ABESCİ (HABESCİ), Elias

ABESCİ, Elias (ELİAS); Etat Actuel de l’Empire Ottoman, Paris, 1792. (2 Cilt)

Yazarın adı Fransız BN katalogunda “Habesci” olarak geçiyor. Hakkında herhangi biyografik bir nota rastlayamadım. Eser “Fransızca el-yazma”dan İngilizceye çevrilmiş ve ilk baskısı 1784’de Londra’da yapılmış. (The Present State of the Ottoman Empire, Londra, 1784). Fransızca’ya da İngilizceden çevrilmiş.

Yazar sunuşunda sadece gerçek olgulara yer verdiğini söylüyor. Grek asıllı olduğunu, çocukluğunun İstanbul’da, Saray’ın itimadına ve itibarına sahip olan amcası yanında geçtiğini belirtiyor. III. Mustafa zamanında Sadrazama sekreterlik yapmış. Yabancı elçilerin dahi elde edemedikleri bazı sırlara vakıf olmuş. Bütün İmparatorluğu karış karış gezdiğini iddia ediyor. Çok bilinen (ve kullanılan) bir eser değil. Bununla beraber bazı ilginç ve şaşırtıcı bilgiler içeriyor.

Önce sultanlara göre dönemlenmiş bir Osmanlı tarihi özeti yapılıyor. Camiler, din, külliyelerin gelirleri vb. konularında bilgiler var.

Bazı şaşırtıcı bilgiler: Yazara göre cuma günü duaya hasredilmesi gerekirken, bir zevk (fuhuş dâhil) günü haline gelmiş. İstanbul’da belki de Paris’ten daha çok şarap içiliyormuş. Devlet ileri gelenlerinin çoğu rahatça domuz eti yiyormuş. (s. 113-114) Dinsizlik (ateizm) epeyce yaygınmış. (s. 150) Bu yüzden yönetici zümrenin “dejeneresans” içinde bulduğunu söylüyor. Üst kademelerden (“distinguished ranks”) kimi Fisagorcu, kimi karteziyen; müderrislerin de çoğu da platonist imiş. Matbaa, hayatını el yazmalarıyla kazanan 40.000 kadar müstanzihin (kopist) yarattığı ayaklanma ile kapatılmış. (s. 151) (Bu konuda başka birçok gözlemci de aynı şeyi yazmıştır.)

Saray oğlanlarının eğitimi hakkında bilgiler. Yazar bunların çok cahil oldukları inancında.

Ermenileri övüyor. İstanbul’da 60 000 kadar olduklarını yazıyor. Bankerlerin çoğu Ermeni diyor. En kalabalık olan Grekler ise Osmanlı yönetiminin güvenini kaybetmiş olmakla beraber hala, bireysel planda,  güçlü bir konumda imişler. Başka Hıristiyan tebaaya verilmeyen ayrıcalıklar bunlara veriliyormuş. (İng. s. 364)

Kırım Tatarlarının özel durumu: Geleneğe göre Osmanlı sultanı varis bırakmadan ölürse taht Kırım hanlarına geçecekmiş. (s. 221) (Fakat Kırım’ı Ruslar ele geçirdi).

İstanbul cehalet yüzünden pek imar edilmemiş; fakat yine de “Bizans İmparatorluğundaki halinden daha büyük ve daha muhteşem” (s. 228). Türkler Osmanlı sınırları dışında hemen hiç ticaret yapmıyorlar (s. 230). Bir miktar Karadeniz’de kayıklarla inşaat odunu, kömür ticareti yapılıyor. Tuna nehri yoluyla da uzak eyaletlerden tahıl, mum, hayvan getiriliyor (s. 230). Kırım’da et, mum, tahıl, hububat bol. Akdeniz’de de Türkler “Cayrine” denilen küçük araçlarla ticaret yapıyor. Doğudan baharat, kahve, esrar Süveyş’e geliyor. Oradan develerle Kahire’ye, sonra Nil nehriyle İskenderiye’ye, oradan da İstanbul’a. (s. 231) Edirne ve Selanik’te halk için yün kumaşları dokunuyor. Eskiden İstanbul’da daha inceleri dokunurdu. “Muhtemelen Avrupa ajanlarının entrikaları ile” (pazarı kapma amacıyla) çöktü. (s. 231)

Doğulu uluslarda ve özellikle Türklerdeki kendini beğenme (boş gurur-vanité) duygusuna da işaret ediyor. (s. 231)

Devlet gelirlerine ait bilgiler mevcut. (Birçok rakam veriliyor)

Son Rus savaşında İngiliz vice-amiral’i (Elfin Ston?) Ruslara çalışmış ve Osmanlı donanmasını Çeşme’de yakmış. Bunu izleyen üç yılda 40 savaş gemisi yapılmış, fakat subayların tecrübesizliği yüzünden bir kısmı batmış. (C. II, 30) Gemiler Osmanlı ihtiyacının yarısı kadar.  Gemileri Yunanlı gemiciler yapıyormuş. Teori bilmiyorlarmış, fakat son derece oranlı ve güzel gemilermiş ve en ileri ülkelerinkilerle yarışabilirlermiş. (II, 34) Rivayete göre Rumlar bu gemiler Hıristiyanlara karşı kullanılacaklar diye geminin gizli yerlerine çürük tahtalar koyuyorlarmış. (II, 35)

Orduda 206 000 (leventler ve denizciler dahil) piyade, 226 570 süvari bulunuyormuş. Toplam 432 570 kişi, ancak savaşa fiilen katılacak olan 262 570 kişiymiş! (Yazar James Porter’in aynı konuda verdiği rakamları beğenmiyor) C.II, s. 51.

Zenginler “güçlü partiler” ya da “tehlikeli birlikler (ligues)” kuruyorlarmış.  Bunlara karşı sultanlar müsaderelere baş vuruyorlar. (II, 55)

Rusya’ya karşı son savaşta Osmanlı ordusunda 300 Fransız subayı savaşmış. (II. 101) Fransız elçisi St-Priest, hemen hepsi Rum olan dragomanları (tercümanları) “İstanbul’un ikinci vebası” olarak niteliyormuş. (II, 103) Çoğu, para ile Türk paşalarına da satılıyormuş.

İstanbul’un nüfusunu (Galata, Pera, Üsküdar dâhil) 1.500 000 olarak veriyor. Şehrin Londra’dan daha kalabalık olduğunu söylüyor. (II, 154) Evler ahşap ve kötü, sadece camiler güzel ve dikkati çekiyor. 934 cami var. Bir yangında 4 000-5 000 ev yanıyor, 20-30 günde tekrar yapılıyorlar. (II. 162)

Rumlar Türk hükümetinin itimadını kaybetmişler, fakat bireysel planda yine hiçbir Hıristiyan’a tanınmayan ayrıcalıkları bulunuyor. (II, 165)  Eflak, Buğdan prensleri (voyvoda) bunlar arasından çıkıyor; bunları ele geçirmek için zengin Rum aileleri bir sürü entrika çeviriyorlarmış.  Rum patriği Rumlar üzerinde “despotizm” icra ediyor. Rumlar Ermenileri hor görüyorlar. 40 kadar “motzellemin-(mütezellim)” denen eski aile var. Bunlar İstanbul’un fethi sırasında Türklere yardım etmişler; Rumlar bunlardan nefret ediyorlar. (II. 168) Giyim konusunda ayrıcalıkları var. (s. 168)

“Hemen tüm bankerler Ermeni.” (s.169) Ermeniler çok dürüst, terbiyeli, sadık. “Fakat Türkler onları herhangi bir işte kullanmıyorlar; sadece her bahaneyle para çekmek için refahlarından yararlanıyorlar.” (II, s. 170) İstanbul’da 40 000 kadar Yahudi ailesi var; ılımlı bir hesaba göre sayıları 200 000’i buluyor. (s. 171) Aralarında aristokratik bir yönetim var. Hahamlar (Cajam) davalarını çözüyor. Refahları Londra’dakiler kadar, “belki de daha fazla”. “Türkler Yahudilere Hıristiyanlardan daha fazla önem veriyorlar; Yahudiler her türlü sanatı icra ediyorlar ve kendilerini zenginleştiren ticaretle uğraşıyorlar.” Her “az çok önemli” Türk ailesinin Yahudi dostları var. (II, s. 171) Alt kademedeki tüm gümrük memurları Yahudi. Çok kazanıyorlar! Yeniçeri ağasının postacısı Yahudi. Casusluk için çok elverişliler. Yabancı elçiler para karşılığı bunlardan herşeyi öğrenebilirler. (s. 172)

Son yıllarda paşa zulmünden kaçan binlerce insan İstanbul’a yığılmış. Yirmi yıldır İstanbul’da kalmayanlar tekrar sürüldüler. (II, s. 181)

Avrupalılar Osmanlı sistemindeki köleliği yanlış anlıyorlar. Gerçekten ıstırap çeken köleler küreğe mahkûm edilmiş cürüm erbabı ve denizde korsanların aldıkları esirler. (II, s. 203) Rus savaşından sonra, anlaşmaya göre Rus esirleri iade edilecekti. Rus elçinin topladığı esirlerin birçoğu kaçıp tekrar Türklere sığınıyor: “Çünkü Türkler arasında kendi ülkelerinde olduğundan daha iyi yaşıyorlar.” (II, S. 213)