AHMET CEVDET PAŞA

AHMET CEVDET PAŞA; Tezâkir 1-40, (dört cilt); yayına hazırlayan Cavid Baysun;

Ankara, TTK yayınları, 1991.

Eser 40 “tezkere”den meydana geliyor; dört cilt. İlk ciltte 1-12 arası tezkereler var. Baysun’un sunuş yazısına göre, eser, Cevdet Paşa’nın (1822-1895) “görüp işittiği veya bizzat karıştığı hadiselere, içyüzünü bildiği meselelere, zamanındaki devlet adamlarına dair kaleme alıp vakanüvislikte halefi Ahmet Lûtfi  Efendi’ye gönderdiği yazılardan mürekkeptir”. Tarihçi, bunları bir vakayiname veya hatıra şeklinde kaleme almış. Baysun, en önemli tezâkirin 6-40 arası metinler olduğunu söylüyor. Bunlarda Tanzimat sonrasıyla ilgili başka hiçbir kaynakta bulunmayan bilgiler bulunuyormuş! Zaten ilk beş tezkere bir buçuk sayfa tutuyor! 40. Tezkire ise tarihçinin hayat hikâyesi ve bu konuda en emin kaynağı teşkil ediyor. Bu ilginç eserden aldığım bazı notları aşağıda kaydediyorum.

Tezkire no: 6 

Cevdet Paşa’ya göre II. Mahmud, Mısır valisi karşısında hezimete uğradıktan sonra “kahrından” öldü ve yerini Sultan Mecid aldı (s. 6).  “Devleti Aliyyede diplomasi usulünü vaz ve tesis eden Reşid Paşadır”. Reşid Paşa Tanzimat’ı “Düvel-i Avrupa miyanelerinde bir ittifak hasıl edip de kalemen Mısır meselesini hal ve tesviye etmek” istemiş. Bunun için bir de ticaret anlaşması (1838) imzalayarak “Mısır valisinin sair eyalet valilerinden fazla hiçbir imtiyazı olmadığını derç ettirdi” (s. 7). “Efkâr-ı atika eshabı” Tanzimat’ı taktik icabı kabul eder görünüyor; niyeti işler yoluna girdikten sonra bundan kurtulmak! Tanzimat’tan geri kafalılar dışında “çer’agâh-ı menasıpta (mülki  idarelerinde) mutlak ul-inan (yetkili) olan memurlar” da memnun kalmamışlardı.

Ticaret anlaşması ile tekel sistemi (Yed-i Vahit usulü) kaldırıldı. Buna göre “taraf-ı Hükümet’ten mübayaa memurları çıkarılıp zahairi (zahireleri) mirî fiyatla zürradan mübayaa ederlerdi” ve bu da devlete yetmiş bin kese gelir sağlardı. Bu ortadan kalktı; fakat Mısır daha da fazla ziyana uğradı ve önemli olan da bu idi. (s. 7). Mısır askerlerinin maaşını bile ödeyemez hale geldi; Şam ve Halep halkı zaten onlardan nefret ediyordu; oralardan kovuldular. Yine de Mısır valiliği Mehmet Ali hanedanına verildi; buna karşılık Osmanlı Hükümeti bir defterdar tayin edecek ve 80 bin kese varidat alacak. Yazara göre Mehmet Ali bu defterdardan kurtulmak için “Reşid Paşa’ya 60 bin kese akçe ikramiye” vaat ettiyse de Paşa buna yanaşmadı. (s. 8). O da rüşvetle onu azlettirince vergi 60 bin keseye indirildi. Fakat Sadrazam müsteşarı olan Fuat Paşa “memuriyet-i mahsusa” ile Mısır’a gönderiliyor. Fuat Paşa Abbas Paşa’yı ikna ederek vergiyi tekrar 80 bine çıkarıyor, fakat kaldırılmış olan defterdar tekrar kabul edilmiyor. (s. 9).

Reşid Paşa Edirne valiliğini kabul etmeyince Paris’e elçi olarak yollanıyor.  “İşte ol vakit Rıza Paşa devri zuhura geldi. Fetk-u retk-ı umuru devlet anın elinde kaldı” (s. 9). Husrev Paşa, sonra Rauf Paşa (“bostan korkuluğu”) sadrazam oluyorlar; fakat duruma hep Rıza Paşa hâkim! Elli Dokuz yılında askeriyede tensikat yapılıyor.. “Mukbil ve makbul” adamlardan ikisi de Maliye nazırı Safveti Paşa ve Mehmed Ali Paşa! “Bu devrin ricali güzel ömür geçirdiler, hoş geçindiler ve pek çok irad ve akar edindiler. Haklarını yemeyelim. Dolab-ı Devlet-i güzelce idare ettiler. Muvazene-i maliyeyi dahi gözettiler”.  Fakat “haricen şan ve itibar kazanamayıp”, dahilde de “irtikâp ve irtişa ile müttehim oldular”. Bunun üzerine de Sultan bundan “usandı” ve Reşid Paşa’yı Paris’ten getirterek önce hariciye nazırı, 1262 (1845) senesinde de sadrazam yaptı ve böylece Reşid Paşa devri başladı. (s. 10). Ne var ki bu kez büyük işler başaramadı; o da irad ve akar işlerine kendini kaptırdı; “oğlu Ali Galip Paşa’yı Padişah’a damad edebilmek için kadınlara ve harem ağalarına müdahene eder oldu”. Yine de o sırada Mekâtib-i Umumiye Nezareti ve Meclis-i Maarif teşkil olundu. (s. 10). Şeyhülislam olan Arif Hikmet Efendi de maarife çok hizmetli işler yaptı. Ne var ki Serasler Damad Said Paşa’nın Sultan huzurunda “ısrarı mecnunanesi” ile Reşid Paşa azledildi; Sarim Paşa sadrazam oldu ve iktidarın ipleri de Said Paşa’nın eline geçti. Said Paşa çok geri kafalı bir adam; Reşid Paşa ve adamlarını dinde “mübalatsızlık” ile itham eden bir “mecnun-u âkil-nüma” olup “kimini idam, kimini nefy ettirmek ve İstanbul’u efkâr-ı cedide eshabından tahliye etmek, velhasıl Devlet’i yüz sene geri döndürmek gibi hulyalara saptı”. Neyse ki Sarim Paşa ona uymadı; Sultan da durumu anladı ve tekrar Reşid Paşa sadrazam oldu ve “bunun üzerine maarif-i umumiyenin neşrine bir mertebe daha itina olundu”. (s. 11).

Bu dönemde Macarlar Avusturya yönetimine karşı ayaklanarak zafer kazandılar. Ayaklanma Eflak ve Buğdan’a (Memleketeyn) yayılma eğilimi gösterince Osmanlılar ve Ruslar asker gönderdiler. Daha sonra Rus ve Avusturya güçleri isyanı bastırınca   “Macarlar naçar kalarak bir çoğu Devlet-i Aliyye’ye iltica ettiler”. Rusya ve Avusturya bunları geri istedi. Devlet ricali (“pek çok zevat ve Fuad Efendi dahi”) onları “incitmemek” için iade taraftarıydı. Fakat Reşid Paşa karşı çıktı, vermedi ve “millet-i İslamiyye’ye Avrupaca ve Amerikaca büyük şan kazandırdı. Bu cihetle düvel ve Milel-i garbiye Rusya’ya karşı Osmanlıların gayretini güder oldular”. (s. 12). Gücenen Rusya’yı teskin etmek için de Fuad Paşa özel görevle Petersburg’a gönderildi. Paşa görevinde “fevkalade maharet gösterdi” ve terfi ettirilerek bâlâ rütbesi ile sadaret müsteşarı yapıldı. Bu arada Fuad Paşa rahatsızlanıyor; Bursa kaplıcalarına gidiyor; Cevdet Paşa’yı da yanına alıyor. Birlikte Kavaid-i Osmaniyye’nin telifine çalışıyorlar ve bir de Boğaziçi’nde işlemek üzere bir vapur şirketi layihası hazırlıyorlar. Dönüşlerinde uygulamaya konuluyor ve Şirket-i Hayriyye doğmuş oluyor. (s. 13). 

Meclis-i Umumî-i Maarif kararıyla bir Encümen-i Daniş kuruluyor. Açılış günü Kavaid-i Osmaniyye genel kurula takdim ediliyor. Ayrıca üyelere telif edilecek eserler tevziatı yapılıyor; fakat üyelerin “bir çoğu hatır için intihap olunmuş zatlar” olduğu için sonuç alınamıyor ve sadece kendisi Tarih-i Cevdet’i yazıyor! Bir neden de bu sırada Reşid Paşa takımı ile, Tophane-i amire müşiri Fethi Paşa takımı arasındaki çekişme. Kapudan-ı Derya Mehmed Ali Paşa da Reşid Paşa’ya karşı. Oysa Reşid Paşa dediğim dedik! “Reşid Paşa hilaf-giranı ile uğraşmaktan geri durmaz, re’yinde musır ve müstebit bir zat idi” (s. 13).  Ayasofya karşısında büyük bir Darülfünun inşası fikri de o sırada doğdu; oysa “mekâtib-i sıbyan ıslahatı”na dahi henüz başlanmamış idi! Kuruluş mekânına büyük itirazlar geldi; “ağrazdan (garez sahipleri) bazıları milel-i Müslime ve gayri Müslime ile meşhun (dolu) bir büyük mektebin Ayasofya Cami-i Şerifi karşısında tesisi münasip olmayacağını Abdülmecid Han Hazretlerine ihtar ve ilka” ettiler ve bu yüzden de inşa sürüncemede kaldı; sonunda da başka işlerde kullanılmak üzere tamamlandı. (s. 13-14).

1268 (1851) yılında dört kez sadrazam değişikliği yaşanıyor. Reşid Paşa ilk kez sadarete gelince “Rauf Paşa ve Hüsrev Paşa gibi kudemadan olmadığı için” küçük görülüyor, fakat yerine gelen Rauf Paşa ancak bir buçuk ay orada kaldıktan sonra azlediliyor; sonra tekrar Reşid Paşa ve ardından da iki aylık Ali paşa sadareti ve yerine Mehmet Ali paşa’nın geçişi.. Cevdet Paşa, Reşid Paşa’yı “az vakit içinde büyüklüğünü gösterdi ve makamını doldurdu; bu devirde ondan büyük adam yok idi” diyerek övüyor. (s. 14).

Ali Paşa sadrazam olunca Reşid Paşa’dan kopuyor ve onun rakibi haline geliyor. “Fuad Efendi dahi Ali Paşa’dan münfekk olmayıp (ayrılmayıp) ikisi birlikte Efendilerinden ayrılarak gittikçe Reşid Paşa ile araları açıldı ve nihayet ikisi de Serasker Rüşdi Paşa ile birleştiler ve üçü ekânim-i selâse (Hristiyanlığın teslisi) gibi  ittihat ile Reşid paşa aleyhine düştüler”. (s. 16). Cevdet Paşa hizipleri, lider paşalar ve müntesipleri ile birlikte sergiliyor. Reşid paşa’nın düşmanları çoğalıyor; gücü azalıyor; fakat en büyük düşmanı Damat Mehmed Ali Paşa. Bu arada Damat Mahmud Nedim Paşa da tam bir oportünist çıkarcı olarak sunuluyor.  1269 (1852) tarihinde Damat Mehmet Ali’nin sadrazamlıktan düşmesi üzerine Giritli Mustafa Paşa sadrazam, Reşid Paşa ise Hariciye Nazırı oluyor. Fakat devlet işleri Reşid Paşa’nın elinde kalıyor.(s. 17). Rusya ile “Kuds-i Şerif’deki mahud anahtar meselesi” de bu sırada çıkıyor ve bu ülke ile ilişkiler giderek gerginleşiyor. 

Bu tezkerede iltizam sisteminin nasıl işlediği hakkında da önemli açıklamalar var. Şöyle: Mültezimlerden biri bir sarraf vasıtasıyla bir sancağın veya bir kazanın iltizamını “şu kadar bin kuruşa kadar kabul edeceğini eshab-ı nüfuzdan bir zâta ifade edip aralarında pazarlık kesildikten sonra ol zat dahi vükeladan mensup olduğu mahalle varıp ol iltizamın şu kadar yüz yahud bu kadar bin kese noksanıyla ihalesini rica eder ve Sadrazam muvafakat ettiği halde Maliye nazırıyla söyleşerek icra ettirir ve bu yolla külfetsizce külliyetli akçeler kazanılırdı” (s. 19). Ancak bu hileyi ancak gizlice  “rical-i Devlet’in müteneffizleri ve havas-ı mensubu” yapabiliyor. Reşid Paşa buna tenezzül etmeyip, sultandan büyük hediyeler alıyor. Ama “mensubanından bu iltizamat işine girişmeyen pek az kaldı”. Abdülmecid de bu iltizam işine “sirkat-i mü’evvele (tevil edilmiş hırsızlık)” diyor. (s. 20).

Bu yıllarda İstanbul’da “ahz-u ita” (alışveriş) çoğaldı; “esnaf güruhu zengin oldu”. Mısır’dan Mehmet Ali ailesinden pek çok beyler, paşalar, hanımlar İstanbul’a “döküldüler”. Külliyetli paralar getirip harcadılar. Bol miktarda sahil-hane ve sair akar aldılar. Sefahat yaygınlaştı. Mısırlı kadınlar giyim kuşamlarıyla vb İstanbul hanımları ve saraylılar tarafından taklit edilmeye başladı. Emlak fiyatları çok arttı; dış ticaret dengesi bozuldu. Avrupa’ya bol para akmaya başladı. Özellikle Şirket-i Hayriye vapurları Boğaziçi’nde işlemeye başladıktan sonra yalıların fiyatları çok arttı. Oysa devlet gelirleri masraflarını karşılayamaz hale gelmişti. 1267 (1850/51) yılında Maliye Nazırı maaşların ödenmesinin bir hafta tehir edildiğini bildirince herkes dehşet içinde kaldı. (s. 21). Osmalıcada o sırada “crise” sözcüğünün karşılığı yok; bunu karşılamak üzere “buhran” kelimesi uygun görülüyor. (s. 21). Maliye sorunu ön plana çıkıyor. Tasarruf gerekirken istikraz yolu açılıyor. “Bu yolu en ziyade tervic eden Fuad Efendi idi. Nihayet Fransa’dan bir miktar altın istikrazına karar verildi” (s. 21). Fethi Paşa karşı çıkınca Sultan Mecid bunu önlemek istedi. Oysa mukavele imzalanmıştı. Fransız elçisi Fuad Efendi’ye “Ben bu alemin halini beğenmiyorum; İhtimal ki bir muharebe zuhur eder; istkrazı bozmayın; elinizde biraz altın bulunsun!” demiş. Yine de Sultan anlaşmayı bozup, istikrazı önlüyor.  Anlaşma feshediliyor ve ödenecek tazminat da “beynel-vükela tevzi ve tahsil kılındı”. (Vak’a-Nüvis Ahmed Lütfi Efendi Tarihi’nde bu taksimin dökümü de veriliyor: Sadrazam Mustafa Naili Paşa 300 bin; Hariciye Nazırı Reşid Paşa 300 bin; Serasker Rıza Paşa 200 bin; Şeyhülislam Arif Efendi 25 bin kuruş vb.. Tarihçi bu paraların ödenip ödenmediğini ‘Maliye erkanı bilir’ diyor. İstanbul Üniversitesi Yayınları, 1984, C. IX, s. 94).

Fethi Paşa “Devlet bir kere borca alışırsa sonra önü alınmaz” demiş! “Abdülmecid Han Hazretleri Beyt’ülmali muhazafa hususunda ötedenberi fevkalade itina buyururlardı” (s. 22).

Mençikof’un gelişi; talepler ve savaşın yaklaşması. Osmanlılarda iki gurup (şahinler ve güvercinler) oluşuyor. Bir kısım savaştan yana; kısa zamanda Moskova’ya, hatta Petersburg’a girileceğini umud ediyor. Savaşa karşı olanlar ise kötümser; Rusların Edirne’ye girmesinden korkuyor. Abdülmecid Han; Reşid Paşa, Ali ve Fuad Paşalar savaş istemiyor. Buna karşılık Mehmed Ali Paşa şahince bir tutum içinde. Hatta softaları ayaklanmaya tahrik ederek sokaklara döküyor. Duvarlara savaş yanlısı afişler asılıyor. Amaç, Reşid Paşa’yı gözden düşürmek ve azlettirmek! (s. 23). Paşa azledilirse ayaklanmanın da biteceğini Sultan’a “ilka ediyor”! Fakat sultan kulak asmıyor. Softa isyanında ve savaşı ilanı için toplanan Meclis-i Umumi’de Şeyhülislam Arif Hikmet Efendi gevşek davrandığı için azlediliyor; yerine Arif Efendi geliyor. Savaş kaçınılmaz olunca da Reşid Paşa İngiltere, Fransa ve Sardunya’nın da katılmalarını sağlıyor. “Rusya ile berren ve bahren muharebe olunmakta iken vükelây-ı devlet-i aliye dahi yekdiğeri aleyhine düşerek manevi muharebeler etmekte idiler” (s. 25). Reşid Paşa, ‘Mehmed Ali Paşa’yı önce sürgün eder, sonra padişaha arz ederim diyen’ Kıbrıslı Mehmed Paşa’yı sadrazam yaptırıyor; fakat Kıbrıslı, bir kez sadrazam olunca makama yerleşmeye çalışıyor; Mehmed Ali Paşa’ya karşı tavrı da değişiyor. Bunun üzerine Reşid, onu düşürmeye çalışıyor ve 1270 yılında da azlini sağlayarak kendisi dördüncü kez sadrazam oluyor. (s. 25-26). 

Bu dönem için Cevdet Paşa “Vakit evvelki vakit değil idi; halkın oldukça gözleri açıldı. Ne yapılsa halkın nazarı dikkatine çarpar oldu” diyor. (s. 26). Sonra şu bilgi: Tıngıroğlu Ohanes Efendi Beyrut ve İzmir gümrüklerini kapatıyor. Safveti Paşa “kafadarları” ile gizli ortak oluyor; bu “şirket-i hafi”de Mehmed Ali Paşa da hissedar! Bu anlaşılınca Safveti Paşa’nın azli lazım. Fakat Reşid Paşa onu harcayamıyor ve Ticaret Nazırı yapıyor. Bu esnada Beyrut ve İzmir gümrüklerine külliyetli zamlar yapıldı; Tıngıroğlu telaşa kapıldı ve kurulan komisyona Safveti Paşa da aza tayin edildi; bu da tarizlere neden oldu (s. 27).

Tezkere no: 7

 Kırım savaşındaki yanlış strateji üzerine Padişaha sunduğu tezkere.

Müttefikler Ömer Paşa’nın önerisine uyarak Besarabya’ya saldıracaklarına “Kırım’ın en sarp ve müstahkem mevkii olan Sivastopol üzerine vardılar ve müddet-i medide orada saplanıp kaldılar” (s. 28). Sonra hatalarını kendileri de anlamış ve “bizi bu hataya Avusturyalıların ihtarat ve ilkaâtı düşürdü” demişler!

Kırım Savaşı’nda Fransa öne çıkınca Reşid Paşa’nın itibarı azalıyor; Safveti, Rıza paşalar ve Hariciye müsteşarı Mahmud Nedim güç kazanıyor. Bu sırada Kamil paşa Meclis-i Vala Reisi. İltizam işlerini terviç etmediği için ona da kızgınlar..

İstanbul’da da tahribat yapan Bursa zelzelesi.. (s. 33-35). Osman ve Orhan gazilerin türbeleri bile harap oluyor. II. Murat ve Yıldırım Beyazıt camilerinin minareleri de yıkılıyor. Herkes günlerce çadırlarda. İngiltere “iki gemi ekmek ile bir hayli akçe” yollamış. Buna karşılık, Merkez, tahribatı tahkik için Bursa’ya bir memur dahi gönderemiyor! Çünkü Reşid Paşa ve adamları Sarraf Mıgırdiç’e Mehmed Ali Paşa’nın verdiği senetleri tahkikle meşgul!! Sonunda Reşid Paşa hizibi, Sultan tarafından Mehmed Ali’yi Kastamonu’ya sürdürme kararı çıkarıyor. M. Ali Fransız sefaretine sığınmak istiyorsa da Serasker Rıza Paşa Fransızlara daha yakın olduğu için kabul edilmiyor. (s. 37).

Kırım Savaşı’ndan sonra Fransız nüfuzu artınca bu ülke “İngilizlerden öcünü almak üzere bu kanal meselesini fırsat ittihaz ederek hemen Fransızlar ile buna dair mukaveleyi kararlaştırarak taraf-ı devletten tasdikini istemişler idi” (s. 40). Vekiller Hayeti karar veremiyor; Meclis-i Vâlâ’ya havale ediyor. Bu Meclis’in Başkanı Kamil Paşa, Reşid Paşa’nın Said Paşa’ya engelleyici bir mektup yazmasını öneriyor; onun reddi üzerine, kendisi Said Paşa’nın babasına yazıyor. Said Paşa bunu Fransız konsolosu Beneditti’ye gösteriyor ve sonunda İngiliz yanlısı Reşid Paşa mektubu görmediğini söylüyor, fakat yine de istifa ediyor. Bu arada Mehmed Ali Paşa da affedilmiş!

Beneditti söz konusu mektupta “münderiç olan tabiratın Fransa Devleti’nin namusuna dokunduğu”nu söylemiş! (s. 40). Reşid Paşa Sultan’a arzında “Maslahatın bir derecesi vardır ki kulunuz oraya gelince istifaya mecbur olurum!” demiş (s. 41). Fransızlar bu kadarını istemiyorlar; Beneditti de azl’olunuyor. 

Reşid Paşa yerine Ali Paşa geçiyor; Reşid Paşa da onun yerine Viyana Konferansına gönderilmek isteniyor. Bu sırada Canning Kırım’da. Oradan dönüp de durumu öğrenince canı sıkılıyor; Reşid Paşa’ya Viyana’ya gitmemesini, Dersaadet’te kalmasını tavsiye ediyor. Reşid Paşa ısrar etse de sonunda, oğlu Ali Galib’in de önerisiyle kalıyor; zaten Viyana Konferansı da iptal ediliyor.

Ali Paşa’dan boşalan Hariciye nazırlığına Fuad Paşa getiriliyor.

Kırım Savaşı’nda Kars’ın düşmesi büyük düş kırıklığına yol açıyor. Komutan Vasıf Paşa, mutasarrıf İsmail Paşa ve sekiz bin kadar da nizami asker esir düşüyor. Ömer Paşa ağır eleştirilere uğruyor; Serasker Rüştü Paşa ise savunuyor (s. 60-61).

Canning Sultan’ı baloya davet ediyor. Son bir yıl içinde sadrazamlardan katılanlar olmuş. Sultan ise ilk kez davete icabet ediyor. Amaç biraz da kırgın olan İngiltere’yi memnun etmek. Tezkere’nin sonunda da Cevdet Paşa, Ahmet Vefik Efendi ile Avrupa’ya gönderilecek öğrenciler için sınav yaptıklarını belirtiyor. (s. 62).

Tezkire no: 8. 

Cevdet Paşa’ya göre Kırım Savaşı’ndan sonra Avrupa ile ticaret çok artmış, bu hukuki ihtilafları da artırmıştı. Artık bunları bir ticaret mahkemesi çözemiyor, Hıristiyanlar da şer’i mahkemelere gitmek istemiyorlardı. Bu durumda “bazı zevat” Fransa kanunlarını Türkçeye çevirerek nizami mahkemelerde onlarla hüküm vermek istediler. Oysa, yazara göre, “bir milletin kavanin-i esasiyesini böyle kalb-ü tahvil etmek o milleti imha hükmünde olacaktı”; kaldı ki “ulema güruhu da o makule alafranga efkara sahip olanları tekfir ederdi”. “Frenkler dahi ‘Kanununuz ne ise meydana koyunuz; biz de görelim de tebaamıza bildirelim’ diyorlardı”. (s. 63). Bunun üzerine fıkıhın muamelat kısmına dayanılarak bir kitap hazırlamak üzere Meclis-i Ali-i Tanzimat dairesinde, Rüşdi Molla Efendi başkanlığında beş kişilik bir komisyon kuruluyor. Komisyonda Cevdet Paşa da var. Komisyon ilk toplantısını 1277 (1861) yılı Safer ayının (Hicri ikinci ay) yirminci günü ilk toplantısını yapıyor. Ne var ki komisyon istenen “Metn-i metin”i hazırlayamadan dağılıyor. (s. 63). Daha sonra kendi başkanlığında ve bünyesinde “asrın en ileri gelir fukaha ve fuzalası” yer alan yeni bir komisyon kuruluyor “ve bu yolda Ahkâm-ı Adliye namıyla bir mecelle telif kılındı ve bilcümle mahakimi şer’iye ve nizamiye meri’ül icr olunması için irade-i seniyye sadır oldu” (s. 64). Daha sonra Cevdet Paşa, “Roma kanunnamesi” ile mukayese ediyor. Ona göre Roma hukuku “Avrupa Kanunlarının esasıdır ve her tarafta meşhur ve muteberdir; fakat Mecelle-i Ahkâmı Adliye’ye benzemez. Aralarında çok fark vardır. Çünkü o beş altı kanunşinas zatın marifetiyle yapılmıştır. Bu ise beş altı fakih zatın marifetiyle vaz-ı ilahi olan şeriat-ı garrâdan (parlak ve nurlu İslam) ahz-ü iltikat edilmiştir” (s. 65). Avrupa “kanunşinas”larından biri olan ve her iki (Justinianus Kanunu ve Mecelle) kanunu da “beşeri eserler” olarak kabul ederek kıyaslayan “bir zat” (?) kendisine ikincinin (Mecelle’nin) birinciye “tertip ve intizamı ve mesailinin hüsnü tensik ve irtibatı hasebiyle evvelkine (Roma hukukuna) çok müreccah ve faik” olduğunu söylemiş! (s. 64). (Kim olduğu belli olmayan bir adamın bu sözlerini övünerek nakleden bu “alim”, Osmanlı Devleti’nde ilk Anayasa’yı hazırlayan devlet adamı idama mahkûm olurken Adliye Nazırı idi!).

Tezkire no: 9. (1878).

Kırım Savaşı bir yıl daha uzasa daha iyi bir sulh anlaşması imzalanabilirmiş! İsveç, Danimarka ve İspanya’da Rusya’ya karşı ittifaka katılmak üzereymiş! Hatta Avusturya bile Rusya’ya dört maddelik bir anlaşma taslağı yollamış ve kabul edilmezse o da savaşa katılacakmış! Aslında sulhten yana olan Reşid Paşa bile kendisine “Ah bizde de tâb ve tâkat kalması ama her nasıl olursa olsun bir sene daha muharebe mümted olsaydı daha hayırlı bir musalâha akdi müyesser olurdu” demiş. (s. 65). Oysa Rusya Avusturya’nın şartlarını fırsat bilerek sulhe razı olmuş. 400 bin askeriyle “hayli şan ve şöhret” kazanan Fransa’da sulh demiş. İngiltere ise savaşın bitmesinden yana, fakat Osmanlı Devleti’nde Fransız yanlısı Ali ve Fuat paşalar iktidarda olduğu için bir şey yapamıyor!

Tezkire no: 10.

Bu tezkerede 1856 Islahat Fermanı uzun uzun yorumlanıyor.

Ferman, Cumadelâhire’nin (Hicri beşinci ay) on birinci Pazartesi günü Sadrazam Kaymakamı Kıbrıslı Mehmet Paşa’nın huzurunda okunuyor. Sadrazam Ali Paşa birkaç gün önce Paris’e gitmiş. Toplantıya patrikler, Hahambaşı, metropolidler ve Rum cemaatinden muteber kimseler katılıyor. (s. 67). “Bu Ferman’ın hükmünce teba’a-i Müslime ve  gayri Müslime kâffe-i hukukta müsavi olmak lazım geldi. Bu ise ehl-i İslama pek ziyade dokunda” (s. 67). Daha önce barışa temel teşkil edecek dört maddeden biri “Hıristiyanların imtiyazatı” meselesi idi; fakat, bu, “istiklal-i hükümete dokunulmamak” koşuluna bağlı idi. Şimdi ise “bilcümle hukuk-u hükümette” eşitlik geliyordu. “Ehl-i İslam’dan birçoğu ‘Âbâ ve ecdadımızın kanıyla kazanılmış olan hukuk-u mukaddese-i milliyeyi bugün gaib ettik. Millet-i islâmiye millet-i hâkime iken böyle bir mukaddes haktan mahrum kaldı. Ehl-i islama bu bir ağlayacak ve matem edecek gündür’ deyu söylenmeye başladılar.” (s. 68). Oysa Rum ve Ermeniler de bundan hoşnut olmamışlardı ve Yahudilerle eşit kılınmaktan şikâyetçi idiler. Buna karşılık Müslüman “bir takım alafranga çelebiler” bundan memnun idi. Bunlar Müslümanlarla gayrimüslimler birbirine karışacağı için “emlâkımızın fiyatı terakki ve medeniyet tevessü edecek” diye düşünüyorlardı (s. 68).

Her ferman ilanından sonra bir dua okunurdu; fakat burada eşitlik söz konusu olduğu için Fuad Paşa dua okunmamasını söylemişti. Oysa bundan haberi olmayan şeyhülislam Arif Efendi geleneksel –ve bu eşitliğe aykırı cümleler içeren- duayı okuttu ve gayrimislim ruhani liderler bozuldular. “Mecil’e bir soğukluk geldi” diyor Cevdet Paşa! (s. 69). “Beyn-en nas” memnun değil ve “Eğer işin içinde Reşid Paşa ve Arif Hikmet Bey bulunsaydı böyle olmazdı” diye sızlanıyorlar. (s. 70). Burada -Cevdet Paşa’nın yorumuyla- olay diplomatik bir boyut kazanıyor. Şöyle: O tarihe kadar gayrimüslimlerin eşitliği yönündeki akımı hep İngiliz Elçisi Canning desteklermiş ve evrimci yöntemle (“tedricen”) bu alanda ilerlemeleri de sağlamış. Oysa şimdi Fransız elçisi bunu da Canning ve İngiltere’ye yükleyerek softaların isyan duygusunu onlara karşı yönlendirmiş! Osmanlılara şunu söylemiş: “Devlet-i Aliyye’nin bu kadar fedakârlık edeceğini me’mul etmez idik. Canning ne dediyse vükelayı devlet-i aliye kabul etti. Eğer biraz dayanılmış olsaydı ben bazı mertebe kendilerine yardım ederdim”. Bu sözle amacı, Cevdet Paşa’ya göre, “Millet-i İslamiyye’nin gayz-ü kinini bütün bütün İngiliz elçisinin üzerine yükletmek idi”. (s. 70). Aslında Cevdet Paşa da o tarihlerde gayrimüslimlere karşı tavrın değişmesi gereğine inanıyor; fakat bunun “tedricen” yapılması taraftarı; oysa Ali ve Fuad Paşalar bazı maddeleri “def’atan” kabul ederek “enzarı ehli islamda mazharı nefrin oldular” (s. 71). Zaten Islahat Ferman’ı incelenirse içeriğinin çoğunun daha önce “salatin-i izam” (ulu sultanlar) tarafından verildiği görülür, diyor tarihçi. Şimdi ise “Vükelayı hazıra Avupalılara cemile olmak üzere onları yeni verilmiş imtiyazat sırasında dermeyan etmişlerdir. Bazıları dahi müphem surette yazılarak Avrupalılara bir veçhile, ehli İslam’a diğer veçhile tefsir ederlerdi”. (s. 71). Yazar bu konuda Fuat paşa örneğini veriyor. Fuat Paşa, Ferman’a hücumlara karşı, “Reayadan vükela, vüzera şöyle dursun, Meclis-i Valâ azası bile olamayacaklarına Ferman’ın bir yerinde delil vardır” diyormuş! (s. 71). 

Şeyhülislam Arif Efendi “mazulin-i vükela”dan Ferman’a itiraz edenleri mahkemeye vereceğini söylemiş ve Cevdet Paşa da bunu Reşid Paşa’ya bildirmekle görevlendirilmiş! Reşid Paşa ise Ferman’ın tamamına değil, bazı maddelerine karşıyım, demiş ve Hıristiyanlar “hiçbir şey yapmadıkları halde” bu kadar ayrıcalığa sahip olmuşken, kendisi bunca yıl devlet hizmetine rağmen “efkârımı serbestçe söyleyecek kadar imtiyazım olması mı?” diye yakınmış! (s. 72). Bu sözleri de şeyhülislama yetiştirince, o, Reşid Paşa’yı tenzih etmiş, “umur-u politikeyye’deki mahareti”ni çok övmüş ve “O bu devlette fetva emini gibidir” demiş! Maddelerin yeni olmadığını, yeni olarak “bir iki madde” bulunduğunu, üstelik “donanmalarından başka İngiliz Ordusu’nun Üsküdar’da Fransız Ordusu’nun da Maslak’ta olduğunu” söylemiş!” (s. 72). Reşid Paşa da buna karşı itiraz noktasını açıklamış. Buna göre, bir yıl önce yapılan diplomatik yazışmada, Reşid Paşa Hıristiyanlara verilecek “imtiyazat”ın anlaşmaya girmemesi hususunda ısrarcı olmuş. Oysa şimdi, “sulha esas ittihaz olunan mevaddın dördüncüsü hukuku politikiyye dahi ilave olunmuş” (s. 73). 

Canning, Mehmet Ali Paşa ile çatışan Reşid Paşa’nın azledilmesine çok kırılmış ve dört sulh şartından en ağırı olan eşitlik maddesine de o önayak olmuş.  Cevdet Paşa ise şu itirazda bulunuyor: “vazife-i askeriyeyi icra etmedikleri halde hukuk-ı politikiyyede müsavatları bir emri garibdir” (s. 74). Bu maddenin anlaşma metnine girmesi için Paris’te delegeler ısrar etmişler, Ali Paşa bunu sakıncalı bularak Dersaadet’e sormuş, Reşid Paşa mesele yapmış! Bu konuda Mabeyn-i Hümayun Baş kitabetine hitaben bir de tezkere yazmış! Cevdet Paşa bunu olduğu gibi veriyor.

Bu tezkerenin ana fikri şu: “İmtiyazat”ın anlaşmaya girmesiyle “devletlere bir hakk-ı nezaret verilmiş ve bu suretle Saltanat-ı Seniyye’nin istiklal-i alisi ihlal edilmiş” oluyordu. (s. 77). Reşid Paşa bu duyarlılıkla ilgili olarak, Hicaz havalisinde ise “bir üsera memnu’iyeti sözünün nasıl kıtal-i azime sebep olduğunu” hatırlatıyor. (s. 81). Reşid Paşa bu bağlamda söz konusu maddenin “Devlet-i Aliyye’nin  altı yüz senelik rengini tamamiyle zıdd-ı muhalifi olan bir renge koyacak ve ehl-i İslam ile Hıristiyan beyninde maazallahu ta’ala bir kıtal-i azime vukuuna sebep olabilecek” nitelikte olduğunu söylüyor. (s. 80). (Cevdet Paşa’nın kendisi de, bunu teyid eder gibi, Maraş’ta çıkan olaylarda eski İngiliz konsolos yardımcısı bir tüccarın evinin yakıldığını ve karısıyla çocuğunun yandığını anlatıyor. s. 89). 

Tezkere no: 11 (1294-1877).

Bu tezkerede Kırım Savaşı sırasında Kafkasya’nın durumu anlatılıyor. Yazara göre bu savaş Kafkasları Rus egemenliğinden kurtarma olasılığı da doğurmuştu. Üstelik İngilizler de, Hindistan yolunun güvenliği açısından, buna taraftar idiler. Ne var ki buna engeller de vardı. Örneğin yıllardır Rusya ile savaşan Dağıstanlı Şeyh Şamil bu sırada tarafsız kalmış ve “sanki Rusyalı ile mütareke etmiş gibi çekilip seyirci kalmıştı” (s. 90). Abaza ve Çerkez kabileleri de öyle! Örneğin Çerkesler Osmanlı Devleti’nin onları kendi yanlarına çekmek için gönderdikleri aracılara yüz vermemişlerdi. Köle olarak sattıkları adamları şimdi karşılarında “paşa”, “bey” sıfatıyla görünce onlara güvenmiyor, yüz vermiyorlardı. Oysa savaşta “iane yolunda fedakârane hareketler” olsaydı sulh görüşmelerine de katılabileceklerdi. İngiltere de bunu istiyordu; hatta Reşid Paşa, Canning’in isteği üzerine, Cevdet Paşa’nın bu konuda bir rapor hazırlamasını istemişti. (Nitekim bu tezkerede bu rapor da yer alıyor). Reşid Paşa bu layihayı “Fransızcaya” (!) çevirtip Canning’e vermiş (s. 100). Cevdet Paşa’nın “mahremane” olarak duyduğuna göre, İngiltere Paris Konferansı baş delegesi Lord Clarendon, Ali Paşa’ya niyetlerini açıklayıp “bunun asıl menafii (yararları) Devlet-i Aliyye’ye aittir; siz dahi muavenet (yardım) etmelisiniz!” deyip de, ondan “bizce oraların o kadar ehemmiyeti yoktur” yanıtını alınca, “ben bir Türk’ten daha fazla Türk olamam!” diyerek tarizde bulunmuş! (s. 101).

Tezkere no: 12 

Burada da Mekke ve Hicaz meseleleri anlatılıyor. Mekke-i Mükerreme Emiri Şerif Abdülmuttalip Efendi ile huysuz bir kişiliğe sahip Cidde valisi Kamil Paşa’nın arası bozukmuş. Batılı devletlere “müdara” (dalkavukluk) için esir ticareti yasaklanınca (“üserayı zenciyyenin men’ine karar verilince” s. 102) Mekke’de ayaklanma olmuş.. Ayaklanmaya tüccarlar, şeyhler öncülük ediyor.  Zor durumda kalan Osmanlı Devleti durumu yatıştırmak için bir Mekke ileri gelenlerine (ulema, şürefa, huteba vb) hitaben yazdığı mektupta “dünya meta’ına tama eden bazı cüretkârlar(ın) kendi kendilerine garip yalanlar” uydurdukları söyleniyor ve bunlar arasında “minarelerde ezan okunmasını, köle ve cariye satılmasını, tesettürü ve setr-i avreti (zevce mahremiyeti) men etmek” gibi maddeler bulunuyor  (s. 136). Görüldüğü gibi bu maddelerde “esir satışı” ile “ezan okunuşu”nu aynı ölçüde “yasaklanamayacak” işlemler olarak gören bir zihniyet var. Cevdet Paşa ise, bu sırada köle ticaretinin yasaklandığını hatırlatarak aradaki çelişkiye işaret ediyor! (s. 136). 

Kitap II, Tezkere no: 13. (1272-1856 olayları)

Bu tezkerede yazar II. Mahmut’dan, daha çok da Kırım Harbi’nden sonra saray kadınlarında ısrafın nasıl arttığı, örf ve adetlerin nasıl gevşediği anlatılıyor. II. Mahmut zamanında kadınlara “arzularını alsınlar” diye “kendilerine birer ferace kapısı” açılmış! Onlar da “her yerde gezip yürümeye başladılar; şurada burada türlü rezaletler eder oldular” (s. 3). Bu gözlemi, yazarın ne kadar tutucu bir görüşe sahip olduğunu da açıklıyor. Sultan Abdülmecid başlangıçta tasarrufa çok önem verirken beş altı yıl sonra cariyeler arasında sefahata dalıyor. Özellikle kendisini Serfiraz Hanım’a kaptırdıktan sonra işler çığrından çıkıyor. Bu arada saraylılar da çılgınca borçlanmaya başlıyorlar. Bir senede alınan 288 bin keseden 125 bini de Serfiraz Hanım’a ait. Ayrıca bu gözdenin adamlarının adı bir takım zorbalık hareketlerine de karışıyor (s. 3-4).

Tezkerede devlet adamlarının nasıl ticaretin içinde oldukları da (1856’da ölümü dolayısıyla) Rıfat Paşa örneği ile anlatılıyor. Bu Paşa kendi fırınında “halis ve ala buğdaydan yapılan” ve “Rıfat Paşa furancalaları” denilen ekmekler yaparmış. Yalısında yüzden fazla kişiyi yatılı olarak mükemmel şekilde ağırlayabiliyormuş (s. 17). 

Ali Paşa konusunda da şu görüş var. Ali Paşa’nın “istibdada mail olduğu”, bir topluluk huzurunda söylediği şu  sözlerinde yatıyormuş: “Cenab-ı Hak bu millet-ü memleketin saadet-i halini beş altı kişiye tevdi etmiş. Onlar hall-i akd-i umuru devlet edivermelidir”. (s. 21).

İltizam ve yabancı devletler: Bosna’da mültezim zulmünü İngiliz Konsolosu Londra’ya bildirmiş.   Bunun üzerine Hariciye Bakanlığı’ndan Canning’e yollanan talimatta Osmanlı yönetimi tehdit ediliyor, “mukaddema dahi Türkistan’ın istiklali taahhüt olundu ise de filan milletin ve filan familyanın hükümdarlığı temin olunmadı” deniyormuş. (s. 23).

Tezkere no: 14. (1272-1857).

Buğdan seçimleri dolayısıyla Fransa ve diğer devletlerle ters düşen Reşid Paşa, Fransız elçisi Thouvenel’in baskısıyla sadaretten uzaklaştırılıyor; yerine Giritli Mustafa Paşa geliyor. Fakat “manen sadrazam yine kendisi idi ve sadaret lafızdan manaya naklolunup, nüfuz yine Reşid Paşa’da idi” (s. 25).

Canning ve Reşid Paşa: İngiliz elçisi Canning Londra’ya dönerken veda için Reşid Paşa’nın “sahilhane”sine geliyor. Cevdet Paşa da davetli. Reşid Paşa, elçinin Osmanlı-İngiltere ilişkilerinin “teyid ve istikrarına kemal-i ehliyet ve maharetle muvaffak olması” dolayısıyla “cümlemizin şükrâniyetine kesbi isthkak eyle(diğini)” söylüyor. Bunun üzerine Canning de müverrih Cevdet Paşa’dan bunları tarihe geçirmesini istiyor. (s. 38). 

Cevdet Paşa, Reşid Paşa’nın “şiddetli bir nüzûl” sonucu öldüğünü yazıyor ve “ona pederimden ziyade ağladım” diyor. (s. 40). Onu sevmeyenler bile ölümüne çok üzülmüş!

Tezkere no: 15. Sene 1275 (1859).

Said Paşa’nın F. de Lesseps’e Süveyş Kanalı izni vermesi dolayısıyla İngiltere İskenderiye’ye donanma gönderip tehditte bulunuyor. Said paşa ise, Dersaadet’te tasdik edilmedikçe bu ruhsatın hükmü yoktur, diyerek durumu kurtarmaya çalışıyor. (s. 80).

Kuleli Vak’ası bir “cemiyet-i fesadiye”nin eseri olup, komutanı da Ferik Hüseyin Daim Paşa imiş; o daha önce Rumeli’ye gitmiş. Asıl reis ise ulemadan Süleymaniyeli Şeyh Ahmet Efendi imiş. Savaş sırasında Kars’ta imiş ve Islahat Fermanı Kars’a gelince o da bir “fitne” tasarlamaya başlamış. Hüseyin Daim Paşa ile de orada anlaşmış. O Rumeli’ye tayin olunca kıyam gecikmiş ve aralarına almaya çalıştıkları Karadeniz mirlivası Hasan Paşa onları ihbar etmiş. Bunun üzerine bir günde üç yüzden fazla tertipçi tutuklanmış! (s. 82). 

Tesettür sorunu.

Yazar burada da kadın giyimi ve “ferace” konusuna dönüyor. Bu kez de şunu yazıyor: “Millet-i islamiyyede her şeyden ziyade ırz ve namus meselesine dikkat ve itina olunagelmiş iken bir vakitten beri gerek saraylılar ve gerek İstanbul’un moda meraklısı olan hanımları atlas ferace giymek ve gayet ince yaşmaklar kullanmak gibi hal-ü hareketlerde bulunup, bu ise millet-i islamiyyeye pek ağır görünürdü” (s. 87). Buna karşı Ali Paşa düzeltme getirmek zorunda kalıyor ve “ırz-u namusca maruf olan usul ve adatın halet-i asliyesine iadesi”ne teşebbüs ediyor ve bu konuyla ilgili Meclis görüşmesinde buna karşı hareket edenler olursa “feracesinin yakası kesilmek ve kocaları ceza görmek” gibi tehditkar bir ilanname kaleme alınıyor. Sultan ise bundan “dilgir olarak” (kırılarak)  Rıza Paşa’yı çağırıyor ve “Bunun icrası kabil midir? Bu şiddeti benimkilere mi edecekler? Sen bu mazbatayı nasıl mühürledin?” diye azarlıyor. Sonra bunu dikkate alan yeni bir ilanname hazırlanıyor. (İlan-name metni eserde veriyor; s. 88-89). Yeni “İlanname”ye (7 Rebi’ülahir 1276) göre, ırzın korunması için her kavim ve milletin şart ve adetlerine uygun bir “usul ve tarik” vardır ve Müslümanlar için buna uymak dinen farzdır. “Halbuki biraz vakitten beri taifeyi nisvandan bazıları hilafet-i usul ve adet ince yaşmaklar tutarak ve günagûn münasebetsiz şeylerden feraceler giyerek açık saçık türlü türlü heyet ve kıyafetler ile sokağa çıkmakta ve seyir yerlerde karışık durarak bir takım mugayir-i şerr’i edep etvar ve harekat vukua getirmekte olup, bu hal gerek şeriat-ı mutahhara (kutsal) ve gerek adab-i milletce menhi (haram) ve merdud olduğundan başka her familyayı harap edecek surette sefahati mucip olmaktadır. Bundan böyle her kim olursa olsun sokağa çıkan kadınlar içerisi seçilmeyecek surette yaşmak tutup, layıkıyla örtülü bir halde bulunacaklardır ve arkalarına girecekleri feraceleri çuhadan ve sair çuha cinsinden ve Ankara şalı ve sofundan ve bunlara mümasil şeylerden olacaktır ve feracelerin etrafı dahi işleme ve sırma misillu birtakım lüzumsuz ve masraflı şeylerle tezyin olunmayacaktır ve sade çorap ile sokağa çıkılmayıp çedik ve buna mümasil edibane ayakkabı giyilecektir ve bir şey almak için çarşı ve pazara gittiklerinde dükkan ve mağazaların önünde durarak alacakları eşyayı alıp zinhar içeriye girmeyeceklerdir ve seyir yerlerinde erkeklere mahsus olan mahallere gitmeyip taifeyi nisaya mahsus olan yerlerde duracaklardır ve zikrolunan surete muhalif ve şerr-ü adaba mugayir etvar hareket zuhura getirenler tedip olunacaktır ve haremler hal-ü dercelerinden ziyade arabalara binmeyip ve harem arabacılığına yakışmaz tavr-u heyette arabacı kullanmayacaklardır ve erkeklerin dahi her hal-ü mahalde ırz-u edeb mukteziyatına riayet etmeleri lazımeden olmasıyla anlar dahi çarşı ve pazarda vesair gezdiklari mahallerde ve hususiyle seyir yerlerinde ehl-i ırzane ve edibane davranacaklarır ve hilaf-ı edep hareket eden ve seyir yerlerinde alenen ötede beride olturup işret eyleyenlerin dahi tazirat-ı lazımesi icra kılınacaktır. 7 Rebi’ülahir 1276. (1860).

Rusya’nın Dağıstan’ı zaptetmesi ve Çerkezistan’ı da kuşatması üzerine Osmanlı Devleti’ne göç akımı başlıyor. Çerkesler Kütahya ve Ankara taraflarına, Nogaylar Adana-Çukurova bölgesine yerleşiyorlar. (s. 89).

Kaime ve sarraflar. 

1860 olayları arasında kaimenin kaldırılmasına karar verilmesi de var. Bunların fiyatının düşmesi altın fiyatlarını artırıyor. Sadrazam Rüşdi Paşa sırasında bunların kaldırılmasına karar veriliyor ve toplanan kaimeler  Maliye hazinesinde yakılıyor. Oysa mali durum da çok kötü; esnaf, dükkân sahipleri arasında iflaslar çok. Sultan, Maliye Nazırı Hasib Paşa’dan para isteyip, o da bulamayınca yakılmak üzere maliyeye teslim edilmiş kaimelerden yüz bin kese alınıp ona veriliyor! Rüşdi Paşa da hastalanıyor.

Kaimelerin kalkmasına Galata sarrafları karşı. Kaime sayesinde altının fiyatını düşürüp yükselterek büyük paralar kazanıyorlar. (s. 98).

Tezkere no: 16. (1296 ve 1298 yıllarında yazılmış).

Bulgar Kilisesi yıllardır ayinlerde Rum dilini bırakıp Slav dilini kabul etmek istiyorlar. Zaten Kilise’deki Rumca kitapları atmış, yerine Slavca kitaplar koymuşlar.. Bunda Rusya’dan gelen papasların ve mektep hocalarının rolü büyük olmuş. Ne var ki Rum Patrikhanesi de buna direniyor. Osmanlılar da “bu devlet işidir, ancak o halleder” diye durumu yatıştırıyorlar. (s. 103).

Bulgar eyaletlerinde “ashab-ı alâka”nın (Müslüman beylerin) çiftlik kurmaları üzerine çıkan çatışmalarla ilgili ilginç bilgiler var. Aslında Hıristiyan kocabaşılar da çiftlik sahibi olmaya başlıyorlar; üstelik bunlar “ticaret usulüne me’luf (alışkın) oldukları için” köylüler üzerindeki sömürüyü artırıyorlar. Müslüman çiftlik sahipleri de onları taklide başlayınca “ashabı alaka ile zürra beynine ziyade bürûdet (soğukluk) ve mübâyenet (uyuşmazlık) girmiş idi”.  Onlar da “çiftlik ağası olup ahaliye gadr-ü teaddiye (saldırıya)” başlıyorlar! (s. 106). (Ayrıntı için bkz. Halil İnalcık). Tezkere’de Suriye buhranı ve Fuat Paşa’nın oraya gönderilmesi hakkında bilgiler ile Ali Paşa’nın Sırbistan hakkında sorunları hakkında kaleme aldığı mazbata da yer alıyor.

Tezkere no: 17 

Tezkere’de yine saraylı hanımların gösterişli ve masraflı yaşantıları söz konusu. Bu kez bu gelişmede “İstanbul’a dökülüp geldiklerinde sefahat ve ısraf kapılarını açan” Mısırlı hanımlar da eleştiriliyor. (s. 131).

Abdülmecid-Abdülaziz (kardeş) husumeti pek üzerinde durulmamış bir konu! Yazara göre Abdülaziz Düzoğlu Deli Bogos’a bir çift gümüş tabanca yaptırınca Sultan Mecid telaşa kapılıyor. Mehmed Ali Paşa’nın sadareti sırasında ona “biraderinden sıkıldığını” söyleyince Paşa da kendisi “benim bir mutemed ademim vardır; anlara tebdili câme ettiriniz; Efendi, gece çiftliğinden gelirken kurşun ile vururlar” demiş. Sultan ise “ürküp, bakayım, bir düşüneyim!” demiş. Cevdet Paşa’ya göre “Zat-ı Şahane tab’an adam öldürmeyi sevmezdi” (s. 134).

Bu ortamda tahta geçme kuralı da gündeme geliyor ve tartışılıyor. Sorun Canning’e de açılıyor. O da diyor ki, eğer bu kabul edilirse bu hakkı kaybeden şehzadeleri artık mahpus tutamazsınız. Onlar da ortalıkta gezmeye başlarlar. İçlerinde saltanat iddiaları da doğar! Yani “vazgeçin” diyor! Anlaşılan sultanları kafes hayatına ve cehalete mahkûm eden bu usul Büyükelçiye hiç de fena görünmüyor! Zaten Cevdet Paşa da “(Elçi’nin sözleri üzerine) bu tasavvurdan vazgeçildi” diyor!! (s. 133).

Tezkere no: 18

İşkodra sancağında çıkan olaylar dolayısıyla oraya Cevdet Paşa yollanıyor. Sancak hakkında ayrıntılı bilgiler var.

Tezkere no: 19.

1278 (1862) yılının beşinci ayında (Cumadelûlâ) “maliye fevkalade müzayaka haline” giriyor: “Kaime ile yüzlük altın bir gün üç yüz kuruşa kadar çıktı ve ferdası üç yüzü geçti. Müteakiben dört yüze varır varmaz hiç geçmez oldu. Ekmekçi ve bakkal ve kasap kaime almayıp hâlbuki nâsın (herkesin) ellerinde hep kaime bulunduğundan pek çok kesan (insanlar) aç kaldı. Nakdi olanlar üçer beşer günlük ekmek aldı. Bu cihetle mevcut ekmekler bitip sonraya kalanlar ekmek bulamaz oldu. Ziyade alanların ellerinden cebren ekmek almaya çıkıştılar. Sokaklarda ekmek kapışmak gibi ihtilal emareleri zuhura geldi. Bazı kesan dahi bu hali görerek esliha ve cephane tedarikine kalkıştılar ve dükkânlar kapandı. İstanbul’u bir âcip dehşet istila etti. Herkes ne yapacağını şaşırdı (s. 226). Bunun üzerine vekiller heyeti toplanıp sabahlara kadar sorunu tartışıyor ve sabah olunca da bir “tenbihname” hazırlanarak sokaklarda tellallara okutuluyor. Buna göre “Kağıdın böyle kesri itibarına sebep olan müfsidlerin tedip kılınacağı ve yüz altmış kuruştan ziyadeye yüzlük altun alıp verenlerin haps olunacağı” tehdidi ile dükkanların açılması isteniyor. O gün Havyar hanı (Borsa) kapanıyor ve “hava alıp satan müfsitlerden bazıları” hapse atılıyor. (s. 227). Sadarete de Fuat Paşa getiriliyor. İlk işi durumun tespiti ve saraydaki altın gümüş kap kacağı toplatarak –Padişah’ın itirazına rağmen- darphaneye yollamak oluyor. Bir de mali durum hakkında uzun -ve eserde olduğu gibi verilen- layiha hazırlıyor. (Bu “kararname sureti” Tezâkir’in müsveddesinde yer almıyormuş; Takvim-i Vakayi’nin  19 Zilhicce 1278 tarih ve 648 sayılı nüshasından alınmış). Fuat Paşa, layihasında amacın dünyadaki “yüz elli milyonluk ehl-i İslam’ın” dininin koruyucusu olan Devlet-i Aliyye’yi “bulunduğu halden kurtarma”nın olanaklarını araştırmak olduğunu söylüyor. Önce Devlet’in borç durumunu saptıyor. Bunların bir kısmının ertelenmesi mümkün değil, acele kaynak bulmak lazım. Paşa’ya göre devlet borçları üç kalem altında toplanıyor: 1) “Dört defa Avrupa’dan istikraz olunmuş akçeler ile, hariç istikrazı yolunda dahilen çıkarılmış olan esham-i cedide”; 2) “az çok tecilata rapt olunmuş (ertelenmiş) olan tahvilat ve sergiler”; 3) “bütün bütün açıkta bulunan düyun-u müteferrika ile onun bir cüzünü mukabil olarak tedavülde bulunan kavaim-i nakdiyedir” (s. 231). “Düyunu müteferrika ile evrak-ı mütedavile birleştikte mecmuu dört milyon kese” tahmin olunuyor (s. 236).

 Acil olan, borçların vadesi gelenleri ödemek ya da bunların da vadesini uzatmak. Layiha’da, Osmanlı Devleti’nin iç ve dış tüm borçlarının “Avrupa’da bir küçük devletin borcu” derecesinde olduğu bilinen bir şeymiş! (s. 234). Genişliği ve “kabiliyeti” bunun kısa sürede katlanacağının da dayanağı imiş; nitekim varidatı son on yıl içinde bir misli artmış.

Fuat Paşa’ya göre bu borçlanmanın çeşitli nedenleri var, bunlardan Kırım Savaşı harcamalarını söylüyor. Bu harcamalar, “muavin olan devletlerin masarif-i vakı’asına nisbetle taaccüp olunacak derecede az bir şey ise de hazine-i devlete büyük bir rahne açtığı  müsellemattandır” (s. 228-229).

Fuat Paşa’nın en önem verdiği şey “itibar”, yani dış dünyada güvenilir olmak. Bunun da açık olmakla, her şeyi açıkça ortaya koymakla sağlanabileceği kanısında. Bu duruma gelmede “zaten ağır olan müzayakayı maliye hesaplarımızın bir karanlık halde bulunması” rol oynamış; oysa şimdi  (mecburen “velinimetimiz bî minnetimiz Padişah efendimiz sayesinde” diyor) duruma açıklık getiriliyor, kaimelerin kalkması kararı alınıyor ve bu sayede “Devlet-i Aliyye bir büyük sermayeyi itibar ve iktidar kazanmıştır” (s. 235).

Fuat Paşa Layiha’nın sonuç kısmında devlet gelirlerinin nasıl artırılacağını ve masraflarının nasıl kısılacağını anlattıktan sonra kaimelerin tedavülden nasıl kaldırılacağını da maddeler halinde sıralıyor. İlk maddede belirtildiği gibi tüm kaimeler tedavülden kalkacak ve bunların yerine belli bir altın karşılık hesabıyla (“her yüz kuruşluk kağıda yüzlük Osmanlı altını”), kısmen nakid ve kısmen de % 6 faiz ile “eshamı cedide”ler verilecek. Daha sonra ki maddeler de bunun pratikte nasıl gerçekleşeceğini anlatıyor. Teslim edilen tüm kaimeler de imha edilecek. (s. 245-246).

Cevdet Paşa daha sonra aynı yıl (1862) patlak veren Karadağ ayaklanması konusunda ayrıntılı bilgiler veriyor. Rusya’nın kışkırttığı ve Konsolos Hecquard kanalıyla Fransa’nın da desteklediği Karadağlılar başlangıçta henüz toparlanamamış olan Osmanlı güçlerini bozguna uğratıyor ve Osmanlılar dört, beş yüz şehit veriyor. Fakat sonunda Derviş Paşa’nın komuta ettiği güçler duruma hâkim oluyor. Cevdet Paşa, bahsi şu cümleyle kapıyor: “Karadağ meselesinin mebdeinden müntehasına (başından sonuna) kadar Karadağ’ın sekiz bin kadar hanesi münhedim (tahrip edilmiş) ve muhterik (yakılmış) ve külli nüfusu telef olmuştur ve netice-i muzafferiye asakir-i şahanede kalmıştır” (s. 254). Yani ünlü müverrih feci bir kırımı gelecek nesillere bir askeri zafer olarak anlatıyor!

Tezkerede Sultan Aziz’in Mısır seyahati de anlatılıyor. Yavuz’un Mısır’ı fethinden beri hiçbir sultan Mısır’a gitmemiş. Abdülaziz’de bu kararı, çok para harcayarak “mükellef ve müzeyyen” bir vapur yaptıran Said Paşa’nın daveti üzerine alıyor. (s. 263). Yanında Fuat Paşa’yı da götürüyor. (“Zât-ı Şahane’nin teveccühü Fuat Paşa’ya münhasır ve Ali Paşa’dan müteneffir idi” s. 265). 

Sultan İzmir’de coşkuyla karşılanmış; Frenkler bile “Vive le Sultan” diye alkışlamışlar! Mısır’da da coşkulu bir karşılama. Seyahat çok güzel geçmiş ve Sultan dönüşte de İstanbul’da çok iyi karşılanmış! “İstanbul bahçeleri adeta müzeyyen yalı bahçelerine döndü!” (s. 264). En büyük merasimi de Mısırla en çok ilişkide bulunan pirinççi esnafı yapmış. “Asma-altını gayet müzeyyen bir salon şekline koydular” (s. 264). O sırada hükümet üyeleri arasında İstanbul’un vergi ve askerlik konularındaki ayrıcalıklarının kaldırılması konuşuluyormuş; fakat bu görkemli karşılama törenleri nedeniyle “ol kararın icrası tehir olunmuş” (s. 265). 

Tezâkir’in üçüncü kitabı 1864 ile 1867 arasındaki olayları anlatan on sekiz (21-39) tezkereden oluşuyor. Bu yıllarda Cevdet Paşa önce Bosna eyaletinde müfettişlik yaptı, sonra da Fırkayı Islahiye ile Adana ve çevresindeki ayaklandırmaları yatıştırma operasyonunda görev aldı. Daha sonra da Halep valiliği yaptı.

Denetim için yollandığı Bosna’da genellikle toprak kavgalarından doğan kavgalar ve ayaklanmalar vardı. Avusturya hududunda yaşayan halktan (Liyubuşka kazası) Avusturya tabiyetine girenlerde var (s. 15). Oysa bunları -özellikle de Hıristiyan çiftçilerin şikâyetlerini ve Avusturya müdahalesini- önlemek için Osmanlıca ve Boşnakça bir “Çiftlikât Nizamnamesi” hazırlanmış ve Bosna’ya yollanmış. Yazar bunu hazırlamak için Bosna eyaletinin yedi sancağından üç ayrı toplumsal kategoriyi (Müslüman ağalar/sahib-i alâka; Hıristiyan ağalar ve küçük toprak sahipleri) ikişer üye seçilerek Dersaadet’e getirildiğini ve orada onlarla on ay kadar görüşülerek, sonunda herkesin kabul ettiği bir metin hazırlandığını söylüyor. Nizamname aslında “sahib-i alaka”nın haklarını garanti altına alıyor ve bu yüzden de Hıristiyan tebaanın şikâyetlerine neden oluyordu; fakat “garipdir ki ashab-ı alakadan hay-ü şerri tanımaz bir güruh” da bunun uygulanmasını önlemeye çalışıyordu. (s. 7).

Kural olarak da böyle nizamnamelerin davul zurna ile şehir meydanlarında okunarak ilan edilmeleri lazım! Oysa Cevdet Paşa, hayretle, Bosna’da böyle bir “nizamname”den kimsenin haberdar olmadığını görüyor. Uzun araştırmalardan sonra da birinden bunun mahzende açılmamış denkler içinde olabileceğini öğreniyor! Ve gerçekten de “Çiftlikât Nizamnamesi” sonunda Hersek’te, bir mahzende, açılmamış bir denkte bulunuyor! O sırada Bosna gibi önemli bir eyaletin merkezle ilişkisi bu seviyede. Cevdet Paşa duruma ne kadar üzüldüğünü anlatıyor ve böyle “memurlar ile memleket idaresinin kabil olmayacağını” merkeze bildirdiğini söylüyor. (s. 4-5). 

Cevdet Paşa bu sayfalarda Bosna idari yapısı, köyleri hakkında ilginç bilgiler veriyor. Bosnalıları örf ve adetlerini anlatıyor. Boşnakların sebat ve metanetlerini, ticari ahlaklarını övüyor. Bosnalıların kura ile askerliğe alınmalarına da ön ayak oluyor. Bunu kolaylaştırmak için önce yerli bey ve ağaların -ya da oğullarının- zabit yapılmasına karar veriliyor. Ayrıca bunlar sadece Bosna taburlarında hizmet görecekler. Alınan sonuç da çok parlak oluyor. Bosnalılar askerliğe çabuk alışıp, çok seviyorlar.

Doğu’da ise bir Fırkayı Islahiye teşkili çok önemli bir gelişme.

Cevdet Paşa bu konudaki gelişmeyi şöyle özetliyor (Tezkere 26, s. 106-107): Kırım Savaşı’ndan sonra ara sıra gayrimüslim tebaayı askere almak konuşulmaya başladı.  Ancak bunlardan bağımsız birlikler mi (alay, tabur, bölük) oluşturalım yoksa hepsi bir arada mı olsun konusunda karara varılamıyordu. Bu sırada (1864) kur’a dairelerinde nüfus daralmasının olması konuyu yeniden gündeme getirmiş. Yapılan müzakerelere Cevdet Paşa da katılıyor ve Cebel-i Bereket’e (Gâvur Dağı/Osmaniye) ve Kozan (bugün Adana’nın büyük bir ilçesi)  dağlarına “fetihten beri” devletin hâkim olamadığını söylüyor. Bir de şöyle garip bir cümle kullanıyor: “Gâvur-Dağı istibdat üzere hükümet eden küçük küçük ağalıklara münkasım (bölünmüş) olduğundan cumhuriyete benzer bir halde idi” (s. 130). İlginç bir “cumhuriyet” anlayışı! Paşa, bu arada Küçük Ali Oğulları tahakkümünden de bir hayli söz ediyor. 

Bölgede derebeyi hanedanlarından Kozanoğulları beyinin mültezimlerle ilişkileri de çarpıcı bir örnekle anlatılıyor. Kozanoğulları’nın pazarla ilişkisi elbise temini ile sınırlı. At, at takımı, keçe ve kilim gibi ihtiyaçları da aşiret kethüdası aşiret üyelerinden sağlıyor. İrad ve akaret meraklısı değiller. Fes, yelek, cüppe gibi hilatları da Adana’ya gelen Ermeni sarraf ve tüccarları sağlıyor. Sonra Ermeni bunlar için ne kadar masraf ettiğini söyleyerek  “falan nahiyenin aşarını havale ederseniz tesviye olur” diyor; o da veriyor, hatta yanına uygulama için bir de “memur” tayin ediyor! Adana’ya ancak bu sarraflar –o da Bey’in müsadesiyle- girip çıkabiliyorlar! Aşar toplandıktan sonra da Bey’e “masarif” düşüldükten sonra kalan kısım teslim ediliyor. Oysa Bey’in defter tuttuğu, hesap kitaptan anladığı yok; güvence üzerine “tamam!” diyor ve parayı alıyor! (s. 114).

Askerlik sorunu

Cevdet Paşa o tarihlerde gayrimüslimlerin de askere alınmalarının düşünülmesi gerektiğini söyledikten sonra “Anadolu cihetinin ıslahatı için bir fırka-i askeriye tanzim kılınmalıdır” diyor. (s. 107). Gerçekten de baharda böyle bir gücün kurulmasına karar veriliyor. Sonra böyle bir birlik kuruluyor ve komutanlığına da Dördüncü Ordu Müşiri Derviş Paşa getiriliyor. Bu birlik “yedi tabur piyade, bir alay süvari, bir hayli top ve mühimmat ile” 24 Zilhicce (Hicri son ay) 1281 (1865) tarihinde İstanbul’dan yola çıkıyor! 

İzleyen tezkerelerde bu birliğin -geleneksel anlamıyla- tehcir ve iskân operasyonları ayrıntılı şekilde anlatılıyor. Çünkü buralara, Cevdet Paşa’nın deyimiyle, fethedildikleri zamandan beri devlet egemenliği girmemiş. Zaten bir yerde “Zülkadriye devleti”nden (Maraş eyaleti) söz ediyor. “Payitahtı”, “Kars-ı Zülkadriye şehri” imiş! (s. 207).

 Köyler yapılıyor, yıkılıyor, nahiyelere bağlanıyor, tarıma açılıyor vb.. Bir yönüyle Yaşar Kemal’nin romanlarına malzeme oluşturan operasyonlar.. Bu arada pamuk üretimi de yaygınlaşıyor.

Bu cildin en öğretici parçalarından biri de Paşa’nın Islah Fırkası görevi dolayısıyla Maliye Nezareti için yazdığı “tahrirat”! Burada bir yıllık  (1866-1867) tecrübeden alınan dersler anlatılıyor. Cevdet Paşa bu sırada Kars, Adana, Kozan (Sis) şehirlerini ziyaret ediyor. Bir yıl önce Çukurova’da “ceylan sürülerinden başka” bir şey görülmezken, şimdi “ıslah icraati semeresi” olarak “taraf taraf müceddet karyeler ve cihet cihet pamuk tarlaları ve saman ve ot yığınları” görülüyormuş. (s. 207). Fakat binalar genellikle harap, hatta resmi binalar mevcut bile değil. Kars kazasında yeni kasaba ve köyler kurulmuş, buralara dağlardaki haneleri yıkılan ya da aşiret halinde yaşıyorlarsa çadırları yırtılan Kürt aşiretler yerleştirilmiş. Bunlar epeyce pamuk yetiştirmiş ve bunları satarak “akçenin tadına varmaya” başlayacaklar. Fakat henüz satmayı bilmedikleri için bunları bırakıp yaylaya gittikleri için “bunları kaldırmaya mahsus memur tayin” ediliyor! (s. 208).  Köy ve kasaba halkının “sazdan ve kamıştan” yaptıkları evlere “huğ” deniyor. Taş, kireç ve keresteden yapılmış haneler çok az. Merkezde hükümet konağı bile yok. Örneğin Kozan’da Islah Heyeti emriyle başlatılan Hükümet Konağı inşası yarıda kalmış ve “kaymakam paşa birini nasılsa (evinden) çıkarıp, iki odalı hanesini hükümet konağı ittihaz eylemiş”.  (s.209).  Halep de bile bir Hükümet Konağı yok, vali kirada oturuyor. İnşaat da yok. Derme çatma “huğ” yapanlar da “bizi ev yapmaya icbar ediyorlar; temelli bir iş olsa ibtida devlet kendine bir ev yapardı” diyorlar. 

Adana’da iş mevsiminde bir rençberin (işçi) günlüğü otuz kuruş; diğer zamanlarda da en az 15 kuruş kazanıyor. Buna karşılık zaptiyeler ayda 70 kuruşla nöbet tutuyorlar. Zaptiye ve hapishane koğuşları da biraz fazla yağmur yağsa yıkılacak haldeler! (s. 209). Yazar bu konuda liberal bir yaklaşımla devlet gelirlerinin artışının halkın servetinin artmasına bağlı olduğunu söylüyor. Oysa böyle bir durum yok! “Yirmi bu kadar senede Kozan kaymakamlığından Hazine’ye ait olan varidat yirmi bu kadar bin kuruştan ibaret olduğu tahkik olundu” (s. 210). Islah Fırkası girişimleri bu geliri çok artırmış. Fakat devlet yatırıma hiç hevesli değil, bu konuda “bunların teşvik ile  bazı ashab-ı hayra (hayır sahiplerine)  yaptırılması” öneriliyor. (s. 210). “Maarif-i fevkalâdenin ekserisi memur teberrusu ile” yapılıyormuş! Oysa bölgede zenginlerin çoğu (Haçin, Zeytun) Ermeni. Onlar da cami, medrese, mektep vb inşasına katkıda bulunmaya hiç gönüllü değiller.  Kars’ta hükümet binası için ayrılan paranın başka yere sarf edilmesini, Cevdet Paşa, “tohumluk zahireyi satıp da akçesini yemek”e benzetiyor. (s. 210-211). Yazar bu “tasarruf” anlayışını eleştiriyor: “tasarruf içinde halimiz, suhte idaresi raddesine varmıştır!” (s. 211).

Dördüncü Kitap (TTK, 1991): 40. Tezkere.

Bu kısımda yazar önce yaşam öyküsünü anlatıyor. Aslında vakanüis olarak ün yapmış olsa da, Cevdet Paşa, olgunluk çağında çeşitli vezirlikler (adliye, maarif, ticaret, dahiliye) dahil, devletin hep en üst kademelerinde rol oynamış bir devlet adamıdır.

Cevdet Paşa, Lofça’da (Bulgaristan) şehrin ileri gelenlerinden “Meclis azası”  El-Hac İsmail Ağa’nın çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Babası dedesinden kalan mirası yese de aldığı çiftlik onu geçindiriyormuş. Üstelik Tanzimat’la tekel (Yed-i vahit) usulü kalkınca emlakin değeri ve varidatı artınca, eskisinden de daha iyi yaşamaya başlamış. İyi de (özel) eğitim görmüş. Yazar daha ergenliğe ermeden Halebî ve Multeka okumaya başladığını söylüyor. (s. 4). İstanbul’a 1255 (1839) yılında geliyor ve Fatih Medresesinde öğrenim görmeye başlıyor. Medreseler “alem-i kanaat”; fakat babası para gönderdiği için kendisi “beyler gibi” yaşıyor. Talebeler yemek pişirip, diğer işleri de görüyor; kendisi ise sadece masrafa katılıyor. Medreselerde 1260 (1844) tarihine kadar suhteler sadece “ilim” ile uğraşıyorlar: “Alemin inkılabâtından bihaber olup, Zeyd u Amr mücadelesi (siyaset kastediliyor) onları incitmez” idi”. Büyük bozulma (“tegayyürat-ı azime”) ondan sonra başlıyor; “mebahis-i ilmiye” yerine “amiyane ülfet ve musahabet”  hakim oluyor. (s. 7). Kendisi öğretim dönemlerinde “mürettep olan kitaplar” dışında, tatil sıralarında, “cüziyyata dair” pek çok risale ve “hesap, cebir, hendese, heyet ve sair fünuna dair” bir sürü kitap okuyor. (s. 7). 

Olgunluk çağında medreselerde ders de veriyor. “Fatih’te Burhan-ı Gelenbevi okutuyor” (s. 12). Okumaya o kadar meraklı ki çoğu kez kitap üzerinde uyuklamaya başlıyor ve sonunda sağlığı da bozuluyor. Bunun üzerine medresede bir odaya yerleşip orada yatıp kalkmaya başlıyor.

Cevdet Paşa Mevleviliğe de meyyal. O sırada iki önemli Mevlevi tekkesi var. Bunlardan yazarın da devam ettiği- “Murad Molla tekyesi bayağı bir darülfünun idi. Burada her nevi ulum-u maarif tahsil olunurdu” (s. 13). Büyük bir servete ve güce sahip bir din adamı. Fakat Sünni fanatikler tarafından “Kızılbaş” olarak lanetleniyor. Kendisi “sufilik mesleği”nden olmasa da, Galata Mevlevihanesi’ne de gidiyor. “Bazan geceleri dahi Galata Mevlevihanesi’nde kalırdım” (s. 17). Paşa, İbn Arabi’yi incelemeye de epeyce vakit ayırmış.

Harbiye Mektebi’nde “farsi” hocalığı boşalınca, bu, Cevdet Paşa’ya öneriliyor. Fakat o kabul etmiyor. Çünkü o sırada Harbiye’de hocaların fes ve setre pantolon giymeleri resmi adet haline gelmiş. Oysa Cevdet Paşa buna karşı: “Bana başımdan sarığı çıkarmak güç geldi” diyor. (s. 16). 

1262 (1846) yılında Reşid Paşa sadarete, Arif Hikmet Beyefendi de Meşihat makamına geliyor. Cevdet Paşa, Reşid Paşa ve şeyhülislam için (alıntılar yaptığı) birer kaside de yazmış! (s. 19). Reşid Paşa için de şunu vurguluyor: “Reşid Paşa kitâbetçe sade ve belîgâne bir meslek-i cedid ittihaz etti.  Vâdi-i inşâda bir yeni çığır açtı. Küttâbın çoğu onu taklid eyledi” (s. 21). Kendisi de bu yolu beğeniyor ve “sanki yeniden mektebe başladım” diyor. O sırada tarih yazımı (ilm-i tarih) “birkaç kısıma taksim ve azadan bazı zevata tevzi olunduğu sırada bin yüz seksen sekiz (1774) senesinden bin iki yüz kırk bir (1826) senesine kadar olan vekayinin yazılması hisse-i fakire isabet eyledi ve (…) herkesin anlayacağı tâbirat ile yazılması tenbih olundu. İşte bunun üzerine Tarih-i Cevdet’in tahririne başladım ve tarik-i tersîlde kaba Türkçe ibârât ile tahririni iltizam eyledim” (s. 58). Üstelik Fransızca öğrenmeye de başlıyor. Fakat şu koşullarda: “O devirde elsine-i efrenciye okumak şiarı ulemaya münafi görüldüğünden bunu ihvan-ı tarikten mektum tutardım. Binaenaleyh Fransızcaya layıkıyla çalışamadım” (s. 21). Reşid Paşa’nın Avrupa’ya dönük “usul-ü cedide”sine “ashab-ı atika”, “nazar-ı adavet” ile bakardı. Nitekim bu “ashab-ı atika” Reşid Paşa’yı da 1848 başında istifaya zorluyorlar. Başı çeken ise Serasker Damad Said Paşa. Sadrazam Sârım Paşa oluyor. (s. 23). 

Cevdet Paşa, Reşid Paşa’nın “usul-ü cedid”inin ekonomiye de uzandığı konusunda şu örneği veriyor: Paşa, Paris’e elçi olunca yanında tercüman Agop’u da götürmüş. Agop Efendi ise burada uzun süre tarımı, özellikle de “fenn-i ziraat”i incelemiş. Özellikle Avrupa’da milyonlarca insanı geçindiren ipekçilik üzerinde çalışmış ve ülkeye döndükten sonra da özellikle Bursa’da dut ağaçlarıyla çevrili yerlerin buna çok elverişli olduğunu görmüş. Bunun için de bir risale (“Tâlimname-i Harîr”) yazmış. Sonra bunu Cevdet Paşa ile birlikte Osmanlıcaya çevirmişler! (s. 25-26).

Macar İhtilali bastırılınca Osmanlı Devleti’ne sığınan mülteciler Avrupa’da Türklerin itibarını artırıyor. “Paris ve Londra sokaklarında Frenkler bir fesli görseler Yaşasın Türkler! diyerek gelip öpüyorlar”mış! Bu kararı Reşid Paşa, çekingen Ali ve Fuad Paşa’ya rağmen almış. Yazara göre Kırım Savaşı’nda Osmanlı Devleti’ne “imdad etmeleri”nin nedeni de bu imiş! (s. 29).

Cevdet Paşa aslında memuriyeti sevmiyor. Asıl emeli “medrese alemine çekilip de ders-i âm hocalığında bulunmak” (s. 40). Dar’ül muallimin müdürlüğü ve ek olarak da “Meclis-i Maarifi Umumiye” azalığına seçilince “at ve seyis teminine kadar” işler altında boğuluyor. (s. 41).

Encümen-i Daniş açılış hitabesi olarak Cevdet Paşa’nın makalesi beğeniliyor. 

I. Abbas Hilmi Paşa zamanında Süveyş Kanalı inşası krizi patlak veriyor. Mısır’dan gelen çok kimse Abbas Hilmi’ye karşı. Reşid Paşa da onların etkisiyle Mısırlı Paşa’ya soğuk davranmaya başlıyor. O da Reşid Paşa’nın İngilizlerle arasını açmak için Süveyş Kanalına bir demiryolu inşa ettiriyor. Fakat Osmanlılar Mısır’la arayı bozmak istemedikleri için, oraya Sadr müsteşarı Fuad Efendi (Paşa) başkanlığında -Cevdet Paşa’nın da dahil olduğu- bir heyet gönderiliyor. Heyet başarıyla dönüyor. 60 bin keselik Mısır  vergisi, 80 bin keseye çıkarılıyor. Fuad Paşa’ya büyük bir meblağ veriliyor. “Fakire dahi yüz bin kuruş kadar bir hisse çıkarıldı” (s. 60). Bu vesileyle Cevdet Paşa o dönem Osmanlı iktidar savaşı ile ilgili dikkate değer bir açıklama yapıyor. Ali Paşa her ne kadar “efendisi Reşid Paşa’ya” saygıda kusur etmese de, başka paşalarla birleşerek bir hizip oluşturmuş! “Ali Paşa ile Fuad Paşa zaten müttehit olup, Serasker Rüşdü Paşa dahi onlar ile birleşerek, üçü, ekaanim-i selase gibi yekvücud oldular ve memurin ikiye münkasim olarak diğer bir takımı dahi Reşid Paşa taraftarlığında sabit kaldılar. Fakir, bu ihtilafın içine girmedim” (s. 61). Bunun üzerine iki tarafa da yaranamıyor: “Ben sanki karantineli olup, herkes benimle ihtilattan içtinap ediyordu”. (Örneğin Reşid Paşa yandaşlarının bir toplantısına katılınca hemen herkes susarmış!) (s. 61). Ne var ki padişahın “iltifat göstermesi” ile eskisinden de fazla itibar kazanıyor!

Reşid Paşa ile Damad Mehmet Ali Paşa çekişmesi. Mehmed Ali paşa’nın Reşid Paşa’nın sarrafı Mıgırdiç’in defterlerine el koyması ve Paşa’nın bazı adamlarının suistimalinin ortaya çıkması! (s. 63). Rus elçisi Mençikof’un gelişi. Savaş rüzgarları.. Cevdet Paşa, sadaretten azledilince boş kalan Ali Paşa’ya ilm-i Arabi ve İlm-i mantık (İzaguci) dersleri veriyor. Ali Paşa “Arabi”de kuvvetli değilmiş! (s. 64).

Rusya ile savaşa “ekser-i vükela” karşı. Ne var ki “avam-ı nâsın tânu teşnî’inden (sövüp saymasından) içtinap ile bunu alenen söylemezlerdi”. Buna karşılık “asker güruhu” da “Biz Rusya ile harbe muktediriz. Lâkin ahvali politikiyye buna manidir diyerek devletin zaafını ketm etmek elzemdir derlerdi. Reşid Paşa ise “Rusya ile muharebeye kuvvetimiz kâfi değildir” diyor. (s. 65). 

Kırım Savaşı sırasında Mehmet Ali Paşa “el altından bir suhte isyanı” çıkarıyor. Amaç Reşid Paşa’nın azlini sağlamak.

Reşid Paşa’nın daima bir “mahrem-i esrarı” var. Bir ara Cevdet Paşa da oluyor. (s. 69). 

Cevdet Paşa tarihinin üçüncü cildi tamamlanınca Viyana Akademisi Üyesi ve Encümen-i Daniş’in de dış üyelerinde J. Hammer’e de yollanıyor. Ondan çok övücü bir yanıt geliyor ve eserde aynen veriliyor. Hammer eseri “bi-taraf ve bi-garaz” yazılmış kabul ediyor ve eserin Osmanlıları inceleyecek “Frenk müverrihleri için en zengin ve en mutemed mehaz” olduğunu söylüyor. (s. 74).

Cevdet Paşa, İbn Haldun’un Sahip Efendi tarafından bir kısmı çevrilmiş olan Mukaddime’sinin çevirisine devam ediyor. Bu da 1277 (1861) senesinde üçüncü cilt olarak basılıyor (s. 79). Paşa, Celaleddin Devvani’nin de Divan-ı Def-i Mezâlim başlıklı risalesini tercüme ediyor. Bu konuda yazdığı tanıtıcı makalede eserin -bizzat Devvani’nin söylediği gibi- Maverdi’nin Ahkâm-ı Sultanî’si gibi “Kütüb-i Mutebere (muteber kitaplar)”dan alınıp yorumlanan “bazı mesail ve kavaid”den ibaret olduğunu söylüyor. Bu konuda yapılacak şey de mazlumları korumak ve zalimlerin saldırısını def etmek!  Yazara göre bunu sağlayacak en önemli unsur da “kuzzat” (kadılar) değil, halkı “mehabeti ve celadeti” ile korkutacak olan sultan, emir ve vezirler.. (s. 85).

Cevdet Paşa, “elçiler içinde en nüfuzlu” dediği Fransız elçisi M. Bourée ile de hukuk alanında kavga ediyor. Kendisi bu sırada Mecelle’yi hazırlıyor. M. Bourée ise Osmanlılara Batılı medeni hukuku (Code Civil) öneriyor. Bunu Osmanlı ricalinden  isteyenler de çok. Hatta ulema arasındaki “bazı cehele” ve bizzat Şeyhülislam Kezûbi Hasan Efendi de Mecelle gibi bir kitabın “daire-i ilmiyede değil de, daire-i adliyede yapılmasından” Sultan Aziz’e şikâyet ediyorlar. Oysa Ali Paşa bunlara karşı, fakat o da azlini önleyemiyor ve Paşa Bursa valiliğine tayin oluyor. (s. 95). 1872 yılında Mecelle’nin altıncı ve yedinci ciltleri yayınlanıyor.

1288 (1871) yılında Damad Mahmud Nedim Paşa sadrazam oluyor. Paşa ıslahat yanlısı. Önce maaşların indirilmesine karar veriyor ve bu amaçla bir komisyon kuruluyor. Daha sonra bu komisyon “Islahat Komisyonu” adını alıyor. Bu konuda bir de “Islahat Layihası” hazırlanıyor. Buna göre devletin iki görevi var: Biri “ihkak-ı hukuku ibad”, yani “umur-u adliye”; ikincisi ise “hızf-ı bilad”, yani sınırların korunması. Layiha’da özellikle memurların eğitimi üzerinde duruluyor. Bu arada ilginç bir şekilde hâkimlerin bağımsızlığı da dile getiriliyor. Bunların bir kez seçildikten sonra “lâ-yen’azl” (azledilemez) olmaları “vacibat-ı umurdandır”. Ve ister Şer’iye, ister Nizamiye olsun “(…) mahkemeler serbest olup işlerine bir taraftan müdahale edilemeyeceğine” dair önlemler alınmalıdır. (s. 101). Bu bağlamda “Mülkiye Mektebi de icab-ı vakt-ü hale göre tevsi ve ders cetvellerini ona göre tertip” edilmeli! (s. 102). Ancak Paşa’nın “ıslahatçılığı” başarılı olmuyor ve Cevdet Paşa’nın ifadesiyle, bütün memurların “nefret”ini kazandığı (“büyük küçük kâffe-i memurin dil-gîri müteneffir olduğu”)  için 1872 yılında azlediliyor. 122). Ayrıca otoriter niteliği ve kendisine doğrudan laf söyleyen herkesi İstanbul’dan “def etmesi” de bunda rol oynuyor! Onu Midhat Paşa,  Şirvanizade Rüşdü, Esat, Hüseyin Avni ve tekrar Esat paşalar izliyor. M. Nedim, ikinci kez 1875’te sadrazam oluyor. Kendisi de adliye nazırı oluyor. Ticaret mahkemeleri de ona bağlanıyor. Kamuoyu “sakalını İgnatief’in eline verdi” diye yine Mahmud Paşa’ya karşı. Bu sadaretin en önemli kararı “esham-ı umumiye faizlerinin nısfını kat’a karar verip ancak bunu gayet hafi ve mektup tutmuş idi” (s. 146). Bir gece “saat on birden sonra” Kamil, Midhat, Savfet ve Maliye Nazırı Yusuf paşa’ları odasına çağırıp, hemen bu kararı almış ve ertesi gün de icraya koymuş! Yusuf Paşa hemen kıyametin kopacağını anlamış ve Maliye Bakanı olarak zan altında kalacağı için de Mahmud Bey’in konağına giderek gece saat altıya kadar orada kalmış. Oysa “epeyce konsolidesi olduğu halde”, halk ziyan ederken kendisi kar etmiş olmamak için bunları değiştirmiyor! Buna karşılık Midhat Paşa o gece sarrafı ile görüşerek henüz karar duyulmadan “külli konsolid satmış” ve “bundan mebalig-i külliye kazanmış ise de dâmen-i iştiharı lekelenmiştir” (s. 146). İgnatief ise bu operasyondan hem kendi kazanıyor, hem de devletine kazandırıyor! (s. 147).

Bu arada Cevdet Paşa Osmanlı yönetim tarzı konusunda son derece ilginç bir “iktidar kuramı” geliştiriyor. Buna göre, “ötedenberi bu Devlet-i Aliyye’de heyeti vükela, Mabeyn-i Hümayun ile efrad-ı ahali arasında bir perde idi. İcraat-ı vakıadan enzar-ı enamda hoş görünen şeyler padişahlara ve nâsın beğenmediği işler vükelaya ve alel-husus sadrazama azv edilirdi (yüklenirdi) ve bir aralık efkâr-ı ammede heyecan görülse, heyet-i vükelaca bir tebeddül icrasıyla efkâra sükûnet geliverirdi. Mahmud Paşa ise nîk ü bed (iyi, kötü) ne olursa olsun hep Sultan Abdülaziz Han Hazretlerine atf eder ve ağraz-ı zatiyyesini terviç için icra ettiği işleri dahi ona tahmil eyler idi. Bu cihetle efkâr-ı amme bozuldu. Ekseri nâs Zat-ı Şahane aleyhinde nâbeca tefevvühata (yersiz boşboğazlığa) cesaret eder oldu” (s. 151). Oysa bu sırada “Midhat Paşa ise el altından talebe-i ulûmu Mahmud Paşa aleyhine tahrik etmekte idi” (s. 151).

Mütercim Rüşdü Paşa da  konağında ya da yalısında hep durumun çok kötü olduğunu söylüyor ve etrafta “İstanbul’da ihtilal olcakmış!” söylentileri dolaşıyor. Oysa yetmiş yıldır (1807-1808) böyle bir şey olmadığı için bu “zihinlerden çıkmış!”, fakat “efkâr-ı ammenin saltanata karşı bulunması fena bir netice vereceği hatırlara gelmekte idi” (s. 152). Nitekim 1283 (1876) Rebi’ülevvel’inde (Hicri üçüncü ay) birkaç bin kişilik bir “ulema güruhu” ayaklanarak Fatih Camii’nde toplanıyorlar. Sonra bir kısmı Süleymaniye Camii’ne de gidip orayı da harekete katılmaya teşvik ediyor. Mahmud Paşa da o sırada sarrafları bir mukavele için Babıali’de toplamış bulunuyor. Başmabeyinci kendisine hızla orayı terk etmesini söyleyince, “Mahmud Paşa kunduralarını giymeye vakit bulamayıp, hemen yalınayak ve yayan Bab-ı aliden çıkıp” kaçmaya başlıyor. Sonra bir araba bulup, yalısına gidiyor. Nitekim Süleymaniye Camiinde bir fedai ulema gurubu onu “idam etmek” üzere Babıali’ye geliyorlarmış! Gelince hemen Mahmud Paşa’yı sormuşlar! Onun görevinden azledildiğini öğrenince de birer kahve içip gitmişler! Böylece Rüşdü Paşa sadrazam, Hayrullah Efendi şeyhülislam, Hüseyin Avni Paşa serasker ve Ahmed Paşa da kapudan-ı derya oluyorlar. Cevdet Paşa bunların sonra bir cuntaya dönüştükleri kanısında. Rüşdü Paşa, aslında “Tanzimat-ı memleket hakkında Midhat Paşa’nın mesleğini beğenmez idi; benim dahi bazı cihetlerle ona muhalif olduğumu bilirdi”. Ancak Midhat Paşa’yı İngiltere tuttuğu için ona açıkça karşı çıkamıyorlar! (s. 153-154). Darbe söylentileri var; fakat fazla kulak asılmıyor; çünkü Sadarette bulunan Rüşdü Paşa ve Şeyhülislam Hayrullah Efendi’den beklenmeyecek bir şey bu! (s. 154). Oysa daha önce Suriye redif taburları İstanbul’a gelmiş, harbiye talebesi silahlanmış ve bunlara bir miktar da asker katılarak, hep beraber, Redif Paşa komutasında Saray’ı kuşatıyorlar. Saray halkı bir şeyin farkında değil. Sarayın kuşatıldığını ancak gün ağarırken fark ediyorlar. Bu arada Murad da dairesinden alınıp götürülmüş. Darbe “süfün-i Hümayun”dan top atışları ile önlenmeye çalışılıyor, ama iş işten geçmiş durumda! Oysa tarihçiye göre, Sultan Aziz askerlerin karşısına dikilip, “sizi ben teçhiz ettim; sizi silahlandıran benim! Bir takım hainlerin sözüne aldanmayınız!” deseymiş, hasımlarına galebe çalabilirmiş! (s. 157). 

Cevdet Paşa da Beylerbeyi’ndeki kiralık yalısında top seslerini duyarak hemen bir kayığa binerek saraya koşuyor. Bu arada Sultan Aziz’in öldüğüne dair haberler de gelmiş. Cevdet Paşa saraya geldiğinde yeni padişaha biat merasimi yapılmış bulunuyor! Kendisi de başkalarıyla birlikte “bir takım olarak” sultan huzuruna çıkıp, biat ediyor ve onu “hayret ve meserret arasında bir halet” içinde buluyor! (s. 156). 

Bu arada Abdülaziz Topkapı’ya nakledilmiş, fakat orada çok sıkıldığı için yeni sultana bir tezkire yazıyor; onu tebrik ediyor ve ondan Çırağan’a nakledilmesini rica ediyor. Ve geçiyor. Herkes yeni padişaha “arz-ı hulus” ile meşgul olduğu için, Çırağan çok bakımsız kalmış, “desti ve bardak” bile bulunmuyor. Bu duruma çok üzülen sultan, bir cariyeden “Ben bu hakaret altında yaşayamam, aman bana biraz zehir buluver” diye istekte bulunmuş! Ölümü de bu sarayda oluyor. (s. 157).

Sultanın bileklerini keserek intihar ettiği söyleniyor. Oysa çok kimse de katl edildiğine inanıyor. Kimileri bir eliyle kestiği bilekle öbür elini nasıl kesebilir diye katli savunurken, hep kendisi ile birlikte bulunan ve hiçbir şey duymayan annesi ve çocukları da bunu anlamıyor, iki şık arasında bocalıyormuş. (s. 157). Resmi görüş, intihar ve 1298 (1881), yani Midhat Paşa’ya karşı dava açıldığı tarihe kadar da “heyet-i vükela”ya karşı kimse “katil”den söz edemiyor!

Daha sonra bu tahttan indirme vakası tartışılmaya başlamış. İleri görüşlü Rüşdü Paşa kendisinin hep böyle işlere karşı olduğunu, fakat bulunduğu yer itibariyle “hasbelkader” bu işe karıştığını “gah tasrih, gah telmih” edermiş! Midhat Paşa ise işin başında olduğunu söylermiş! Buna karşılık Hüseyin Avni Paşa bu “meziyeti kimseye vermek istemez” imiş; ona göre Redif ve Süleyman paşalar da kendi çırakları imiş! Bir kez Cevdet Paşa’ya bu konuda herkes yalan yanlış konuşuyor; bir ara bana gel de sana işin doğrusunu anlatayım, demiş. O da bir gece yalısına gitmiş ve onunla baş başa, uzun uzun görüşmüş. Buna göre Hüseyin Avni Paşa’nın asıl motivasyonu bir rüya ile oluşmuş! Rüyasına gire Peygamber kendisine “sen niyetinden dönme; ya muvaffak olursun, ya şehid!” demiş. O da kendisini Selanik valiliğinden Bursa valiliğine, oradan da Dersaadet’te seraskerliğe naklettirerek ve “Rüşdi ve Midhat paşaları daire-i ittifaka alarak” niyetini icraya koyulmuş. Cevdet Paşa bunları anlatıyor. Katil mi, intihar mı? bu konularda ne söylediği belli değil! (s. 159). Oysa bu konuşmadan birkaç gün sonra da, vekiller heyeti Midhat Paşa’nın konağında toplantı halinde iken, fedai asker Çerkes Hasan “sağ elinde revolver, sol elinde kama” baskın yapıyor ve Hüseyin Avni Paşa’yı, Kapudan-ı Derya’yı ve hariciye nazırını öldürüyor. (s. 159). Kendisi Harbiye mezunu bir subay. Abdülaziz’in kadınlarından birinin akrabası imiş! Beyazıd meydanında idam edilerek bir ağaca asılıyor! Oysa Sultan Aziz’in “hal vakası” eylemine “mukbil ve parlak” kimseler imiş ve birçok önemli (örneğin Hariciye teşrifatçısı Kamil Bey gibi) insan da ‘keşke bizde işin içinde olsaydık!’ demekteymiş! (s. 160). Çerkes Hasan olayından sonra tamamen fikir değiştirip, bu duygularını gizlemeye başlamışlar. 

Cevdet Paşa 4 Eylül 1876’da Bavyeralı bir doktordan Müslümanlığa geçmek istediğine dair bir mektup alıyor. Ona verdiği -ve eserine aynen koyduğu- mektupta İslam ve bilim anlayışını ortaya koyuyor. Bunu da İslam ile Hıristiyanlığı karşılaştırarak yapıyor. (s. 161-167).

Cevdet Paşa’ya İslam’da Hıristiyanlık’ta olduğu gibi bir ruhban sınıfı (clergé) olmadığı için Müslüman olmak için izin almaya da gerek yok. Sadece iki söz söylemek yeter: Allah’ın birliği ve Muhammed’in onun resulu olduğu. Yani Kelime-i Şahadet. (s. 163). İslam’ın temeli ise adalet. “Adalet bizce en büyük ibadettir” diyor, Abdülhamid’in Adliye Nazırı!! Burada İslam tarihinden verdiği örnekler de Hazreti Ömer ve Harun Reşid. Modern Batı ve seküler gelişmeler hiç söz konusu değil. 

Bu sırada Midhat Paşa ve arkadaşları da bir anayasa hazırlıyorlar ve kabul edilen maddeler Şurayı Devlet’e de gönderilerek onaylatılıyor. Bu yolla Cevdet Paşa da tartışmalara katılmış oluyor ve bazı maddelere itirazları yüzünden Midhat Paşa ile araları iyice açılıyor. Sadrazam Rüşdü Paşa ise Midhat Paşa İngilizlere dayandığı için çekinip susuyor ya da karşı olduğu maddeleri Sultan’a söyleyerek değiştireceğini sanıyor. Sultan Murad zamanında tam iktidara sahip olduğu için bunu yapabileceğini sanmış, fakat Abdülhamid güçlenince gücenip istifa ediyor. Yerine Midhat Paşa geçiyor ve Padişah iradesini alarak Kanun-u Esasi’yi ilan ediyor. Ancak aldığı irade Devlet Şurası’ndan alınan metin hakkında olduğu için Meclis-i Vükela’nın yaptığı değişiklikleri dikkate almıyor: “Midhat Paşa ve tarafgirânı olan bir güruh budala Kanun-u Esasi ilan olunduğu gibi âlemin muvazenesi değişerek artık Rusya’nın etvar-ı tahakküm-kârîsine mahal kalmaz zan ederlerdi”. (s. 168). Üstelik Midhat Paşa bu Kanun-u Esasi sayesinde kendisinin de azledilemez olduğunu sanmaya ve daha Sultan’a karşı “daha ağır” davranmaya başlıyor! Bundan rahatsız olan Abdülhamit de 1294 (1877) Muharrem ayının on birinci günü azlederek yurt dışına sürme kararı alıyor. Edhem Paşa sadrazam oluyor ve kendisi de dahiliye nazırı yapılıyor. (s. 168).

Rusya ile ihtilaf Hersek ayaklanması ve bunun Bulgaristan ve Sırbistan’a sıçramasıyla başlıyor. Bunu çözmek için İstanbul’da yapılan konferans (Cevdet Paşa bunun üzerinde hiç durmuyor) bir sonuç vermedi. Sonra Londra Konferansı toplandı. O da başarısız. Bu arada Karadağ’dan bir heyet geliyor. “Devlet-i Aliyye’ye zarardan başka” bir şey getirmeyen bazı yerlerin terkiyle görüşler birbirine yaklaşıyor. Sadece (Karadağ’ın istediği) Nikşik kasabası kalıyor. (s. 169). Vükela Heyeti kendisine yapılacak eleştirilerden korktuğu için karar alamıyor ve işi Meclis-i Umumi’ye devlediyor. O da işin içinden çıkamayarak(“derk-ü muvazene edemedikleri cihetle”) öneriyi reddediyor. (s. 169).

Aslında Rusya da savaş istemiyor. Fakat işler çok ileri gittiğinden, krizden eli boş çıkmamak ve gururunu korumak zorunda! Bunun için son bir hamle yaparak  Londra’daki elçileri Osmanlı elçiliğine gönderiliyor. Bu sırada elçi Musurus Paşa. Ondan Babıali’ye yazarak, Rusya’ya olağanüstü bir elçi göndermesi isteniyor. Bunun bir anlaşmaya yol açabileceği söyleniyor. Musurus da bunu şifreli telgraf ile bildiriyor. Meclis-i Vükela bunu olumlu karşılıyor, Hariciye Nazırı Safvet Paşa veya başka biri üzerinde duruluyor; fakat Damad Mahmud Paşa ve Serasker Redif Paşa “Rusya’nın hazırlığı tamam değildir; zaman kazanmak istiyor; ne olacaksa şimdi olsun!” gibi sözlerle karşı çıkıyorlar. 600 bin askerimiz olduğunu söylüyorlar. “İşte en son kaçırdığımız fırsat budur; ona da Redif ve Mahmud Paşalar sebep oldu (…) Lakin akdemce Midhat Paşa efkârı ammeyi tehyiç ile muharebe yoluna sevk etti. Sanki topu o doldurdu; Redif Paşa ile Mahmud Paşa dahi ateş ettiler. Devleti büyük bir mehlekeye attılar.” (s. 170). Yapılan müzakerede bizin erkanı harbiyemizin devlet hudutlarını bile bilmediği anlaşılıyor. Redif Paşa Kırım Savaşı’ndan önceki haritalara dayanarak açıklamalar yapıyor: “Bizim erkân-ı harbiyyemiz henüz hudud-u devlet-i aliyyeyi bilmiyorlar. Böyle bir heyet ile Rusya’ya karşı hareketimizin pek muhataralı olacağı ashab-ı basirete rû-nümâ oldu”. (s. 171). Yazar, bu sırada mektepli çok subayımız vardı, ama bunların çoğu bilgi ve tecrübeye dayanarak değil, Hüseyin Avni Paşa’ya intisap ederek yükselmişlerdi, diyor. Abdülhamid tahta geçinde Damad Mahmud Paşa, Nuri Paşa’nın yerine Mabeyn-i Hümayun Müşiri oluyor. Kural olarak sadece Enderun işleriyle uğraşması lazım. Oysa aynı zamanda Tophane-i Amire Nezareti de ona bağlı olduğu için “Enderun ve Birun’da bilcümle işlere müdahale eder hale” geliyor! (s. 170).

Cevdet Paşa’ya göre savaş sorumluları: Bu konuda tarihçi başa Midhat Paşa’yı oturtuyor: “Rusya İmparatoru muharebe kapısının açılmasını istemezdi. Midhat Paşa onu ilanı harbe mecbur etti. Ahaliyi İslamiyyenin efkârını tehyiç ile cenge hırslandıran odur. Sanki tüfengi o doldurdu; Damad Mahmud Paşa üst tetiğe çıkardı; Redif paşa ateş etti. Bu üç kişi devletin başını bu felakete uğrattı” diyor. (s. 175). Kin ve garezle yazılmış cümleler. Oysa Midhat Paşa sürüldükten sonra birçok uzlaşma olanağı doğmuştu.

Hukuk Mektebi’nin açılması..

Hukuk Mektebi, 1297 (1880) yılı Receb ayında, Said Paşa azledildikten sonra “başvekil” olan Kadri Paşa zamanında açıldı. Cevdet Paşa “Adliye Nezareti dairesinde derdest-i inşa olunan” bu mektebin açılışında bir konuşma yapıyor. Konuşmasında önce ilm-i hukukun “lüzum ve faidesini” vurguladıktan sonra şunu söylüyor: “Bilirsiniz ki hesap, hendese ve kimya gibi ulum-ı akliyeyi tâlim için peygamber gelmedi. Ammâ kavânin-i şeriyyeyi telkin ve tebliğ için ulü’l azm peygamberler geldi. Bu bâbda başka delil îrâdına hacet göremem” (s. 197). Hukuk Mektebi’nin açılışından bir yıl sonra da Abdülaziz’in “katli” sorunu gündeme geliyor. “Bu emri veren” Mahmud Paşa ile birçok kişi tutuklanıyor. Sanıklar arasında olan İzmir valisi Midhat Paşa’yı sorgulamak üzere de İzmir’e bir tahkik heyeti yollanıyor. Midhat Paşa Fransa Konsolosluğuna sığınıyor, fakat Sultan’ın müdahalesi üzerine Elçi merkeze soruyor; Paris’ten de  “Midhat Paşa’nın himaye olunmaması için İzmir konsolosuna emr-i kat’î” verildiği için o da “çaresiz kumandan paşaya teslim olmuştur” (s. 211).

 Dava, Yıldız Kasr-ı Hümayun bahçesinde kurulan büyük bir çadırda 15 Haziran’da görülmeye başladı. İki gün sonra da Midhat Paşa, asıl faillerle beraber “katilde müşarik” olmakla suçlu bulundu ve idama mahkûm edildi (s. 214). Ancak İngiliz Elçisinin müdahalesi üzerine Sultan “mütereddid” kaldı ve sonrada idam cezasını Taif’e sürgüne çevirdi. O sırada Midhat Paşa Adliye Vekili idi. Tarihçi olarak da –dört ciltlik eserinde en olmadık olaylara sayfalarca yer verdiği halde- bu tarihi davayı –vicdanı sızlamadan- iki üç sayfa içinde özetledi! 

Cevdet Paşa ve Yeniçeri Kırımı

1302 (1885) yılında Tarih-i Cevdet’in on ikinci cildini tamamlıyor ve bir nüsha da Viyana elçisi Sadullah Paşa’ya yolluyor. Ondan gelen mektubu aynen yayınlamış. Sadullah Paşa eseri çok övüyor; o kadar ki yazarı Thucydide ve Tacite’le bile kıyaslıyor! Fakat eserin Yeniçeri kırımı (Vak’ayı Hayriye) ile bitmesine de üzülüyor. Bu olayın önemini belirttikten sonra, Vak’a’nın Rusya’daki Strelitz kırımı ile kıyaslanarak ele alınması gereğinden söz ediyor. Sadullah Paşa’ya göre her iki güç de “ıslahat”a karşı idiler! Buna rağmen sonuçlar neden çok farklı oldu? Neden Strelitz’den sonra Rusya’nın gücü artarken, bizde bu olay “devletin ikbal-i sabıkını iade edemedi” (s. 217). Bu nedenle de eserin bunları da açıklayacak şekilde devam etmesini arzu ediyor.

Cevdet Paşa’ya göre Vak’a-i Hayriyye ile Osmanlı Devleti’nde bir “asr-ı cedide” başladı. Buna rağmen bu olay neden Rusya’dakinden çok farklı sonuçlar doğurdu? Tarihçi, bu konuda “Asr-ı hazıra tekarrüp olundukça iş ağırlaşıyor. Hakayık-ı ahvali tasrih değil, telmih bile güçleşiyor. İlerisini artık ahlafa bırakmak lazıme-i haldendir”. (s. 218). Yine de “derin bahse” girmeden, bazı “sathi” gözlemlerde bulunuyor. Özetleyelim.

Cevdet Paşa’ya göre bir devlet üç “tabaka”dan oluşuyor: 1) Daire-i Saltanat; 2) “Vücuh-u eşraf-ı millet” (ileri gelenler); 3) “Efrad-ı millet”.  Bunlar ahenk içinde olmalı. İngiltere’de ıslahatı “asıl-zadegân” sınıf başlattı ve meşrut, hükümet kuruldu; Fransa’da başı “tabaka-i süfla” (aşağı tabaka) çekti ve cumhuriyet kuruldu; Rusya’da ise ıslahata “tabaka-i ulyâdan başlandı ve en kavi bir hükümet-i mutlaka tesis edildi” (s. 219). Bizde de ıslahat, Rusya’daki gibi, saltanat-ı seniyyedenbaşlandı; fakat fark şuradaydı: Strelitz askeri Rusya’nın sırtında bir “ur” iken, yeniçeriler Osmanlı Devleti’nin “kalbinde bir seretan (kanser” teşkil ediyordu. “Yeniçerilik Osmanlıların iliğine işlemiş ve ocaklar asabiyet-i milliye makamına kaim olarak devair-i devletin usul-ü fürunu istila eylemiş olduğuna nazaran devletin zatiyyatından madud olmuş idi. Onun ilgasıyla ehl-i İslamın kuvvei asabiyesine zaaf geldi. Şuubat-ı idare (idare şubeleri) taraf taraf açılan yerleri asâkir-i nizamiye ile dolduramayıp o türlü boşlukları doldurmak için pek çok ıslahat-ı dahiliye icrası lazım idi. Devlet-i Aliyye ise idare-i gayrı merkeziyye tahtında idare olunageldiği ve eyalâtın biri diğerine benzemeyip, her biri idarece başka yol almış olduğu cihetle her tarafın ahval-i hususiyesini düşünerek ıslahat-ı matlubeyi ona göre yapmak lazım gelir idi. Bunu yapabilmek ne kadar çok vukuf ve maharete mevkuf olduğu muhtac-ı tafsil değildir” (s. 219).

Rus Çarı Petro, ıslahata girişmeden, gerekli bilgilere sahip olmak için “Avrupa’nın en mütemeddin yerlerini gezmiş ve servet ü miknet ne gibi şeylerden husule geldiğini” incelemişti. Sadece kendi ülkesinde ilerleme sağlayacak şeyler üzerinde durmuş, “taklid-i sırf yoluna gitmemiş idi. Hatta kölelerle idare olunan çiflikât ashabının imtiyâzatına dokunmamış idi”.  Aynı şeyi Mısır’da da Mehmet Ali Paşa yapmış, ıslahata mani olan “kölemenler”i ortadan kaldırmıştı ve başarılı da olmuştu. (s. 220). Oysa bizde durum farklı idi. “Islahat” için içte ve dışta gerekli bilgilere “devletin kuvve-i âkilesi makamında olan vükela” sahip olmalıydı; fakat onlarda da bu “ilm-i iktidar” yoktu. Hatta Husrev Paşa olmasa “ihtimal ki asakir-i nizamiye” bile düzenlenemeyecekti! Vak’ayı Hayriyye’den sonra devleti yönetimini ele alan Pertev Paşa “tekke şeyhlerinin sözüne uyarak” Edirne Anlaşması’na yol açan “sefer-i meş’um”ı başlattı ve sonra da Cezayir elden gitti. “Memleket harap oldu; sonra da sırf taklit yoluna gidildi”.  (s. 220). İmalatta ıslah değil taklit yoluna gittik ve “Acele kundura giymeye heves ettik; keresteleriyle beraber dikicileri hariçten gelerek burada kazandıklarını çıkın çıkın altın edip memleketlerine gönderdiler. Bizim esnafımız ise mahv olup bitti.  Nice sanayimiz battı. Güzel gemiler yapıldıysa da asakir-i bahriyenin fidanlığı ticaret-i bahriye olduğu bilinmedi ve emr-i ticaretin tervicine hiç ikdam olunmadı.” (s. 221). Islahat yapmak isteyenler “ahval-i memleketi bilmezlerdi”; bilmedikleri için de “yaptıkları nizamlar memleketin bir tarafına uyarsa diğer tarafına uymaz idi”. Dışarda faydalı olan bazı şeyler, bizde zararlı olur. Bunları iyi tespit etmek gerekir. Örneğin ticaretin genişlemesinin azami yarar sağlaması her yerde “cay-ı bahs” değildir; “ama bizde Avrupa ticaretinin genişlemesi bakın neler yaptı?”. Yazar burada Hanson’un kendisine, ilk İstanbul’a geldiğinde Galata’da on bir ecnebi mağazası varken, kendileriyle on ikiye çıktığını söylemiş! Serbest ticaret anlaşmasından (1838) sonra da ülkeye o kadar ecnebi hücum ediyor ki işin içinden çıkılmaz hale geliyor. Himaye sistami başımıza bela iken bir de “mahkeme-i muhtelite” yapılıyor. Oysa “ser’i kârda bulunanlar” ticaret nedir bilmiyorlar; “öğrenmeye de tenezzül etmiyorlar”. Örneğin anlaşmada ecnebilere verilen “büyük ve küçük ticaret yapma hakkı”nın esnafı da kapsadığı hiç anlaşılmamış ve hesaba katılmamış! (s. 221-222).

Tarih ilmi hakkında Ahmet Mithat Efendi ile yazışması..

Ahmet Mithat Efendi, Cevdet Paşa’ya yazdığı bir “tezkire”de onu övüyor ve “fenn-i tarihin bizce hemen hemen ‘esatir’ denilebilecek bir halden ‘tarih’ nam-ı celiline isbât-ı istihkakı”nın Cevdet Paşa sayesinde olduğunu belirtiyor. Ondan “halkın fenn-i tarih hakkında irşadını” diliyor. Kendi yazdığı tarihi de ona göndermiş! (s. 236-237).

Cevdet Paşa verdiği yanıtta, İslamiyet’te “bin yılına kadar terakkiyat-ı İslamiyye’nin hızı kesilmemişti” diyor ve İbn Haldun örneğini veriyor. İlim dilini Arabî olduğunu, Kâtip Çelebi’nin bile eserlerini Arapça yazdığını belirttikten sonra “ilimizin “lisan-ı ilm-ü fen olması yakın vakitlerdedir (…) Kurun-n müteahhire tarihini ikmal için Avrupa tarihlerine müracaat amr-i zaruridir” diyor. (s. 239).   

Tarih-i Cevdet; cilt 6, İstanbul, Üçdal Yayınevi, 1993.

Vakanüvis, bu 6 ciltlik (aslı 12 cilt) eserinde 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması ile 1826 Yeniçeri kırımı arasındaki olayları ele alıyor. Burada eserin son kısmında Yeniçeri kırımıyla ilgili anlatılanları özetliyorum.

Askeri reform konusu ilk kez I. Mahmud (1696-1754) zamanında gündeme geliyor ve Sultan “Usul-ü hikem fi nizam’ül ümem” başlıklı bir risale hazırlatarak bastırıyor. Bu konuda İtalyan dilinde yazılmış bazı risaleler bile tercüme ediliyor. Daha sonra Sultan III. Mustafa da (1717-1774) zamanında da bu çabalar devam ediyor ve Tophane’de bazı yeni düzen tertibi girişiliyor. Ne var ki Rusya Savaşı bu çabalara son veriyor. I. Abdülhamid (1725-1789) zamanında topçulukta bazı adımlar atılsa da askeri eğitim konusunda, direnişten korkularak bir şey yapılmıyor. (s. 2938). Girişim, ancak onu izleyen Sultan III. Selim zamanında yeniden başlıyor. Oysa onun zamanında kurulan Nizam-ı Cedid de “Vak’a-i Selimiye” üzerine kaldırılıyor. “Ardından sadr-ı azam Alemdar Paşa Sekban adıyla eğitim görmüş asleri kuruluş düzeni yeniçerilerin isyanı üzerine kaldırıldı”. Ancak buna ihtiyaç devam ediyordu. Ayrıca “Mora’da eğitim görmüş askerlerin başarıları herkesin gözünde açık bir şekilde belirmişti” (s. 2938). Zaten “halk da samimiyetle yeniçerilerden nefret ediyordu (…) Üç beş aydan beri alimler ve devlet ricali aralarında gizli görüşmeler yapıyor, durumu tartışıyorlardı” (s. 2939). Mısır örneği gözler önündeydi.

Önce Hüseyin Ağa’nın fikri alındı. En korkulan zümre, Ocak’ta büyüklerle küçükler arasında bulunan ve “esami akçasından faydalanmaya alışkın mütevelli, aşçı, usta ve Haseki ortağı denilen çıkar sağlayan kişiler”di. (s. 2939). Bunların tahriklerinden korkuluyordu. Hüseyin Ağa’ya göre doğrudan idamlara gidilmeden, ocaklılara doğru yol gösterilir, uymazlarsa harekete geçilirdi. Bunun üzerine başta yeniçeri ağası Celaleddin Ağa olmak üzere, Ocak’ta sözü geçen kimseler  çağrıldı ve bunlara “gizlice rütbe ve para vaat edilerek kendilerine askerliğin kanuni ve akla uygun anlatılıp bu bakımdan uyarıldılar” (s. 2939).Yeni düzen ve askeri eğitim için kendilerinden söz alındı. 18 Şevval’de (10. Ay; Ramazan’ı izliyor) Şeyhülislam Konağı’nda devlet ricalinin katıldığı bir toplantı yapılıyor. Orada Yeniçeri Ağası Celaleddin Ağa, “ocaklının askere yazılmaya söz verdiğini” bildiriyor (s. 2940). “Bunun üzerine yeniçeri ocağının bütün denilebilecek adları belli 51 ortasından şimdilik 150’şerden toplam 7600 kişi eşkinci adıyla eğitim görecek asker yazılmasına karar verildi”. Üç gün sonra yine Şeyhülislam Konağında daha geniş bir toplantı yapılıyor. Önce Sadrazam konuşarak, Ocağın eski kahramanlıklarını anlattıktan sonra, şimdi Reaya dediğimiz Yunan’a karşı bile bu kadar para ve mühimmat harcanmasına rağmen başarı elde edilememişti. Daha sonraki konuşmalarda sonra, Eşkinciler hakkında kaleme alınan layiha okundu ve ocaklılara kabul ettirildi. “Böylece asker yazıp eğitim yaptırılmasına söz veriyor musunuz? deyince orada bulunan ocaklı hep bir ağızdan ‘Söz veriyoruz!’ dediler” (s. 2941). Vakanüvis Esad Efendi, daha önce hazırlanmış Hüccet-i Seniyye’yi okudu ve Hüccet orada hazır bulunanlar tarafından onaylandı ve mühürlendi.

Yine de kuşkular devam ediyordu; “ulufe alımı ve satımı ile geçinen menfaatçiler kahvelerde herkesin düşüncesini karıştıracak sözler söyleyebilirlerdi”. Üstelik reforma en bağlı görünen bazı sözü geçenler (kethüda Mustafa, Kürt Yusuf vb) –yapılan araştırmaya göre- aralarında nasıl isyan edeceklerini görüşüyorlarmış! (s. 2942). Sonunda “büyük çarşıdaki kerpiç handa” gizli bir toplantı yapıp isyan kararı almışlar!? Karşı tarafta zaten güven yok. Askeri hazırlıklar başlıyor: “Topçu, lağamcı, humbaracı, Tersane ocakları reis ve subaylarına yeniçerilerin durumu belirtilmiş ve uyarılmıştı”. Yeniçeriler yüz bularak talebe-i uluma hakaret ettikleri için onlar da asker gibi silahlandırılmış, bekliyorlardı” (s. 2944).

Yeniçeri zorbaları sonunda 9 Zilkade günü (Şevval’i izleyen ay) birer ikişer Et Maydanı’nda toplandı. Güvendiklerine de haber yolluyorlar. Gece saat altı sularında aralarından bir kısmı Celaleddin Ağa’yı öldürmek üzere Ağa kapısına gidiyor, fakat onu bulamıyor. Ağa, kaçarak Süleymaniye civarında bir evde gizlenmiş! Üç Haziran’da isyan eden yeniçeriler seher vakti kazanlarını çıkarmaya başlıyorlar.. Bu arada “Tahtaaltı, Asmaaltı,Unkapanı gibi haşaratın toplandığı yerlere karakullukçular gönderip birtakım aldatmaca ile bu ırgat kimseleri isyana teşvik ederek büyük bir topluluk ortaya çıkınca Babıali’yi basmak üzere Nakilci Mustafa adlı elebaşı emrinde bir asi toplumu Babıali’ye gönderildi” (s. 2945). Mısır kapı kethüdası Necip Efendi ve sadrazamın konakları yağma ediliyor. Kendileri ise o gece yakılarında oldukları için kaçıp kurtuluyorlar. Zorbalar ortalıkta tellaller dolaştırarak tehditler savuruyor ve esnafa “herkes dükkanını açsın, sırçası kaybolana mücevher veririz” diye dedirtiyor. (s. 2945). O sırada rüya tahirleri de çok önemli. Üsküdarda Ulaycı Mehmet adlı bir deli, sabah erkenden Üsküdar mahkemesine gidip “bugün İstanbul’da kırk dört kapısında Hacı Bektaş göçtü, varıp namazını kılacağım” diyor. “O günlerde bazı sulehanın (salih, günahsız kişiler) gördüğü rüyalar da hep devletin zaferi kazanacağı yolunda tabir edilirdi” (s. 2946). Sancak-ı Şerif de bu koşullarda ortaya çıkarılıyor.

Önce topçular, arabacılar, humbaracı ve lağamcı ocakları, ağaları ile padişah sarayına geliyor ve saf tutuyorlar. Önemli isim süvari topçu yüzbaşısı Kara Cehennem İbrahim Ağa! Mevali ve müderrisler de takım takım Babıali’ye akın ediyor. Nihayet Sultan Mahmud da kılıcını kuşanıp, tebdil kayığına binerek Beşiktaş sahil sarayından Topkapı’ya geliyor. Orada bir konuşma yaparak “Bu hainlerin öldürülüp yok edilmeleri hakkında kanun yolu nedir?” diye sorunca Ocaklılar ve ulema hep bir ağızdan “Bunların öldürülmeleri kanunidir!” diye bağırıyorlar. Konuşma bitince sıra Sancak-ı Şerif’e geliyor. Sultan tereddütlü! Çünkü “savaşın sonu kestirilemiyordu”. (s. 2948). Bunun üzerine Kürt Abdurrahman söz alarak herkesin –Sultan dahil- gözlerini yaşartan bir konuşma yapıyor. Ve sancağın çıkmasına karar veriliyor. Medreselerde kalan 3500 medrese öğrencisi de “davet emrini aldıktan sonra” silahlanarak geliyor ve sultana biat ediyor. Aslında Sancak-ı Şerif kırıma halk katılımını da sağlayan bir öğe oluyor! “Peygamberimizin sancağı Sultan Ahmet Camii minberinin en yüksek yerine konulunca, muhafazası da zeamet sahiplerine verildi” (s. 2950).

Hüseyin ve İzzet paşaların top atılması için emri üzerine atış başlayınca meydan kapısının bir kanadı kırılıyor. İzzet Paşa 2500 kuruş vererek bir topçu askerini kandırıyor ve o da atılarak diğer kapıyı açıyor! Karacehennem ile Tophane imamı elhac hafız Ahmet Efendi hemen içeri dalarak askere cesaret veriyorlar. Yazar daha sonra olanları Esat Efendi’nin Üss-i Zafer’ ine dayanarak anlatıyor.

Kırım bittikten sonra karşılaşılan soru şu: “Yeniçeri Ocağı ıslah edilip ayakta mı kalacak? Yoksa bütün bütün yürürlükten mi kaldırılacak?” (s. 2955).  Bunun için önce -ve geleneğe aykırı olarak azledilen şeyhülislamların da katıldığı- bir Meclis-i Vükela toplantısı yapılıyor. Burada, gelir Sağlamak için, Eşkinciyan layihasında yazıldığı gibi, alınıp satılan esamilere el konuluyor. Fakat tasarrufta bulunanlar mağdur olmasın diye onlara ve bu arada sadık kalan katar ağaları, çorbacılar ve ketebeye dirlikler veriliyor. Asakir-i Muhammediye teşkili de burada görüşülüyor. Ertesi gün ise şafakla beraber mahfel-i hümayunda çadır kurularak  “esas mesele”nin görüşülmesine başlanıyor: “Yeniçeri Ocağı pek eski bir ocak olduğundan, düşünceler onun ıslahı ile ayakta durması tarafına yatkın göründü”. (s. 2955). Ne var ki Reisülküttap Seyda Efendi hemen söz alarak bu zorbaların geçmişte fitne hareketlerinden sonra hep “bir daha yapmayacağız” diye söz verdiklerini, fakat sözleri tutmadıklarını; üstelik şimdi çok kan döküldüğünü ve “bu kadar elebaşının leşlerinin meydanda sürüklendiğini” söyleyerek havayı değiştiriyor! (s. 2955). (Bu Seyda Efendi hakkında Vak’anüvîs Ahmed Lûtfî Efendi Tarihi’nde bilgi var: Cilt, I, YKY, s. 182. Buna göre Seyda Efendi Şubat 1824’te Reisülküttap oluyor, 28 Mart 1827’de azlediliyor. Vak’ayı Hayriyye’de “hüsn-i tedbir ve sa’yı vefîr (çok emek)” gösterdikten sonra işten uzaklaştırılması çok gürültü ve tasa verici “telaş ü infial” yaratarak, aynı yılın Ramazan evahirinde (27 Nisan 1827) hayata veda etmesine neden olmuş. Süleyman Faik Efendi Sefine-i Rüesa’sında  onun çok dürüst, dindar ve temiz bir adam olduğunu, fakat ölümünden sonra “denaet-i nâ-becâ” (yersiz kötülükler) ile ve arkasında çok para ve mal bırakmakla ayıplandığını yazmış). 

Ahmet Cevdet Paşa; Marûzat; İstanbul, Çağrı Yayınları, 1980. Yayına hazırlayan: Yusuf Halaçoğlu.

Cevdet Paşa 1255-1293 (1839-1876) arasındaki olayları anlatan bu eseri “Abdülhamid’in emriyle” kaleme alıyor. Halaçoğlu’nun bu sunuşu eserin objektifliği hakkında da bir fikir veriyor. Eser, Sultan Hamid tahttan indirilinceye kadar onun nezdinde kalıyor, ancak ondan sonra Yıldız evrakı  arasında (beş cüzdandan birincisi kaybolmuş olarak) bulunuyor. Tezakir ile aynı dönemi anlatmasına rağmen arada farklar var: Örneğin Sultan Aziz’in hal’i ve V. Murat’ın cülusu Sultan Hamid’in “mizacına uygun bir lisan” ile yazılmış! (s. xıv).

Tarihçi Kırım Savaşı’nın – o sırada karıları ya da sevgilileri ile İstanbul’dan geçen Fransız subayların örnek olmasıyla- Osmanlı örf ve adetlerinde yaptığı değişikliği şu satırlarla anlatıyor: “(Bu dönemde) zendostlar (kadın sevenler) çoğaldı, mahbublar (erkek sevenler) azaldı. Kavm-i Lût (Sodom ve Gomor halkı) sanki yere battı. İstanbul’da öteden beri delikanlılara ma’ruf ve mûtad olan aşk-u alâka, hali tabiisi üzere kızlara müntakil oldu. (Delikanlılara duyulan ilgi, doğal bir biçimde kızlara yöneldi). Sultan III. Selim zamanından beri mutad olan Kâğıthane seyri ziyade rağbet buldu. Gerek orada, gerek Beyazıd meydanında arabalara işaretlerle mu’aşaka usulü (âşık olma biçimi) hayli meydan aldı. Kübera (kibarlar) içinde gulampârelikle meşhur Kâmil ve Ali Paşalar ile onlara mensup olanlar kalmadı. Hâlbuki Ali Paşa da ecanibin (yabancıların) itirazatından ihtiraz ile (çekinerek) gulampâreliğini ihfaya (gizlemeye) çalışır idi”. (s. 9).

Cevdet Paşa ulusallığın girişi hakkında şu ilginç saptamayı yapıyor: “Fransa İmparatoru III. Napolyon, İtalya meselesinden dolayı Avusturya ile muharebe ettiği sırada bir ‘Nationalité’-kavmiyet meselesi meydana koydu. Bu ise bunca yıllardan beri meri olan hukuk-u hükümete dokundu” (s. 42). Koyduğu kural şu: “Bir hükümetin kendisini istemeyen kavmi terk etmesilazım gelir”. Örneğin İtalyanlar istemiyorsa, Avusturyalılar onları terk etmelidir! İtalyan Birliği böyle sağlandı!

Gayrimüslimler askere alınsın mı? Paşa bunun zorluklarını belirtiyor. “Avrupa’da gayret-i diniye yerine gayret-i vataniye kaim olmuş. Lakin bu da feodalite asırlarının inkırazından sonra çıkmış”. “Vatan uğruna” sözü de bunun ürünü olarak kullanılmaya başlamış. “Amma bizde vatan denilirse askerin, köylerindeki meydanlar hatırlarına gelir”. Bizde de zamanla vatan fikri “Avrupa’daki kuvveti bulacak olsa bile gayret-i diniye kadar kuvvet alamaz. Ve onun yerini tutamaz” (s. 114).

Fırka-i Islahiyye hakkında da ilginç bazı analizler var. Köylerde “usulü veçhile” muhtarlar seçiliyor. (s. 135). Bugün Hatay’a bağlı olan Hassa ilçesindeki köyler örneği veriliyor.

Yabancıları mal edinmesine bazı yerliler de –emlâkımızın değeri artacak diye- taraftarlar. Ne var ki Babıali’de bunu kabul eden karara “ecnebilerin şahısları ve emval-i menkulleri mahmîdir” maddesi ekleniyor ki, bu son derece kötü sonuçlar doğuruyor (s. 195).  Böylece yabancı emlakle ilgili ilamların icrası için yabancı devlet sefaretleri araya girmeye başlıyor ve bu da bir dokunulmazlık yaratıyor.

Rumeli demiryolu ve komisyon! Nafıa Nazırı Davut Paşa Avrupa’ya giderek Hirsch ile mukaveleyi imzalıyor. Bazı maddelerine Meclis-i Vükela’da itiraz ediliyor; tadil önerileri oluyor; sonunda Hirsh’in Davut Paşa’ya büyük miktarda (mebalig-i külliye) para taahhüt ettiği anlaşılıyor. “O zaman bu çığır henüz açılmamış idi. Dersaadet’te bu türlü şeylerden me’murine para vermeyi ibtida bu kere Hirsch ihdas eyledi” (s. 202). Bu Davut Paşa yükünü tuttuktan sonra Avrupa’ya gidiyor. Orada “bana deli diyorlar; bakın ben mi deliyim, onlar mı?” dermiş…

Ahmet Cevdet Paşa ve Fuat Paşa; Kava’id-i Osmaniyye; yayına hazırlayan Doç. Dr. Nevzat Özkan; Ankara, Atatürk Yüksek Kurumu Yayınları, 2000.

Osmanlı Türkçesi (Osmanlıca) hakkında ilk dilbilgisi kitabı ve bu bakımdan önem taşıyor. Eser, Encümen-i Daniş’in ilk kitabı olarak 1851’de taş basma şeklinde basılmış ve hakkında birçok bilimsel çalışmalar yapılmış. 

Ahmet Cevdet Paşa (Hakkında seminer), İÜ Edebiyat Fakültesi Yayını, 1986.

Osmanlı son döneminin ünlü tarihçisini çeşitli yönleriyle tanıtan tebliğlerden oluşan ilginç bir yayın.

Zeki Arıkan’ın “Cevdet Paşa’nın Tarihi’nde kullandığı yabancı kaynaklar” başlıklı bidirisinden: Tarihi Cevdet (1774-1826)  1853-1856 arası tamamlanmış; Hammer büyük bir takdirle karşılamış; ilk iki cilt çıkınca hakkında övücü bir yazı yazmış; ayrıca  Hammer’le yazışmışlar (Muallim Cevdet, Darülmuallimin, 458, 459)

Cevdet Paşa’nın Selim Sabit’e söylediğine göre A. Taine, Michelet, Hammer, Buckle, Macauley ve Montesquieu’den etkilenmiş. “İlk devletler hukukçularımızdan Ali Şahbaz efendinin, Batı kaynaklarını sürekli tarayarak Cevdet Paşa’ya notlar hazırladığını biliyoruz. Hoca Sahak da yine yabancı kaynaklar konusunda kendisine yardım ediyorlardı.” (s. 182) Bkz. Yinanç, Tarihçilik, s. 576; A. H. Tanpınar; XIX. Asır.. s. 144.

Cevdet Paşa feodaliteyi anlatıyor; fakat Osmanlı Devleti’nin Şarlman İmparatorluğu ile mukayesesi vurgulanıyor. Bu konuda “Tarihi Cevdet”teki açıklama şöyle:

“Frank kavminin ortaya çıkışı Osmanlının ortaya çıkışına ve Şarlman devletinin gelişmesi Osmanlı devletinin gelişmesine benzer olup şu kadar ki, Şarlman Batı Roma Devleti’nin mühim topraklarını elinde tuttuğu halde başkenti Roma olamadı. Fatih Sultan Mehmet Han ise Doğu Roma Devleti’nin bütün topraklarına el koyarak pay-ı tahtını da başşehir yaptı. Ve Frank Devleti’nin o mertebeye erişmek için üç yüz senelik bir vakte ihtiyacı varken, Osmanlı yüz elli senede maksadına erişti. Bir de Selatini Osmaniye’de Saltanat ve Hilafet birleşip, Karloviç Hanedanı ise hilafete benzer bir ruhani reislik ile karıştırarak Papa’ya vermiş, yani Avrupa’nın krallarının sakalını onun eline vermiştir. Bir de Frank kavmi Cermanya’dan gelip Galya’yı ele geçirdikleri zaman topraklar kralların elinde kaldı. Kalan da askerlerin arasında kura çekilip pay edildi. Böyle tasarruf olunurdu. Ama krallara ait yerler miri topraklardan sayılır, bazı zevata mükafat olarak kaydı hayat şartıyla ve diğer şartlarla üzerlerine kayıt edilir. Ve sahiplerinin ölümü-nde miriye ait olurken, sonraları kah kah kralları ile kah zorbalık ile intikal ettirilmeye başlamıştı.” (Üçdal Neşriyat, İstanbul, 1993. Cilt: I, s. 166)

Böyle bir benzerliği, ben de, “Osmanlı Toplumsal Düzeni” başlıklı kitabımda, Tarihi Cevdet’teki bu analizden habersiz olarak, temel kabul etmiştim. Bunu özgün bir buluş olarak kabul ediyordum. Bunu keşfetmem benim için hoş bir sürpriz teşkil etti. Yüz elli yıl önce yapılan bu mukayese sonradan unutulmuş, tarihçilerimiz milliyetçi bir eğilim içinde, Osmanlıyı daha çok “özgün” bir düzen olarak ele almaya başlamışlardı. Ben Tarihi Cevdet’teki bu analize, ancak kitabımın dördüncü baskısında (İmge Kitabevi; Ankara, 2001. s. 53) gönderme yapabildim. Fakat şu kanıdayım ki Karolenj İmparatorluğu ile yapılan karşılaştırma, daha çok, Cevdet Paşa’nın yukarda belirtilen yardımcılarından gelmiştir.