BOUE, AMİ

BOUE, AMİ; La Turquie d’Europe; Paris, 1840. (Dört Cilt)

Yazarın otobiyografisine göre (Mon autobiographie pour mes amis; Vienne, 1879) 1794’te Hamburg’ta doğmuş. Protestan ve doktor. Viyana’da Avusturya vatandaşı olarak ölmüş. (1881). Türkiye’ye 1836, 1837 ve 1838 yıllarında üç seyahat yapmış. Bunları “Recueil d’itinéraires”de (Viyana, 1854, 2 Cilt) ayrıntılı bir şekilde anlatmış. Üçüncü seyahatinde Türkçe her şeyi anlayabiliyormuş. (s. 141) Yer yer anti-türk hükümler var. Gezilerinin sonuçlarını 1839’da kaleme almaya başlamış. O sırada ülkenin “bütün idari ve iktisadi çöküntüsü”ne tanık olmuş. 1877’de bu eseri yazarken durumun aynen devam edeceğine inanamazmış! (s.156)

CİLT: III. Eserini yazmak için eski seyyahlardan daha çok gezdiğini iddia ediyor. 1837 veba salgını gezintilerini engellememiş. Diyor ki “bana bu kadar emeğe mal olan kitabım hiçbir sükse elde edemedi; çünkü önceden Bilimler Akademisi’ne bir sunuş yapamadım ve bir rapor veremedim; buna zamanım olmamıştı; ayrıca Türkiye diplomasiyi ciddi bir biçimde kaygılandırmıyordu; Viyana’da bile onunla uğraşma konusunda çocukça bir korku hüküm sürüyordu.” s. VII.

Yazar, sunuşta, eserinde “Osmanlıların düşmanlarının hesaplı abartmalarından ve dostlarının (“Turcophiles”) da içten övgülerinden uzak kalacağını” söylüyor. Daha çok Doğu ve Güney Avrupa bölgesini anlatıyor; yeniçeri kırımından ve özellikle “felaket” Edirne anlaşmasından sonra buraya toplanmış ve burası bir araştırma alanı haline gelmiş. (s. VIII) Eser, “Dört yıllık bir seyahat ve araştırma ürünü” imiş. (s.IX)

“Türk tarımı hala büyük ölçüde Yahudi patriyarkların zamanında ya da Ortaçağda yapıldığı gibi yapılıyuor.” (s.1) Sadece tüketim gereklerinin istediği ölçüde toprak ekiliyor. Fazlası istenmiyor. Araziler yıllarca nadasa bırakılıyor. Toprak çok sathi bir biçimde sürülüyor. Tahta, sadece ucu demir (bazen ucu da tahta) sabanlar çok ilkel. Toprağın verimliliği kurtarıyor. (s.5) Nerelerde ne ekildiği uzun uzun anlatılıyor.

Daha sonra esnaf ve zanaatkarlar anlatılıyor. Ressamlık, oymacılık, gravürcülük tamamen Rum ve Ermenilerin elinde. Zanaatkârlar hakkında bilgiler. (Eğerci, nakışcılık, terzi, ayakkabıcı, marangoz, demirci, hamal vb.)

Paralar: Altın: Yirmilik veya Mahmudiye (Yunanlıların ‘İkosares’i), yirmi kuruş (beş Frank) değerinde. Tedavülde daha çok yarım ya da çeyrek ikosares (yirmilik) bulunuyor. (s.121) Gümüş para beşlik (beş kuruş). Yarım beşlikler var; yarım kuruş, dörtte bir kuruş ve para birimleri de var. Eski on kuruş ve on iki kuruş da var; fakat bunlar sadece Bosna ve Belgrad’da geçiyor. (s.121) İşçi ücretleri buğday fiyatlarına endeksli; bölgelere göre değişiyorlar.(s.127)

“Türkiye’de yabancı işçiler tarafından yapılan ürünler genellikle çok pahalıya satılıyorlar.” (s.128)

Topraklar ve evler çok ucuza satılıyor. Başka bir hükümet ya da rejimde satılacağının 1/5 veya 1/10’una satılıyor. Belgrad, arazi az olduğu için, pahalı. Sırp şehirlerinde büyük bir ev, dört, beş bin, en çok on bin kuruş. Para faizi Türkiye’de, Fransa, Almanya ve özellikle İngiltere’dkindn daha yüksek. (Ortalama % 20) Tabii yabancı paralar da geçiyor. (s.124)

Yazar Türkiye’nin ithal ettiği çok sayıda ürünleri sayıyor.

Kültürel planda da bir çok bilgi veriliyor: Düğünler, yemek adetleri, cinsellik (hatta, bu arada sodomi), kadercilik, cenaze adetleri vb. Tarım hakkında da bir sürü bilgi. İslivne’de (Sırbistan) bir kumaş imalathanesini geziyor. Askerleri giydirmek için yapulmış. Bina iki kat; her katta 24 pencere bulunuyor. Fabrikayı M. Dobisiletski yönetiyor. İki yün tarama makinesi, 12 tane yünü çok ince eğiren tezgah, 8 tane kabaca eğiren tezgah, 8 tane de dokuma tezgahı bulunuyor. Hareketi suyla dönen büyük bir tekerlek sağlıyor. “Fabrikada iki Moravyalı Alman usta ve seksen Bulgar işçi çalışıyor; bunun dışında, kumaş imalatının dışında çalışanlar –ve bunlar arasında  Almanlar- da bulunuyor. Ülkede sıradan bir işçi yılda 75 Frank kazanıyor; yemek ve ikamet masrafları kendinden. Burada sadece sıradan kumaş üretiliyor; koyu mavi kumaşlara için Sultan arşın başına 21 kuruş (2,90 Frank) ödüyor. Hükümet fabrikayı M. Dobisiletski’ye bu şekilde teslim etti ve gerekli ekleri ve tamiratı yapması için de avans verdi. M. Dobisiletski her yıl elde ettiği kârlarla borçlarının bir kısmını ödemek zotundaydı; 1837’de biz oradan geçerken daha 50-60 bin Frank borcu kalmıştı. Hükümetin bir Ermeni komiseri fabrikayı teftiş etmeye gelmiş ve memnuniyetini ifade etmişti ve 1837’de Sultan’ın ziyareti bekleniyordu.” (s.101) Daha önce bir Fransız sahtekar Sultan’a “Türkiye’de üretiyorum” diye dört yıl boyunca Fransa’da getirttiği kumaşları satmıştı. (s.102) “Bütün Türk binaları gibi bu fabrika binası da çok temiz.”(s.101) 1838 anlaşması çok önemseniyor; oysa “bu, sadece, Mısır’da, kamu fonlarının büyük bir kısmını elinde bulundurduğu için, aynı zamanda hem üretici hem de satıcı sıfatıyla anlaşmayı lehine yorumlayabilecek konumda bulunan kral naibini (M. Ali Paşa’yı) ilgilendiriyor. Onu ancak anlaşmada belirtilen koşullar içinde yabancı malların ithali ve yabancı tüccarlara verilen özgürlükler rahatsız edebilir.” (s.176) 1838 Ticaret anlaşması İngilizlere yararlı. “Türkiye’de katı gümrük duvarlarının tesisi, gerek sınırlarının hali, gerekse ülkedeki mali uygulamaların durumu dolayısıyla olanaksız.” (s.177) Türkiye gümrüklerini dikkatle incelemeli. Eğer çok az tutarsa, Ambelakia’da olduğu gibi yabancı sermaye ezer; çok yüksek tutarsa (örneğin tekelcilik konusu olursa) kaçakçılık önlenemez. (s.177)

1838’de kahya bey ve çavuşbaşı’nın yetkileri birleştirilerek bir “baş vekil” statüsü yaratıldı. Sultan Mahmud 28 Temmuz 1838’de öldü. “Eğitimi daha iyi olsa ve Büyük Petro gibi bir dış seyahat yapsaydı” danışmanlarını daha iyi seçerdi. “Çoğu zaman yabancıların oyuncağı olduğu için büyük monark sıfatına layık olmuyor.” (s.210) “Büyük Petro yenileştirici olduğu kadar da yaratıcı oldu; oysa, onun soluk taklitçisi olan II. Mahmut daha çok olayların görünüşüne bağlı kaldı; yönetiminin kusurlarının kökünü kazıyacağına, yeterince bir şey inşa etmeden bunları tahrip etti.” (s.211) Çocuklarını da doğru dürüst okutmadı. “Saray Okulu’nda Türkçe, Arapça, Farsça, biraz Fransızca, şiir, tarih, Türkiye coğrafyası okutuluyor. İşte selefinin okuduğu şeyler!” (s.211)

1839 Hattı Şerif’ini veriyor.

Her PAŞALIK ayrı bir devlete benziyor. (s. 223) Paşaların muhafızlarına “deliler” deniyor. Paşa-ayan ilişkileri bazen sorunlu. Ayanlar paşaların yerini almaya çalışıyorlar. Paşanın yanında kadı ve müftü var. (s. 223) Paşalık ve kadılık açık artırmayla satılıyor. (Bizans’a benzemiş Türkiye!) Aracılar Ermeni ya da Yahudi sarraflar. Paşalar da çeşitli vergileri iltizama veriyorlar. (s. 224) Sultan ölmeden, 1838’de ilan edilen bir fermanla iltizam suistimallerine karşı Paşalar, paşalığın üç aylık gelirini avans olarak veriyorlar. Şimdi iltizamın kaldırılması için bu açığın kapatılması lazım. Paşalar uzun zaman kalsalar vergileri indirebilirler; oysa çok sık değiştiriliyorlar. (s.227)

1837’de Üsküdar valisi beş milyon kuruş biriktirmiş; çok para yapanlar hastalık, ihtiyarlık, sakatlık vb. ileri sürerek emekli olup İstanbul’a yerleşiyorlar. Asya eyaletlerine Avrupa’dan (vice versa) paşa yollanıyor. (s.227)

“Türkiye’nin öylesine yeterli bir idaresi var ki eğer Sultan yabancı güçlerin ve bazı paşaların ihtirasından korkmadan, iyi kötü yönetseydi İmparatorluğu’nu devamlı bir ordunun masraflarıyla yüklemek ihtiyacını duymazdı.” (Ülkede karışıklıklar Avrupa’da olduğundan çok daha kolay gideriliyor.) (s. 231) Paşalar daha çok dragomanların esiri oluyor.

Bu kadar kötü yönetime rağmen toprak o kadar münbit ki “Bir çok Avrupa ülkesinde  görülen sefalet burada görünmüyor.” (s. 244) Zenginler az ve zenginliklerini saklıyorlar; ya da servetlerini ülkeden kaçırıyorlar. Her yıl “ülkeden çok para çıkıyordu” ve yöneticiler cehaletleri yüzünden bunu göremiyorlardı. (s. 245)

Türkiye’de seyahat için tezkere alınıyor. (s.377) “Türk otoritelere gizli haberler, bütün ülkede olduğu gibi, Yahudi, Rum, Arnavut ve Müslüman Bulgar casuslardan geliyor.”(s. 378) Posta teşkilatı atlarla sağlanıyor. Eskisinde çok iyi. Asya’da posta ancak “şurda, burada” bulunuyor. Türk “ruhban sınıfı” (clergé) vakıflarla yaşıyor.

“Türkiye’de hiçbir yerde, hatta İstanbul’da bile, fizik bilimleri, doğa bilimleri, tıp bilimleri ve askeri bilimler tamamen düzenli bir şekilde mevcut değil. Bütün gazetelerin ve ücretli yazarların bu konularda yazdıkları yanlış ve bu yüzyılda Topkapı’da kurulmuş olan ve 181 öğrencisi de 15 Şubat 1839’da Galata Saray’da Sultan Adliye adı verilen bir binaya nakledilmiş bulunan bir Tıp ve Cerrah okulundan kaynaklanıyor. Dr. Bernard bu okulu yeniden düzenledi ve Nafiz Paşa da şef oldu.” Eski Arap ve Grek bilimleri egemen. (s. 514) “Sözde araştırma tesislerinde bulunan fizik, astronomi ve cerrahi araçlarının çoğu sultana yapılmış ve çeşitli okullara gelişi güzel dağıtılmış araçlardan oluşuyor.” (s.514)

İki askeri okul var; biri Kasımpaşa’da öbürü ise Dolmabahçe sırtlarında. Çok ihmal edilmiş durumda. Birkaç yüz elemanter kitap Fransızca’dan çevrilmiş durumda. Mısır bu konuda çok daha ileri. Kitapların çoğu İshak efendinin. Hasköy’deki Mühendishane eskiden İshak Bey komutasındaydı. (s. 515)

İstanbul’da matbaadan çıkan kitaplardan Kelam, Hikmet ve Ali Çelebi’nin (I. Süleyman dönemi) Hümayunname’sinden övgü ile söz ediyorlar. Avrupa’ya gönderilenler şu veya bu konularda inceleme yapmaya değil, genel olarak öğrenmeye (“s’instruire”) gönderiliyorlar. Bunun tam bir “kayıp” olup olmadığını araştırmakla elçiler görevlendirilmişler. (Bu gelenek belki de hala devam ediyor. Çeşitli bakanlıklar elemanlarını “bilgi ve görgülerini” artırmak için Avrupa’ya yolluyorlar(dı).) Osmanlı delileri ve timarhaneleri konusunda bilgiler. “Bu ülkede delilere çok ender rastlanıyor. Karşılaşılan deliler de daha çok ahmaklar; yaralanma ya da kaza sonucu veya esrar aldıkları için aklını kaybetmiş olanlar. Bunun dışında, Avrupa’daki durumun tersine ve Doğuluların iyi bir tarafı olarak, onlara gerçekten merhamet duyuluyor. Bu özellikten dolayı hayret etmemek gerek; çünkü burada deliliğin başlıca nedenleri bizdeki gibi aşırı sofuluk, ihtiraslı aşk ve dayanılmaz iflas duygusu vb. gibi durumlar değil. Yerli Müslümanlar, ilahi kararlara tam olarak itaat etmedikleri hallerde melankoliye kapılabilirler. Sonuç olarak İstanbul’da iki tımarhane var. Deliler burada, bir kısmı zincirlere bağlanmış olarak, yaşatılıyorlar”. (s. 552). Ami Boué’nin gözlemi büyük dönüşümler içindeki Osmanlı toplumunun genel durumunu iyi yansıtıyor. Yazar, organik rahatsızlıklar dışında, bu toplumda deliliğin Batı’daki kadar yaygın olmadığını söylemektedir. Boué’nin yapısal hastalıklar dışında işaret ettiği tek delilik şekli uyuşturucu kullananlarla ilgilidir ki, bu konu daha önceki yüzyıllarda da bazı seyyah ve yazarların dile getirdiği bir olgu olmuştu.