MEHMED EFENDİ

ANASAYFA

MEHMED EFENDİ; Le Paradis des infidèles; Paris, La Découverte, 1981. Yayına hazırlayan ve ayrıntılı bir giriş yazan Gilles Veinstein).

Eser Sultan III. Ahmet döneminde, 1721-22 yılında Fransa’ya olağanüstü elçi olarak gönderilen Yirmisekiz Çelebizade Mehmed Efendi’nin kaleme aldığı “sefaretname”. Fakat daha çok “seyahatname” şeklinde yazılmış. Matbaa, Osmanlı Devleti’ne bu elçinin Fransa’ya beraberinde götürdüğü Said Efendi’nin İbrahim Müteferrika ile işbirliği sayesinde girmişti.

Veinstein’ın açıklamasına göre aslında Yahudiler 15. yüzyıl sonunda; Ermeniler 1567’de; Rumlar da 1627’de matbaa kullanmaya başlamışlardı. Oysa Müslümanlar (kutsal) “Kitap”larının matbaada basılması halinde “Kitap” olmaktan çıkacağına inanıyorlardı. (s. 10). 

Osmanlı Devleti’nde “ulema zümresi”, “sıkı hiyerarşik” yapısıyla, “gerçek bir kilise” şekline bürünmüştü. Müezzinler de, Busbeq’in anlatısına göre, meydan saatleri istemiyor. bunun otoritelerini sarsacağını düşünüyorlardı. (s. 10-11). “15. yüzyılın askeri teknoloji dönüşümünde, Kanuni’nin orduya sokmaya çalışmasına rağmen, yeniçeriler ne karabini ne de tabancayı kabul ettiler. Osmanlı donanması da, yelkenli gemilerin cahili kalarak, kadırgalardan (galères) ibaret kaldı. 

Osmanlı Devlet daha önce de Avrupa ülkelerine heyetler yollamış; fakat Avusturya İmparatorluğu dışındakilere tenezzül edip “elçi” payesi vermiyor (s. 22). Oysa bu kez Fransa elçisi Marquis de Bonnac sayesinde bunun ve elçinin nitelikleri üzerinde ısrar ediyor. Daha önce, XIV. Louis zamanında gönderilen Müteferrika Süleyman Ağa’nın ziyareti bir fiyasko ile sonuçlanmış. Protokol kavgasına dönüşen bu “elçilik”, Molière’in de sarkastik betimlemelerine yol açmış. 

15. yüzyıldan sonra Osmanlı Devleti ile Batı arasında kültürel kopuş olunca arada yine de bazı dönmeler ve dragomanlar aracılığıyla bazı bağlar devam ediyor. Örneğin Hasan adında Alman asıllı biri Yeniçeri Ocağı’nda sekbanbaşı bile oluyor. Fransız asıllı İhlasi Şeyh Mehmed Efendi ise Kâtip Çelebi’nin Cihannüma’sının ikinci versiyonunda Mercator, Hondius, Ortelius, Cluverius gibi coğrafyacıları kullanmasında yardımcı oluyor. (s. 17-18).

Çelebizade Mehmed Efendi’nin Paris elçiliği nasıl hazırlandı?

9 Ekim 1719’da, İbrahim Paşa Boğaz’daki yeni yalısında Fransa elçisi Marquis de Bonnac’ı kabul ediyor ve uzun görüşmeleri arasında, Bonnac’a,  Sultan’ın Fransa’ya bir elçi göndermek arzusundan söz ediyor. Elçi bunu ciddiye almıyor; İbrahim Paşa’nın “hafifliğine” veriyor ve bu bilgiyi merkeze iletmeye bile gerek görmüyor. (s. 21-22). Oysa İbrahim Paşa bunun Kudüs’teki Saint-Sepulcre Kilisesi’nin tamiriyle de ilgisi olduğunu söyleyince iş ciddileşiyor ve pazarlıklar başlıyor. Tabii bu arada Sadrazam’ın gerçek niyetinin ne olduğu da sorgulanıyor! Bu sırada yayılan söylentilere göre, Kutsal Yerlerle ilgili bu hâmilik ve kilise tamiratı ayrıcalığı Fransa Kralı’na Hıristiyan prensler tarafından 12 milyon ekü hibe sağlayacakmış ve bunu hesaplayan İbrahim Paşa da Fransa’ya kendi payını almak üzere elçi yolluyormuş! Bu, işin dedikodu tarafı! (s. 25). Fransızların resmi plandaki şartı ise, geçmiş skandalların tekrarlanmaması için bu göreve layık birinin seçilmesi. Bu nedenle de önce bu iş için düşünülen, fakat hiçbir niteliği olmayan “kapıcıbaşı”nın adı siliniyor. Seçilen 28 Çelebizade Mehmed Efendi ellili yaşlarda ve parlak bir bürokrasi geçmişi var.

Olayın önemli diplomatik boyutları da var ve bu konuda Osmanlılar ile Fransa farklı yönde gelişmeler içindeler. Osmanlılar Avusturya’nın Sicilya’ya el koyması ve Polonya’nın da, İngiltere’nin önerisiyle, Rusya vesayetine karşı Avusturya ile anlaşmaya gitmesi karşısında endişeye kapılıyorlar. Ne var ki bu sırada Fransa da, İspanya kralı V. Philippe ile rekabet bağlamında, İngiltere’nin başı çektiği üçlü anlaşma (İngiltere, Hollanda, Fransa) içinde ve bu anlaşmaya 1718’de Avusturya da dahil olmuş durumda! (s. 26-27). Kısaca Osmanlı Devleti bu açıdan fazla bir şey bekleyemez. Bununla beraber başka hesapları da var. Fransa lüks eşyasına düşkünlük dışında, bu ülkenin nasıl yönetildiğini anlamaya çalışmak ve Fransa’da esir bulunan Müslüman köleleri özgürlüğe kavuşturmak da güdülen hedefler arasında. Çoğu Fransız olan ve Akdeniz’de korsanlık yapan Malta Şövalyeleri, Osmanlı gemilerine de saldırıp çok sayıda esir almışlar. Şimdi Fransa’nın bu konuda aracılık yapması bekleniyor. Mehmed Efendi’ye verilen bir talimat da şu: “Uygarlık ve eğitim araçları hakkında derinlemesine bir inceleme yapmak ve bunlardan uygulanabilir olanlar hakkında bir rapor hazırlamak!” (s. 28). Bu arada kendisinden, John Law’un geliştirmiş olduğu ve “İbrahim Paşa’nın hayal ettiği mucizevi sistem” (kağıt para sistemi) hakkında bilgiler edinmesi de isteniyor. Ne var ki Mehmet Efendi Paris’e geldiği sırada (Temmuz, 1720) Kraliyet Bankası iflas etmiş ve Law da ülkeden kaçmış durumda! (s. 29).

Seyahatin cereyan tarzı:

Osmanlı Elçisi Paris’te çok itibar, hatta daha son bizzat sadrazamın dediğine göre “layık olduğundan da fazla” itibar görüyor. (s. 31). Toulon’dan itibaren –hiç Türk ve Türk giysileri görmemiş olan Fransızlar- onu görmek için yollara dökülüyorlar. Her yere gidiyor; Louvre’a, operaya, botanik bahçesine (Jardin des Plantes), rasathaneye, Gobelin ve ayna imalathanelerine vb.. Büyüleniyor. O kadar ki sonunda Kuran’dan “Dünya müminlerin hapishanesi, kâfirlerin cennetidir” (Eddünya sicn’ül mümin ve cennet’ül kâfir” ayetini zikrediyor. (Metinde “ayet” deniyor, fakat Veinstein’ın da işaret ettiği gibi bu aslında bir hadis. s. 126).

En çok ilgilendiği şeyler saraylar (özellikle Versailles ve Trianon), bahçeler ve fıskiyeler, Türkiye’de görmediği hayvan ve bitki türleri, lüks eşya..  Botanik bahçesi ve Rasathane’de ilim adamları ile de görüşüyor. Ünlü bir astronom (Cassini jr.) ile Batlamyüs’ün kuramları ve astroloji konularında sohbet ediyor; anatomi bölümünde hayvan iskelet ve kadavraları görüyor. Fakat, Veinstein’ın altını çizdiği gibi,  “teoriye pek ilgi duymuyor; zihnini tamamen işgal eden şeyler kurumlar ve araçlar” (s. 45). Siyasette de kurumsal gözlemler var, örneğin Kralın birçok veziri olduğunu ve bunların her birinin “mutlak iktidar” sahibi olduğu bir bölümü (departement/bakanlık) olduğunu yazıyor; fakat somut Fransız politikası hakkında en ufak bir bilgi dahi yok! (s. 103). O sırada Kral henüz on iki yaşında ve ülke kral naibliği (Régence) ile yönetiliyor.

İnsan ilişkileri konusunda kendisini en çarpan şey kadınların güzelliği ve kadınlara gösterilen saygı; “istediklerini yapıyorlar, istedikleri yere gidiyorlar; Fransa’nın onların cenneti olduğu söyleniyor; çünkü her türlü baskı ve korumadan özgür şekilde yaşıyorlar ve istedikleri her şeyi kolayca elde ediyorlar”. (s. 74).

Mehmed Efendi İstanbul’a dönünce, Bonnac’a göre, önce sadrazama  elçiliğinin nasıl geçtiğini uzun uzun anlatıyor. Sonra sadrazamın isteği üzerine de iki üç gün içinde bir özet kaleme alıyor. Bonnac bunu elde ediyor ve henüz 16 yaşında olan ve sadece iki yıldır bu konuda çalışan “dil oğlanı” (jeune de langue)  Julien Claude Galland’a tercüme ettiriyor. İki yıl sonra aynı tercüman, Osmanlıcayı daha iyi öğrenmiş olarak, sefaretnamenin daha geniş bir versiyonunu (Veinstein’ın yayınladığı metin) çeviriyor. (s. 39-40). Bu bilgilerden anlaşıldığına göre sefaretname adeta Bonnac’la birlikte yazılmış! Zaten Venstein, Galland’dan naklen, elçi ile sadrazam arasında “altı ay süren bir çeşit pazarlık” olduğunu söylüyor. Bu pazarlık sonucu bazı şeyler de metinden çıkarılmış. Örneğin Mehmed Efendi’nin Cambrai başpiskoposu hakkındaki ağır hükümleri..  Oysa Veinstein bu baskıya bunları da almış!   (s. 39-40). Yine de bu eser o dönemin gizlice kaleme alınan batılı sefaretnamelerinden çok uzak..