BRAUDEL, FERNAND

BRAUDEL, FERNAND; Civilisation Matérielle. Economie et Capitalisme. XV-XVIII Siėcles; Paris, Armand Colin, 1979. 3 Cilt.

Eserden 59 sahife not almışım. Türkiye ile ilgili kısımları ve en önemli gördüğüm bazı görüşleri naklediyorum.

CİLT: I.

Yazar eserini şöyle sunuyor: “Bu eseri, teorinin, bütün teorilerin dışında; yalnızca somut gözlem ve yalnızca tarihi mukayese bağlamında tasavvur ettim.” (s.9) “Avrupa’nın yüceliği deniz filoları, gemiler ve yine gemiler, denizlerdeki su izleridir; denizci halkları, limanlar, tersanelerdir. Büyük Petro, Batı’ya ilk seyahatinde (1697) aldanmadı; Holanda’da, Amsterdam civarında Saardam tersanelerinde çalışmaya gitti.” (s.45)

“Türkler ve Türkmenler Orta Asya ile Hazar Denizi ve İran arasında mükemmel kervancı ve nakliyeciler oldular. Komşu uygarlıklarla temasa geçtiler ve onların içlerinde eridiler.” (s.73)

“Türkiye’de sadelik ve kanaatkârlık öyle ki kurutulmuş öküz eti, pastırma sadece seferdeki askerlerin yiyeceği değil. İstanbul’da, XVI. ile XVIII. asırlar arasında, Saray’daki büyük koyun tüketimi bir yana konulursa, insan başına yıllık koyun tüketimi bir koyun veya üçte bir koyun düşüyor; üstelik İstanbul da İstanbul’dur; yani ayrıcalıklı bir şehir.” (s. 170; bk. Mantran, s.196) 1760’a doğru Baron de Tott, Rum dragomanların Batılı sofra adetlerini (çatal, bıçak vb.) taklit etmeye başladılar (Tott, 1784; cilt.I, s. 111); giyim modası ise 1700’lerden sonra başlıyor. (s.276) Arkbüzler (‘bombarde’lar veya ‘couleuvrine’ler değil) şövalyelerin; toplar da şatoların (ve bir süre için şehirlerin) hakkından geldiler. (s.344)

“Topçuluk, matbaacılık ve açık deniz gemiciliği, XV-XVIII. yüzyıllar arasındaki büyük devrimlerdir.” (s. 337) “Arkbüz”lerin orduya kesin olarak ne zaman girdikleri bilinmiyor; fakat XV. yüzyıl sonlarında  olduğu kesin.” (s.344) Arkbüslerin (kullanımı yavaş) yerini misketçi aldı; fakat o sırada bile mızraklar kullanılıyorlardı. Gustav Adolf’un ordusunda iki misketin yanı sıra bir mızrakçı bulunuyor. Misketin de yerini, onun geliştirilmiş şekli olan, 1630’da tasavvur edilen ve Fransız ordusunda 1703’te hizmete konulan tüfek aldı. Bunlar da daha sonra yerlerini bayonete terk ettiler. “Avrupa’da tüm piyade güçleri XVII. yüzyıl sonlarında tüfek ve bayonetle donanmıştı; fakat evrim iki yüzyıl almıştı. Türkiye’de işler daha yavaş cereyan ettiler. İnebahtı savaşında Türk kadırgaları arkbüscüden çok okçu taşıyordu. Ve 1603’e doğru Türk kadırgaları ile Negrépont’da karşılaşan bir Portekiz gemisi ‘direğinin tepesine’ kadar oklarla bezendi.” (s. 344) “Kuşatmalar sırasında mayınlamak için toprağı kullanmakta bu kadar becerikli olan, iyi topçu olan Türkler 1550’ye doğru, süvarilerin ağır tüfeklerini kabullenmekte başarısız oldular.” (s.347)

“Her şey matbaayı, dağıtım ağlarını kontrol eden kredi (para) verenlere bağımlı kılıyordu.” (s.352)

Para ekonomisinin genişlemesi daramatik oldu (“drame á rebondissement”). Türkiye gibi eski ülkeler de bunun “pek de hemen bilincine varmadan” etkisi altına girdiler. “Sipahilerin timarları, tasarruf hakkından saf mülkiyet hakkına dönüştü.” (s.385)

Osmanlılar şehirlerini surlarla çevirmiyorlar. Sadece Doğu’da Erzurum ve Erivan’da İran’a karşı, Macaristan’da da Avrupa’ya karşı hisar yapmışlar. (s.432)

Batı’da üç tip “şehir” oluştu.

A) Eski Yunan ve Roma’nın (geniş bir köy alanıyla çevrilmiş)  açık şehirleri;

B) Ortaçağın özerk şehirleri (örneğin 1797’ye kadar Venedik);

C) Devletin egemen olduğu şehirler. (s.453)

Rousseau, Emil’de “Eğer Paris yıkılsaydı, Fransa daha güçlü olurdu”” demiş. (s.491)

Braudel, Lorraine’de çocukluğunu geçirdiği köydeki XIX. yüzyıl kalıntılarını anımsıyor. Marx’da “Alman Mark’ı” konusunda  babasından dinlediklerini anımsamıştı.)

I. Cilt’in sonuç kısmında şunları yazıyor: “Her toplumu belli bir yapıdan ötekine kaydıran katı düzenleme ve kullandığı terimler reddedilse bile, (yaptığımız) Marx’ın dilini benimsemek, onun yanında olmak demektir. Sorun, toplumların iyi düşünülmüş bir hiyerarşisi ve bir sınıflama sorunudur. Maddi hayat planlanır planlanmaz… hiç kimse bu zorunluluktan kaçamaz.” (s.495)

CİLT. II.

Les Jeux des Echanges. Yazar perakendecilerden borsaya kadar somut bilgiler verirken, “”iktisadi hayatın alt-yapılarıyla üst-yapıları arasındaki karanlık oyun” dan söz ediyor. (s. 113)

Ermeniler ve Yahudiler.

Eremeniler: “Ermeni tüccarlar tüm İran sahasını kolonlaştırdılar. Şah Abbas’ın kendilerini yerleştirdiği, Isfahan’ın geniş ve canlı mahallesi Culfa’dan itibaren dünyaya yayıldılar.” (s.131) (Hindistan, Filipinler, Moskova vb. Çin ve Japonya hariç..) Avrupa’da her yerde faaller. Venedik yoluyla, XVII. yüzyılda İtalya’ya rahatça yerleşiyorlar. 1623’ te Marsilya konsolosları Ermenilerin ve “ipek balyaları”nın istilasını krala şikayet ediyorlar. (s. 131)

XVI. yüzyılda Karadeniz İstanbul’un bir gölü haline geldi ve “ancak Kırım’ın Rusların eline geçmesi (1783) ile Hıristiyan trafiğine açıldı”. Bu gelişmeye “Türk imparatorluğunda Batı karşıtı reaksiyon, Yahudi, Ermeni ve Rum tüccarlar lehine oldu.” (s.138)

İktisadi hayatta “fetihçi azınlıklar” var. “Açıktır ki her azınlık dayanışma, yardımlaşma, birlikte hareket etme konularında bir eğilim taşıyor.” (s. 139-140)

İkinci servaj hakkında bilgiler. (Türkiye’yi bu alan içinde saymıyor.) Doğu Avrupalı büyük mülk sahipleri kapitalist değil; Amsterdam vb. kapitalistlerinin “hizmetinde ve onların işbirlikçisi.” (s. 235)

1718’de İngiltere’nın Doğu Kumpanyası (Levant Compagny) gemilerinin Türkiye’ye hareket zamanını on ay tehir ediyor; bu süreyi sonradan çeşitli indirimlerle devam ettiriyor. Amaç Türkiye’ye ihraç edilen mamul maddelerin  ve İngiltere’de de soyanın fiyatlarını yükseltmek. (Ref. John Nicolls, Remarques sur les Avantages et les Désavantages de la France et de la Grande Bretagne; 1754, s. 367)

Modern devleti, Francis Bacon’un deyimiyle “üç büyücü” kurdu. Henri VII (de Lancastre); Louis XI., Katolik Ferdinand. “Modern devletleri, modern ordu, rönesanas, kapitalizm ve bilimsel rasyonalizm kadar büyük bir yenilik; aslında büyücülerden de önce başlayan büyük bir hareket. Tarihçilerin ittifakla söyledikleri gibi, ilk modern devlet, İkinci Frederik’in (1194-1250) İki Sicilya Krallığı değil mi? Hatta, Ernst Curtius, Charlemagne’ın bu konuda ilk büyük yol gösterici olduğunu söylemekten hoşlanıyordu.” (s. 459)

“Eski ve yeni oyun arasında, Avrupa yeniyi seçti; daha doğrusu bu kendisini kabul ettirdi. Aksine, dünyanın kalan kısmı hep eski kartları oynuyor. Tarihin diplerinden gelen Osmanlılar Selçuk İmparatorluğu’nu yinelediler.” (s. 459)

“Modern devlet, kapitalizm gibi, zenginleşmek için tekellere başvuruyor: Portekizliler bibere, İspanyollar gümüşe, Fransızlar tuza, İsveçliler bakıra, Papalık şapa tekel koydular.” (s. 463) (Ref. L. Stone; An Elizabethan: Sir Horatio Pallavicino, 1956. s. 206) “Batı’da kamu borçları XIII. yüzyıl sonlarında başlıyor.” (s. 465) “Kamu borcu, diye yazar Earl S. Hamilton, kökleri Greko-Romen antikiteye gitmeyen nadir olgulardandır.” (s.465)

İngiliz finans devrimi (1688-1756) hakkında ayrıntılı bilgiler.

Dev Henry Hope Bankası, II. Katerina’nın kredicisi olarak, 1787-1793 arasında on dokuz kez üçer milyonluk, yani toplam 57 milyon florinlik açtı. “Böylece Rusya, Türkiye topraklarında Karadeniz’e kadar büyük bir parçayı Holanda parsıyla finanse etti.” (s. 477) Her zaman böyle “egemen bir finans grubu” Avrupa’ya hizmetini sunmuş. “Daniel Villey, ulusu merkantilistlerin icat ettiğini yazıyor; ya da tersine, doğuş halindeki sözde-millet kendini icat ederken, merkantilizmi de yarattı.” (s.484) Colbert, “bir devletin gücü sahip olduğu parayla ölçülür” diyordu. “Kuşkusuz giderek daha pahalıya mal olan  savaşlar merkantilizmde rol oynadılar.” (s. 487)  “Görevlerin (makamların) satılmaları burjuvazinin bir kısmının feodalleşmesine yol açtı. Bir makam kamu otoritesinin bir parçasıdır; devlet eskiden iktaları nasıl dağıttıysa şimdi de bunları dağıtıyordu.” (s.491)

“Her zamanki gibi realite iki yönlü: devlet ulusu yaratıyor; ona bir çerçeve sağlıyor; varlık veriyor. Fakat tersi de doğru ve bin türlü kanalla millet devleti yaratıyor; ona canlı su ve şiddetli hıslar sağlıyor.” (s. 493)

Saint Thomas d’Aquin’in Summa Thelogica’sı “ilk modernizm” olmuştu. Max Weber “kapitalist esprinin ideal tipi”nden söz etmişti. Sombart da bunu savunmuştu. Braudel bunu “viatique assez comique” olarak niteliyor. (s. 505) Yazara göre kapitalizmi asıl geliştiren kumar ve spekülasyon. (s. 515) Tasarruflarını limanlardaki tüccarlar aracılığıyla işleten Çinli Mandarinlerin kapitalizme katkısı olmadı. İslam’da durum daha değişik. “İstanbul’daki sultan bunun tipik örneğini teşkil ediyor; üst sınıfları gömlek değiştirir gibi değiştiriyor; örneğin, Hıristiyan çocuklar arasından seçilen yeniçerileri düşününüz. Adı sık sık geçen Osmanlı feodalitesi, sadece tasarruf hakkına dayanan bir ön feodalite; timarlar, sipahilikler miras yoluyla geçmiyor. Gerçek bir feodalitenin belirir gibi (esquissé) olması için, kapitalist bir çizgide yeni kültürlerin benimsenmesi ve uygulanmasıyla,  XVI. Yüzyılın sonunu beklemek gerekiyor.” (s. 531)

Kapitalizmin üç koşulu: 1) İlk ve aşikar (evident) koşul: Coğrafi, ticari, sanayi, demografik ve tarımsal bir seri nedenle güçlü ve gelişme halinde  bir pazarın oluşması; 2) Akrabalık bağlarına bağlı hirerarşik yapıların varlığı. “Mirasların nakli, mameleklerin büyümesi, verimli evliliklerin kurulması” mümkün olmalı; 3) “Fakat dünya pazarının serbest kılıcı, özel etkisi olmadan hiçbir şey mümkün olmazdı.” (s. 535) “Dünya-ekonomiler, planetin özerk parçaları, özel evrenler oluşturan bu kapalı alanlar”ın rolü. (s. 535)

CİLT. III.

“Ekonomi-Dünya (beklenmedik ve dilimize uymayan bu kavramı, daha iyisini bulamadığımdan ve çok da mantık aramadan, daha önceleri Almanca Weltwirtschaft sözcüğünden, özel bir anlamda kullanılmak üzere çevirmiştim) esas itibariyle kendi kendine yeten evrenin bir bölümünü, iktisaden özerk planetin bir parçasını oluşturuyor ve buna iç değişimleri ve bağlantıları belli bir organik bütünlük veriyorlar.” (s. 12) Örnek olarak, daha önce incelediği “Akdeniz ekonomi-monde ile ilgili çalışmasını gösteriyor. (s. 12)

“Gerçekte, ekonomi-dünya’nın merkezinde sıra dışı, dinamik, hem korkulan hem de sayılan bir devlet, güçlü, saldırgan ve ayrıcalıklı bir biçimde yer alıyor. Daha XV. yüzyılda bunu Venedik teşkil ediyordu; XVII. yüzyılda Holanda; XVIII. daha çok da XIX. yüzyılda İngiltere oldu; bugün de Amerika Birleşik Devletleri” (s. 39) Braudel bunlar için “kolonyalist” ve “emperyalist” sözcüklerini kullanıyor. (s.39) “Türk İmparatorluğu tek başına bir ekonomi-dünya oluşturuyor..” (s.42) “Wallerstein’ın ‘imparatorluk-dünya’ dediği yapılar,  siyasetin eski biçimde ekonomiye galebe çaldığı arkaik yapılar oluşturuyor.” (s. 42)

“Avrupa kapitalizminin (hatta kapitalist üretim diyor) XIII. yüzyıl İtalya’sında başladığını yazan Marx’a (bunu yazdığına sonradan pişman olsa da) katılıyorum.” (s.44) Wallerstein, Rosa Luxembourg gibi, kapitalizmin (“ekonomi-dünya”nın) kapitalizm öncesi (kölelikten kapitalizme) üretim biçimleriyle kuşatılmış olarak ve bunların aleyhine yaşadığına inanıyordu; yazar da aynı görüşte ve diyor ki: “Kapitalizm, kendisi yaratmış olsun ya da olmasın, bir hiyerarşi var sayar ve bu hiyerarşinin tepesinde yer alır.” (s. 50)

XI. yüzyıldan itibaren ilk ekonomi-monde Avrupa’da yer aldı. “Lynn White Avrupa’nın ileri atılımında ön plana tarımdaki ilerlemeyi koyuyor.” (Yılda üç kez ekim, sabanın iyileştirilmesi, hayvancılık için ‘openfield’ usulünün uygulanması vb) G. Duby ve bir az farklı olarak Roberto Lopez de bu fikre katıldılar. (s. 77)

Avrupa ekonomi-dünya’nun merkezi olarak Venedik hakkında uzun bilgiler. Osmanlı ile Venedik “tamamlayıcı” düşman kardeşler. (s. 113)

Burada “Türk İmparatorluğu’nun Durumu” alt başlığı altındaki Türkiye ile ilgili yorumları kaydediyorum.

“Türk imparatorluğu kuşkusuz başından itibaren, Bizans-İslam ilişkilerinin mirasçısı olarak ve devletin güçlü varlığıyla desteklenen bir ‘dünya-ekonomi’ oluşturuyor.” (s.402) “Bu despotik gücü dengeleyen şey de, Batı’nın hayranlığına neden olan ‘Pax Turcica’ oldu.” (s.402)

“C. Boxer’e göre, Türklerin (1538 Preveze ile başlayan) Akdeniz egemenliğine son veren İnebahtı Savaşı (7 Ekim 1571) ve İran’da Şah Abbas’la başlayan savaşçı atılım Türklerin durdurulmalarının gerçek nedenleri oldular. Doğru, fakat Hint Okyanusu’nda Türklerle alay eden Portekizlilerin varlığını da küçümsememek gerekiyor.” (s. 403) (C. Boxer için bkz. The Portuguese in the East: 1500-1800; in Potugal and Brasil, an Introduction; Ed. H. V. Livermore; 1953)

İmparatorluk çok büyük olduğu için “bol üretin fazlaları” (kesimlik hayvanlar, buğday, at, hatta dokuma) var. (s.400) Ayrıca büyük İslam şehir merkezlerinin mirası olarak bir çok “ticaret şehri” (villes marchandes) bulunuyor. (s.403)

Braudel’in kendisi, dönüşüm tarihi olarak 1683’ü koyuyor. “Fakat hiçbir siyasal sınır bana mutlak olarak geçerli görünmüyor. Bir kez daha siyaset ekonominin dışında değil.” Iorjo Tadic’e göre (Le Commerce en Dalmatie et Raguse…) “Türk Barışı” Balkanlarda tam bir Pazar oluşturdu. (s.405)

XV. yüzyılda dolaşım merkezi, İstanbul’dan çok Bursa oldu. “Suriye ve Mısır’a doğru Türk ilerlemesi, daha sonra ekonominin merkezini Halep ve İskenderiye’ye götürdü ve böylece, XVI. Yüzyıl boyunca, güneye sarkan Osmanlı alanı ve İstanbul aleyhine bir sapma yarattı. XVII. yüzyılda merkezin yeniden İzmir’e gelmesi bilinen, fakat ciddi bir şekilde açıklanan bir şey değil! XVIII. yüzyılda ise merkez, bana göre, İstanbul oldu.” (s.405) “1750’ye doğru, bir az önce, bir az sonra olabilir, İstanbul iktisadi önceliği kendine aldı.” (s.405) Bu sırada çok çeşitli bir ithalat listesi var: Çeşitli dokumalar, camlar, ayna, kağıt, kalay, şeker, Brezilya ve Campêche odunu, İngiliz birası, civa, her türlü ilaç, baharat, kahve vb. Bunlara yeni tip ithal maddeleri de katılıyor: Yeni tip dokumalar, kumaşlar, Fransız, İngiliz ve Holanda çuhaları, çelik, kurşun, kürk vb.. İhracatta geleneksel mallar: Çeşitli deriler, maroken, keçi ve deve kılı, mum. Bunlara ek olarak ince çuhalar, peruk için işlenmiş ipek ya da keçi kılı sayılıyor. (s.405)

“Avrupa ekonomisi Osmanlı ekonomisine ancak temas ediyor ya da oradan geçiyor (“effleure ou traverse”) “Türk alanının, basit ve güçlü, gerçek ekonomisi toprak düzeyinde  cereyan cereyan ediyor.”  Traian Stoyanovitch “bazar ekonomisi” diyor. XVIII. yüzyılda bile kredi, heryerde aktif tefeciliğin dışında, pek gelişmiyor. (s. 407) Aslında para Osmanlı devletini aşıp kitle halinde Hint Okyanusu’na gidiyor. Kazancın sadece bir kısmı sultanın kesesine, bir kısmı da “üst düzey tüccarlar kuşağı”na gidiyor. (s. 407) Avrupa, para üstünlüğünün rahatlığı içinde, para spekülasyonu da yapıyor. (s.407)

“Türk ekonomisinin süregelen arkaizmi gerilemesinin nedeni oldu mu? İç Pazar canlı kaldığı sürece; savaş sanayisi, gemi inşaatçılığı, aktif zanaatlar, (Sakız Adası’nda ve Bursa’da olduğu gibi) önemli tekstil sanayileri ve daha da önemlisi bir sürü yerel dokumacılık devam ettiği sürece olmadı.” (s. 407)

1759’da Fransız elçisi Osmanlı nüfusunu 20-25 milyon tahmin ediyor ve Avrupa’dan ithal edilen tüm kumaşların ancak 800 000 kişiyi giydirebileceğini söylüyor.” (s. 408) Bir kervan ticareti ağı var ki, Avrupalılar pek bunun içine giremiyorlar. (s.410) Türk deniz ticaret alanı da iyi korunuyor; bir çeşit, ülke içi “country trade”. (s.410) Ponant (?) korsanları yüzünden kabotaj elli altmış Fransız gemisine geçtiyse de kadırgaların yerini yelkenliler alınca kabotaj tekrar Türklerin eline geçti. (s.410) Karadeniz Osmanlılar için hayati (İstanbul’un beslenmesi, ordunun ihtiyaçları vb.) olduğu için XVIII. yüzyıl sonlarına kadar kapalı kaldı. Fakat bu ticaretin araçları çok ilkel gemi ve tekneler. Deniyor ki “Eğer, ahşaptan yapılmış olan İstanbul her yıl tamamen yansaydı, her seferinde Karadeniz yeniden inşa için gerekli tahtayı temin ederdi.” (s. 411) (Bkz. A. S. Ehrenkreutz; Observation sur l’Etat Actuel de l’Empire Ottoman; 1965) “Bu koşullarda Rusların Karadeniz’e girmeleri; 1774’te, özellikle 1784’te Boğazların açılması ve ilk Venedik, Fransız ya da Rus gemilerinin gelmeleri dev İstanbul’un istikrarına ve Osmanlı büyüklüğüne bir darbe oldu. Fakat yeni ticaret, ancak, XIX. yüzyılın ilk onlu yıllarında Rus buğdayının kitlesel bir biçimde ihracata girmesiyle önem kazandı; bu, Avrupa tarihinin, nadiren hakkı verilen büyük olaylarından biridir.” (s. 411)

Osmanlı Kızıldeniz’e (Aden’e hakim olunca) 1538-1546 arası egemen oldu. Uzun süre o da kapalı deniz halinde kaldı. 1630’da Holandalılar baharat ve biberi Ümit Burnu’ndan geçirmeye başladılar. Fakat yine de Osmanlı ticareti bir ölçüde buradaki önemini sürdürdü. (s.412) Osmanlı tüccarları Arap, Ermeni, Yahudi, Rum, Sırp, Bulgar, hatta Türkler Batı’lıların nüfuzunu sınırlıyorlar. Tüccarlar, seyyar satıcılardan, mültezimlere ve büyük tüccarlara kadar derece derece. “Batılı tüccarlar Ermeni ve Yahudilerle işbirliği yaparak tutunuyorlar.” (s.414)

Doğulu tüccarlar dış ticarete de katılıyorlar. XVI. Yüzyıldan itibaren Adriyatik kıyılarındaki şehirlere yerleşmişler. (s.414) Fransız ihtilalinin ve savaşların yarattığı kriz Yunanlıların deniz ticaretindeki üstünlüğünü artırdı. Yunan bağımsızlık savaşı ile bu olgu yakından ilgili. (Marx’ın da vurguladığı olay). Braudel “Bunlar, benim düşündüğüm gibi, Osmanlı devletinin hayatını uzattılar mı, yoksa gemiyi terk etmeye hazır fareler mi oldular?” diye soruyor. “Bu bizi ‘Türk çöküşü’ şeklindeki sinir bozucu, fakat maalesef çözümsüz soruna götürüyor.” (s. 415)