NAMIK KEMAL

ANASAYFA

NAMIK KEMAL; Osmanlı Modernleşmesinin Meseleleri, Bütün Makaleler I. Yayına hazırlayanlar İsmail Kara, N. Y. Aydoğdu; İstanbul, Dergâh yayınları, 2005.

Eser daha çok 1871-72 yılında İbret gazetesinde çıkan yazılardan oluşuyor. Kemal bu yazılarında her türlü konuya (eğitim, askerlik, azınlıklar, dış politika, ekonomi vb) değinmiş. Bazı önemli makalelerden notlar:

—(Mahkemelere Dair) Bir Mülahaza; İbret, 6 Haziran 1872. S. 50-51.

Yazar mahkeme çeşitliliğinin (“üç dört türlü mahkeme”) adalete zarar verdiği kanısında. Hükümet gücü “halka ilka ettiği dehşetten ibaret” sanıldığı için, halkla eşit görünmesinler diye “memur murafaalarına” (duruşmalarına) özel mahkemeler icad olunmuş!

—Avrupa Şarkı Bilmez; İbret, 10 Haziran 1872. s. 62-65.

Kemal, Hammer ve D’Ohsson gibi en âlimleri de örnek göstererek Avrupa’nın bizleri tanımadığını iddia ediyor. Eserlerinde “rivayat-ı cahiliyenin kesret ve garabeti akla hayret getirir”.

Nüfus; İbret, 13 Haziran 1872, s.  69-79.

Yazı hümanist düşüncelerle, insan övgüsüyle başlıyor. “İnsan şu kürre-i zemin dediğimiz vücudu müteharrikin ruhudur denilebilir”. Nüfusla ekonomi ve üretim arasında ilişki kuruyor. Avrupa’da nüfus artarken Osmanlı Devleti’nde azalıyor. Kanuni zamanında nüfus yüz milyonu buluyordu; şimdi (1872) ise kırk milyonu geçmez. Fransa’nın üç katı olan bu ülkede ancak onun kadar insan yaşıyor. Yazıda etnik kaynaşma konusunda ilginç gözlemler var. II. Mahmud yabancı müdahalesine yol açıyorlar diye Katolik Ermenileri sürmeye kalkışmasından 35-40 yıl sonra içlerinden çoğunluğun bu müdahaleyi önlemek için Papa’ya karşı çıkması beklenir miydi? Aynı tarihlerde Rumlarla Müslümanlar birbirini öldürmeye çalışırken yine 35 yıl sonra bir Rum’un Diyojen adlı bir gazete çıkararak Yunanistan’ın “Devlet-i Aliye’ye iltihaktan başka çaresi olmadığını Fransızca, Türkçe hatta Rumca ilan eyleceğini” kim bilebilirdi? Nüfusun artmamasında toplum hijyenini önleyen faktörler de var: “Mahalle ve hanelerin pisliği pek göz önünde olan şeylerdendir. İstanbul’da sokaklar vardır ki köpek lâşelerinin ve sair bin türlü murdarlıkların cihetiyle bir taraftan bir tarafına geçilemez”.

Köy yapıları konusunda şu ilginç gözlem de var: “Mülkün ekser cihetlerinde her yarım saatlik değil, her iki saatlik bir merkez içinde ancak dört evli bir köye tesadüf edilebildiği halde, Maarif Nizamnamesinin faide-i münciyesini fiile çıkarmak nasıl mümkün olabilir”.

— İttihad-ı İslam; İbret, 15 Haziran 1872, s. 84-87.

Osmanlı öncülüğünde, aydınlanmacı bir birlik öneriliyor. İki nedenle: 1) “Avrupa’nın kemâlât-ı medeniye ve derecât-ı marifeti buralarda bilinmeye başladı. Öyle bir kuvve-i külliyenin galebe-i nüfuzuna münferiden şu mülkün karşı durabilmesinde olan imkânsızlık pek az zaman içinde anlaşıldı”. 2) “Biz madem ki Avrupa’ya en yakın olduğumuz için Garbın envarı maarifini en evvel iktibas eyledik Asya’da bulunan ihvanımızı bu nimetten hisseyap etmeyi hiç düşünmez” isek, “bir büyük vazifede bir büyük kusur etmiş olmaz mıyız?”. İttihatta esas “politika ağrâz ve mezhep mücadelelerinde değil, vaiz önlerinde, kitap sahifelerinde aranmaya muhtaçdır”. Ve “Azalığa duhul, isteyenin yed-i ihtiyarında” olacak.

—İmtizac-ı Akvam; İbret, 20 Haziran, 1872, s. 98-101.

Çok önemli bir makale. Kemal bu yazısında birçok ülkede (Portekiz, Belçika, Felemenk, Almanya, Avusturya, İtalya, Danimarka, İsveç, Norveç) din ve dil ayrılıkları olduğunu, fakat “vatan namlı zuhurât”ın bunları birleştirdiğini yazıyor. Osmanlılarda herkes “hukukta birbiriyle müsavi, menfaatte yekdiğeriyle müşterek”; fakat “lisanda, cinsiyette ve hele efkârda mecmuu birbirine ve her biri mecmûuna mugâyir birçok eczanın içtima’ından hasıl olmuş bir heyettir”. Oysa bizim de vatanımız var; hukukumuz son derece “müsavi”; çeşitli sınıfların (“sunuf-u muhtelife”)  çıkarları da tam uyum içinde; o halde bizde eksik olan ne? “Aramızda ittihad-efkâr hasıl olamamış. Herkes birbiriyle imtizâç etmek istiyor; fakat herkes diğerini imtizâca yanaşmaz zannediyor. Binaenaleyh bu türlü mehâsini hükümetten bekliyor”.  “İnsanlar beyninde imtizaç ülfetle hasıl olur. Çocuklukta, bahusus mektepte vücuda gelir. Şimdi şu imtizaç maksadınca bize lazım olan her cinsten, her mezhepten çocuk kabul eder mektepler yapmaya çalışmaktır”. Bunlar daha önce Basiret’te de yazılmıştı diyor Kemal.

— Maarif; İbret, 22 Haziran 1872, s. 110-113.

Maarif’in önemi ve Avrupa’da ne kadar ilerlemiş olduğu –hayranlıkla- anlatılıyor. Avrupa’da “adi gemicisine, hamalına kadar herkes” okuma yazma bilir, “kavaid-i umumiye”ye vakıftır; “bir veya ziyade” yabancı dil bilir vb.. Batı’daki bu terakkiyi üzerimize giydiğimiz elbise, kullandığımız saat, yazı yazdığımız kağıt, pusula, tramvaylar vb de gösteriyor. Biz ise “büyük darülfünunlar, büyük büyük darülmualliminler” yapmayı zamanına bırakarak, “şimdilik bir cüzi fedakarlıkla velev yalnız İstanbul’da olsun birkaç tane sibyan ve rüşdiye mektepleri hasıl etmeye çalışmaktır”.

Garaz Marazdır; İbret, 27 Haziran 1872, s. 131-133.

Garaz, “emrâz-ı nefsaniyyenin en ziyade deva kabul etmeyenlerden sayılır”. Makale Hakayik’ul Vekayi gazetesinde çıkan bir yazıya yanıt niteliğindedir.

—Hukuk-ı Umumiye; İbret, 8 Temmuz 1872, s. 121-127.

Aslında Batı hukukunu ve bunun kısımlarını anlatıyor. Hukuk-ı Umumiye bahsini Reşat Bey çok güzel anlatmış (İbret, Hukuk-u Beyn’el ümem; 8 Haziran 1872), üzerinde durmuyor. Hukuk-ı Siyasi üzerinde ilginç şeyler söylüyor; adeta bir Anayasa dersi veriyor. Temelde tabii hukuk (adı konmadan) var. Halk egemenliği (“Hakimiyet-i ahali”), kuvvetler ayrımı (“kuvayı hükümetin tefriki”), her türlü hürriyet.. “Saltanat-ı hassa” insanın doğuştan malik olduğu (“her ferdin hilkaten malik olduğu istiklal”, “hiçbir kimsenin tabiatından infikâk edemeyeceği/ayıramayacağı”) bir haktır. “Her kimse kendi aleminin padişahıdır”.

“Hâkimiyet-i ahali ki kuvâ-yı hükümetin halktan münba’is olmasından ibaret ve lisan-ı şerde namı hakk-ı biattır”.

Avrupa’da hürriyete zaman zaman konulan kısıtlamalar; I. ve III. Napolyon’un ağır eleştirisi. I. Napolyon “süngü kuvvetiyle cumhuru zîr ü zeber ederek imparatorluğu iğtisab etti”. “III. Napolyon iki kere vatanı aleyhine isyan eyledi. Hatta eliyle adem öldürdü”. Bunlara yol açan da fertlerin üzerinde bir “hak” tasavvuru: “Cemiyet-i medeniyede efradın hukuk-ı şahsiyesinden hariç ve ondan âlî bir hak tasavvur olunduğundan” kimi zaman krallık, kimi zaman cumhur, kimi zaman da imparatorluk taraftarı olmak “idaı mucip” bir suç sayıldı.

—Şark Meselesi, I; İbret, 23 Eylül 1872, s. 141-145.

Kemal’e göre Şark Meselesi iki asırdır bir yanardağ gibi ara sıra alevlenen sorunlardan biri. Görünüşe göre bunu iki faktör yaratıyor: 1) Avrupa kamuoyuna göre Osmanlı milletlerinin “mezhep ve temayülleri” ile İslamiyet, Batı medeniyetine ters düşüyor (imtizaç edemiyor) ve “hakkaniyet pâmâl oluyor”; 2) Osmanlı devleti, yardımına muhtaç olduğu için “Avrupa’ya hoş görünmek zorunda” olması. Oysa bunlar asıl nedenler (“esbab-ı tabiyye”) değil. Aslında yapılan “ıslahat”ın şekli de bunu yaratan bir neden oldu. Garplılaşmaya (“Memalik-i Garbiye ile ihtilata”) başlarken “kanunun tarif ve maksadından gafil bir takım cahillere” her türlü esastan yoksun bir takım “Kavanin-i Cedide” yazdırıldı ve böylece güya “hükümet-i dünyevi ile hükümet-i diniye” birbirinden ayrılmış oldu. Oysa bunlar fıkıhtan hareketle “Şeriat namına ilan edilmiş” olsaydı –ki “belki ahkâm-ı şeriyye’nin en küçük faslında olan kavaid ve fevaid-i medeniye bunların cümlesine keyfiyet ve kemiyetçe birkaç kat faiktir”- örneğin ceza kanunu Fransa’dan alınacağına fıkhın ukubat maddelerinden tedvin edilseydi, “Avrupa’ca İslamiyet’le medeniyet beyninde tezat bulunduğuna dair vücudundan şikâyet olunan fikirlerin husulüne bile meydan kalmazdı”. Şurası önemli: Namık Kemal bunun da “hükm-i zamana tevfikan” (zamanın anlayışına uygun olarak yapılmasını savunuyor. Düşünüre göre bu durumda Avrupa’ya bu ıslahatı “tahsîn ve tahayyür ile alkışlamak”tan başka yapacak bir şey kalmazdı.

Avrupa efkâr-ı umumiyesi hep haksızlıklara karşı feryat ediyor; oysa dünyada hiçbir zaman “hissiyat-ı muhassene” (güzel duygular), “daiye-i menfaat” (çıkar tutkusu) kadar etkili olmuyor.

Osmanlı Devleti kılıca dayanarak büyüdü ve siyaseti cihadi, o olmayınca da mütareke oldu. Batı’nın “diplomasi girîvelerine” (karmaşasına) ise Prut Savaşı ile dahil olduk. Fakat asıl çöküş II. Mahmut ile başladı. Bu konuda makalede şu satırlar yer alıyor: “Mahmud-u Sani zamanının politikası ise eski mesleğin kâffe-i fevaidinden ari ve fakat her türlü hatîâtını câmi olmakla beraber ihtiyarına çalıştığı tarz-ı cedid-in mübtediliğine terettüb edecek ne kadar nekâyıs varsa hiçbirinden kurtulamamış idi”.

—Şark Meselesi II, İbret, 28 Eylül 1872, s. 150-156.

Avrupa, bir takım “azviyyat” (iftiralar) içinde Osmanlıları “mutaasıp ve zalim”, Devlet-i Aliyye’yi ise “mesned-i mutlak” olarak görüyor. “Ticaret ve ihtilat” kapıları da kapalı olduğu için yıkılmasından yana. Sadece “mülkün taksimi”nde karşılaşılan müşkülat bekamızı koruyor. Mısır’da Mehmet Ali Paşa “ticaret-i mülkiyeye mani olan sedleri teşebbüsat-ı akilanesiyle zir ü zeber (etmişti)”.  Metternich muhafazakâr idi; düzenin devamını istiyordu; fakat bunun devam edemeyeceğini de anladığı için olayları akışına bırakmıştı. Oysa Osmanlı yöneticileri ne yapıyor? Reşit Paşa “Tanzimat-ı ilan ederek ve memlekette başka bir hami bulamadığı için icraatini kefaleti düveliye altına alarak” Avrupa’da yüzyılların ürünü olan Osmanlı Hükümeti’nin “zulüm ve istibdat” imajını “birkaç gün içinde” nisyana gönderdi. Ayrıca “hukuk-ı ticareti birçok kuyuddan tecrid ile Avrupa ile olan irtibat-ı siyasimize bir de iştirâk-ı menfaat ilave etti”. (Burada adı verilmese de 1838 ticaret anlaşması kastediliyor olmalı?). Böylece dünyanın her tarafında “mezaristan-ı ademe yaklaşmış” görünen Devlet-i Aliyye yeni bir hayata kavuşmuş göründü. Bir başarısı da mülteciler meselesinde gösterdiği direnç oldu. Bunun sadrazamlığa gelmek için şahsi bir manevra olduğunu söyleyenler çıktıysa da fark etmez. Reşit Paşa “üç devletin muavenet-i fiiliyesini” kazanmak maharetini göstermişti. Buna karşılık Ali ve Fuad paşalar Reşit Paşa’nın becerisini gösteremediler. İmzaladıkları 1856 Islahat Fermanı “Devlet’e muzır ve akvamı gayri müslimeye gayri nâfi” idi. Onların Napolyon’cu tutumu ile Reşit Paşa’nın İngilizci tutumu arasında fark vardı. Ali ve Fuat paşalar kişisel bağlantılar içindeler.  O dönemi yakından inceleyen “hakşinas”lara göre, bu, Reşit Paşa’yla rekabet edebilmek ve “Avrupa nazarında daha fazla makbuliyet kazanmak arzusundan” doğmuştu. Yoksa Reşit Paşa “kendi icat ettiği bir silahı memnu ile cerihadar” mı olmuştu? Kemal’e göre arada şu fark vardı:  Reşit Paşa da İngilizlere dayanmıştı, ama bu ülkenin siyaseti şahıs ile kaim değil, birkaç asırdan beri yerleşmiş ve her fırka tarafından iltizam olunmuş muayyen bir tarik” olduğu için onun dayandığı kuvveti idrak ederek hareketini ayarlamak mümkün idi. Oysa “mesaili düveliyeye ittihadı milelin dahil olması” (“herze-vekil-i kainat” denilen) Napolyon’nun eseri idi. Ali ve Fuat paşalar zamanında onlardan çok daha yetenekli devlet adamları vardı; sonra gelenler ise onları aratacak seviyedeydi. Ali-Fuat paşalar Katolik Ermenileri de Ortodokslara karşı kullanma hatasına düştüler.  Yönetimleri boyunca uğraştıkları başlıca üç sorun şunlardı: 1) Rusya’nın Karadeniz’de donanma kurmak için 1856 Anlaşması’nda yaptıkları değişikliğe, karışmış olan Avrupa’dan yardım gelmeyeceği düşüncesiyle,  sessiz kaldılar; 2) Bulgar Kilisesi’nin Rum Kilisesi’nden ayrılmasına göz yumdular; 3) Ermeni Katolikleri arasındaki Hasunist-Antihasunist kavgasında taraf oldular. Aslında bunun bir gazete haberi olabilecek kadar bile önemi yoktu; fakat Paşa, onları papalığa yaklaştırarak Avrupa kamuoyunda itibar sağlayacağını sanıyordu. “Cins ve mezhep ve kavmiyet ve istiklal davaları şarka müteallik her türlü mesailde daima bir alet olagelmiştir”.

—Şark Meselesi III, İbret. 3 Ekim 1872, s. 161-164.

Bismarck’ın “Avrupa’da lüzumsuz olarak herkesin işine karışır bir mütegallib-i musallat” olan III. Napolyon’u siyaseten yok etmesiyle yeni bir dönem açıldı. Osmanlılar için “müdebbirane ve hayırhane meslek” büyük ittifaklara girmek olabilirdi. Bunun için de hiç olmazsa “umum mülkün idare-i askeriyesini birleştirmeye ve akvam-ı Osmaniye içinde ta’datı kabil olamayacak surette mevcut olan vee bir takımı adalet ve müsavata dokunmakta bulunan hukuk-ı müktesebe için bir çare bulmaya muktedir olabilirdi”. Oysa “ağrâz-ı şahsiye uğruna her türlü kavâid-i hakkaniyet pâl mâl edil(di)”. Şark Meselesi “tabii bir takım esbabdan değil, bazı cüziyyatın ve hele birçok menafi şahsiyyenin nünafesat-i düveliyeye bir meydanı cevelan açması” ile ortaya çıkmış. Damat Mahmut Nedim Paşa övgüsü. Daha Hariciye müsteşarı iken Devlet itibarını korumuş. “Ali Paşa’nın takdirine hiç ehemmiyet vermeyen bu zat”ın Sadrazam olmasıyla “ümid ediyoruz ki bundan böyle ecnebi nüfuzu hıfz-ı câha vasıta edilemez”. Ecnebi nüfuzu “hakkaniyet” ile yenilir.Anlaşmalarla (kapitülasyonlar) ecnebilere “her türlü kavaid-i adl-ü hakkı ihlal edecek surette verdiği” ayrıcalıklar da “mahkemelerimizin hüsnü-ü intizamı sayesinde zail olur”.

—Memur (ve Tedris); İbret; 7 Ekim, 1872, s. 178-184.

Memur zümresinin yetersizliği ve kalitesizliği anlatılıyor. İlmi, seyfi ve mülki olmak üzere üç kategori. Hepsi bozulmuş durumda. Bir kısım ulema sanki “analarının rahmi bir darulfünunmuş gibi”,  “doğdukları gün beşiklerinin baş ucuna ruûs-ı tedrîs asılmakta olan zadegân-ı ulema” şeklinde. Mülkî memurlar ise “kalemlerden ve memur dairelerinden, bir de nadirattan olarak taşra zadegânı arasından zuhur etmektedir”.

— Askerlik (ve Hıristiyan Tebaa);İbret, 9 Ekim 1872, s. 185-189.

Yazıya üst-yazı (exergue) olarak “Cihangirane bir devlet çıkardık bir aşiretten” dizesini konulmuş. Zaten makalede önce Osmanlıların “fezâil-i askeriye”si uzun uzun anlatılıyor. Sonra “a’sarı fetret” ve şimdi gayri-müslimleri de askere almak zorundayız. Kur’aya dahil Osmanlı eyaletlerinde ancak beş milyon Müslüman var; oysa Rusya 30 milyon “zükûr”dan (erkek arasından) asker topluyor! Alman savaş tecrübesinden (anlaşılan 1870 zaferi kastediliyor) ders alınarak “halkın her şeyden evvel yirmi yaşından yetmiş yaşına kadar kâffe-i efradını talimli bulundurmak bir ihtiyac-ı kat’iye” haline geldi. “Çünkü her bir vakit umumen silahlanmış bir kavme yalnız ordu ile mukavemet olunamaz”. Namık Kemal burada -adeta Goltz Paşa’yı önceleyerek- “millet-i müsellaha” fikrini savunuyor. Şimdiye kadar askerlik “yalnız İslam’a ve hatta Türklere” inhisar etmiş; diğer kavimler de havyancılığı, ziraati, sanatı ve ticareti tekellerine almışlar. Türkler her tarafta “bunlara kavaslık eder gibi bir hale” gelmiş! Bu değişmeli! Oysa zorluk şurada: “Daha askerliğe alışmamış olan Hıristiyanlarda ötede beride temayülât-ı istiklal” görülüyor. Bu duruma “sathi bir şekilde” bakılırsa Hıristiyanların askerliği “kılıcın kabzasını düşmanın eline teslim etmek” gibi görünür. Oysa gerçekte Hıristiyanların “ısınamadığı şey zât-ı memleket veya zât-ı hükümet değil, bir takım muamelât-ı idaredir”. “Avrupa politikası” da mezhep taassubunu tahrik ederek “ihtilaller” çıkarıyor. Gerçekten İdare “ne vakit halkı sahihan memnun edecek bir hale gelirse, hangi cins ü mezhepte bulunursa bulunsun bütün ebnayı vatanın ellerine bî-pervâ iğneli tüfeklerini teslim edebiliriz”. Bu duruma gelince, nasıl Rusya Kazan tatarlarını bize karşı sevk edebiliyorsa biz de, “kimse şüphe etmesin” Bulgarları ona karşı seferber edebiliriz. Peki eyaletler? Örneğin Almanya’da Wurtenberg ve Bavyera valileri eyaletlerinde “valilik değil, adeta padişahlık” yapıyorlar; fakat askerlikte Prusya’ya bağlılar; bizde de öyle olmalı. “Maarif-i harbiye”nin önemine işaret ediyor, fakat bu konuda yetkili olmadığını yetkili olmadığını beyan ediyor!

—Sebeb-i Kaht-ı Ricâl; İbret, 12 Ekim, 1872, s. 190-194.

Kemal, Tanzimat’ı (1255/1839) bir dönüm noktası olarak görüyor. O tarihte Reşit Paşa (“Devlet-i Osmaniye’nin fatih-i Medine-i medeniyet-i denilse lâyıktır”) büyük sorunlar arasında “çalkalanan bir sefine” gibi idi. Reşit Paşa bununla kalmadı, yeni devlet adamları da yetiştirdi: Şinasi, Ali Paşa, Fuad Paşa.. Ne var ki Ali ve Fuad paşalar, “istidad ve malumatları” çok iyi olsa da “ağraz-ı nefsaniye”lerine mağlup oldular. Oysa değerli devlet adamları var idi. Hariciyede Cemil Bey, “uhubbetli” Mahmut Nedim paşa; Edhem Paşa; Safvet Paşa; Şerif Halil Paşa; Mehmet Rüşdü Paşa ve tabii “uhubbetli” Midhat Paşa..

— Terakki; İbret, 23 Ekim 1872, s. 212-220.

— Ölçü İngiltere ve Londra. İnsanın sadece Londra’da göreceği güzellikler (bedayî) “akla veleh getirir”, yani insanı sersem eder. “Londra’ya enmuzec-i alem denilse mübalağa değildir”.

—Sanat ve Ticaretimiz; İbret, 8 Kasım 1872, s. 279-283.

“Mülkümüzde çıkan ham eşyanın (…) belki binde 999’u buralarda üstat eli görmeden Avrupa’ya dökülüp gidiyor” (s. 279). Batı pusula ve matbaanın icadı ile öne geçti. Sonra da buhar makinesi, telgraf vb.. “Bizde bin kişinin vücuda getiremeyeceği eşyayı birkaç yüz okka demir parçası imale muktedir oldu”. Oysa “İstanbul’un demirci dükkânında işe yarar bir keser yapılamıyor”. Bir mirasyedi gibi “aramızda mevcut olan peder-mânde birkaç sanat ve bir de dâhili ticaretle geçinip dururken devr-i inkılâbımız geldi; onları da berbat ve perişan etti (…) esnafımız, tüccarımız uşaklığa, kolculuğa dökülmekten başka geçinmeğe bir çare bulmaktan aciz kaldılar”. “Hariçten eşya gelmez ise servet çoğalır” anlayışı çok yanlış. Burada ihracata konulan yüksek gümrüklerin (ve “provizyonizm”in) eleştirisi var. Çare okul ve eğitim: “gerek ticaret, gerek sanatın üstadı mektep, edevatı mektep, sermayesi yine mekteptir”. Mekteb-i Sultani gibi zengini ücretli, fakiri bedava okutacak sanayi okulları örnek olur; insanlar çocuklarını katip olma yerine böyle okullara vermeye başlarlar. Sakız tüccarı İngiltere, Fransa ile rekabet edebiliyor; oysa bizde “İstanbul’da bir Sanai Mektebi’miz ve ötede beride birkaç ıslahhane”den başka pek bir şey yok! “Maarifi cedidenin tatbikatça zübdesi denilmeye şayan olan fabrikalara kırık dökük birkaç edevatla nasıl mukavemet kabil olsun”.

Ecnebiye verilen dahili ticaret serbestisine de “kat kat galip bir mazarrat” dahili gümrükler. Bu hangi devlette görülmüştür? Bunların kaldırılmasına dair Şurayı Devlet’te karar alındığı söylenmiş, fakat “icrası terk olunmuş”! Eskiden ihracattan % 12 resim alınıyordu; sonra birdenbire % 8’e indi; giderek % 1’e kadar azaldı, fakat varidat azalmadı, hatta arttı. Üstelik bu indirimleri İngilizler istemişler; “İngiltere vükelası ihtar etmiş”!

Bankacılık da geliştirilmeli: “Galata’da bulunarak Hazine ile muamelattan ve tahvilat alış-verişinden başka bir şey düşünmeyen şirketler gibi değil, sanat ve ticarete yardım edecek bir iki gerçekçi banka vücuda getirmek” en önemli adım olacak. Kemal yol yapımını da ihmal etmiyor: “Sanat ve ticaretimizin en büyük ihtiyacâtından biri de yollardır”.

—Tanzimat; İbret, 24 Ekim 1872, s. 221-224.

Kemal, Tanzimat’ın “hukuka müteallik değil, sırf siyasi bir eserdir” ve “bazılarının zannı gibi Devlet-i Aliye için bir şartname-i esasi de değildi”. “Şer-i Şerif’in bazı kavaidini teyid ile beraber Avrupa’nın fikrine muvafık birkaç tedabir-idareyi müeyyid bir beyannameden ibarettir”. Osmanlı Devleti, “Avrupa’nın kavaid-i idarisi bir galebe-i mutlaka” hasıl edince çökme konumuna geldi ve bu zorunlu oldu. “İş bir dereceye geldi ki Mısır tasallutundan muhafaza için İstanbul’a bir Rus ordusu getirmek derecelerine kadar gidildi”. Kurtarıcı da “Gülhane Hattını ilan edebilecek kadar cesaret ve dirayete sahip olan”  Reşit Paşa oldu. “Devleti Aliyye’nin en büyük bahtiyarlıklarından biridir ki bu kadar şiddetli bir hatar içinde Reşit Paşa zuhur eyledi”. Reşit Paşa’nın bu işi şahsı için yaptığını söyleyenler var; öyle olsa bile bu bir şeyi değiştirmez; sonunda devlet kurtuldu.

N. Kemal o sıradaki durumu nüktedan ve “adem eğlendirmede bayağı pederinin şöhretine halel verme derecesine varmış olan” Fuat Paşa’nın sözleriyle anlatıyor. Fuat Paşa bir ülke ya alttan, ya da üstten gelen güce dayanır demiş; Bizde üstten gelen güç halkı eziyor; alttan da bir güç gelmiyor; o zaman biz de “pabuççu muştası gibi” yandan gelen güce dayanıyoruz. Bu da sefaretler.

Kemal ise efkârı umumiye, şeriat, ulema gibi dayanakların analizini yapıyor. Efkarı umumiye tamamen karşı idi: “Tanzimatı o zaman efkarı umumiye himayesine vermek cellad eline teslim etmek kabilinden olmaz mı idi”. Şeriata gelince “O zaten mer’i olsaydı Tanzimat’ı neşre hacet kalmazdı”. Ya ulema? Onlar da “eğer Şeriat-i islamiyeyi muhafaza etse idi zaten şunun bunun bila muhakeme katline fetvalar vererek Avrupa himayesi altında bir varak-pare ile bina-ı Allah olan hayatı beşerin teminine ihtiyaç bırakmazlardı”. Ali, Fuat eleştiriliyor; Mahmut Nedim paşa  ise onları da aratmış..

Namık Kemal Kavalalı Mehmet Ali Paşa’yı bir düşman olarak görüyor.

—Efkâr-ı Umumiye; İbret Gazetesi: Sayı: 40, 28 Ekim 1872. (s. 199-205).

“Bir kavmin terbiye-i siyasiyesine içlerinde Metternich gibi bir diplomat veyahut (Achille) Fould gibi bir maliye nazırı bulunmak veya üç dört bin avukat, her biri kendi fırkasının galebesinden başka hemen hiçbir şey düşünmedikleri halde, teşri ve kaza meclislerine ve neşriyat kalemlerine dolarak efkârı-umumiyeye verdikleri heyecanlarla meyli inkılâbı yirmi sene bir hükümet dayandırmak derecesine götürmek delil değildir.” (s. 173).  Buna karşılık, “Terbiyeyi siyasiyenin hali anlaşılmak istenirse Devlet-i Aliye’nin tarihine bakılsın. Görülür ki aralarında yüz ihtilal zuhur etmiş ise doksandan ziyadesi lüzumu hakiki üzerine zuhur etmiştir”. Bunların amacı “maksad-ı umuminin husülü”; bu nedenle “zalim addolunların” bile kılına dokunmuyorlar; gayrimüslim dükkânlarını yağma etmiyorlar vb. Ayrıca yazar “Şark Meselesi” başlıklı yazısında (İbret 28 Eylül, 1872) şunu yazıyor “Avusturya’da Metternich, ibtidai zuhurundan nihayeti ikbaline kadar ihtiyarında sebat ettiği muhafazakârlık mesleğinde sebat ettiği hükmünce Şark’ta dahi hali hazırın devamını arzu ile beraber, bu temennisinin husulünü ümmid edemediği için ittihaz edeceği harekâtın tayinini zuhurattan beklemekte…” (s. 150).

Namık Kemal, yine İbret’te başka bir yazısında (Yeni asrımız politikası tarihinin bir ufacık fıhristi; 6 Aralık 1872) ise, “Metternich, Avusturya riyaseti hükümetinde pek çok zaman durmuş ve politikaca gerek kendi hükümetine gerek muvazeneyi düveliyeye bir hayli hizmet etmiş ise de idareyi dahiliyeye usulü istibdadı nihayet derecede iltizam eylediğinden hürriyet tarafdarânının sademât-ı heyecanına bir türlü mukavemet edemeyerek mesnedini kayıp ettikten başka biraz zaman için iğtirâba dahi mecbur olmuştur” (s. 337-338).

Adalet ve Mahkemeler Hakkında, başlıklı yazı; İbret no: 54, 4 Kasım 1872; s. 261-266.

Osmanlı adalet dağıtımının ağır bir eleştirisi. “Malumdur ki dünyada hükümetin esasen vücuduna sebep olan ve hak veren adalettir”. Dayanağı kanunlar ve mahkemeler; fakat bizde ikisi de “müşevveş” (karışık). İki türlü kanun, ğç türlü mahkeme var. Nizamiye mahkemelerinin bir “muhakeme usulü” yok. “Usul-ü muhakeme vaktiyle Fransızca’dan tercüme ettirilmiş idi; nasılsa hala meydana konulamadı”. Ticaret mahkemeleri ise “ecnebi kalabalığı” olan yerlerde onların hükmüne giriyor; aksi taktirde de hiç hükmünde! “İmtiyazat-ı ahdiye” (Kapitülasyonlar) yürürlükte iken bunların ıslahı da düşünülemez. “Mütegallibe” yakınları hakkında istediği kararı aldırıyor. Hakim teminatı diye bir şey yok; hiçbir mahkemenin, hatta hakları Divan-ı Ali fermanıyla korunmuş olan Divan-ı Ahkâm-ı Aliye üyeleri bile azilden masun değil. Yazar ıslahatı ancak İstanbul’da verilecek kaliteli bir eğitimde görüyor. Kemal, mahkemelerde jüri usulünü de savunuyor. “Mehakimi nizamiyemize memalik-i mütemeddinede câri olan ‘jüri’ usulü kabul olunur da her gün mahkemede mezhep ve sınıf gibi bir cihet tefrik etmeksizin ahaliden 25-30 kişi bulundurur ve verilecek hükümlerde onların yemin ile hükmi vicdanisi istifsar olunarak ona göre tatbikatı kanuniye icra edilirse hem mevaddı hukukiye hayliden hayli emniyet altına alınmış olur hem de yar u ağyâr için hiçbir söz söylemeye meydan kalmaz”.

—Acaba İstanbul’dan Niçin Vergi ve Asker Alınmaz? İbret, 13 Kasım 1872, s. 295-298.

İstanbul hem en mamur (özellikle de Beyoğlu, Boğaziçi ve Kadıköy) şehir, hem de ne vergi veriyor ne de gençler askerlik yapıyor. Hem de “Devlet müsavatı umumiyeyi ilan etmiş iken”.. İleri sürülen nedenler yangınlar; binaların çoğunun vakıf olması; İstanbul’da bulunan ecnebiler.. Bunların hepsi saçma.. Üstelik “dünyada hiçbir imtiyaz yoktur ki ifsadı ahlak etmesin!”.. İstabul’da taşradan çok ahlaksızlığın oluşu da bu yüzden.. Üstelik Devletin buna çok ihtiyacı var. İstanbul “en az 150 bin kese” gelir getirir ki bu da “hazineyi hemen ihya edercesine müstefid eyler”..

Ziraatimiz; İbret, 14 Kasım 1872, s. 299-304.

Makale, “Ticaretimiz ecnebiler elinde, sanatımız hiç hükmünde.. Cenâbı Hak ihsân eder de biraz mahsül alabilirsek onunla taayyüş edip gidiyoruz” cümleleri ile başlıyor. Ziraat son derece geri, “rençberimizin esvabı tufandan biraz sonra” ne kadar değişmişse, “ziraatimiz dahi devri ademden beri o nisbette ya ilerlemiş ya ilerlememiştir”. “Halimize şimdi biraz vâkıf olanların bedâhet derecesine vâsıl olan hakâyıktandır ki bizde şimdi tezyîd-i servet için en acil ve en önemli tedbir ziraari ıslah etmektir”. Oysa ziraat selem (alınacak mahsülü önceden satma) ve murabaha (yüksek faiz) köylüyü ezen iki “yılan”.. Köylü iki yüz kuruşa selemciye sattığı üründen dört ay için 175, hatta bazen 200 kuruş kaybediyor. Vergisini ödemek için bile borç alıyor.  Kemal bunlara karşı kredi kurumlarını ve eğitimi öneriyor. Vilayetlerde “Menafi-i umumiye sandıkları” açıldı; fakat sermayeleri çok az.. Belki en önemli tedbir de tahsilatta “adil bir kaide” getirmek.. Avrupa ziraat bankaları % 8 faiz veriyor; bunlardan birine “bir müddet” imtiyaz verilip de “mülkün her tarafında şubeler açtırılsa yine maksat hasıl olur”..

—Ahlâk-ı İslâmi; İbret, 27 Kasım 1872, s. 309-318.

Namık Kemal burada Avrupalı müelliflerin İslam ahlakını (diğer “mezahib”le müsavi tutmayarak) yanıt veriyor. Özellikle ilk dört halifenin (Hülefa-i Raşidin) hayatı ve davranışlarından örnekler vererek İslam’ın tamamen adalete dayandığını anlatıyor. “Cihanda İslam’dan başka bir mezhep var mıdır ki..” diye başlayan cümleler… Makalede hiçbir teorik esere gönderme yok..

—Yeni Asrımız PolitikasıTarihinin kısa Bir Fıhristi; İbret, 6 Aralık 1872, s. 337-342.

Namık Kemal bu önemli yazısında Fransız Devrimi’nden kendi zamanına kadar uluslararası gelişmeleri cumhuriyetçi bir espri içinde özetliyor. Büyük Fransız Devrimi’nin (Fransa İnkılab-ı Azîmi’nin) idrak sahibi insanlar arasında fikir kuvveti ve kol gücü (kuvvet-ifikr ve darb-ı dest) ile yarattığı deprem devletlerarası ilişkileri temelinden sarsmış, Avrupa’yı hercü merc etmişti. İstikrarı Fransa’da Taleyrand, Avusturya’da Metternich, Rusya’da Nesselrod ve İngiltere’de de Palmerston sağladılar.   Yazar bunlardan olumlu bir dille söz etmiyor; özellikle Metternich’in denge politikası başarılı olsa da “idare-i dahiliyeye usul-ü istibdat-ı nihayet derecede iltizam eylediğinden” gözden düştüğünü söylüyor. 1848 Devrimi’nden de olumlu bir dille söz ediyor. Ayaklanma ile “Avrupa’nın ötesinde berisinde bir hayli fırkalar hürriyet ve cumhuriyet namıyla silaha sarılmış” ve gözler “efkar-ı serbestînin merkez-i intişarı” olan Fransa’ya çevrilmişti. Mevcut hükümetler de “ecelleri geldiğini görmüş gibi dehşet ve hayret içinde kalmış(lardı)”. Ne var ki “cumhurun idare-i muvakkatesine tayin olunan zatlar hiç lüzumu olmadığı halde sade-dilâne bir bitaraflık ilan ederek inkılâp fırkalarını karşı durdukları hükümetlerin pençe-i kahrında ezdirdiğinden Fransa’nın devletler nezdinde haysiyetsizliği bu hal ile bir kat daha tezayüd eylediği gibi inkılâp fırkaları nezdinde dahi zerre kadar itibarı kalmamış idi” (s. 337). Fransa bu yüzden Mısır meselesinde de tamamen izole oldu. Buna karşılık Cavour ve Bismarck’ın ulusal birliği gerçekleştiren politikaları övülüyor.

III. Napolyon da Katolisizme dayanan, her şeye müdahale eden politikasıyla yeriliyor. Milletler politikasında Giriti de Yunan’a vermek istiyor: “Girit isyanı ahirinin sebebi hakikisi budur”.

İngiltere hakkında ilginç bir analiz var. İngiltere devletler arasında tam bir  denge politikası güdüyordu; fakat “ahalisi servet ve ticaretini tezyid ettikçe” politikanın “bütün bütün asayişini” ele almaya başladılar ve “halkın hürriyet ve istirahatı çoğaldıkça” hükümet de artık kendi çıkarlarını ilgiledirmeyen olaylara karışmıyor. Sözcükler farklı olmakla beraber, burada burjuva iktidarı ve politikası anlatılıyor. Kemal makalenin son cümlesinde yüzyılı özetlerken “Fransa’da iki sûri cumhur” dışında bir şey olmadığını, gerisinin “bir yerin halkını bir hanedandan diğer bir yerin hanedanına nakletmekten ibaret kaldığını” söylüyor (s. 342).

—Şimdiki Politika; İbret, 7 Aralık 1872, s. 343-348.

Yazıda o sırada geçerli, “hükmü ve bahse değerli olan” politikalar arasında sosyalizm de sayılıyor. “Avrupa’nın her tarafında mevcut olan ve ‘kim çalışmazsa karnını doyurmaya hak bulamaz’ kaziyesini şiar eden tadil-i istifade (sosyalizm) taraftarları” şeklinde geçiyor (s. 343).

—İnşaat-ı Umumiye; İbret, 1 Mart 1872, s. 444-448.

Kemal burada “inşaat-ı nafia”yı (yatırım politikasını) liberal görüşle ele alıyor. Askeri harcamalarda (inşaat-ı tahaffuz) kuşku yok, bunlar “bütün daire-i harbiyyenin selahiyeti” dahilinde ve bunlara “ashab-ı tesrî’i veya sermayedârânı müdahale ettirmek” doğru olmaz.

İnşaat- nafia konusunda ise iki yol var: 1) Teşebbüsü şahsiye; 2) Hükümet muaveneti. Demiryolu, cadde, liman, su kanalı gibi inşatlara “tekalüf-ü devletin mahsulünü sarf etmeye hiç lüzum yoktur”. Bunlara ihtiyaç duyulan yerlerde mutlaka “ashabı sermaye” de vardır. Harcamaları da yatırımdan yararlananların ödeyeceği “resim” ile karşılamak gerekir. Bundan hiç yararlanamayacak olanlar neden masrafa iştirak etsinler? Yapılması gerekli fakat sermayedarın da olmadığı yerlerde ise yatırımlar “devlet muaveneti” ile gerçekleştirilmeli.

Vatan; İbret; 10 Mart 1872, s. 474-479.

Tam bir vatanseverlik dersi: “vatan yoluna fedayı can” etmek! Yapılacak şey “terakki” ve çeşitli unsurlar arasında “imtizac-ı menafi” kurmak. “Biz terakkiye başlarsak, Avrupa mani olur denilecek.. Bu itikat memalik-i mütemeddinede ale’l-ıtlak hükmünü infaz etmekte olan efkâr-ı umumiyenin meziyetini bilmemekten neşet eder. Avrupa’da kimse kalmamıştır ki bir kavmin terakkisi(nin) her kavmin terakkisine hizmet edeceğinden gafil olsun. Ashab-ı temeddün o kadar mecnun değildir ki gayrı ızrar için (başkalarına zarar vermek için) kendi zararını ihtiyat etsin!”. Makalede şu da var: “Şairin kavliyle”, “Milletim nev’i beşerdir, vatanım rûy-ı zemin” demek, bu başka bir alem gerektireceğinden, “ümid-i saadeti, ittihad-ı umumi zamanına hasretmekle öteki dünyaya hasretmek arasında fark kalmaz” ki bu da “vatan fikrini ilga etmek” ve “kendini öldürmek” anlamına gelir. (V. Hugo; Les Burgraves; 1843, préface; ayrıca Şinasi).

Yazı yine “maarif”in önemini belirtmekle bitiyor.

—Matbuat-ı Osmaniye; İbret, 19 Kasım, 1872, s. 532-534.

“Mülkümüzün Avrupa’dan birkaç asır geri kalmasına en başlı sebep matbuatın buralarda Avrupa’dan birkaç asır sonra zuhur etmesidir”. Daha sonra basın tarihi ve basına yapılan baskılar üzerinde bilgiler veriliyor. Mithat Paşa zamanında taşrada, her vilayette bir matbaa açılıp bir gazete çıkarılmaya başlanmış. 7-8 yıl önce gazeteler “mücerred fikir beyan etmek için” çıkarken şimdi para kazanmak için çıkıyorlarmış.. Bunu yaparken çok da yararlı oluyorlar, diyor yazar.

—Vakar-ı Memurin; Hadîka, 10 Kasım 1872; s. 535-537.

Devletin yükselme devri sona erince memurlar “vakar”larını “iri kavuk, bol cübbe, uzun sakal” gibi şeylerle (“maskaralıklarla”) sağlamaya çalışıyorlar. Tanzimat bu işe bir düzen getiriyor; fakat bu kez de İstanbul’da “ifrattan tefrite” gidilerek devletle işi olan herkese “icrası kabil olmayan işler için dahi, büyük vaatlerde bulunuluyor. Taşrada ise çok farklı bir hava esiyor. Bir kazada kaymakam bey sokakta yürürse, görenler “iki eli kanda olsa, kıyam edip selam duruyorlar”. Hükümet konağına girenler de, eğer “memur efendilerimizin teşrifat-ı mahsusasına” uygun davranamak korkusu içinde. Bakışları, yürüyüşleri “edepsizlik” işareti gibi görülebiliyor.

Efkâr-ı Cedide; İbret, 27 Kasım 1872, s. 540-541.

N. Kemal’e göre “Efkâr-ı Cedide” deyimi “devr-i inkılabımızdan yadigâr” bir deyim. Oysa aradan geçen zamanla bu konuda babalar ile oğullar arasında bir ihtilaf doğdu. Oğullar bunu her şeyde Avrupa’yı taklit şeklinde anlıyor; ahlakta bile “Fransa papaslarından meşhur Bossuet ve Fénelon’un kitaplarını tetebbu etmekten başka çare olmadığına” inanıyorlar. Oysa Beyoğlu’na bakmak ve Kırım Savaşı’nda olanları hatırlamak bu konuda öğretici olabilir. Babalar ise, mevcut durumun Osmanlı geçmişini taklitle düzelemeyeceğini anladıkları için, hali korumaktan (“ibkâ-i alâ mâ-kân”) başka bir şey düşünemiyorlar. Eslaf (selefler, babalar) dini kendi kontrollerinde (“isr” lerinde) bulundurmayı yeterli önlem sayıyorlar; oysa çocuklarına “eslafın fezâil-i âliye ve bedâyi-i celilesi”ni öğretseler bu nesil kavgası ortadan kalkardı. Çünkü “ahlâk-ı islamiye âdât-garbiyeye bin suretle müreccah”tır.

Düello, Hadîka, 11 Aralık 1872, s. 552-553.

Bir kibar-zade evinde düello girişimi üzerine taklitçiliği yeren bir yazı. “Avrupa’nın ne kadar beğenmeyip de ilgasına uğraştığı şeyler var ise bizim memleket garbın süprüntülüğü imiş gibi buralara mı çekip toplayacağız!”.

—Tiyatrodan bahseden arkadaşlara; Hadîka, no 30, 26 Aralık 1872, s. 573-576.

Tiyatro bir eğlencedir; fakat yararlı bir eğlencedir. Bir taklittir; “ahval-i beşeri taklit eder”. “Ahlakça tiyatronun hizmetini gazetelerden, kitaplardan ziyade sayarlar; ben de bu itikada mailim”. Fransa’da “papaslarla zadegâna” Voltaire’in eserlerinden çok Molière’in komedileri zarar verdi. İngiltere’de Cromwell olaylarında Shakespeare’in “Kayser” adlı eseri, Fransız Büyük Devrimi’nde özgürlük fikirlerinin halka yayılmasında da Corneille etkili oldu. “Edebiyatın vatanı yoktur; eğer bir fikir sahih ise bir lisanda edeceği tesiri diğer lisanda da tamamıyla icra eder.” Avrupa’da bir eser “yüzlerce kere” seyredilirken, Güllü Agop’un tiyatrosunda üç-beş gün oynuyor!

—Mustafa Nihat Özön; Namık Kemal ve İbret Gazetesi; İstanbul, YKY, 1997. İbret Gazetesinde çıkan yazılarından bazı alıntılar.

— 24 Ekim 1872’deki yazısı “Sebeb-i Kahtı Rical”i (Devlet adamı kıtlığının nedeni) inceliyor. Ali Paşa’nın ölümünden sonra Mahmut Nedim Paşa sadrazam olunca işler çığırından çıktı. Yetişmiş memurlar bile kısıntıya uğradı. “Halbuki memur yetiştirmek için mükemmel mülkiye mektebimiz olmadığından, kalemlerimiz bir nevi mektep hükmünde olmasıyla bu efendiler içinde dirayetli, oldukça malumatlı bir hayli gençlerimiz dahi var idi.” (s. 170) (Namık Kemal, Tanzimat’tan “devri inkılabiye” diye söz ediyor.)

— 4 Temmuz 1872 tarihli “Maarifimiz” başlıklı yazıdan.

Yazar Maarif nizamnamesini hayalperest buluyor: “..öyle büyük büyük darülfünunlar, büyük büyük darül muallimler yapmak veya her köyde bir mektep bulundurmak veya herkesi okutmak fikri”nin güçlüğü anlatılıyor.

NAMIK KEMAL (Kolektif eser), DTCF Yayını, 1942.

Dr. Bekir Sıtkı Baykal’a göre (Namık Kemal’e Göre Avrupa ve Biz  başlıklı yazı). Namık Kemal’e göre Şark Meselesi, Avrupa ülkelerinin tamamen çıkar kavgalarından doğan yapay bir sorun. (s. 202). İngiltere’ye dayanmalı. Bazı ecnebiler de yerli Hıristiyanlar gibi imtiyazname denen “bela”lara sahip hale gelmişler. Eğer medenileşirsek Avrupa bize güven duyacak ve artık “Rusya’ya karşı dikilmiş bir bostan korkuluğu nazarıyla bakmıyacaktır” (Veşavirhüm Fi’l-emr, Makalat, Hürriyet, 20 Temmuz 1868, s. 171). (Vambery Erinnerung’da bunlarla alay ediyor; P. Fesh’ten naklen).

Namık Kemal’in İngiliz yanlısı olmasını Enver Ziya Karal (Namık Kemal ve Şark Meselesi başlıklı yazısında) şöyle açıklıyor. Kemal’e göre Fransa ve Avusturya’da siyaset şahıs ile kaim iken İngiltere’de “asırlardan beri devam ede gelen bir idare sistemi ve ananevi bir siyaset vardı.” (Devleti, Kemal’a göre İttihadi Osmani ve terakki kurtarabilir.)