HOMMAİRE de HELL

ANASAYFA

HOMMAİRE de HELL, İgnace Xavier Morand;  Voyage en Turquie et en Europe; 4 Cilt, Paris, 1854.

(Fransız Ulusal Biyografyası’nda yazara beş sayfa ayrılmış. 1812-1848 arasında yaşamış. İran’da ölmüş.  İstanbul’da Türk hükümetinin hizmetinde çalışmak üzere 1835’te yola çıkıyor. Fakat yolda gemi batıyor; kendisi de öldü sanılıyor; oysa bir sala asılıp İzmir’e çıkmayı başarıyor. Uzmanlığı madencilik. Kitap da bu konularda  -Gümüşhane gümüşleri, Keban bakırları vb.-  teknik bilgilerle dolu. Türk hükümeti ile yakın ilişkiler kuruyor. Bkz. Courrier de Constantinople, 28 Mayıs 1849. Kitap esas olarak 1846, 1847 ve 1848 gezilerindeki tetkiklerini anlatıyor. Yazar İzmit Körfezi ile Karadeniz arasında bir kanal projesi geliştiriyor. Böyle bir proje Bitinya krallarından itibaren düşünülmüş.)

CİLT: I. Fırat kenarında (“Eguin-Eğin” şehrinde) Ermeniler hakkında ağır gözlemler. “Bu uzak beldelerde eğer bir şeyiniz çalınırsa, eğer başınız derde girerse bu hiçbir zaman Müslümanlar yüzünden olmaz; Hıristiyanlar tarafından olur. Odalarımızda, barbarlar arasındaki zavallı durumları hakkında uzun nutuklar atıyoruz; kaderlerine merhamet duyuyoruz; onlara yardım fonları oyluyoruz… Bugün çıkarları korunması gerekenler Hıristiyanlar değil, çok daha tehlike içinde bulunan Müslümanlardır.” (s. 407)

Bedir Han Bey iki piyade bölüğü refakatinde dolaşıyor. Tüm masraflarını hükümet karşılıyor. Çeşitli kadınlardan yirmi kadar çocuğu var. Saçları çok acayip. (s.424)

“Başta sarraf olmak üzere bu bölgenin bütün Ermenileri tefecilik yapıyor. Bir çok yerli ailesini terk ederek, çalışmak için İstanbul’a gidiyor ve onlar yokken aileleri, Eguin’de oturanlara başvurup % 20, % 30  gibi çok yüksek faizlerle borçlanıyorlar.” (s. 409)

“Türklerin adeta kanlarına girmiş olan, kaya gibi önyargılarını yok etmek için büyük devrimler gerekecek; çünkü hala kendilerini fetihçi halk olarak görüyorlar ve İstanbul’u daha dün fethetmişler gibi sanıyorlar.” (s. 514) (Trabzon valisi 1840’da Prens de Joinville’i küçümsemeye kalkmış; o da konsolosu devreye sokarak valiyi küçük düşürmüş.) Yazar sözünü ettiği gururun merkezden uzaklaştıkça arttığını söylüyor. (s.428)

Karadeniz kıyılarında evler dağınık; Fırat kıyılarında “bir tehlikeye karşı ortak savunma”ya hazırlık gibi, “birbirine bitişik” durumdalar. (s.413)

“Tanzimat adaletin ve emniyetin düzenli yönetimi için hiçbir önlem almadı ve eksiklik özellikle merkezden uzak bölgelerde çok kötü sonuçlar yaratıyor. Böyle eyaletlerde her şey mevcut valinin kalitesine bağlı kalıyor.” (s. 459) Örneğin Diyarbakır valisi övülüyor. Şura adı verilen ve on iki kişiden oluşan bir Meclise başkanlık ediyor. Bu Meclis adaletin yönetimini sağlıyor ve idari ve cezai davalarda temyiz (son merci) rolü oynuyor. Halkın seçtiği bu Meclis, yine de, adaletin kanunlara tam uygun olarak dağıtılmasına aykırı önemli etkilere maruz kalıyor.(s. 459) Örneğin bir zorba köylülere baskı ile onları kaçırıp, topraklarına el koyuyor ya da onları kendi hesabına çalıştırıyor. Böylece köyleri ele geçiriyor. (s.460) Bir de kadı var; fakat altı ayda bir değişmesi adet (usage) haline gelmiş. Müslüman “ruhban sınıfı” çok bağnaz; 1791 öncesi Fransız ruhban sınıfına benziyorlar. Çok zenginler. (s.458)

Demetirus Cantemir hakkında da bilgiler veriyor. 1690’da İstanbul’a gelmiş. Boğaz kıyısında “zarif bir konak” yaptırmış. Bir sürü dil (Türkçe, Arapça, Farsça, Rumca, Fransızca, İtalyanca, Rusça) biliyor. Buğdan voyvodası oluyor; Buğdanlılara da Osmanlılara da ihanet edip Rus yanlısı bir tutum içine giriyor. (s.204)

Tanzimat tarım özgürlüğü getirdi. Bakımsız köyler birden ticari önem kazandılar. (Varna, Burgaz..) Türk köylüsü de Bulgar köylüsü kadar çalışkan, onların üçte biri nüfusa sahip. (s.182)

“Türklerin tarımcılığı Müslümanların geleceği açısından son derece kurtarıcı bir devrim. Artık Avrupa’da kamp kurmuş geçici fetihçiler olmaktan çıkıyorlar. Yendikleri ırklar arasındaki rolleri artık anormal değil.” (s. 183)

Haznedaroğlu ailesi XVIII. yüzyılın sonunda Canik’i ele geçiriyor ve Saray’dan Trabzon sancak beyliğini alıyor. Ölünce iktidarı Osman Paşa’ya geçiyor. 1840’a kadar iktidar babadan oğla devrediliyor. Bu tarihte Hükümet bu iktidarı kabullenemediği için bir vali tayin ediyor. Fakat başarısız oluyor ve yeniden Haznedaroğlu ailesinin dev servetini elinde bulunduran (ve halen de vali olan) Hacı Ahmet, vali olarak seçiliyor. Vilayetin yarısı ona ait. (s. 363) Çarşamba’da valinin konağını geziyor. Tüm möble Avrupa’da getirtilmiş. Koltuklar, ‘sofa’lar, ‘Volter’ler, Sevr porselenleri vb. Sadece halılar Türk. Doktoru İtalyan. (s.364) Kendilerini çok iyi karşılıyor. Çok dindar. Konak “Süleyman Paşa konağı” olarak tanınıyor. Boğaz kıyısındaki saraylardan geri kalır tarafı yok. Duvarlarda da “bir az kaba” tablolar varmış. (s.367) Süleyman Paşa otuz yıl kadar önce ölmüş. Trabzon, Erzurum, Tokat, Sivas, samsun, Kastamonu, Bolu (vb.) ya egemendi ve İmparatorluğun en güçlü paşalarındandı. “Vadinin eteğinde en güçlü derebeylerinden birinin meskeni olan bir feodal şatonun çarpıcı yıkıntıları görülüyor.” (Süleyman’ın kuvvetleri öldürmüş.) (s.368) (II. ve III. Ciltler İran hakkında)