerli eserler verdiler. Bir ara Dış İşleri Bakanı da olan Gündüz’ü, maalesef, genç yaşta kaybettik.

Paris’ten döndükten sonra bir doçentlik tezi hazırlamam gerekiyordu. Bizim zamanımızda işler nispeten kolaydı; yüksek lisans, yardımcı doçentlik gibi dereceler yoktu. Önce doktor, sonra da doçent oluyorduk.

Ben de doçentlik tezim için “Türk Devrimi’nin Tarihi Anlamı ve Felsefî Temeli” gibi gayet mütevazi (!) bir konu seçtim. Kuşkusuz birikimim bu başlık için hiç de yeterli değildi. Fakat Paris’ten şevkle dönmüş genç bir asistanın heyecanını da kimse kırmadı. Sadece kürsü arkadaşım Deniz Baykal’dan duyduğuma göre, Fransız ölçülerini benimsemiş olan rahmetli Turan Güneş hoca “böyle tez konusu olur mu?” demiş. Tamamen haklıydı; ama, oldu işte! Oturdum, çalıştım, yazdım; tezim başarıyla kabul edildi ve Fakülte yayını olarak da yayınlandı. Jürimde bulunan rahmetli Tarık Zafer Tunaya hocanın, kendi sahasında oynayan bu iddialı gence biraz da hayretle baktığını anımsar gibi oluyorum. Sonraları, çok yakın olmasa da, çok iyi ilişkilerimiz oldu.

Tezimde Osmanlı tarihini, alt yapıların tayin edici rolünü belirtmekle beraber,  daha çok üst yapı açısından ele alıyor ve  modernleşme denilen süreci “kültür ikileşmesi” olarak değerlendiriyordum. Kırk yıl sonra bakıyorum da, farkına varmadan, bize benzer toplumlarda sık sık ileri sürülen “şizofrenik” tanılı bir analiz yapmışım. Bugün de farklı terimlerle aynı şeyi düşünüyorum ve bu konuda (biraz da çekinerek!) yeni bir yayın yapma hazırlıkları içindeyim.

Bu söylediklerim tezin “tarihi” kısmıyla ilgili; felsefi kısımda ise Türk Devrimi’nin “pozitivist” temele dayandığı düşüncesini ileri sürmüştüm. Bu düşünceyi ilk ortaya atan ben değilim; ama, sanırım ilk kez bu fikri az çok sistemli bir şekilde savunan ben oldum. Günümüzde artık herkes Kemalist pozitivizmden bir “mütearife” imiş gibi söz ediyor. Çoğu kez de (özellikle İslamcılar açısından) o dönemi ve laikliği yermek için! Oysa pozitivizm Latin Amerika’dan Japonya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada, toplumların modernizme geçiş çabalarında önemli bir araç olmuştur. A. Comte’un sloganını  bayraklarına  işleyen Brezilyalılar Paris’te bir de pozitivizm müzesi kurmuşlar. Garip gibi görünüyor, ama, bugün en pozitivist ülke olan Amerika, aynı zamanda Batı’da en dindar ülkedir.

Madem ki Devrim’le ilgili çalışmamdan söz ediyorum bir de rahmetli Şevket Süreyya Aydemir’i anmam gerekiyor. Asistanken ara sıra evine gider sohbetlerini dinlerdik. O sıralarda Tek Adam’ı yazmaya başlamıştı. Bize Atatürk dönemini ve Sovyet tecrübesini büyük bir coşku ile anlatırdı. Zaman zaman şevkinin kırıldığını söylediğini de hatırlıyorum. Fakat üç ciltlik kitabını bitirdi ve bu konuda şahsen benim de çok şey borçlu olduğum bir referans kitabı meydana getirdi.

Türk Devrimi kitabımın Osmanlı tarihiyle ilgili uzun giriş kısmı bana sonradan hayli sathi geldi;  o kısmı çıkararak “Devrim” kısmını daha da geliştirdim. Tarihi maddeci yaklaşımla, devrim felsefesinin nasıl bir sınıfsal temele dayandığını daha zengin veriler bağlamında tartıştım. Bugün (1993’de yaptığım eklemelerle birlikte) 12 Mart ve 12 Eylül baskı dönemlerine rağmen beşinci baskıyı yapmış bulunuyor.

Ben doçent olduktan sonra Fakülte’de “Türk Siyasal Hayatı” isimli yeni bir kürsü kurulmuştu. Bu başlık, geleneksel akademik standartlara pek uymasa da, benim eğilimlerime bir hukuk kürsüsünden çok daha fazla yanıt veriyordu. Hemen oraya geçtim. Kürsü başkanı o sırada bizim fakültede bulunan Şerif Mardin’di. Aynı günlerde Deniz Baykal da   bu kürsüye katıldı. Fakat çok geçmeden Mardin, Boğaziçi Üniversitesi’ne gittiği için kürsü yönetimi bana kaldı. Zaten yönetilecek pek bir şey  yoktu; birkaç dersimiz vardı; onları veriyorduk. Fakat tarih ve toplum bilimler sentezine dayanan bir yaklaşımın o sıralarda uyandırdığı ilgiyi göstermek için bir sınavdan söz etmek isterim. Bu sınav kürsümüzün açtığı bir asistanlık sınavıydı. Kürsüye çok ciddi niyetlerle beş aday müracaat etti ki, şimdi bunlardan biri hariç, hepsi de profesör ve bilim dünyasında adları bilinen arkadaşlar: İlkay Sunar, İlber Ortaylı, Zafer Üskül, Kurtuluş Kayalı. Bir de en genç, yeni mezun bir aday vardı ki,  o  da daha sonra gazeteciliği seçti ve bu alanda isim yaptı. Bu aday da Okay Gönensin’di. Bu liste, bence, o sıralarda farklı bir tarih anlayışına duyulan ilgiyi gösteriyordu; bir ölçüde de “böyle kürsü mü olur?” diyen kimi meslektaşlarımı yalanlıyordu.

12 Mart darbesi ve yarattığı uzun süreli baskı ortamı dolayısıyla 1970’ler benim için kaybolmuş yıllar oldular. Her an göz altına alınmak, tutuklanmak, işkence görmek tehdidi altında yaşıyorduk. Nitekim bizlerden hiç de daha radikal fikirlere sahip olmayan bir takım arkadaşlarımız gördüler de! Tamamen keyfi ve despotik bir siyasal ortamda yaratılmıştı. Ciddi bir konu üzerinde konsantre olmak, kaygısız bir şekilde çalışmak olanaksızdı. O dönemde kitaplar yazılmaktan çok yakılıyorlardı.

Bu dönem içinde  1974-77 arası Fransa’da geçirdiğim üç yılı ayrı tutmalıyım. Bu yıllarda Paris’te Fransız Ulusal Kitaplığını karargâh edindim ve her gün muntazaman orada çalışarak klasik dönem Osmanlı Toplumu’nun üretim biçimini kavramaya çalıştım.  Bu da profesörlük tezim oldu ve 12 Eylül’den bir ay kadar önce (adeta kıl payıyla) profesörlük sıfatı kazandım.

12 Eylül darbesi sırasında Paris’te Unesco’daki işini bırakmamış olan eşimin yanında bulunuyordum. Kenan Evren’in ilk mesajlarını, özellikle üniversitelerle ilgili söylediklerini dinledikten sonra istifamı yollamanım çok daha uygun düşeceği kanısına vardım. Ve öyle de yaptım.

1980 ile 1992 arasındaki yıllarım Paris’teki Ulusal Kitaplıkta geçti. UNESCO’daki işi sayesinde ailenin geçimini sağlayan eşim sayesinde iş aramak, ona buna ağız eğmek zorunda kalmayışımı da burada minnetle anmalıyım. Adeta Ulusal Kitaplığın bir memuru gibi sabahtan akşama oraya devama başladım. Bir üniversiteye bağlı değildim; ama, diyebilirim ki akademik açıdan en verimli yıllarım bu yıllar oldu. Bu dönemde üç kitap, bir çok makale yazdım; Fransa, Almanya, İsviçre ve Türkiye’de bilimsel toplantılara katıldım, konuşmalar yaptım, tebliğler sundum. 2002 yılında, hukuken mümkün olur olmaz, derhal ülkeye eski Fakülte’me döndüm. 2002 yılında emekli oluncaya kadar da hem ders verdim, hem de üç yeni kitap daha yayınladım.

Sözü daha fazla uzatmadan bu ve daha önceki çalışmalarım hakkında önemli gördüğüm, tarihe bakış açımı daha net açıklayabileceğini sandığım birkaç şey söylemek isterim. Ben tarihimizin her dönemine ait çalışmalar yaptım. Klasik dönem, XIX. yüzyıl, Kemalist Devrim, çok partili hayata geçiş vb. Böyle bir anlayışın, daha çok dar bir alanda uzmanlık çalışmasına prim veren “tarihçilik” anlayışına uygun olmadığını biliyorum. Bu yüzden de, konuşmama başlarken “bir anlamda tarihçi değilim” dedim. Şahsen bu telakkiye en yakın çalışmaları XIX. yüzyıl Osmanlı Toplumu ile ilgili olarak yaptım. “Osmanlı Çalışmaları” başlığı altında topladığım incelemelerimi hazırlarken Fransız Dış İşleri arşivlerinden ve dönemin Fransız ve İngiliz gazete ve dergilerinden de yararlandım; özgün çözümlemeler yaptım, yeni tezler ortaya attım. Fakat asıl önemli gördüğüm ve çalışmalarımda ön plana aldığım iki ilke vardı. Birincisi tarihi olaylara daima sosyolojik bir kavramsal çerçevede bakmaya çalışıyordum. Siyasal Bilgiler çıkışlı olmam, Fransa’da geçirdiğim uzun yıllar, sosyoloji ve felsefe okumalarım sanırım tarihe bakış açımı epeyce genişletti. İkincisi ise, tarihimizi hep Batıyla karşılaştırmalı olarak, evrensel tarih boyutları içinde değerlendirmeye çalıştım. On beş milyon civarında bir kitap koleksiyonunu barındıran Fransa Ulusal Kitaplığında bu kadar uzun süre çalışma olanağı bulmam, yaşamımda hiç hesapta olmayan bir şans olmuştu. Daha önce sözünü ettiğim ve benimsediğimi söylediğim Marksist yaklaşıma gelince, bugün onun tekrar, soğuk savaş yıllarında olduğu gibi donmuş kalıplardan ibaret bir “ideoloji” olduğunu savunan görüş ağırlık kazanmış görünüyor. Bu eğilimi kültür hayatı bakımından çok üzücü buluyorum. Bence asıl “ideolojik” yaklaşım, şu veya bu nedenle Marx, Engels ve daha nice (binlerce) Marksist tarihçiyi okumamış, okumaya gerek görmemiş, dar ufuklu kimselerin yaklaşımıdır. Asıl marksizmi çöken Sovyet rejimine göre değerlendiren bakış açısı siyasal bir ön yargı, daha doğrusu bir saplantıdır. Elbette bir tarihçi Marksist olmak zorunda değildir. Fakat en azından tarih çalışmalarına bu kadar büyük katkılarda bulunmuş bir teorik ve metodolojik gelenek hakkında konuşurken daha dikkatli, daha açık olmalıdır. Her fırsatta Marx hakkında övgüler yağdıran, Annales Okulu kurucularından Fernand Braudel örneğini burada hatırlatmak isterim.

Her kitabımda özgün olduğunu düşündüğüm, fakat beklediğim tartışmayı yaratmamış olan görüşlerimi özetlemek isterdim. Fakat, zaten uzun olan bu konuşmayı daha da uzatarak sabrınızı tüketmek istemem. Yine de “mutfağımda” olan (çiğ veya pişmiş) malzemeden epeyce söz ettiğim kanısındayım. Artık tarihçi miyim, değil miyim? takdir sizindir.