GİBB, ELİAS JOHN WİLKİNSON

ANASAYFA

GİBB, ELİAS JOHN WİLKİNSON; A History of Ottoman Poetry; Londra, 1900. (6 Cilt)

Genç yaşta hayattan ayrılan ünlü Oryantalistin (1857-1901) klasikleşmiş eseri. Sadece Osmanlı yazınını değil, Osmanlı zihniyetini de anlamamıza yardımcı olacak ip uçları veriyor. Yazar hakkında onunla kişisel dostluk kurmuş şair Abdülhak Hamit şu tabloyu çizmişti: “Mr. Gibb’e gelince bu İskoçyalı şair ve edibi en büyük üdebâyı Osmaniyden –yahut Türk üdebâsından- addedebiliriz. O hem de bizim için bir müverrih-i edebiyattı. Mensûr ve manzum, cedîd ve kadîm, meçhul ve malum, bizde ne yazılmışsa Gibb okumuş ve yazmış, aramış, bulmuş, hıfzetmiş, zabt ve kaydetmiş ve birçoklarını tercüme eylemiştir. Hiç şüphe etmem ki o bir harika idi. İskoçya ve İngiltere’den çıkmayarak doğduğu memlekette kendi kendine okuyup öğrendiği Türkçe’yi asr-ı hâzırda tekellüme başlayan dilsizler gibi, gayet yavaş ve düşünerek söyler, fakat suhuletle ve pek güzel yazardı. Bana gönderdiği Türkçe mektupların bir ikisini o zaman İstanbul’da çıkan Gayret ceride-i edebiyyesinde neşrettirmiştim. Pek çokları bu mektupların bir ecnebi kaleminden çıktığına inanmamış ve bu yazılarda benim tashihâtım bulunduğuna zahip olmuştular. Ancak ben eminim ki onları tashih etmek hatasında bulunmamıştım” Bu satırlar, Şairin Browne hakkındaki gözlemleriyle, şöyle devam ediyor: “Profesör Browne, o da bir müsteşrik, bir Hayyamperest ve bir lisan-şinâsı İranî idi. Firdevsî, Hayam, Sadi, Hafız ve bütün ekâbir-i şuarâyı Acem ezberinde ve İran tarihi, İran muhabbeti ve İngiltere’nin İran siyaseti hâfıza-i âzerisinin mahfaza-i diğerinde idi. Cambridge darülfünununda muallim bulunan bu zat İran sefiriyle görüşürken coşkun bir İranlı ve benimle konuşurken Türk ve Azerbaycanlı olurdu. İstanbul Türkçesiyle Tebriz Türkçesi arasında nâtıka perdâz olur ve bir aşk-ı mahrurâne ile takip ettiği Acem mefahirini tasvir ve takrir etmek için İngiliz lisanında kendisini kem-nüvis ve kem-âvâz bulurdu. Bende bu İngiliz dostun pek sevimli yazıları vardır.” (Abdülhak Hâmid’in Hatıraları; hazırlayan İnci Enginün, İstanbul, Dergâh Yayınları, 1994. s. 201-202)

Sunuş’ta, yazar son elli yıl öncesine (1850 öncesine) kadar Osmanlı edebiyatı ile Osmanlı şiirinin karıştığı kanısında. Edebi amaçlı düzyazı da (Hümayunname, Hamse-i Nergisi vb) şiirdeki çizgiyi izliyor. Hammer’in meşhur eseri (Geschichte der osmanischen Dichtkunst bis auf unsere Zeit, Pesth, 1836-38; 4 cilt) daha ziyade bir sözlük; “Tezkire”lerin çevirisi. Gibb, kitabının Hammer’inkini tamamlama iddiasında olduğunu yazıyor. Osmanlı şiiri “her tarafından öylesine sert ve sıkı kurallarla kuşatılmış ki, sanki bireyselliğe ve doğaçlamaya giden tüm yolları kapamak için kasden yapılmış bir suikast izlenimi veriyor.” (s. x)

Köken: Karakter ve alan.

Osmanlı şiiri iki önemli branşa ayrılıyor: 1) Eski Okul, ya da Asya Okulu; 2) Yeni Okul, ya da Avrupa Okulu.

Eski Okul beş buçuk yüzyıl egemen oldu ve dört döneme ayrılıyor. 1) 1300-1450 arası; 2) 1450-1600 arası; İran etkisi ve Cami’nin liderliği; 3) 1600-1700: İran etkisinin yoğunlaşması; 4) 1700-1850: Belirsiz bir dönem. İran etkisi sürerken ona karşı tepkilerin uç vermesi.

Türkler bireysel dehalar çıkaramadı; “çünkü bu ırkın gerçek dehası spekülasyonda değil, eylemde yatıyor.” (s. 6) Ve ırklarına uygun bir şiir geliştiremediler..

Daha Selçuklu döneminde Farsça Saray’a egemen olmuştu. (s.10) Osmanlılar da ilk edebi eğitimlerini Selçuklulara borçlular. (s. 11) İran şiirinin ilk altın dönemi geçtikten sonra mistikler egemen olmuştu. Böylece Türkler iki sistemi bir arada buldular. Şiirsel, mistik ve felsefi ögeler bu iki sistemde birbirine karışıyordu. Şairler mistik yöne felsefi yönden daha fazla ağırlık veriyorlardı. En iyi örnek Cami’nin Yusuf ile Züleyha’ya girişindeki “muhteşem kanto”. (Browne tercüme etmiş; “Religeous System of the World”, 1893).

Allah, yani Gerçek ve Mutlak güzellik bu dünyada görünmek istiyor. Mutlak Olan (Absolute-Beeing) sadece onun negasyonu ile, Olmayan (Not-Beeing) tarafından bilinebilir. Mutlak Kötülük yoktur. (s.18) İnsanın doğası ikili yapıdadır: Olan ve Olmayan’dan; İyi ve Kötü’den oluşur. Böylece insanın çabası Olmayan (Not-Beeing) kısmını atmak ve “Olan” ile buluşmaktır. Nasıl? Kendi kendini “fethederek”; bunun da yolu “Aşk”tır. (s. 20) “Sadece aşk ile insan ruhu ilahi kaynağına dönebilir ve gerçekle bütünleşerek nihai amacına ulaşabilir!”: En el-Hak! (s.20)

Mistik şiir dilinde aşık insan, maşuka Allah. (s. 21-22)  Şarap da mistik aşkı temsil ediyor. Şiirlerde mistisizm ve materyalizm karışık!.. “Hovardayı (libertin) zevklendiren bir şiir, sofuyu da cezp edebiliyor!” (s. 23)

Yazar Doğu zihniyetini hep farklı buluyor. Doğulu ayrıntıyı görüyor; bütünü göremiyor. “İran şiirinin ruhu Türk dehasına aykırıdır; birçok hususta tam karşıtıdır. Türk ruhu basit, İran ruhu incedir. Türk halk türkülerinin nesnelliği Acem edebi dizelerinden daha az uçta değildir.” (s. 29)

İran şiiri çok yüceltiliyor. Osmanlı şiiri daima halk için “kapalı bir kutu” oldu. (s. 31) Tüm İslam kültürü iki daldan besleniyor: Din semitik daldan, felsefe de Helenistik daldan!.. Sufi olmayan şairler bile şiirde sufiliğin egemen kıldığı kalıplar içinde!..

“Türkiye’de filozoflar, İskenderiye kökenli ‘emanations’ doktrinini kabul etmekle birlikte, asıl dikkatlerini sistemin Aristocu yönlerinde yoğunlaştırıyorlar; sufiler ise, Doğa olaylarının Aristocu açıklamalarına katılsalar da, kendilerini hemen tamamen tezofik yönlere hasrediyorlar.” (s. 39)

Felsefe:    A) Hikmeti Nazariye,

1) İlmi İlahi: Teoloji veya metafizik;

2) İlmi Riyazi;

3) İlmi Tabii: Fizik;

B) Hikmeti Ameliye;

1) İlmi Ahlak;

2) İlmi Tedbir’ül Menzil: Ekonomi;

3) İlmi Tedbir’ül Medine: Siyaset bilimi.

Türkçede Hikmeti Ameliye hakkındaki klasik kitap Kınalızade’nin Ahlak-ı Alai sidir. (s. 41, not 1)  Yazar felsefi sufilik unsurlarını uzun uzun anlatıyor. (s. 33-67) Sufilikte hedef Allah’la birleşmek ki bu da ancak azizlerin kudreti dahilinde. (s.63) Asetlik ve inziva sufiliğin değerleri arasında. Temel araç ise AŞK; neoplatonist kökenli AŞK!! Yunan düşüncesinin egemen olduğu bu alanda  Allah’a götürecek en uygun aşk objesi kadın değil, gençlik! (s. 64) Türklerde bu sadece bir edebi kural. Halkın gerçek sesinin işitildiği türkülerde bu tip aşk yok. Edebi şiirde de kadına olan aşkla yan yana ve rekabet halinde; zaten sonunda mağlup oluyor. (s. 65)

Mısra-dize biçimi, Prosodi (sağdeyi, tecvit), Retorik.

İranlılar “İran mısrası”nı Araplardan almışlardı. “Bu Farslaşmış Arap sistemine Osmanlılar, XVII. yüzyıl sonlarında, ulusal espri edebiyatta kendini hissettirmeye başlarken, kendi halk şiirlerinden kaynaklanan yeni ve çok basit bir dize şekli eklediler ve böylece güçlenen sistem, 1879’da büyük reformcu (Abdülhak) Hamit Bey’in  devrimci kabul edilen bir yolla Türk şiirine bazı batılı dize biçimlerini sokmasına kadar tek başına yürürlükte kaldı.” (s. 70)

Yazar, İran etkisinin damgasını vurmasından önceki Türk edebiyatında üç önemli kitap satıyor: 1) Kutadgu Bilig (1069-1070). Yusuf Has Hacip’in Kaşgar’da, Uygur lehçesinde yamış olduğu kitap. Türklerin o zamanki toplumsal ve moral sorunlarını kral, vezir ve çocuklar arasındaki konuşmalarla sunuyor ve çözmeye çalışıyor. Mesnevi biçiminde kaleme alınmış. 2) Divan-ı Hikmet. Ahmet Yesevi Hoca’nın, Kutadgu Bilig’den elli yıl kadar sonra, Uzbek veya Çağatay lehçesinde yazmış olduğu eser. İlk cildi kaybolmuş. Dörtlükler halinde, mistik konularda şiirler. 3) Yusuf ile Zeliha. 1233’te, Buhara’da Ali adında biri tarafından kaleme alınmış. Dörtlükler halinde; ilk üç mısra kafiyeli; dördüncü mısralar da kendi aralarında kafiyeli. Başlangıçda hece vezniyle aruz vezni bir arada, rekabet halinde kullanılıyorlardı. XV. yüzyılda hece vezni sahneden çekildi. Tüm teknikler, İran aracılığı ile alınmış Arap teknikleri idiler. (s. 73-74)

On sekiz çeşit mısra şekli var. 1) Mesnevi (AA, BB, CC); 2) Mısra-ı Azade; 3) Beyt; 4) Gazel: AA, BA, CA, DA. En çok kullanılan şekil. Gazellerde temel konu her safhasıyla aşk. Gazel, muhtemelen, diğer 17 şekilde yazılandan daha çok miktarda gazel yazıldı. (s. 81) Temel konusu aşk, fakat her konuda (kahvenin girişi dahil) gazel yazılmış. Daha çok da aşk, mey, saki vb. hakkında.. En büyük üç gazelci: Fuzuli, Baki (2. dönem) ve Nedim (4. dönem). (s. 83).  5) Kaside. Biçimi gazel gibi; fakat, daha uzun. İki kısım. İlk kısım Nesib; ikinci kısım da Maksud! (s.84) Daha sonraki şekiller: 6) Kıta, 7) Müstezad, 8) Rubai, 9) Tercii bend, 10) terkibi bend, 11) Murabba, 12) Muhammes, 13) Müseddes, 14) Müsebba, 15) Müsemmen, 16) Mütessa, 17) Muaşşer. Buraya kadar hepsi Arap vezninden çıkarma. Sadece, 18) “Türkü” saf Türk kökenli ve “Türk ulusal karakterinin beliğ bir tanığı”. (s.95) Şarkı da Türkî’nin Arap vezni ile söylenen şekli. Türkü, yazara göre, Fars öncesi Türk halk şiirinin kalıntısı. (s. 95) Üçüncü dönemin sonunda tekrar ortaya çıktı.

İlmi Belagat (Arabo-Persan retorik ilmi): 1) İlmi Ma’ni; 2) İlmi Beyan: a) Teşbih, mecazı mürsel; b) İstiare, kinaye; 3) İlmi Bedii: a) Tezat, b) Mübalaga, c) Telmih, d) Rücu; e) İktibas vb.. (s.111)

Tarihi Panorama

1) 1300-1453. Batı Türklerinde şiirin doğuşuna Mevlana Celadeddin Rumi liderlik yaptı. İlk dönemde en büyük etki ondan geldi. Mistik nitelikli bir etkiydi. (s.126) Dönemin sonlarında, Timur istilasından sonra Nizami etkileri başladı. Dönemin karakterini teşkil eden naiflik, Nizami etkisiyle biraz sofistike olmaya başladı.

2) 1453-1600. Hüseyin Baykara’nın sarayında lirik ve romantik şairler yükseliyor. Lirik şair Ali Şir Nevai. Doğu Türkçesi’nin (Çağatayca) yücelticisi. Hafız’ın izinde. Romantikler ise Cami’nin izinde. İlk dönemin şekillendirici güçleri Batı Türkçesine yazınsal bir nitelik kazandırmamıştı. Bunu Ahmet Paşa başlattı. “Nevai’nin İstanbul’a gönderdiği gazeller Ahmed’in eline geçince onun gözleri açıldı.” (s. 128). 150 yıl boyunca Ali Şir Nevai Osmanlı liriklerine, Cami de Osmanlı romantiklerine ilham verdi. Dönem Baki ile (1600’de öldü) zirveye ulaştı.

3) 1600-1700. Fars şiiri ile Urfi ve Feyzi gibi şairler ön planda. Ton yumuşadı; şiire taze terimler girdi. Dönemin büyük ismi Nefi. “Osmanlı şiirinde İran etkisi bu dönemde zirvesine ulaştı.” O ana kadar korunabilmiş bir çok Türkçe sözcük yerini Farsça ve Arabo-Fars sözcüklere bıraktı. (s.  29) Dönemin sonlarına doğru Nabi adlı bir şair çıktı. O da çağdaşı İranlı şair Saib’in etkisiyle Osmanlı şiirine didaktik bir stil verdi. (s. 130)

4) 1700-1850. Eklektizm dönemi. Fars etkilerine başkaldırı var; fakat açık ilkelere dayanmıyor. Bu dönemde İran’da da “Usta” yok.

Dönemim en usta şairleri Nabi ile Şevket. XIX. yüzyıl başlarında İrancı akım yeniden canlanıyor; fakat Şevket ayarında bile bir usta yok. Eski Osmanlı Okulu böyle bitiyor. (s. 131)

5) 1850 Sonrası. Yeni Okul.

1859’da Şinasi Osmanlı şairlerinden “küçük bir cilt” çeviri yaptı. Onu “parlak bir şekilde” Namık Kemal izledi. (s.132) Fakat her ikisi de nesirle sınırlıydı. 1879’da Abdülhak Hamit “çığır açan” Sahra’yı yayımladı. 59 sayfalık Batı biçiminde dizeler. Yeni dönem bir Türk kişiliği yaratmaya yönelik. (s.135)

Yazar daha sonra dönemleri daha ayrıntılı olarak ele alıyor.

Birinci Dönem: Osmanlı kuruluş döneminde şiiri İran, daha çok da Nizamî (1140-1201) temsil ediyor. Doğu’nun mistik romantik şiiri böyle başladı. Bu mistik şiir Anadolu’da fevkalâde etkili oldu. Konya (“şahane Mevlevi”) merkez oldu. (s. 146) Mesnevi yüzyıllarca sufinin el kitabı oldu. (s.146)

Celaleddin Rumî’nin (Rumî, pratik olarak Batılı Türk demek) Türk edebiyatının doğuşuna hiç katkısı yok. Rum Roma’nın doğulu biçimi. Doğulu bir terim. Selçuklu ve Osmanlılarda İskender bile İskender-i Rumî.

Celaleddin Türkçe, o da Türkçe Farsça karışımı tek bir gazel yazdı. (s.149) Celaleddin Rumi’nin oğlu Sultan Veled Bahattin Ahmet Türkçe şiire çok daha fazla katkıda bulundu. (s.151) Selçuk lehçesi ile en eski önemli şiiri yazdı. Farsça Rübabnamesi’nde de 156 Türkçe beyit var. Tam Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda (1301’de) yazıldı. Şiir değeri az. Daha çok mistik karakteri ön planda. (s.152)

Yunus Emre: Batı Türklerinin kaydedilmiş en eski şairi. Türkçe yazdığı için ulema tarafından küçümseniyor. Ustası yok. Halk şairi. Ahmet Yesevi’nin Doğu Türkçesi’nde yaptığını, Batı Türkçesi’nde yapıyor. (s.169)

Sonra Aşık Paşa var. Garipnamesi mistik eser.

Dünyevî (mistik olmayan) şiirin başlangıcında Taftazani ve Kadı Burhaneddin rol oynadılar. Veled Çelebi’ye göre Taftazani 1354’de Sadi’nin Bustan’ını çevirmiş. (Yazar ne Katip Çelebi’de ne de Hammer’de böyle bir bilgi yok, diyor.)

Sad’ud-Din Taftazani: “Moğol istilasının selinden sonra İslam kültürünü yeniden canlandıran İslam alimi”. (s. 202) Tarihi bir kişi; kendisinden sonrakiler modern. 1322’de Horasan’da doğdu; Timur kendisine “yüksek itibar” gösterdi. Kadı Burhaneddin ise Erzincanlı. Halep’te (o zaman Memluk) okudu. Sonra, kayınbabasını öldürerek, Erzincan-Sivas-Kayseri’de küçük bir krallık kurdu. 1398’de Akkoyunlular tarafından öldürüldü. Kadı Burhaneddin en eski lirik Batı-Türk şairi. (s. 210)

İlk Osmanlı Şairleri..

Ahmed, Niyazi, Süleyman Çelebi..

Şimdiye kadar olanlar ya acem asıllı ya da Osmanlı dışı Türk şairi. (s. 210)

Timur istilasından sonra şiire tamamen fars etkisi egemen oldu. (s. 251) Alî’nin izahı: Timur’un çevresinde bir sürü şair ve alim vardı; bunlar Osmanlılarla temas edip onları etkilediler. Başka bir -kısmî- izahta Edirne’de 8 yıl hüküm süren prens Süleyman’a bir rol atfediyor. (s. 252)

Romantikler: Ahmedî

Şehzade Süleyman’ın Edirne’ki sarayında yükseldi. Büyük eseri Türkçe kaleme alınmış olan İskendername. Bu, Batı Türklerinin ilk önemli dünyevî eseri.  Bir çeşit ansiklopedi niteliğindeki bu şiirde, yazar tüm bilimleri (kutsal, dünyevi) özetliyor. (s.266) Eserin dörtte biri tarih; Abbasi halifelerinin çöküşü ile bitiyor. (s.267) Eser XIX. yüzyılın ikinci yarısında yazıldı. Ahmedî’nin anlattığı hikaye, ana hatlarıyla Firdevsî’nin Şahname’de anlattığı İskender hayatına benziyor. Ortaçağda, Osmanlılar da dahil, daha çok İskender-i Rumî deniyor. Yazar devamlı ekler yapmış. (s. 269) Konusu şöyle: Daryüs, Sezar’ı yenip, Rum’u fethediyor. Yerli asillere dağıtıyor. Yunan (İyonya) Filip’e gidiyor. Daryüs Filip’in kızı ile evleniyor, sonra memleketine dönüyor. İskender doğuyor. Eğitimini Aristo, Sokrat, Eflatun ve Hipokrat veriyorlar. Filip ölünce on beş yaşinda kral oluyor. Dört düşünürden de bir “nasihatname” istiyor. Sonra bir rüya görüyor. Bu rüyada melek kendisine bir kılıç veriyor. Aristo’nun yorumu: Dünyayı fethedecek. Daryüs vergisini isteyince istihza ile karşılaşıyor. Savaşta da eziliyor; Daryüs’ü yaralıyorlar. İskender yaralayanları öldürtüyor; bunun üzerine Daryüs tüm krallığını İskender’e bırakıyor. İskender sonra Hint seferini düşünüyor; sonra Çin, sonra da Mısır.. İskender’in ölümünden sonra anarşi başlıyor. Fakat ilk Sasani kralı Ardeşir düzeni yeniden kuruyor. Eserin aşk kısmı “Leyla ile Mecnun” kadar güçlü olmadığı için eser çok popüler olamadı. (s. 270-284)

Romantik akımdan Şeyhî

Bu şair Türk edebiyatına Farsçadan mesneviyi soktu. (s.299) Kendisi Kütahyalı. Önce Ahmedî, sonra da Hacı Bayram’ın öğrencisi oldu. En önemli eseri Hüsrev ile Şirin. Murat, 1421’de tahta geçtikten biraz sonra yazıldı. Şiir bitmeden yazar öldü. Nizami’nin veznini kullandı. (s. 309) Oysa o zamana kadar hep Mevlana Celaleddin Rumî’in altılı (hexametric remel)  vezni kullanılıyordu. İlk defa halkın anlayamayacağı karışık bir şiir dili getirdi. (s. 310) Hüsrev ile Şirin, bu gibi 12 Doğulu romantik şairin yazdıkları içinde en güzel versiyon.. Tarihi bir romans.. (s.310)

Hüsrev Sasani kralı. Nizamî, ilk defa Tabarî’den yararlanarak bunu şiirleştirmişti. Şeyhî de Tabarî’den yararlandı; körü körüne bir kopyeci olmadı. Eserini II. Murat zamanında yazdı; fakat tamamlayamadı. Şiirin girişinde “Tevhit” var. (s.325)

Hurufîler: Nesimî, Refi’i.

E. G. Browne 1898’de (Journal of the Royal..) Hurufîler hakkında bir yazı yazdı. Hurufiliğin özü insanı tanrılaştırması. Bunun için Ortodokslar çok düşmanlar. (s.341)

Aşık ve Ali muhtemelen haklı olarak Nesimi’yi Türkmen kökenli olarak kabul ediyorlar. Irak kökenli. (s. 343)

Nesimî, Hurufiliği muhtemelen Fazlullah’tan öğrendi. Hayatının sonunda Mansur-i Hallac onun için fazilet örneği (paragon) oldu. (s. 345) Halep’te Halep müftüsünün fetvası ile (Katip Çelebi’ye göre 1417’de) öldürüldü. (s.347) İki divanı var; biri Türkçe, diğeri Farsça. İlk gerçek Türk şairi. Gerçek aşığı. 1551’de İstanbul’u ziyaret eden Nicolay dervişlerin Nesimî’ye büyük saygısı olduğunu yazıyor. Ancak Nesimî’yi Kalenderî’ler arasında sayıyor. (s. 356) Paul Rycaut 1661’de Türkiye’ye geldi; beş yıl kaldı. O da Nesimî’nin şöhretini duymuş; fakat o da Bektaşi sayıyor. (s. 358)

Ref’i

Nesimi’nin öğrencisi; o da ustası gibi basit yazıyor. (Yazar simple minded sıfatını Türkler için kullanıyor.)

Hurufilik başka şair yetiştirmedi. Taşköprüzade Fatih zamanında zulme uğrayan Hurufilerden kısaca söz ediyor. (s. 383) Latifî de kısaca değiniyor. Varlıkları XV. yüzyıl sonlarına kadar uzanıyor. Yazar Türklerde din fanatizmi yok, diyor. Nesimi’yi de Araplar öldürdü. (s.387)  Yazara göre Allah’la insanın birleşmesi konvansiyonel ahlak normlarını ortadan kaldırıyor; hele cennetin bu dünyada oluşunu her sınıftan insana anlatmaları Ortodoksların nefretinin kaynağını oluşturuyor. (s. 387)

Latifî, Kayseri civarından gelmiş bir Temennayi’den söz ediyor. Etrafına bir “materyalist ve heretik çetesi” toplamış. (s. 383) Bunların çoğu II. Beyazıt zamanında kılıçtan geçirilmiş veya yakılmışlar. Gibb de Temennayi’de Latifi gibi söz ediyor. “Büyük çoğunluğu dini her türlü iğrenç tecavüz için kullanan umutsuz ve kanunsuz” insanlar. (s. 388)

Kâtip ve Oğulları

Kâtip Salahaddin ve oğulları Ahmet ve Mehmet. Hacı Bayram’ın çömezleri.

Mehmet Yazıcıoğlu Muhammediye yazarı. Peygambere adanmış ve onu anlatan bir eser. Edebi değeri yüksek değil. Fakat son derece popüler (yazar ‘günümüzde dahi’ diyor). (s. 404) İsmail Hakkı (ölümü 1724) Muhammediye için bir tefsir yazmış: Risaleyi Muhammediye. Eser Farsça’ya da çevrilmiş. (s. 406)

Sonuç

Beylikler döneminde şairler kendi lehçeleriyle yazıyorlar. Ancak devletin kurulup imparatorluğa dönüşmesinden sonra Batı Türkçesi standart edebî dil haline gelmeye başladı. (s.442) Ancak şiirin “doğa”sı Farsça oldu ve “yapay, exclusif, gayri popüler” oldu. (s. 442)

Arapça (Kuran dili) Batı’nın Latincesine tekabül ediyor. Latincede nasıl önce edebiyat dili olarak Fransızca ortaya çıktı ve onu İngilizce izlediyse, Arapça’dan da sonra Farsça çıktı ve onu Türkçe izledi. (s. 446) Batı ve Doğu arasındaki bu paralellik XIV. yüzyıl ve XV. yüzyılın büyük bir kısmında sürdü. Rönesans Helenizmi arada “tam ve ani” bir kesinti yarattı; Doğu ise kendi yolunda devam etti. Böylece “karşılıklı anlayış” sona erdi; Doğu, hiç olmazsa “unsophisticated East” Ortaçağ’da kaldı. (s. 447)

İkinci Cilt. Ed. E. G. Browne. Londra, 1902.

1450-1600 döneminin karakteristikleri.

Avrupa Rönesansı yaşarken Türkiye’de değişiklik yok. 1600 yılının Türkü, Osman Bey zamanından farksız. Edebiyat da Ortaçağ karakterini sürdürüyor. (s.5-6) Ancak, zihniyet aynı, ama, yine de değişiklikler var. Taşralılık (provincialism) yerine Osmanlılık geçiyor. Mahalli lehçeler (Karaman lehçesi, Germiyan lehçesi vb.) yerine de Osmanlıca kaim oluyor. (s. 6) Gerçek Osmanlı şiiri dönemi bu! Bu dönemde konular da değişti. “İlahiyatçılar ve alimler susuyor; onların yerine aşıkların iç çekmeleri ve bülbül çileleri duyuluyor.” (s. 7) Şiirler hep iki anlamlı. Hep lirik ve romantik esprinin egemen olduğu bu dönem XV. yüzyılın ikinci yarısında, Sultan Hüseyin Baykara’nın Sarayı’nda  zirvesine ulaştı. İki büyük temsilcisi Camî ve Ali Şir Nevai idiler. Baharistan, Camî’nin; Gülistan da Sadî’nin şaheserleri. Sonra da Hafız ve Nizamî geliyorlar. Nizamî, 1483’te Firdevsî’den mülhem olarak Yusuf ile Züleyha’yı yazdı. Bu eser tüm ikinci dönemin zevk ve üslubunu yansıtıyor. (s.9) Sonra Leyla ile Mecnun ve İskendername vb.

Ali Şir Nevai, Çağatay lehçesinde yazıyor. Önemli eserleri: Hüsrev ile Şirin; Leyla ile Mecnun; İskendername. Bunlar “Baykara’nın Acem-Tatar Sarayı”nı süslüyorlar. (s. 11)

Okulun ilk özelliği sufilik ise, ikinci özelliği de her şeyi mecazla anlatması ve yapaylık. Bunlar da “kişilik”i ortadan kaldırıyorlar. Bu dönemde Osmanlı şiiri İran şiirinin bir branşı haline geldi. Ancak XVI. yüzyıl başlarında Mesihi şiirde “Türk ruhu”nu temsil edebildi. Bu şair “metafizikten değil, olup bitenlerden; duyduklarından değil, gördüklerinden tamamen Türk tarzında söz eden ilk Osmanlı şairi” oldu. (s. 16) Belagat yerine okuyucularını eğlendirmek istiyor. Şehr-engiz adlı akım dışı eserini izleyenler de oldu.

Dönemin egemen formu Mesnevi!.

İlk dönem şairleri ‘bireysel’; saray şairi değiller. Ahmedî’den başka saray için yazan yok. İkinci dönemde ise sultanlar, prensler ve yöneticiler şiirle yakından ilgileniyorlar; hatta kendileri de şiir yazıyorlar. Bir çok şair iktidar kavgasına da katılıyor. (s.19)

İkinci dönem II. Mehmed’in vezir ve danışmanı Ahmed Paşa ile başladı. “Ali Şir Nevai’nin yöntemlerini ilk inceleyen ve kopye eden oydu.” (s.40) Fakat Cami’nin eserleri daha önce (II. Mehmet zamanında) girmişti; oysa Ali Şir Nevai’ninkiler II. Beyazıt zamanında girdiler. Ahmed, Ali Şir Nevai’nin gazellerinden önce Hafız’ın şiirilerinden etkilenmişti. (s.41) İlk dönemden kesin bir çizgi yok. Yazar, pratik nedenlerle 1450’yi alıyor. Tüm Osmanlı eleştirmenleri Ahmed Paşa’yı Osmanlı şiirinin kurucusu olarak görüyorlar. (Örneğin Ziya Paşa, antolojisine girişte yaptığı gibi). (s. 52) Ancak Ahmed Paşa özgünlükten yoksun. (s.54)

Mesihi’yi önce vezir Ali Paşa koruyor. Sonra o ölünce önemli bir koruyucu bulamadı ve fakirlik içinde öldü. En önemli eseri 180 beyitlik Şehrengiz adlı mesnevi idi. Bunun özelliği Fars etkisinin dışında olması. Türkçe’de “humorous” şiir alanında ilk örnek! (II, 232) Şehrengiz, muhtemelen II. Beyazıt zamanında yazılmış; fakat kendisini izleyen iki yüz yıl içinde çok taklit edildi.

Cilt: III. Londra, 1904.

Kanuni dönemi klasik çağın zirvesi ve “Türkiye’de İran kültürünün en parlak çağı” oldu. (s. 1) “Klasik çağın ikinci parlak I. Ahmet’in tahta çıkışıyla III. Ahmet’in tahttan indirilmesi arasında geçen yüz otuz yıl içinde daha da fazla ihtişam var..” Fuzuli Doğu’nun yetiştirdiği ‘en gerçek’ şairlerden biri; sonra da Bâkî gaeldi..

Sultan Süleyman Şahnameci mevkiini yarattı. (s.3-4) Firdevsî örnek kronik yazıyorlar. Şahnameci, ayrıca eserine Ertuğruldan itibaren bir giriş koyuyor. Bu resmi mevki, şahnamecinin ölümünden sonra bir süre boş kalıyor. Ve birkaç yönetimden sonra yürürlükten kalktı. Kanuni şiiri en çok destekleyen sultanlardan biri; ayrıca veziri İbrahim Paşa, defterdar İskender Paşa vb.

Fuzuli (Bağdadlı) şiirlerini Türkçe, Farsça, Arapça yazdı. Türkçe eserleri Türk-İran sınırlarında konuşulan Azerbaycan lehçesi (Osmanlıca, Çağatayca arası). (s. 75) Basitliği, sadeliği ve şefkat duyguları ile yüceliyor. Daha sonra da Baki, şiirin acemleşmesinin şahikasını temsil ediyor. Fuzuli tam bir “kalp” şairi. Türk ya da Acem olmasının bir önemi yok. Zamanında yeterince takdir edilmedi. (s. 79)

Üçüncü Dönem: 1600-1700.

1) Geç klasik çağ: 1623-1648. (IV. Murat, İbrahim)

Bu dönemde Nef’i, Yahya Efendi, Bahai ve Cevri var.

2) 1648-1703. Bu dönemde a) Doğal okul, b) Yapay okul bulunuyor. Klasik çağın (Nef’i ile başlayıp Nabi ile biten bu kapanış döneminde) bu kapanış döneminde “İran etkisi en yüksek noktasına ulaştı”. (III. s. 245) Bu yapay okul Baki’yi devam ettiriyor. İkinci okul da Baki’yi devam ettirmekle beraber, Yahya Efendi’de olduğu gibi, samimi. Daha öncekilerden ve çağdaşlarından “daha ulusal, daha Türk”ler. (III. s. 246) Türkler objektif ve materyalist. Yahya Efendi, Nef’i ile çağdaş. IV. Murat zamanında şeyhülislamlık yaptı ve dürüstlüğüyle, rüşvete karşı savaşıyla da ün kazandı. Tam bir alim. Şeyhülislam oğlu. Sultan İbrahim zamanında da bir süre saygınlığı devam etti. Fakat Cinci Hoca’nın entrikaları ile gözden düştü ve 1644’te kahr içinde öldü. (III. s. 276) Ebussud Efendiden sonra en tanınmış Müftü. (III. s. 277)

Klasik Çağ Nabi ile bitiyor.

Cilt: 4. Geçiş Dönemi: 1700-1850.

Bazı bakımlardan, tüm dönemlerin en ilginci; çünkü şiir bu dönemde en Türk niteliğine büründü. (s.3) Bu nitelik özellikle XVIII. yüzyıl sonları XIX. yüzyıl sonları için geçerli. İran etkisinin kaybolmaya başladığı, fakat Batı etkisinin henüz başlamadığı dönem. Türk şiiri XIV. yüzyılda kariyerine başlarken, İran şiiri, İtalya edebiyatı dışında, dünyanın en ileri şiiriydi. (s. 5) Bu üstünlük Cami’nin zamanına kadar sürdü. (s. 6) İran edebiyatı Saib’in ölümüne kadar (1677) parlak; sonra dekadans başladı. Geçiş döneminin ayırt edici formu şarkı. Bu form gazel, kaside ve mesnevi gibi İran formlarına üstünlük sağladı. “Doğuş halindeki Türk ruhu ifadesini en açık bir şekilde halk türkülerinde ve ulusal baladlarda buldu.” (s. 9) Türk şiiri daha pratik; günlük hayata daha dönük!

Yeni dönemde “kız” güzelliği temsil eden “oğlan”la rekabete, hatta onun yerini almaya başladı. Radikal bir dönüşüm! (s. 10) Türküler ham, pek işlenmemiş; şairler bunu işliyor ve şarkı haline getiriyorlar. Dilde de yavaş yavaş bir çok Farsça kelime yerlerini Türkçe kelimelere bırakmaya başladılar. (s. 11)

Cilt. V. 1907.Yeni Dönem; 1859-1879.

Fars okulundan Batı okuluna geçiş “evrim” yoluyla oldu. Yeni kültüre  “Garbî” deniyor. (s.7) Esas itibariyle Fransa’dan alınıyor. Üç büyük adam: Şinasi, N. Kemal, Ziya Paşa. (s. 8)

Şinasi Fransa’dan döndükten sonra, 1859’da Fransız şairlerinden şiirler çeviriyor. Böyle bir şey ilk kez oluyor. 1859, aynı zamanda Eski Okul’un güçlü şairi Arif Hikmet’in öldüğü yıldı. Şinasi’nin eseri hemen anlaşılmadı. 1860’da çıkardığı ilk –gayriresmi- gazete çok daha önemli. (s.9) Namık Kemal öldüğünde kaotik ve ilkesiz bulduğu Osmanlı nesrini “modern düşüncenin çok yönlü karmaşıklığını açıklık, kuvvet ve zarafetle ifade etmeye muktedir zarif ve güçlü bir araç haline getirmeyi” başarmıştı. (s.10) Gerçek “modern okul” 1879’da Abdülhak Hamit’in Sahra şiiri ile başladı. Şinasi ölmüştü; Ziya Paşa sürgündeydi; sadece Namık Kemal etkilendi. (s.11) Bu yüzden Gibb, Kemal’i, Şinasi ve Ziya Paşa’dan ayırıp “modern şairler” arasında inceliyor. (s.12) Son yıllarda Fars etkisi Nefi’yi model haline getirmişti. Oysa yeniçağ, Fransız etkisiyle iki yeni form geliştirdi: Roman ve tiyatro. (s.12)

Yazar bugüne kadar doğru dürüst bir roman yazılmadı; sadece “binbir gece masalları” gibi şeyler satıldı, diyor. 1862’de Yusuf Kamil Paşa Telemaque’ı çevirdi. Bu Türkçeye kazandırılan ilk fiksiyon eseri. (s.13)

1870’lerin başında Ahmet Mithat Efendi “Letâif-i Rivayat” başlığı altında Osmanlı hayatından alınmış bir sürü küçük hikâye ile “millî roman” devrini açtı. Sonra Vefik Paşa’nın Molyer çevirileri geldi. İki yıl sonra da Namık Kemal ve Ebüzziya Tevfik “Ecel-i Kaza” başlıklı ortak tiyatro eserlerini yayımladılar.Namık Kemal’de “vatan” kavramı yeni idi. Ebüzziya Tevfik’in de bilgi yayıcı rolü çok önemliydi. (s. 19) Millet kavramı da modernleşmeye başladı. Yeni anlam kazanan başka bir kavram da “hürriyet” idi.

Eski “Ulema” sınıfı giderek yerini kaybetti; onların yerini gazeteci (publiciste) ve diplomatlar aldı. Kısaca bu dönem içinde Türkiye çağ değiştiriyordu. “1859’da Türkler henüz bir ortaçağ toplumu idiler; 1879’da modern bir millet oldular.” (s. 20-21) Şinasi yeni edebiyata yeni dil getirdi. Eserlerinin çok azı manzum; onlar da Fransızca’dan çeviriler. Sadece bir La Fontaine masalını tam olarak çevird; gerisi (Racine’den, Lamartine’den vb.) parçalar. Namık Kemal modernler arasında anlatılıyor. Bu yüzden ikinci olarak Ziya Paşa anlatılmış..

Ziya Paşa, Reşit Paşa’nın tavsiyesiyle Sultan’a üçüncü Kâtip olunca bohem hayatından vazgeçti ve depresyona girdi. Fakat Edhem Paşa’nın dürtüsüyle, altı ayda (Viardot’dan Endülüs Tarihi’ni çevirecek kadar) Fransızca öğrendi. (s. 58) Tartuffe, Télémaque ve Emil de çevirileri arasında.