URQUHART, DAVİD

ANASAYFA

200

URQUHART, DAVİD; La Turquie et ses Ressources; Paris, 1836. 2 Cilt.

Yazarın “Turkey and its Resources” adlı eserinin Fransızca çevirisi. İlk ciltte Gustave d’Eichtal’ın uzun ve öğretici bir girişi var.

Urquhart önemli bir İngiliz diplomatı ve siyaset adamı. 1833’te, kendi isteği ile, Doğu ticaretinin olanaklarını incelemek üzere “gizli bir misyon”a İstanbul’a gitti. Palmerston, Urquhart’ın Osmanlı hükümeti ile arasının çok iyi olmasından ürktü ve onu geri çağırdı. Sonra tekrar Türkiye’ye gitti ve İngiliz  Elçiliğinde birinci sekreter olarak çalıştı. Osmanlıcayı iyi biliyor. Liberal fikirlerini Türkiye’de de uygulamaya çalışan, eserleri büyük yankılar uyandıran, “türkofil” olarak tanınan bir düşünce adamı. Özellikle Palmerston’un “Doğu Politikası”na karşı kavgasıyla şöhret yaptı. 1848’de Thomas Chisholm Anstey ile birlikte Palmerston’u suçladı. Şahsen de görüştüğü Marx’la anlaştığı konu buydu. (Dictionary of National Biography, cilt: 58. 1899)

CİLT: I. G. d’Eichtal’in girişinden.

“Eyaletlerin idaresi, fiilen, tamamen Ermeni bankerlerin elinde bulunuyor; güçleri, bir çok bakımdan, Fransız Devrimi’nden önceki ‘traitant’ların gücüne benziyor.” (s. 263) Yerel şeflerin gücü kırıldı; yerlerine “paşalık”lar getirildi. “Bu paşalıklar en çok verene devrediliyor; gelirlerin iltizamı da ekseri aynı müzayedeciye veriliyor.” (s. 264) Bunlar sultanın kulu olarak, pek değerli olmayan kimseler. Fazla paraları yok; bu yüzden Ermeni sarraflar devreye giriyor. Zengin ve dürüst insanlar “hep kamu görevlerinden kaçtılar.” (s. 264) Ermeni sarraflar İstanbul’da oturuyorlar. Bu yıl ilk kez iltizam sisteminin reformu düşünüldü. Hüküm süren sultan hesabına toplanacak; fakat bu çok zor. Hükümet sarrafları koruyor; fakat zaman zaman cezalandırıyor. Yazar bunun tarihçesini de veriyor. IV. Mustafa zamanında ilk kez bir Ermeni (Manuk), İmparatorluk’taki tüm işlerin (diplomasi dahil) ekseni (pivot) haline geldi. (s.266) (Manuk için bk. A.F. Miller’in eseri)

İstanbul’da seksen kadar Ermeni sarraf var. Bunlara “haklı olarak” Doğu’nun İsviçrelileri (örneğin Lamartine demiş) deniyor. (s. 267) Bunlardan bazılarının serveti 25 milyon franga kadar çıkıyor. “Eğer güvenlik içinde olsaydılar batılı kapitalistlerle işbirliği halinde sermayelerini ülkelerine yatırabilirlerdi.” (s. 267)

Türkiye hem kast hem de ırk ayrımına dayanıyor. Osmanlı “ırkı” Anadolu Türklerini ve Avrupa müsümanlarını küçümsüyor. (s. 275)

CİLT:II.

“Yeniçerilerin kırımı bu büyük vücudun kısımlarını birleştiren bağları çözdü ve onu, üzerinde ağırlığını hissettiren karşıtlıktan kurtardı; fakat, bununla birlikte, oluştuğu uyumsuz unsurlara bu kadar uzun süredir istikrar veren mekanizmaları da tamamen kırdı.” (s. I) “Yazar (yani Urquhart) Müslüman imparatorluğun varlığının, Babıali tarafından ülkenin yerel idaresine karışılmaması ilkesiyle açıklanabileceğini düşünüyor.” (s. IV) “Ticaret ve sanayinin tam özgürlüğü; zira, bütün vergiler doğrudan mülkiyete ve ikinci olarak da malî amaçla yaratılmış, fakat aynı zamanda adlî idarenin de bir aracı haline gelmiş bir kırsal ve beledî örgütlenmeye dayanıyor.” (s. V) “Türkiye’de iktidarın merkezileşmesi var; fakat idarenin merkezileşmsi yok. Halk kendi kendini idare ediyor.” Bir “memur bulutu (nuée)” vergileri keyfi bir şekilde topluyor (extorqué)” (s. 16)

Yeni askeri birlik övülüyor: “yeniçerilere ve Arnavutlara karşı Müslüman bir parti” (s. 22) “RumlarınTürk İmparatorluğu’nda önemli bir siyasal konuma gelmeleri bu ülkenin yeniden yapılanmasının en güçlü aracıdır.” (s. 27)

Doğrudan verginin övgüsü. Doğrudan vergi “en hafif, en basit en az masraflı” görülüyor ve “toprağın ve mülkiyetin değerini artıracak şekilde (ve bu amaçla) hububat alım-satımına ve ticari işlemlere vergi yükü getirmeyi kabul etmeyen” özgürlük övülüyor. (s. 32) Bunların sağlanması ve devamı da da ısrarla istek üzerine değil, “daima verginin kılık değiştirmesine ihtiyaç duymayacak kadar güçlü olan doğu despotizmi sayesinde” (“Bu eski Arap sistemi”) mümkün oldu. “Bu doğrudan vergi ancak beledî kurumlar tarafından uygulanabilir. “Türkler idarenin bağımsızlığına dokunmadılar.” “Refahın gelişmesi merkezî idarenin değişmez ihmalinin (Urquhart altını çiziyor)  bir sonucudur.” (s. 33) “Reaya kendi kurumlarını Türk egemenliğine borçlular” dedikten sonra yazar Bizans Devleti’ni ağır bir şekilde eleştiriyor. Çürümüş imparatorluğa son veren Türkler tüm tekel ve imtiyazları da kaldırdılar. “Her kaza (district) belli bir miktar, sabit vergi ödemekle yükümlü kılındı. Fakat bireysel vergi tarh ve tahsilini Rumlara bıraktılar.” Adalet de kısmen Arapların hukuk içtihatlarından, kısmen de Türklerin göçebe alışkanlıklarından geliyor. (s. 39) Hindistan’da da durum aynı. (s. 40)

“Öyle görünüyor ki, Avrupa’da haksız olduğu ölçüde sert olarak görülen bir boyunduruk altında Reayanın durumu giderek iyileşti. Yunanlılar ticeret ve girişim ruhunu henüz bağımsız bir halk iken kaybetmişlerdi; bu ruhu köle olduktan sonra yeniden kazandılar ve ve ticari girişimleri ile, en tüccar ulusların zorlukla ulaştıkları refah düzeyine eriştiler.” (s. 42) Vergiyi vatandaşlar arasında belediye memurları taksim ediyor. (s. 48) “Belediye memurları genel olarak, nerdeyse tamamıyla en zengin insanlar, ya da Komün’ün en zenginleri arasındean seçiliyorlar.” (s. 63)

“Hint Kumpanyası’nın tamamen ticari siyaseti, Türkiye’de sarrafların etkisiyle aynı sonucu doğurdu; köylüyü borçlandırdı, toprak ürünlerinin değerini düşürdü.” (s. 67) Hint Komünü aynen Türkiye’de de mevcut. “Tek bir Türk’ün bütün bir köy üzerinde en zalim tiraniyi hüküm sürdürdüğü köyler de var.” (s. 69)

“Şehirlerde vergiler doğrudan değiller.” “Türkiye’nin en zengin, en güçlü ve en şanlı yerleri, aynı Ortaçağda olduğu gibi, merkezî kontrolden uzak yerler.” (s. 86) Ambelakia bunlardan biri. (Pamuk, boyacılık, imalathaneler) Müslüman olan Arnavutlar, Sırplar (kısmen) ve Bulgarlar belediyeden yoksun. (s. 77)

Vergilerle ilgili bilgiler.

Beş türlü vergi var. 1) Cizye (capitation). Bu verginin ula, evsat ve edna (yüksek, orta, aşağı) olmak üzere üç oranı bulunuyor. 2) Haraç ve öşür (toprak vergisi). Hükümete ya da ikta sahibine ödeniyor. Bu verginin bir kısmı valilerin ücretini ödemeye, geri kalan kısım da timarlı sipahilere tahsis ediliyor. 3) Nuzuli ve avarız (tarım dışı toprak vergileri); 4) Gümrük vergileri. 5) Tütün, barut, şarap vb. gibi resimler. (s.159-160)

Ayanı (Arap belediyesi) eskiden belediye danışma memurları oluşturuyordu. İltizam usulü bunu bozdu. Halen de valiye bağlı bir divan var; fakat paşalar buna hiç danışmıyorlar. Ancak bu kısmen mirasla geçer hale gelmiş; güçlü oldukları zaman paşalar bundan çekiniyorlar (d’Ohsson’dan naklen). Urquhart: “Türkiye’de her ihtiyatlı reform eski kurumların ihyasını gerçekleştirmeli.” (s. 165)

Doğudan vergi adil; “onun için Türkiye’de sefalet yok!” (s. 176)

İstanbul’da muazzam bir maliye bürosu var. 25 daire, 11 şubeden oluşuyor. Çok karışık bir sistem sanılıyor; oysa gayet basit. (s.158)

Ambelakia hakkında bilgiler. (Bu köy XIX. yüzyılda Osmanlıda kapitalist gelişme konusundaki tartışmalarda sık sık örnek olarak ele alınmıştır. T.T.) Ambelekia, Teselya’da Tepme vadisinde bir kasaba. Urquhart bu konuda, M. de Beaujour’un eserinden (Tableau Commerciale de la Grėce) aktarmalar yapıyor. Burası Türk köyünden çok Hollanda kasabasına benziyor. Bin iple Almanya’ya bağlanmış. (s.90) On beş yılda nüfusu üç kat artmış; dört bine çıkmış. Boyacılıkta çalışıyorlar; aralarında hiç Türk yok. 24 fabrika var; çocuklar bile çalışıyorlar. İdeal bir tablo. Fakat son on yılda her şey kötüye gitmiş; kasaba çöl haline gelmiş. (s.97) Beaujour bunun için bir sürü neden sayıyor. Kontrol ve otorite boşluğu; adalet sistemindeki zaaflar; belediye idaresinin aşırı büyümesi vb. Urquhart’a göre Yanyalı Ali Paşa’da köyün refahından endişeye kapılmış; köydeki ihtilafları desteklemiş. Fakat köyü asıl Manchester’deki gelişmeler mahvetmiş. (s.97) Urquhart “Orada, modern Türkiye’nin bir köşesinde, Eski Yunan erdem ve yeteneklerinin yeniden doğuşuna tanık olunuyordu” diyor. (s. 99) Yine Urquhart’a göre, “Ambelakia, Avrupa’nın sanayileşme tarihinde sermaye ile emeğin tasarruf, beceri ve başarıyla yönetildiği; emek ve sermayenin çıkarlarının eşit bir şekilde temsil edildiği bir örnek oldu.” (s. 101) Yazar buna “birleşme ilkesi” (principe d’association) diyor ve kendisine göre nerede olduysa (örneğin İtalya cumhuriyetlerinde) refah getirdi!

Urquhart Rumeli içlerinde aylarca dolaştığını ve bir dilenciye bile rastlamadığını söylüyor. Halk iyi besleniyor; çünkü temel ihtiyaç maddelerine vergi yok; bu vergi yüzünden İspanya’da sefalet var. (s.185)

“Türk hükümeti İngiliz ürünlerine % 3 gümrük koyuyor; buna karşılık İngiliz hükümeti Türk ürünlerine % 600 gümrük koyuyor.” (s.138) Türkler her şeyi mümkün olduğu kadar ucuza almak istiyorlar; ithalatın artmasından da kaygı duymuyorlar. İmalat sanayi çöküyor. (s.141) “Türkiye bir imparatorluk, bir ulus değil; hükmü altındaki memleketlerde  farklı ırk, din, dil, hatta renkte ulus ve aşiretler yaşıyorlar.” (s. 197)

1695 tarihinde getirilen malikane sistemi. Burada D’Ohsson’dan uzun bir alıntı var. Önce emanet sistemi vardı; suistimaller sonucu II. Mehmet zamanında iltizam sistemine geçildi. Mültezimler, saraylı büyükler, vezirler, eyalet valileri olduğu ölçüde soygun  da acımasız oldu. Bunlar başkasına devrediyor; iktalar elden ele geçiyor. II. Mustafa 30 Ocak 1695 tarihli bir fermanla malikane sistemini getirdi. Malikane, hal ve gidişi iyi olması koşuluyla babadan oğla da geçecek. Gerekçesinde nüfus boşalması, eyaletlerin harap olması vb. var. Açık artırmayla satılıyorlar. III. Ahmet zamanında müzayedeler sadece İstanbul’da olacak. Satışı kolaylaştırmak için, malikaneler parçalara bölünerek satılacak. Fakat çoğu böyle bir taksime uğramadı ve büyüklerin yemliği oldu. 22 sancak veya liva valilerin eline geçti; bunlar da başkalarına satıyor, veya adamları vasıtasıyla tasarruf ediyorlar. Üç eyalet de oradaki vali paşalara verildi. (D’Ohsson, VII. s. 242) Paşalar bunları almak için kefile ve sermayeye  muhtaçlar; işte burada Ermeniler devreye giriyorlar. (s.203) Seksen kadar büyük sarraf bulunuyor. Sultan bunların refahını iyi karşılıyor “çünkü paraları, paşalarınki gibi saçma adetlerle ısraf edilmiyor; isyan hareketlerinde harcanmıyor; miri gelirleri artırmak üzere bir talebin veya ihtiyacın ortaya çıkmasına kadar kasalarda saklanıyor.” (s. 204) Yeni sarraflar da ancak eskilerin müsadesiyle bu mesleğe girebiliyor. (s. 205). Sadrazam bile değiştirebilecek güçteler. En büyük servetleri bir milyon sterling’e kadar çıkıyor. (s. 207)  Sarrafın güvendiği adam (genellikle akrabası) Paşa’nın eyaletinde ona refakat ediyor. Böylece her paşa’nın, servetlerini paşadan gizleyen bir kahyası var; yazar bunları bir canavar gibi sunmuş. (s.208) “Paşa sarrafı kovamaz; çünkü mevkii onun kefaletine bağlı; onu  herhangi başarı ihtimaliyle Babıâli’ye karşı tertiplere de sokamaz; çünkü ticaret evinin şefi ve servetlerinin en büyük kısmı İstanbul’da. Tüm aile İstanbul’da rehin alınmış durumda ve oradan hiçbir şekilde çıkmalarına izin verilmiyor.” (s. 209) Paşa’ya vergileri hasattan önce toplamayı kabul ettiriyorlar. Köylülere aylık % 2,5’la borç veriyorlar; sonra ürünlerin fiyatlarını düşürüyorlar. Köylerle başka alıcıları dışlayan anlaşmalar imzalıyorlar vb. İşte Osmanlı Hükümeti vergilerini bu bankacı-spekülatör-ajiotör ordusuyla topluyor. Bunlar valileri de bir casus ordusuyla kuşatmış vaziyetteler. (s.210) Paşa ile halkın arasına da bir uçurum giriyor.

Bütün bu toplumsal mekanizmada üç tip insanın çıkarı var. 1) Paşalar; 2) sarraflar; 3) sarrafların adamları. Eğer düzenli ordu kurulur da sarrafın “gayri nizami hizmetçileri”nin yerini alırsa “bütün sistem bir daha geri gelmemek üzere çökecek.” (s. 211) Böyle bir girişim sermayeye yeni ufuklar açar; sarrafların bundan korkacak bir durumu yok. “Ermenilerin, tarımı tahrip eden, paşalarla eyalet halkı arasına kin tohumları eken, kamu hizmetinin ahlaki karakterini alçaltan ve her türlü dürüstlük ve şeref duygusunu bu alandan kovan zararlı etkilerini ortadan kaldırmanın tek yolu bulunuyor: Vergileri paşalar değil, belediyeler toplamalı.” (s. 212-213)

“Türkiye’nin, derin bir kaynaktan gelir gibi, tüm başarısızlıklarına neden olan manevi eksiklik, gururdan kaynaklanıyor.” (s. 218) “Ulusal gururun tamı tamına aşağılanması (humiliation) lâzım” (s. 216) Derebeyler dize gelmeden önce “köylülerin özgür topraklarını terk ederek güçlü Türklerin çiftliklerinde ekici olduklarını görüyordum.” (s. 222)

II. Mahmut’un gerçekleştirdiği üç önemli şey: 1) Yeniçerilerin yok edilmesi; 2) Derebeylerin yok edilmeleri; 3) Arnavutların itaat altına alınmaları. (s. 220)

Türkler için bir devlet “başlıca mali yükün yabancı tüketiciler tarafından ödenmesi ve her maddeye   üretildiği ülkenin sahip olduğu avantajlar oranında vergi konulması için” ihracatın ithalattan daha fazla vergilendirilmesi gerekiyor. (s. 125) Ticarete engeller artıyor. 1) Kıymetli madenlere konulan tekeller dolayısıyla para tağşişi; 2) avantalar; 3) tekeller ticareti olumsuz etkiliyorlar. Tekeller Yahudi, Ermeni, ağa vb. gibi aracıları ortadan kaldırmak için getirilmiş; fakat kendileri bir engel haline gelmişler. (s. 126-127)

Avrupa Türkleri bölgelerinde çok azınlıkta bulunuyorlar. Hıristiyanlar, burada  Müslüman giysilerini hiç kabul etmediler. Yeni giysiler muhalefet yaratmadı.

Yazar Georg Robert Gleig’ın “The History of the British Empire in İndia” (Londra, 1830-1835, 4 cilt.) başlıklı eserine gönderme yapıyor. Burada uzun uzun Hint köy cemaatleri anlatılıyor. Toprağa Hintliler kadar bağlı başka bir “ırk” yok. Bu da büyük bir itaatkârlık yaratıyor. Marx, Hint komünleriyle ilgili klasik tasvirinde bu eserden yararlanmış olabilir. Urquhart da bunlarla Osmanlı köy cemaatleri (reaya) arasında paralelik kuruyor. Şunu söylüyor: “Doğu Hint Kumpanyası’nın tamamen ticari politikası, Türkiye’deki sarrafların etkileriyle aynı sonuçları doğurdu; köylüyü borçlandırdı; toprak ürünlerinin değerini azalttı. Belki de Avrupa’da kamp kurmuş Türklerle, Hindistan’daki kışlalardaki İngilizler yerlilerin nazarında büyük bir benzerlik arz ediyor.” (s.67) Türklerin küçümseyici hali Müslümanlarda nefret duyguları yaratıyor. (s.67)

EK: The Edinburg Review’da (Ekim, 1833. Sayı: 117) Urquhart ve Slade’in eserleriyle ilgili bir değerlendirme.

Urquhart’ın kitabı (Turkey and its Resources) hakkında şunlar yazılmış: “Urquhart Türkiye’de vergilerin doğrudan toplanmasını sağlayan sistemin ve eyaletlerde devam etmekte zorlanan yerel ve beledi mahkemelerin sağladığı bağımsızlık ve kontrol sisteminden doğan yararlar konusunda bazı abartılı fikirlere sahip… Fakat ticaret ve siyaset konularında, olgulara ve tecrübelere dayanan görüşleri  genellikle sağlıklı ve okuyucunu düşüncesini besleyecek malzeme veriyor.” II. Mahmut bütün bu sınıfları yok etmeye kararlıydı ve başarılı oldu ve tüm iç muhalefeti ortadan kaldırdı.

Türk aristokrasisi şöyle sergileniyor: 1) Ulema (ayrıcalıkları babadan oğula geçiyor); 2) toprak ağaları (a) Anadolu derebeyleri, b) Rumeli timarlıları, c) Arnavutluk “capitani”leri, d) Tuna eyaletlerinin boyarları. (s. 118) “Çeşitli görevlerde, entrika yoluyla ve hile ya da yetenekleri sayesinde servet ve itibar yapan paşalar ve saray yöneticileri ve bunların yanı sıra geçici ve türedi gözdeler, Türk aristokrasisinin diğer ve en kötü dalını teşkil ediyorlar. Daha önce yeniçeri ağaları da bu listeye dahil idiler.” (s.118) Çok acımasız bir sultan, çok zalim yöntemler kullandı. En önemli üç eylemi: 1) Yeniçerileri katletti; 2) Derebeyleri yok etti; 3) Arnavutluğu itaat altına aldı. Bu üç girişim  de IV. Mehmet’ten beri bütün sultanların özlediği şeylerdi. Urquhart’a göre II. Mahmut “Rum ve Hıristiyan halkın taptığı (“idolatry” konusu) bir sultan oldu ve aldığı önlemler Türklerin gururunu tamamen kırarak, kendisine, ianatçı Türklerin veya Avrupalı hakimlerinin alkışlarından çok daha önemli olan, Hıristiyan reayanın güvenini ve sadakatını kazandırdı.” (Oysa, bu “güven ve sadakat”ın nasıl somutlaştığını Urquhart da, Slade de anlatıyorlar. T.T.)

Urquhart, “Türkiye’de idarenin değil, iktidarın merkezileşmesi var” diyor. (s.123)

Kavalalı Mehmet Ali belirsiz bir kökenden geliyor; 1798’de kendi kasabasından üç yüz kişilik bir kuvvetin başında Mısır’a gitti. Slade Edirne savaşı için bilgiler veriyor. Diyor ki “Edirne kapılarına gelen 40 000 Rus askerinden 12 000 tanesi Aralık ayında öldü; hastaneden çıkan 8 000 kişiden de ancak 1 500’ü hayatta kaldı.” Açlık, soğuk, bakımsızlık nedenleriyle.. (s.141) “Savaş dışı nedenlerle Rus ordusunda yılda ortalama 50 000 bin kişi ölüyor. Bütün askerler yirmi beş yıl için orduya alınmış ve subayların karşı konulamaz emri ile eziyete (corporal punishment) tabi tutuluyorlar. (s. 141)

Dergi Türkiye’de liberal bir politikayı övüyor. Mahmut’un reformlarını desteklemeliyiz, diyor. Rusya’nın Türkiye’deki egemenliği, gerekirse kuvvet kullanılarak önlenmeli düşüncesini ileri sürüyor.

Yine Edinburgh Review’un Nisan 1838 sayısında (Cilt. LXVII-67) Slade ve Urquhart’ın eserleri ile ilgili başka bir değerlendirme. (s.123-141)

Urquhart’la ilgili olarak “Belediye idareleri sadece yazarın kafasında mevcut” deniyor. Ayrıca yazarın, her bölümde, Türklerin değişip güçlenmeleri için son derece önemli bir olay olarak övdüğü yeniçeri kırımı da, gerçekte, “Sultan’ın bazı sınırlar dışında sonsuz iktidarını yapan, Araplardan alınmış vizyoner kurumların, alışkanlık kalıntılarının ve ayrıcalıkların tamamen alt üst edilmesi” olarak değerlendiriliyor. (s.126)

— L’Angleterre, la France, la Russie et la Turquie; Paris, 1835.

Eser anonim; fakat, Fransa ulusal kitaplığı kataloglarına ”Quérard’a göre yazar David Urquhart” diye geçmiş. (J.M. Quérard bibliyograf. Anonim eserler hakkında yedi ciltlik bir eser yazmış: Les Supercheries Littéraires Dévoilées, Paris,1869-1878)

Eserin bir Fransız tarafından yazılan girişinde kitabın İngiltere’de birkaç ayda üç baskı yapıldığı belirtiliyor. Alman basınını da “ciddi bir şekilde meşgul” etmiş! (s. I) Urquhart’a göre Türkiye’deki kölelik Avrupa’dakiyle karşılaştırılamaz. Türkiye’de ailenin bir parçası ve her mevkiye gelebiliyor. (s. 31)

Rus-Osmanlı savaşı hakkında ilginç bilgiler var. Edirne Barışı arefesinde ancak 8 000 Rus askeri ayakta kalabilmiş; fakat Pera’da 50 000 rakamı yayılıyor. (s. 44) Tazminatla ilgili madde Edirne Anlaşması’nın metnine girmemiş; Ek’e konmuş. Dragomanlar aracılığıyla yapılan anlaşmada Türkler 1000 000 sterlingi 100 000 sanmış ve 4 milyon yerine 4 yüz bin ödeyeceklerini sanarak hemen imzalamışlar. (s. 43)

Eserde yeniçeri kırımı ile ilgili aşağıdaki dikkate değer analiz yapılıyor.

Önce yeniçeri kırımının iktidar yapısında meydana getirdiği değişikliğin gereken ciddiyetle analiz edilmediği söyleniyor ve sonra şu görüşler ileri sürülüyor: “Yeniçeriler kökenlerinden doğan en kötü duygu ve önyargıları dışa vuruyorlar ve milletin bütün vücuduna yayıyorlardı; fakat aynı zamanda, son yenilikler sırasında işlenen hatalar yüzünden hatırası saygınlık kazanmış eski durumun bir çeşit durağanlık kazanmasını sağlıyorlardı. Bu fikri ileri sürerken ülkemizde İmparatorluğun çöküşünü yeniçeri kırımına bağlayanların düşüncelerine pek katılmıyoruz.” (s. 83-84) Ondan sonra bir sürü ayaklanma oldu; kimileri geriye kalan yeniçerilerle ittifak; kimileri de “Hacı Bektaş’ın kirlenmiş yürüyüşünü tekrar bayrak gibi yükseltmek” istiyorlardı. Yeniçeriler üretim dışı (tüketici) bir “askeri oligarşi”, bir “aristokrasi”, “siyasal bir sınıfın temsilcileri”, bir Müslüman loncası idiler. “Sık sık bireysel planda bir gâvura kötü davransalar ve onu horlasalar bile, başka inançların idaresine hiçbir zaman müdahale etmiyorlar ve edilmesine de tahammül etmiyorlardı. Burada Yeniçeri ilkelerini dikkatlice Türk ilkelerinden ayırmalıyız. Birinciler şiddet, yozlaşma, bütün kaynakların ve askeri güçlerin kurutulması, Hazine’nin yağmalanması, yararlı da olsa tüm değişiklere direnme, farklı dinden hemcinslerine tepeden bakma ve kendi aralarında ıslah olmaz bir bağnazlığı sürdürme ve yayma saplantısı idiler. Bütün bunlar ortadan kalktılar; fakat değişimin etkisiyle yeniçerilerde bir organ ve bir destek kaybeden ve tek bir insanın kaprisinin oyuncağı haline gelen Türk ilkeleri (vurgu T. T.) şunlardır: Vergi tahsiline hükümetlerin karışmaması; pazarların ve alışverişin sınırsız özgürlüğü; sultanın hukuk dışı vergiler koyamaması; yerel geleneklerin çiğnenmemeleri; kamusal (iyiliksever) bağış ve diğer kaynakların elde edilmeleri; istenerek seçilmiş kadıların kararına tevdi edilmiş mülklerin mirasla geçmesi; ruhani planda, kiliselerin ve başka bir çok sivil kuruluşun yönetiminin çok eski zamanlardan itibaren ortak biçimde kiliselere bırakılmış olmaları vb.” (s. 86) Bu ilkeler Türklerin “hayırhah ilahları” oldular, “en bağnaz çocukları bile bunları kutsal saydı ve en ciddi toplumsal sarsıntılar bunlara son vermedi.” (s.86)

III. Selim “Avrupalı ütopyacı” idi; II. Mahmut ise “kuzeninden daha az Avrupalıydı, fakat daha iyi Türk değildi.” (s.87)

Mahmut yeniçerileri ve derebeyleri kırdı; oysa “zayıf bir merkezi idare altında derebeyileri Hintli zamindar sınıfı olabilirdi. (s. 88) Yeniçeriler gitti ve geriye sadece keyfi idaresi kaldı. Yine de başarıya ulaşırsa tarihte en “en şanlı” yeri alacak.

— La Crise, La France devant les Quatre Puissances; Paris, 1840.

Urquhart 1840 krizinde Fransa’nın ne kadar yalnız kaldığını anlatıyor.

Londra Anlaşması 15 Temmuz 1840’da imzalandı. İngiltere, Rusya, Avusturya ve Prusya Mehmet Ali’yi bu anlaşmaya zorlamak için anlaşıyorlar. (s. 73) Sultanın egemenliği biçimsel olarak korunuyor. Anlaşmanın dördüncü maddesine göre dört güç İstanbul’u Mehmet Ali’ye karşı koruyacaklar. Guizot, Palmerston’a 24 Temmuz 1840’da bir memo veriyor ve Mehmet Ali’nin aldığı yerler korunsun; sultan zaten buraları koruyamıyor, diyor. Palmerston ise dörtlü anlaşmayı 16 Eylül 1840’da Guizot’ya yolluyor. (s. 90)

1836 anlaşması Mehmet Ali’nin gücünü tamamen kırıyordu. Fakat iki yıl geciktirildi ve yumuşatıldı. Paşa gücünü korudu.

Durumdan Rusya avantajlı çıktı. Nasıl? Londra’da ajanlar satın alarak!

— Le Sultan et le Pacha d’Egypte; Paris, 1839.

Son zamanlarda bir sürü paşa ayaklandı ve az çok bağımsızlık kazandı. Yeni hanedanlar kurdular gibi bir durum oldu. Fakat hepsi yenildi; çünkü ordu toplamak için büyük paralar gerekiyor ve bunun için de halkı eziyorlar. Halk da bunları tutmuyor. (s. 13) Paşaların çoğu çok yetenekli, fakat sonuç aynı. Tek istisnalar Yunanistan ve Sırbistan. (İngiltere-Rusya- Fransa 6 Temmuz 1827’de anlaştılar. Navarin vb.) Sırbistan kopmadı; fakat vergiler azaldı, idare basitleşti vb.

Mısır’da da tam bir paşa isyanı var. Fakat kaynakları ve ordusu çok güçlü. Ve disiplinli. Kuvvetli bir donanması da var. Fakat halka dayanmıyor. Kaynaklar azalınca yeni kaynaklar (Suriye, Adana vb) gerekiyor. Vergiler ve zulüm artıyor. Osmanlı topraklarının bazen 9/10’unda ayaklanma var; fakat sonuç yok! Neden? “Çünkü Türkiye’de hükümet bir hakem rolü görüyor ve asla idareci olarak müdahale etmiyor.” (s. 17) Bu yüzden ayaklanmalar paşalardan geliyor.

Mısır’da toprak ürünleri azalınca Mehmet Ali Paşa fetihçiliğe özeniyor. Osmanlı devleti ile barış olamaz. Bu yüzden de Avrupa Mısır ya da Osmanlı Devleti arasında seçim yapmalı. Sultan da M. Ali de yetenekli; zamanlarının önyargıları üstündeler. Fakat Mehmet Ali’nin büyük avantajı var. Çünkü Memlüklerin ezilmesi ona istediği hareket serbestliğini verdi. Oysa “Yeniçerilerin ezilmesi, ilkesinde ne kadar önemli olursa olsun, Saray ve bütün bir halkın alışkanlıklarını değiştirmedi ve güçlü idari oligarşi, denge sağlayacak karşı güç kalmadan dimdik ayakta kaldı.” (s. 28) Oysa Mehmet Ali ülkesinin sahibi haline gelmişti. Yabancı kökenli Memlüklerden sonra fellahlar başı eğik kaldılar. Mehmet Ali’nin 25 milyon Franklık yıllık geliri, Osmanlıya ödediği verginin 25 katı idi. “Bize sultanın Rus yanlısı olduğu söylendi. Eğer doğru ise bunun nedeni İngiltere!” (s. 31)

Mahmud’un reformları çok olumlu bir biçimde anlatılıyor. Bu reformlar askeri zaafının ürünü oldu. Ruslar da son savaşı bu reformu önlemek için çıkardılar. (Portfolio, no: 7) Reformlar: Saray’da gereksiz etiket, gösteriş vb kalktı; Hıristiyanların vergileri azaldı; paşaların idam cezası verme hakkı kalktı; başlıca Devlet dairelerinde tasarruflara gidildi; hapishaneler boşaldı; paşaların sayısı azaltıldı; siyasi suçlulardan işe yarayanlara görev verildi; hükümet güçlendirildi.

Reşit Paşa’nın orduları serasker Hüsrev Paşa’nın ihanetine uğrayarak İbrahim Paşa’ya yenildi. Reşit Paşa övülüyor. (s. 46) Rus elçisi Muravief de Reşit Paşa’ya çok karşı. Rezerv ve iaşe yollanmasını önledi. Konya yenilgisi böyle meydana geldi.

Mehmet Ali Paşa tüm başarılarına rağmen Osmanlı devletini idare edemez; çok haris, gözü doymuyor. Mali ilkeleri Osmanlı devletinde uygulanamaz. (s. 52) Başarıları: Ordu ıslahatı; pamuk ekimi; ülkenin tüm gelirini elinde toplaması. (s. 53)

Mahmud’un nitelikleri: Görüş zaafı (faiblesse de vue); büyük reformlarda başarılı olamaması; kendine güveni pek az; ülkenin kurumlarına saygısı yok; Avrupa’yı taklide çalışmasına rağmen Rusya’ya karşı mecburi dalkavukluğu. Yine de, yazar, tahtta olmasından memnun olmalıyız diyor.

İki neden sultanı çok küçülttü. 1) Mutlak iktidar. Artık onu kontrol edecek güç kalmadı. 2) Rusya’ya tabiyeti (s. 66) Urquhart’a göre Mehmet Ali tahta geçse İmparatorluk çöker!!

Le Portfolio, cilt: II, no: 10

Urquhart’ın çıkardığı bir dergi. Osmanlı Devleti ile ilgili analizler var.

“Rus diplomasisinin bir yönü” başlıklı yazıda “Türkiye yürekten de, kuvvetten de yoksun değil; kafadan yoksun!” deniyor. Rus İmparatoru Hünkar İskelesi kampına katılan askerlere madalya vermek istiyor. Sözde kardeşçe ilişki kurmuşlar. Merasimi de ramazan ayına denk düşürüyor. Ordu böyle bir şeyi kabul edemez; amaç da orduyu harekete geçirmek. Elçi devlet ileri gelenlerine ziyaretler yapıyor. Bazen yumuşak bazen sert bir dil kullanıyor. Çar alınır diyor; sultan mecburen kabul ediyor ve buna karşı çıkan yirmi asker de öldürülüyor. İğrenç bir devlet terörü. (s. 37) İdamları Rus elçisi Boutinieff sağlamış. Sultan ile ordu arasında nefret duyguları yaratmayı başarıyor.

Türk sıvı yağı, Rus iç yağı (Sayı: 11)

İngiltere ticarette Ruslara, Türklere tanımadığı bir sürü avantaj tanımış. Bu yüzden Türklere gidecek milyonlarca sterling Ruslara gidiyor. Örnek olarak Türk yağı ile Rus iç yağını veriyor. Yağ sabun imalinde kullanılıyor; ayrıca çok ucuz bir aydınlanma aracı. İngiltere’de pek bilinmiyor. Kimyasal işlemlerde (tekstilde) kullanılıyor. İngiltere, Fransa’nın (ki o da üretici) ithalatının ancak 1/6’sı kadar ithal ediyor. İngiltere’de sadece zenginler bunu aydınlanmada kullanıyor. İngiltere her bakımdan aşağı kalite olan iç yağı kullanıyor. İngiltere Rusya’ya bağlanmış; oysa Rusya İngiltere’den ithalatını kısmaya çalışıyor. Oysa yağa İngiltere önleyici bir gümrük koymuş!! Buna karşılı Ruslar iç yağı fiyatını artırıyor. Son sekiz yılda tüm fiyatlar düşerken iç yağı fiyatı artmış. İngiltere bu sıralarda 50 000 ton iç yağı, 5 000 ton da zeytinyağı ithal ediyor. Rusya’ya 33 yılda 50 milyon sterling gitmiş.

Zetinyağı Türkiye’de Girit, Adalar, Ege ve Mısır’da çok iyi üretiliyor.