BUSBECQ, OGİER GHİSLAİN de

BUSBECQ, OGİER GHİSLAİN de; Türk Mektupları, İstanbul, Doğan Kitap, çeviren: Derin Türkömer. 2005.

İngilizce çevirisinden (Turkish Letters, 1744) çevrilmiş. Baron de Busbecq Avusturya Kralı I. Ferdinand’ın hizmetinde çalıştı ve iki kez Habsburg’ların elçisi olarak İstanbul’u ziyaret etti. Bunlar sırasında kaleme alınmış dört büyük mektuptan (1555-1560) oluşuyor. Bunlar toplumun her yönü, özellikle de yönetici zümre hakkında ilginç bilgiler veriyorlar.

Türklerden çok sert, acımasız, “olağanüstü cesur” (s. 22) “Türkiye gibi barbar bir ülke” (s.115), “kalpsiz vahşiler” (s. 135)  olarak söz ediliyor. Fakat övülen devlet adamları ve yönetim ilkeleri de var.

Edirne’den İstanbul’a geçerken her türlü çiçeğe, özellikle de “Türklerin Tulipans dedikleri” lalelere rastlıyor. (s. 29)

Yeniçerilerin gözdesi Şehzade Mustafa’nın dilsiz cellatlar tarafından boğuluşu anlatılıyor (s. 34)

Yazar “Asya”ya geçerken “Türkler Asya’ya Anadolu adı vermiş” diyor (s. 40). Türkler son  derece sade şeyler yiyor: Ekmek, tuz, sarımsak, soğan ve adına “yoğurt” dedikleri ekşi süt (buna Galenos Oksigala diyordu).

Yangın yağma aracı, bu amaçla askerler bazen kasten çıkarılıyor, bitişik binalar da soyuluyor (s. 49).

Osmanlı toplumunda herkes yeteneğine göre yükseliyor. “Türkiye’de her insanın içine doğduğu şartları değiştirme ve kaderini tayin etme imkânı vardır. Sultanın altındaki en yüksek mevkilere sahip kimseler genelde sığırtmaçların oğullarıdır. Böyle doğmuş olmaktan utanç duymak şöyle dursun, bununla övünürler… İşte Türkler bu nedenle neye teşebbüs etseler başarılı oluyorlar ve hükmeden bir ırk olarak hakimiyetlerinin sınırlarını her gün genişletiyorlar. Bizim usullerimiz ise çok farklı. Bizde meziyete yer yoktur.” (s. 51).

Sultan sert, azametli, “her zaman tasarruftan yana ve kendine hâkim”. Ona iki eleştiri yapılıyor: “Karısına aşırı derece boyun eğmesi” ve Mustafa’nın katli (s. 54). “Hürrem Sultan’la evlendikten sonra hiçbir mani bulunmamasına rağmen cariyeleri olmadığına inanılıyor” (s 54).

“Asya halkının (aslında Anadolu’dan, Amasya’dan söz ediyor) Osmanlıların idaresinden ve dininden ne kadar hoşnutsuz olduğunu gösteren” bir olay anlatıyor. “Asya’da” Sultan birinin evinde konaklıyor; adam Sultan gittikten sonra “evin iffeti bozuldu, kirlendi” diye yıkıyor, tütsülüyor. Bu Kanuni’nin kulağına gidince adamı öldürtüp, evini yıktırıyor”. (s. 55). İstanbul’dan yolculuğa çıkarken “İstanbul’da satılmak üzere Macaristan kız ve erkek çocuklar yüklü arabalarla” karşılaşıyor. (s. 55).

Dilenci Avrupa’da olduğundan çok az ve “bir takım kutsal haklara sahip olduklarını iddia ediyorlar”. Dilenirken çoğu “kendine yarım akıllı süsü veriyor.. Türkler onları hoş tutarlar, zira yarım akıllıların ve delilerin cennetlik olduğuna, bu dünyadaki hayatlarında evliya addedilmeleri gerektiğine inanırlar” (s. 76).

Köleliğin olumlu yönleri ağır basıyor (eğer Roma Hukuku’nda olduğu gibi adil ve insaflı olunsaydı). “Devlet ihtiyaç duyduğu zaman inşaat, yıkım, temizlik ve nakliye işlerinde daima köleleri kullanır” (s. 77). Savaşların en büyük ganimeti esirler. “Sıradan bir kölenin değeri kırk elli krondur… bir seferden beş altı bin esirle dönmenin Türklere ne kadar büyük kazanç sağladığı” görülüyor (s. 77).

“Size Türk kadınlarının yüksek ahlak seviyesinden söz etmek isterim. Türkler karılarının iffetine diğer milletlerden çok daha fazla önem verirler. Bu nedenle onları eve kaparlar ve öyle saklarlar ki kadınlar nerdeyse gün ışığı görmez. Eğer sokağa çıkmaları gerekirse o derece örtülü ve kapalı gönderirler ki yoldan geçenlere hayalet gibi görünürler.” (s. 86).

“Eğer kadın çok yüksek mertebeden birinin karısı ise veya olağanüstü bir çeyiz getirmişse kocası cariye tutmayacağını ve ona sadık kalacağını taahhüt eder. Yoksa hiçbir kanun bir Türk’ü nikahlı karısının üstüne dilediği kadar cariye almaktan menetmez.”  “Meşru evliliği cariyelikten ayıran tek şey ceyizdir. Cariyenin ceyizi olmaz.” (s. 86). Kanuni, Rokselan’ı derin bir aşkla seviyordu ve ona oğlan çocuk doğurduktan sonra onun meşru karısı oldu.

Türklerin düelloya karşı olmalarının övgüsü: “Bizde gözünü ülkesinin düşmanlarına henüz çevirmemiş pek çok kimse kendi vatandaşına veya silah arkadaşına kılıcını çektiği için ün kazanmıştır. Ahlak bozukluğunun faziletin yerini aldığı, cezayı hak eden davranışların şerefli ve itibarlı sayıldığı bir ahlak anlayışıyla ne yapabilirsiniz ki?” (s. 91).

“Sipahiler geçtikten sonra ardından uzun bir sıra halinde yeniçeriler göründü. Bunlar arasında misket silahından başka silah taşıyan azdı.” (s. 103)

Toplumsal delilik: Ramazana benzeyen “(Büyük Perhiz döneminde, Çarşamba ve sonrası festival) bizim en büyük şehirlerimize –ordugahlardan bahse gerek yok- genel bir coşku hakim olur. Danslar edilir, şarkılar söylenir, oyunlar oynanır, sarhoş olunur, bağırış çağırış bir curcunadır gider. Herkese bir çılgınlık gelir. Dolayısıyla yılın bu döneminde resmi işler için ülkemize gelen Türk’ün dönüşünde anlattıklarının doğru olduğuna inanmalarına şaşmamak gerekir. Elçi Hristiyanların bazı dönemlerde çıldırdığını, sonra da mabetlerinde üzerlerine serpilen bir çeşit külle düzelip akıllarını başlarına topladıklarını söylüyordu. Bu tedavi öyle faydalı oluyordu ve olağanüstü bir değişiklik yaratıyormuş ki kişinin aynı kimse olduğuna inanmak güçmüş… Bu hikayeyi dinleyenler daha da hayrete düştüler, zira Türklerin de düşünce gücünü bulandıran uyuşturucu maddeleri olmasına rağmen bunu hemen düzeltecek bir çare bilmiyorlar.” (s. 106).

“(Şehzade) Bayezid’in akıbeti bizim menfaatlerimizle sıkı sıkıya bağlıdır. Türkler bu işi halledene kadar bize kolay kolay silah çekmezler.” (s. 114).

Ferdinand’a hitabında: “Bendeki Yunanca kitapları soruyor ve aralarında nadir hayvanlar da bulunan bazı tuhaf nesneler getirdiğimi duyduğunudan bahsediyorsunuz”. “Bir araba dolusu, gemi dolusu kitabım var. Bunların en az 240 cildini Viyana’ya gönderilmek üzere deniz yoluyla Venedik’e yolladım. Hepsi de İmparatorluk kütüphanesine verilecek. Çoğu alelade eserler ama aralarındaki bazıları küçümsenemeyecek değerde. Onları tarlada son hasattan arta kalan tahılı toplar gibi her köşeyi arayıp buldum.” (s. 160-161).