RUSSİAN OFFİCİAL PUBLİCATİONS

RUSSİAN OFFİCİAL PUBLİCATİONS; Diplomatic Study on the Crimean War; İki cilt. Londra, 1882.

Eserin aslı 1874’de yazılmış. Fikirlerin babası muhtemelen Gorçakof imiş.

Sunuş yazısında belirtildiğine göre dokümanlar 1863’te (Polonya ayaklanması yılı) toplanmış. Rus dışişleri bakanlığının görüşlerini yansıtıyor. Eser 1874’te “Paris Anlaşmasında Rus savaş gemilerinin Karadeniz’de bulunmaları hakkını kısıtlayan madde yürürlükten kalktıktan sonra” matbaya gönderilmiş. Fakat Berlin Anlaşması’ndan sonra, Rus Dışişlerinden Baron A. de Jomini’nin girişimiyle  yayınlanmış. (s. III)

Giriş’te Fransa ve Avusturya’nın Kırım harbi’nden yücelmiş (Avrupa’da ön plana çıkmış) olarak çıkmaları ve bunu ilan etmeleri çok yanlıştı. Şimdi durum çok değişti.

I. Alexandre (1801-1825 dönemi) “Kutsal İttifak” peşindeydi. Avusturya ve Prusya ile 1815’te imzaladı. En çok korkulan şey “ihtilal” idi ve “1789 Fransız İhtilalinden geldikleri şekilde, devrimci fikirler savaşılacak başlıca düşman olarak görülüyorlardı.” “İmparator Nikola o zaman devrim olarak bilinen şeyi Rusya’yı tehdit eden en büyük tehlike olarak gördü ve bu inançla kendisine daha az acil görünen tüm çıkarlarını en büyük tehlikeye tabi kıldı.” (s. 1-2) Oysa bu statükocu politika çıkarlarına aykırı idi. “Kendi çıkarını Avrupa’nın büyük çıkarları olarak kabul ettiği çıkarlara tabi kıldı.” (s. 3)

Dönüşüm Hünkâr İskelesi anlaşması ile başladı. “Çok garip bir şekilde, Avrupa, bu tarihten itibaren Doğu’da bize karşı saldırgan bir tavır takınmaya başladı.” (s. 4) “Edirne barışından sonra Türklerin düşmanı olduk” (s. 4) 1829’dan sonra Avrupa’nın gözleri Rusya’ya çevrildi. “Sivastopol’un yaratılması ve Karadeniz’de deniz güçlerimizin büyümesi devamlı korkularının konusu oldu.” “Bunun er veya geç bize karşı bir koalisyon oluşturacağı belliydi.” (s. 5) Temmuz 1830 Fransa İhtilali, liberal nitelikli olması dolayısıyla Avrupa’yı korkutmamıştı. İngiltere “Anayasal liberalizm”i alkışladı. İngiltere, Fransa, İspanya ve Portekiz “liberal ve anayasal ittifak”ı, Rusya, Prusya ve Avusturya’nın “mutlakiyetçi ittifak”ına karşı kurdular”. 1815 sisteminin “temel taşlarından” biri olan İngiltere böylece “kutsal ittifak”tan çıkmış oldu. (s. 6) Belçika ve Polonya ihtilalleri.. Böylece Avrupa liberal ve mutlakiyetçi kamplara ayrılmış oldu. (s. 7) Çar Nikola’nın bütün istediği İngiltere’yi eski ittifaka tekrar sokmaktı. Bu tarihlerde “Alman güçleri Fransa ile Rusya arasında aracı bir konum elde etmek için hatasız bir arzu ortaya koydu ve korkunç iki komşusunu karşı karşıya getiren ihtilafları lehine çevirmeye çalıştı” 1840 krizi, 1853’ün habercisi olarak,  Avrupa’yı bu durumda yakaladı. (s. 7) Fransa ve İngiltere Hünkâr İskelesi’nin ilgasını istediler. Hatta Fransız elçisi Guillerminot Kırım’a çıkartma bile önerdi. (s. 8) Fakat İngiltere, Fransa’nın Mısır’la ilgili görüşlerinden kaygı duyuyordu. Nicolas, İngiltere’ye Hünkar İskelesi’ni ilga ettiğini bildirdi ve Fransa isteklerine karşı onunla birleşti. Fransa’da  bir “koalisyon” tehdidi altında büyük gürültü koptu. Thiers Paris’i tahkim etmek için Parlamento’dan 140 milyon Franklık kredi çıkardı. Fakat Fransa   geriledi ve Guizot, Thiers’in yerini aldı. (s. 9) Fransa küçük düşmüş olarak İngiltere ile “Entente Cordiale”e girdi.

Nicolas tutucu sistemi korumak için İngiltere’nin desteğine mutlak ihtiyacı var. Bunun için,  Doğu’da ihtirası olmadığını belirtmek üzere, 1844’te Kraliçe Victoria’yı ziyaret etti. Lord Aberdeen’le konuşmasında Türkiye’den toprak istemediğini açıkça belirtti. (s. 11) “Osmanlı İmparatorluğu’nun devamını bir zorunluluk olarak gördüğünü ifade etti.” (s. 11) Hatta statüko fikrini İran ve Orta Asya’ya kadar genişletti. Bunlar için Nesselrod’dan bir dokümanı kanıt olarak sundu. (s.12) Lord Aberdeen çok etkilendi. “İnsanların siyasetimize zarar vermek amacıyla ellerinden geldiği kadar yaymaya çalıştıkları güvensizlik duygusuna karşı çıkan son İngiliz bakanı oldu” (s. 16) Savaşı geciktirdi; fakat önleyemedi.

Lord Palmerston, pratik biri olarak, daha çok Rusya’nın zayıflamasıyla bir garantiye kavuşmak istiyordu. Aberdeen gibi sözlere kanmıyordu. (s. 16) Palmerston zamanında İngiltere, Paris yerine (“disorder and agitation” ile) devrimci fikirlerin saçıldığı yer haline geldi. Louis Philippe rejiminden sonra Guizot daha statükocu oldu; yine de 1848 ihtilali patladı. “Fransa’nın muhafazakâr eğilimi ve Fransa ile Rusya arasında anlaşma belirtileri İngiltere’yi ürküterek onun fırtınayı başlatmasına yol açtığına inanılabilir mi?” Yoksa “Fransız ulusu için iğrenç bir şey olan” 1815 sisteminin doğal sonucu muydu? Tarih bu sorulara henüz yanıt vermedi. 1848’de 1815 sistemi “manevi olarak” çöktü. “Sosyal sorunlar siyasal sorunların yerini aldı; yeni bir nesil yeni fikirler getirdiler.” (s. 18)

1848 ihtilalleri Almanya’ya sıçrayınca Rus sınırlarında tehlike başladı. “German democracy” Rusya’dan da toprak istiyor. (s. 21)

Palmerston çeşitli ülkelerde (Macaristan, Almanya, Avusturya, İtalya, hatta İspanya) ateşi körüklüyor. (s. 22) Neden? 1) Tutucu Avrupa sistemi (Rusya- Avusturya ittifakına dayanan sistem) Rusya’yı çok güçlendiriyor; 2) Palmerston 1848’i “irresistible” bir hareket olarak görmüş; kurulan demokratik hükümetlerle dost olmak, onları himayesine almak istiyor. (s. 23) Napolyon seçimleri kazanınca onu ilk kutlayan Rus Çarı oldu.. Seçilmesi düzenin bir garantisi gibi görülüyordu.”

Doğu ne alemde?

Türkler Rus düşmanlığı yüzünden “devrimci harekete” kayıyorlar; bu da İmparatorluğun çöküşüne götürüyor. (s. 28) “1840’dan sonra Babıâlî, Canning’in klavuzluğu ile, İslamizmi Avrupa uygarlığı ile aşılayarak yenileme çabasına girişti. Bu girişim esas olarak bize karşıydı. Latin propagandası ve Polonyalı göçmenler de buna destek oldular.”  (s. 27) Bunlar Eterya’nın da etkisiyle Rumen, Sırp bağımsızlık hareketlerini kızıştırdı. Rusya bunlarla savaşıyor.  Eseri kaleme alan, tüm analizlerinde, Rusya’nın nasıl fedakârca ve kendi çıkarlarını da bir yana bırakarak, Avrupa düzenini korumaya çalıştığını kanıtlamaya çalışıyor.) (s. 27) “Bu unutulmaz 1848 yılı sonunda Rusya’nın sakin ve enerjik tutumu devrimi durdurdu; sarsılan hükümetleri yerlerine yerleştirdi ve Avrupa yapısını güçlendirdi”. (s. 29)

Macar Devrimi patlayınca Rusya kayıtsız kalamazdı; Rusya François Joseph’e yardım önerdi. (Mutlakiyetçi rejimler devamlı övülüyor). Macaristan’a müdahale edildi. “Macaristan’ın düşüşü herhalde kozmopolit Rus devrimine verilmiş son alevdi. Bu anda İmparator Nikola’nın moral otoritesi ve prestiji en yüksek noktasına ulaştı.” (s. 34) Bunu Palmerston (devrimci sayılıyor!) kabul edemezdi. Eflaktaki Macar asilerle temas kurdu. Osmanlılar onları “hiç de politik olmayan bir haharetle” kabul ettiler; çünkü Macaristan ve Polonya ihtilalerinin zaferi Osmanlı İmparatorluğu’nun idam hükmü anlamına geliyordu” Rusya ve Avusturya sığınmacıları istedi; fakat İngiltere ve Fransa desteğiyle ve bunlar Müslüman oldukları için Osmanlı devleti bunu onur sorunu yapıp vermedi. (s. 35) Kırım Savaşı tohumları burada atıldı.

Napolyon kendisini on yıllık başkan yapınca Rusya alkışladı. “Fakat karşı-devrimci etkinliklerimiz en çok Almanya’da uygulandı.” (s. 40) Devamlı savunulan 1815 düzeni çöktü; Alman Birliği kuruluyor. Fakat Avrupa’da “kendisini ikinci kez kurtarmış olan” Rusya’ya karşı husumet artıyor. (s. 51)

Eserde Rus iç politikası pek söz konusu olmuyor. Fakat bir kez şöyle bir tanım var: “Kuşkusuz türdeş nüfusunun büyük kitlesinden, ulusal ruhundan ve yurtseverliğinden kuvvet alan Rusya geçmişteki tecrübeyle aydınlanan hükümdarının klavuzluğu altında gelecek hakkında hiçbir kuşkuya sahip değildir.” (s. 48)

“İktidara geldiğinde III. Napolyon bize karşı çok yakınlık (“perfectly disposed”) gösterdi. Kuzeni aracılığıyla, o sırada Stuttgard’da elçimiz olan Alexandre Gortschakoff’a en büyük arzusunun bizimle müttefik olmak olduğunu söyledi. Kuşkusuz karakteri hakkında edindiğimiz bilgilere göre, bu hükümdar, samimiyetine sonsuz güven duyulacak birisi değildi. Fakat onu kendi çıkarları ile itifakımıza bağlayabilirdik.” (s. 48)

Kutsal Yerler

Kudüs’in nüfusu 12-15 bin olarak tahmin ediliyor. Büyük kısmı Arap olan 2000 kadarı Ortodoks dinlerden; bunlardan bin kadarı Katolik, gerisi Ermeni, Kopt, Suriyeli vb.  Sayı olarak avantaj Greklerde. (s.121) Tarihi olarak Grekler yerli halkı oluşturuyor; veya, daha ziyade, İslam fetihlerinin ilk günlerinde buralara yerleşen halklar olarak ortaya çıkıyorlar. Bu konuda geniş tarihi açıklamalar yapılıyor.

Reşit Paşa ılımlı bir reformcu. Sonra gelen Ali ve Fuat paşalar (özellikle bu sonuncusu) “bize çok karşı” idiler. (s.136) Bunlar Rusya’ya bağımlılıktan kurtulmak istiyorlar. “Louis Napoleon’un 2 Aralık 1851 darbesiyle saçtığı enerjiyle çarpılmışlardı. Onun yıldızının yükseldiği kanısındaydılar.” (s. 137) Kutsal Yerler sorununu III. Napolyon ön plana çıkardı. Sultan Rusya’ya, Ali ve Fuat paşalar Fransa’ya yakın. Elçi Lavallette entrikalar çeviriyor. Napolyon imparatorluğu ihya etmek için ya Rusya ile işbirliğine gidecek, ya da açıkça karşı çıkacak. Bu sıralarda Fransız gemisi Charlemagne’ın Boğazlardan geçişi 1841 anlaşmasına aykırı idi. Çar’ın dörtlü anlaşmayı canlandırma fikri muhtemelen III. Napolyon’u “Kutsal Yerler” sorunu ortaya atmaya sevketti. (s. I, 139) Lavallette “tehdit edici” bir tavır aldı; Reşit Paşa istifa etti ve Fuat Paşa dışişleri bakanı oldu. (s. I,140)

“Denilebilir ki Kutsal Topraklar sorunu bir başlangıçtı. Prens Mençikof’un misyonu ilk perdeyi; Fransa ve İngiltere ile kopuşa kadar Tuna eyaletlerinin işgali ikinci perdeyi oluşturdu; diplomatik görüşmeler ve 30 Mart 1856 anlaşmasına kadar sürecek olan askeri operasyonlarla da üçüncü perde tamamlanmış olacak.” (s. I, 147)

Mençikof Rusya’nın “en esaslı elemanlarından (ajanlarından) biri” olarak kabul ediliyor. (s. 148) Ondan beklenenler (misyonu): 1) Tam tarafsızlık öneren, fakat Fransa tarafından önlenen 30 Ocak 1852 tarihli fermanın ilanı; 2) Fuat Paşa’nın istifası; 3) Bethlehem Kilisesi’ndeki Grek haklarının korunması; 4) Gelecek için garantiler. (s. 150) Ayrıca Fransız tehdidine karşı gizli bir anlaşma imzalanabilir. (s. 151)

Eserde dış politika zorluğu, kendi açılarından, şöyle açıklanıyor. “Kendine saygısı olan bir mutlak hükümdar verdiği söze bağlıdır; anayasal bir hükümet ise sadece fiilleriyle bağlıdır..” (s. 157) Bu durumda, gerekli görürse, nazırlarını azlederek tüm sorumluluktan kurtulur. Rusya Mençikof’un misyonu için İngiltere’nin (Lord Aberdeen’in) desteğini kazandı. (s. 162)

Mençikof sadrazamla ilk görüşmesinde Fuat Efendi ile görüşmeyeceğini söylüyor; sultanın güvenine sahip bir memurun tayinini istiyor. İngiltere ve Fransa’nın çabalarına rağmen Fuat Paşa azlediliyor ve yerine “ılımlı” bir siyasetçi olan Rıfat Paşa geliyor. (s.164)

Osmanlı politikası: “Türk politikası daima yabancı güçlerin rekabetleri arasında bir denge kurmaya çalıştı ve güvenliğini de burada buldu.” (s. 179)

Eserde Osmanlıların Batılılaşma çabaları hakkında şu gözlemde bulunuluyor:

“Yeni nesil farklı ilkelere sahip. Batı’nın liberal fikirlerini Türkiye’ye yerleştirmek için çabalar sarfedildi. Böylece, Müslümanlar, kökenlerinin, adetlerinin ve dinlerinin benzer biçimde karşı çıktığı bir uygarlığı özümlemeğe muktedir kılınamadan eski kalitelerinden yoksun bırakıldılar.” (s. I, 179) Bu süreçte Stratford Canning’in rolü büyük oldu. Son 25 yıl içinde “Türkiye’ye müdahalelerimiz Batı’nınkilerden çok daha az mahzurlu oldu.” (s. I, 179)

Tuna prenslikleri 35 bin askerle işgal edildi. Bu, Yunan İhtilali sırasında Mısırlıların yürüyüşünü durdurmak için Fransızların Mora’yı geçici olarak işgal etmelerine benzetiliyor. Sonra Navarin Vakası oldu. (s. 199)

Lord Aberdeen hep yumuşaklığı dolayısıyla övülüyor. “Güvenebileceğimiz tek devlet adamı” diye söz ediliyor. (s. I, 232) İngiliz-Rus çıkarlarını bağdaştırdığı kanısında. Buna karşılık “Rusya’yla bozuşmak gündeme gelince istifa etti”. (s. I, 301) Rusyacı tutumu İngiltere’de de nefret uyandırdı. Sinop işi patlamaya neden oldu. “korkaklık ve Rusya’ya karşı ülkeme ihanet etmekle itham ediliyordum; sokakta bile görünmeye cesaret edemiyordu..” (s. I, 339) Bu durumda Palmerston kabineden ayrılmıştı.

Stratford Canning Rus düşmanı olarak sunuluyor. (I, 167)

Reşit, Ali ve Fuat paşalar da Rus düşmanı. 2 Aralık 1851 darbesinden sonra Louis Napoléon’a döndüler. “Onun yıldızının yükseldiğine inandılar ve ajanlarının enerjik lisanı da onların bu kanısını kuvvetlendirdi.” (I, 137) (Giriş’te deniyor ki “Hiçbir ulus dışarıda ihtilalci krizden çıkmış bir ulus kadar tehlikeli olamaz.” I, 49)

Palmerston: Palmerston 2 Aralık 1851 darbesini “Konsey kararına rağmen onaylamakta çok aceleci davranınca” Liberallerin desteğini de kaybetti ve bu düşmesinde önemli rol oynadı. (I, 288) Yine de Tori Kabinesi benzer bir politika izledi. Lord Aberdeen başbakan oldu. Palmerston da İçişleri bakanlığına geldi.

Toriler III. Napolyon’a siyasal hasımlarından da daha karşı idiler. Fakat açık bir düşmanlık sergilememek için dışişleri bakanlığına III. Napolyon’la özel dostluğu olan Lord Malmesbury’yi getirdiler. (I, 76)

Fransa’da “despotik askeri iktidar”ın kurulması İngiliz liberallerinin ve Anayasacıların hoşuna gitmedi. “Napolyon ulusunun ve ordunun çalkantılı ruhunu tatmine mecbur olarak mutlaka enerjileri Fransa’nın dışına yöneltmeye sürüklenecek. Fakat nereye? Afrika’ya mı? İtalya’ya mı? Bunu önceden görmek zordu.” (I, 290)

Çar Nikola (Sir Hamilton’a söylediğine göre) Büyük Grek İmparatorluğu’na hiç de hoşgörüyle  bakmıyordu. (I, 454) Nikolay’ya göre diplomaside en güvenilir şey hükümdarların sözleriydi. Oysa anayasal rejimler “act”lere dayanıyorlar. (I, 157)

İngiltere’de iltica hakkı: “Kozmopolit dervrimin liderleri Britanya misafirperverliği tarafından korundular ve sonra da Avrupa barışını açıkça kundaklamaya devam ettiler.” (I, 353)

Napolyon Kırım’a gitmek istiyordu. Fakat kamuoyu karşı çıktı. Savaşın daha çok İngiltere çıkarına olduğunu düşünüyorlardı. Siyasal partiler daha da çok gürültü yaptılar. Sonunda Napolyon seyahati tehir etti. (I, 301)

Barış Anlaşması: Taraflar işgal edilen topraklardan  çekildiler. Polonya sorunu görüşmelere dahil edilmedi. “Muhtemelen Kont Orlof’un beyanatları ve İmparator Napolyon’un bizimle uzlaşma aradığı bir zamanda bizi yaralamak istememesi Paris Kongre’sindeki çekimserliğin gerçek nedeni oldular.” (II, 386)

Kitabın sonunda geçmişi unutalım ve “Dünya ve Avrupa meselelerinde bu kadar kurtarıcı bir etki yapma durumunda olan bu güçlü ve aydınlanmış ulusun, kendisini Lord Palmerston yönetiminde evrensel bir meşale haline getiren akıbeti kötü geleneklerden tamamen kopacağını umalım.” (II, 389)

“Türklere gelince bırakalım da siyasetinin çizelgesini kendi yapsın ve Rusya’yla eski ilişkilerinin yerine Avrupa’nın koruyuculuğunu koymanın kendisine ne kazandırdığını görelim.” (II, 390)

Eser soruyla bitiyor: 15 Nisan 1856’da Fransa, İngiltere ve Avusturya arasında imzalanan ve Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünü garanti eden anlaşmadan on beş yıl sonra ne kaldı?” (II, 387)