AKYILDIZ, ALİ

AKYILDIZ, ALİ; Osmanlı Bürokrasisi ve Modernleşme; İstanbul, İletişim Yayınları, 2006 (ilk baskı 2004).

Eser, yazarın konuyla ilgili makalelerinden oluşuyor. Sadece “Meclis-i Meşveret” yazısı ilk kez yayınlanıyor. 

İlk makalede “Osmanlı Devleti’nde bürokratik yenileşmeyi zorunlu kılan nedenler” üzerinde duruyor. Başlık da böyle!  Temel neden Batı’nın yükselişi. Keşifler, ticaret yollarının değişmesi Osmanlı gelirlerini azaltıyor. Gerileme Kanuni devrinden itibaren başlıyor. Merkez’de temel zaaf “uzmanlaşma” yokluğu. Bu da işleri “sadakati” kuşkulu Rum tercümanların eline mahkûm ediyor (s. 22). Taşra idaresinde “tevcihat usulü” eleştiriliyor. Bu usulün 16. yüzyıl sonlarında –vezir, beylerbeyi, sancak beyi, divan hocaları vb gibi görevlerin artması izerine “uygulanmaya konulduğu” (Uzunçarşılı’ya gönderme yapılarak; Merkez ve Bahriye Teşkilatı, 1984, s. 150) “tahmin” ediliyor. (s. 24). Reisülküttap ve sadrazam kethüdası yönetimindeki merkezi idare de çok yetersiz.

Tanzimat öncesinde memurlar “Kalem” denilen birimlerde “iş içinde eğitim” ile yetiştiriliyor. Bunlara “şakird” (çırak) deniyor. Türkçe kitabet, inşa ve yazı çeşitleri öğreniyorlar. Bunlar genellikle memur çocukları. Evde okuma yazma öğreniyor, 12 yaşına (hatta bazen 7-8 yaşına) geldiklerinde “şakird” oluyorlar. Aynı zamanda camide de derslere gidiyorlar (s. 25). “Divanı Hümayun kaleminde en yüksek dereceli memurlar olan hâceler, yetişmek isteyen bu memur adaylarına adeta hocalık yapar ve kalem işleriyle yazışmaların inceliklerini öğretirlerdi” (s. 25).

Bürokrasinin donanımsızlığı Tanzimat’ın hemen öncesinde II. Mahmut tarafından açılan Mekteb-i Maarif-i Adliye ve Mekteb-i Ulumu Edebiyye ile aşılmaya çalışılıyor. Tanzimat’tan sonra da Rüşdiye okulları kuruluyor ve artık memuriyete tercihen bu okullarda okumuş olanlar alınıyor.

Ne var ki bir önemli zaaf da “intisap” sistemi. Carter V. Findley’in “çarkıfelek hareketliliği” dediği bu sistem hızlı yükselmelere de düşmelere de çok elverişli. Maliye de çok kötü yönetiliyor. Hazine-i Amire ve Hazine-i Enderun dışında bir de Ceb-i Hümayun Hazinesi ve “Dolap” denilen Haremeyn evkafı hazinesi var. 1793’ten sonra kurulan İradı Cedid ve Tersane ve Zahire hazineleri ile durum daha da karışıyor. (s. 27).

Mali idarenin en olumsuz yönlerinden biri de gelirlerin merkeze çok gecikerek ulaşması. Aracıların (vali, mültezim, defterdar vb) merkezden sırf bu işle görevlendirilen kimseler olmamaları sıkıntıların kaynağı. Halktan toplanan gelir uzun süre “bekaya” ve “zimmet” olarak bunların uhdesinde bekletiliyor; hatta bu arada bu parayla ticaret yapan devlet görevlileri de var! (s. 29).

***

Meşveret konulu makale: Osmanlı’da İdari Sorumluluğun Paylaşımı ve Meşruiyet Zemini Olarak Meclis-i Meşveret (s. 31-44).

Yazar önemli devlet işlerinin görüşüldüğü kurul olarak “meşveret”in kuruluştaki Divan-ı Hümayun ile başladığı kanısında. Nispeten düzenli bir hal alması da 18. yüzyılın ikinci yarısında (I. Abdülhamit ve III. Selim zamanında) oluyor. Nedeni 1774 Rus yenilgisinden sonra içine düşülen kriz ve ayanın devleti tehdit eden gücü.

Belli bir toplantı yeri yok. Müşavirler konuya göre Babıâli’de, sadrazam ya da şeyhülislam konağında, kapudan paşa divanhanesinde, camide (1810’da Fatih Camisi’nde olduğu gibi), tersanede, ağa kapısında ya da doğrudan sultan huzurunda toplanabiliyor. Tarikat şeyhlerinin, hatta -1787’de Kırım konusu tartışılırken Rus elçisinin çağrılması gibi- yabancı temsilcilerin katılımı da oluyor. Bazen önemli bir konunun meşvereti için önceden devlet belgeleri katılımcılara gönderiliyor. (s. 32). Katılımcıların sayısının 200’ü aştığı bile oluyor. Oysa Şanizade Ataullah Efendi “oy vermekten aciz kalabalıkların” katılımından şikâyetçi! (s. 37). Konuşulanlar gizli. Cevdet Paşa, bazı “boşboğaz” müşavirlerin devlet sırlarını açıklamasını eleştiriyor.

Meclis’in adı da konuya ve katılımın genişliğine göre değişiyor. Devlet belgelerinde çeşitli adlarla anılıyorlar: Meşveret-i Hassa; Meclis-i Has, Meşveret-i Havas; Meclis-i Şura; Encimen-i Meşveret; Meclis-i Umumi gibi (s. 33).

II. Mahmud 1836’da nezaretler kurarak “Avrupai bir kabine görüntüsü yarattı” (s. 42). Akyıldız son meşveret toplantısı olarak da Damat Ferit’in Sultan huzurunda, 22 Temmuz 1922’de, Paris Anlaşmasını onaylamak vesilesiyle yapılan toplantıyı hatırlatıyor. Burada tartışma yapılmamış; sadece oylanma yapılmış. Amaç Ferit Paşa’nın kararı tek başına almaması..(s. 43).

Başka bir makale de “Muhtarlık Teşkilatının Kuruluşu ve Gelişimine Genel  Bir Bakış” başlığını taşıyor. Teşkilat kurulmadan “muhtar” sözcüğü daha çok “mahalle, köy ve kasabanın önde gelen, güvenilir kişilerini” ifade ediyor. “Temsilci” anlamına da geliyor: “Hayriye tüccarı muhtarı” gibi. 

Örgütlenme Yeniçeri kırımından sonra başlıyor. Daha önce İstanbul ve taşra mahalle ve semtlerinde yeniçeriler “yasakçı” ve “kullukçu” adlarıyla güvenliği sağlıyorlar. 1828 Rus harbi ve ertesi yıl Edirne Anlaşması dolayısıyla ortaya çıkan karışıklığı önlemek için 1829’da İstanbul ve Bilad-ı Selase’de (Üsküdar, Galata, Eyüp) muhtarlık teşkilatı örgütleniyor. Taşrada da ilk kez (bir asayiş olayı dolayısıyla) Kastamonu’da kuruluyor (s. 194). 1833’ten itibaren de başka illere (Ankara, Sivas, Aydın, Bursa ve Rumeli illeri) yayılıyor. Bunlar “nasp ve tayin” ediliyorlar. Teşkilatın oturması kolay olmuyor. Rumeli mahalle ve köylerinde gayrimüslim köylerini bir süre daha (1860’a kadar) “kocabaşı”lar idare etmeye devam ediyor. Tanzimat’a kadar vergi vermiyorlar. Daha sonra köyün önemine göre 30 kuruşla 1000 kuruş arası maaş bağlanıyor. 

1864 Vilayet Nizamnamesi radikal bir değişiklik getiriyor. Sisteme seçimi ve “ihtiyar meclisi”ni sokuyor; muhtarların görev süreleri bir yıl olarak belirleniyor. Ne var ki her yıl seçim yapılmış olması ihtimali çok düşük! Seçmenler için 18 yaş ve yılda en az 50 kuruş vergi; seçilenler için de 30 yaş ve yılda en az 100 kuruş vergi şartı! Müslim-gayrimüslim karma köylerde her cemaat kendi muhtar ve ihtiyar meclisini seçecek. Meclisin görevleri köylüler arasındaki küçük anlaşmazlıkları çözmek; vergiyi paylaştırmak ve toplamak; muhtarı denetleme ve gerekirse üst makamlara şikayet etmek; beledi hizmetler (örneğin çeşme, okul, mabet onarım ve bakımı); düzeni sağlamak.. Muhtarlar vergi muhassılı görevini genellikle kötüye kullanıp, halkı soyuyorlar. Vergileri fazlasıyla toplayıp bir kısmını cebe atıyorlar; ya da geç gönderiyor ve bu arada kullanıyorlar vb. Topladıkları vergiye karşılık bir makbuz vermemeleri bu gibi suiistimallere yol açıyor. (s. 204). 1871 İdare-i Umumiyeyi Vilayat Nizamnamesi “nahiye müdürü” şeklinde bir denetim mekanizması ile bunları önlemeye çalışıyor (s. 207). 26 Mart 1913 Kanun-u Muvakkatesi ise 1864 ve 1871 nizamnamelerini ortadan kaldırıyor, fakat köy idaresi hakkında yeni hükümler getirmiyor. Yazara göre boşluğu uzun süre, fiilen eski usul dolduruyor. Yazar daha sonra 10 Haziran 1933’te kabul edilen ve 1 Ocak 1934’te yürürlüğe giren kanundan söz ediyor. Şaşırtıcı şekilde 1924 Köy Kanunu’nun adı geçmiyor..

Akyıldız “Padişahın otoritesinin tartışmaya açılması: “Sened-i İttifak”la ilgili makalesinde de bir sürü tarihçi (Tunaya, Berkes, Ortaylı, Akşin, Tanilli) sayarak belgenin aslı olmadığı için yanlış yorumlandığını söylüyor. Özellikle Tanilli’nin Cevdet Paşa’dan yaptığı çeviri başkalarını da yanıltmış. Kendisi de aslını değil, “Senedi kaleme almış olan Divanı Hümayun beylikçisi Mehmed İzzet’in intinsah edip onayladığı bir suretini” veriyor. (s. 90). Sened, Sultan’a şarklı övgü ve dalkavukluk sıfatlarıyla kaleme alınmış. İktidarı “tartışmaya açıldığı” söylenen Sultan ilk cümlede şu sözlerle anılıyor: “Şartı evvel: Şevketlü, kerametlü, mehabetlü, kudretlü veli-ni’met-i alem veli-ni’metimiz efendimiz”. (s. 93).

 Belge yedi şart içeriyor. Önce Senet’teki “uhud ve şerayit-i malume”nin “harf-be-harf icrası” için de “bi’n nefs zat-ı hümayunum müte’ahhid olmağla” deniyor. 

İlk Şart (Şart-ı Evvel): Yukarıdaki sıfatlarla anılan Sultanın şahsının ve mülkünün her türlü “ihanet ve fesaddan” korunması için,  “ulema, vüzera, rical, hanedanan (ayanlar) ve bilcümle ocaklar” ittifakla “malen ve bedenen”, kendileri, hayatta değillerse de evlatları hesabına taahhütte bulunuyorlar.

İkinci şart (Şart-ı Sâni): Askerlik reformu (“asker tertibi maddesi”) devam edecek ve buna karşı çıkanlara da (örneğin “ocaklar tarafından itiraz ve muhalefet olunursa”) ittifakla karşı konulacak.

Üçüncü Şart (Şart-ı Sâlis):  “Beytü’l mâl-i Müslimin ve varidat-ı Devlet-i Aliyye’nin” korunması ve “mahallerinden” gelen gelirlerin “telef ve hasar”a uğramasına neden olacak tehditlere karşı ittifak;

Dördüncü Şart (Şart-ı Râbi): Her türlü “emr-ü nehy makam-ı sadaret-i uzmâdan sudûr eyleye” ve bunlar “emr-ü nehyi padişahî” biline; “herkes büyüğünü bilüp vazifesinden hariç umura tasaddi eylemeye!”..

Beşinci Şart (Şart-ı Hâmis): Senedi İttifak denilince akla gelen ve gönderme yapılan madde. Hanedan ve ayanların (bunlar “bir gûne sû’i kasd etmeyüp eğer hilaf-ı ta’ahhüd ve rıza bir gûne cünha ve hiyaneti zahir” olmadıkça) haklarını garanti altına alıyor: “Cümle hanedanlar ve ayanlar hakkına bu vechile tekeffül olunduğu misillu”. (s. 97). Ayrıca “fukaraya zulm ve taaddi eden” herkes de cezalandırılacak!

Altıncı Şart (Şart-ı Sâdis): “Asitane’de ocaklardan ve sairden” gelecek “fitne ve fesad” cezalandırılacak. Tenkilde “Hanedanan ve vücuh” da rol oynayacak.  Bunu yapan “sınıf” ise Boğaz Kalesine sürülecek; şahıs ise “her ne tabakadan olur ise olsun” idam edilecek!

Yedinci Şart (Şart-ı  Sâbi): “Fukara ve reayanın himayet ve siyaneti dahi esas olduğuna nazaran” diye başlıyor ve “hanedan ve vücuh”u ve kaza yöneticilerini bu konuda “itidal”e davet ediyor. (24 mühür, sultan tuğrası yok).

Bir makale de Abdülhamit konusunda. Başlık şöyle: “II. Abdülhamid’in Çalışma Sistemi, Yönetim Anlayışı ve Babıâli ile (Hükümet) İlişkileri” (s. 165-189). Yazar sonuç bölünde (s. 297) Sultan’ı bazı tarihçilerin abartılı şekilde eleştirirken bazılarının da övdüklerini söylüyor ve kendisinin konuya “soğukkanlılıkla”, tarafsız yaklaşacağını vaat ediyor. Oysa makalesi tam bir övgü. Dış ilişkilerden tamamen kopuk bir Osmanlı ve Sultan portresi! Abdülhamid, bazı muhtıralarına dayanılarak,  adeta hakka ve hukuka bağlı bir sultan gibi sunuluyor: Sultanın “adalete müdahale edilmemesi yönündeki görüşünü” destekleyen iradelerini açıklıyor. Sultan meğerse “ölüm cezasını ve şiddetli cezaları sevmiyor” imiş! (s. 177). Sansür konusunda da “bir ülkede basılan bir kitabın başka bir ülkede zararlı olabileceğini” düşündüğü için her çeviriyi inceletiyormuş! (s. 178).

—ALİ AKYILDIZ; İmparatorluktan Cumhuriyete Kağıt paranın Öyküsü (The Odissey of the Paper Money from the Empire to the Republic); İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2008. 

Osmanlı para sistemi gümüş sikkeye dayanıyordu. İlk altın para, Fatih zamanında, 1479’da darp edildi. (s. 20).

II. Mahmut zamanında piyasada 36 çeşit gümüş paranın bulunması Osmanlı para sistemindeki karmaşayı gösterir (s. 21). Tanzimat’ın bir amacı da türdeş bir para sistemi kurmaktı. Kaime de (Evrak-ı Nakdiye; Kavaim-i Nakdiye;Varaka-i Nakdiye; Kavaim-i Mutebere;Esham Kavaimi vb) “1775 tarihinden itibaren Osmanlı maliyesinde kullanılan esham sisteminin biraz geliştirilmesiyle ortaya çıktı” (s. 21). II. Mahmut döneminin bir özelliği de paranın en çok tağşiş edildiği dönem olmasıdır. “1808-1830 yılları arasında altın sikke 35, gümüş de 37 defa tağşiş edildi ve neticede II. Mahmut tahta çıktığında 19 kuruş olan 1 sterlin öldüğü tarih olan 1839’da 106 kuruşa çıktı” (s. 22).

Tanzimat’la birlikte iltizam sisteminin kaldırılarak muhassıl sistemine geçilmesi kriz yaratmış, varidat azalmıştı. Kaime bu koşullarda –sonradan müftü olacak Arif Hikmet Bey’in telkiniyle- gündeme geldi. İlk olarak –tarihi kesin olarak bilinmese de- 1840’da (?) 160 bin liralık kaime çıkarıldı. Sekiz sene süreli olacak, % 12,5 faiz verilecekti. Bu miktar ihtiyacı karşılamayınca 10 Eylül 1840’ta 240 binlik daha kaime çıkarıldı. Bu haliyle kağıt paradan çok hamiline ait hazine eshamına benziyordu. Halk başlangıçta güvenemedi; özellikle Ermeni bankerle kabul etmiyorlardı. Üstelik kalpazanlar da bunları kolayca taklit etmeye başlamışlardı. Fakat faiz kazancı insanları alıştırdı.

Kırım Savaşı sırasında da savaş ihtiyaçlarını karşılamak üzere, sadece orduların bulunduğu yerlerde geçerli olan, faizsiz “ordu kaimeleri” çıkarıldı. Bunlar 1857’de piyasadan çekildi. 1856’da piyasada 1 720 bin lira değerinde faizli kaime bulunuyordu (s. 27).

1860’da başlayarak piyasadaki kaimeleri kaldırmak için çeşitli yollar düşünülürken, 13 Aralık 1861’te İstanbul’da bir kriz patladı; altın fiyatı 400 kuruşa kadar çıktı ve kaimeler geçmez oldu. Dükkânlar kapanmıştı; herkes evine ekmek deposu yapıyor, sokaklarda ekmek kavgaları yaşanıyordu. İhtilalden korkanlar silah temin etmeye çalışıyordu. Hükümet ise zecri önlemler peşindeydi ve sokaklarda tellaller altını 160 kuruşun üstünde satanların tutuklanacağını bağırıyorlardı. İdare iaşe sağlayarak sükûnu zor güç temin edebildi. (s. 31). Ne var ki kaimelere olan inanç kökünden sarsılmıştı. Bu durumda Abdülaziz, Ocak 1862’te maaşları Mart ayına kadar dondurdu ve Fuat Paşa’yı da sadrazam yaparak mali işlerde mutlak yetkili hale getirdi. Bu sırada borç yekunu 20 milyon, bütçe açığı 5 milyon, tedavüldeki kaime miktarı da 10 milyon 350 bin lira idi. Durumu İngiltere’den % 6 faiz ile alınan 8 800 bin Osmanlı lirası tutarındaki borç kurtardı. Bu sayede 1862 13 Temmuz’unda, % 40 nakit % 60 eshamı cedid ödeme suretiyle kaimelerin likidasyonu işlemi başladı. Karar halkta bayram sevinci yarattı ve iki ay gibi kısa bir sürede yaklaşık 33,5 milyon kaime piyasadan çekildi. Herkes sultana dua ediyor, öğrenciler Eyüp Camiinde şükran namazları kılıyordu. 22 yıllık bir mali felakete böylece son verilmişti. (s. 32-33).

93 Harbi (1877) ve savaş masrafları ile ikinci bir kaime dalgası başladı. Banka ile komisyon ve % 1 tazminat üzerinden analşam aypıldıktan sonra 3 milyon liralık kaime çıkarılması kararlaştırıldı. Bunlar faizsiz olacak ve Bağdat, Basra, Hicaz, Yemen ve Trablusgarp dışında tüm eyaletlerde geçerli olacaktı. (s. 36). Almanya’dan modern baskı makinesi, Fransa’dan filigranlı kağıt ısmarlandı. Ne var ki Banka’nın şubeleri az olduğu ve yeterince tedavül sağlanamadığı için, bir hafta sonra İstanbul ve Galata sarrafları dükkânlarını kapadılar. Bu durumda ortalık karıştı; halk ve İslam dünyası yardıma çağrıldı; o da yeterli olmayınca 7 milyon lira değerinde daha kaime çıkarıldı. Bunu da 6 milyonluk yeni bir kaime dalgası izledi. Sonunda Banka aracılığıyla Londra’dan 5 milyon sterlin borç alındı ve sonra da kaimelerin kaldırılmasına karar verildi (1 Nisan 1878). Alınan borç için çıkarılan tahviller piyasada ilgi görmemiş, bütçeye ancak 2,6 milyon sterlin girdi. (s. 38-39). Sonunda, büyük zorluklar ve karışıklıklar arasında, kaimenin piyasadan çekilmesi 31 Ağustos 1882’ye kadar sürdü.

Birinci Dünya Savaşı ile de üçüncü kez kaime uygulaması başladı.

1914-15 mali yılında devlet bütçesi 34 milyon lira kadardı. Bunun yaklaşık 14 milyonu Düyunu Umumiye’ye gidiyor; kalan 20 milyon da devlete ayrılıyordu. Düyuna ödeme konusunda Enver Paşa ile Cavit Bey arasında anlaşmazlık çıktı. Enver savaş durumunda Düyun’a ödemenin yapılmamasını isterken, Cavit buna karşı çıkıyordu ve istifa etti. O görevi de İçişleri Bakanı Talat Paşa yüklendi. Banka’da en büyük hisseye sahip ve karşı cepheden İngiltere ve Fransa temsilcileri de yönetimden çıkarılarak yerlerine yerli idareciler kondu. Almanya’dan –savaşa katılma şartı ile- % 6 faizle beş milyon lira borç alındı. Masraflar giderek artıyordu. Sonunda Almanya’dan 150 milyon franklık borç alınarak (27 Mart 1915) karşılığında 6 583 bin liralık kaimeler çıkarıldı. Bunu da 9 599 bin liralık ikinci tertip kaimeler izledi. Bu böyle devam etti. Son (7. Tertip) kaimeler de Sultan Vahdettin zamanında Muvazeneyi Umumiye Kanununa göre 28 Mart 1918’de çıkarıldı (s. 53).

Kaimeler bir tedavül aracı olmaktan çok devletin iç borçlanma kâğıtlarıydı. Taşrada daha büyük bir kuşkuyla karşılanıyor, oradaki kaimeler İstanbul’a gidiyor, büyük değer kaybına uğruyordu. Ayrıca madeni bozuk paralarla ilgili yokluklara neden olup kriz yaratıyordu. İlkinde % 12,5 faiz ile cazip kılındı. Karşılıksız olarak yapılan ikinci uygulamada ise en çok kazanan Galata bankerleri oldu. Bunlar piyasayı dalgalandırıyor, dış bankalarla aracılık yaparak servetlerine servet katıyorlardı. Yabancılar Türkiye’de şubeler kurmaya başlayınca bu aracılar da önemini kaybetti. 

— ALİ AKYILDIZ; Anka’nın Sonbaharı; Osmanlı’da İktisadi Modernleşme ve Uluslararası Sermaye; İstanbul, İletişim Yayınları, 2005.

Yazar analizlerini demiryolları politikasına dayandırıyor. Yüksek lisans tezi İzmir-Aydın hattı (1856-1866) imiş; bu çalışma da bu konuda bir bölümle başlıyor.

İzmir 19. Yüzyıl ortalarında Osmanlı Devleti’nin en önemli limanlarından. İngiliz tüccarları İngiltere’den gelen malları Rum ve Ermeni komisyonculara devrediyor ve yine onlardan aldıkları malları da Liverpol’a yolluyor. İzmir ve çevresi ekonomik potansiyeli çok yüksek bir bölge. Pazarlanabilir ürünler: ipek, zeytin, üzüm, palamut, meyan kökü, tiftik, yapağı, afyon, kitle zamkı, mazı, balmumu, zeytinyağı, sünger, şarap, pamuk, kökboya, deri vb. (s. 16).

Bölgede nakliyat develer ve iki tekerlekli öküz veya manda arabaları ile yapılıyor; şehirlerarası ticarette de katırlar kullanılıyor. Bu maliyeti artırıyor; üstelik savaş zamanında devlet develere el de koyabiliyor. İzmir’le Aydın arasının da bu araçlarla dört gün sürmesi de bazı malların (sebze ve meyvelerin) bozulmasına yol açıyor. Bunlar demiryolunu gerekli kılan koşullar.

İmtiyaz istemi girişimi İzmir’deki yabancı tüccarlardan geliyor ve bir gurup adına hareket eden Robert Wilkin, 11 Temmuz 1856’da Osmanlı Hükümeti’ne başvuruyor. Bunu yaparken İngiliz büyük elçisini de hükümeti etkilemesi için yardıma çağırıyor. İmtiyaz 23 Eylül 1856 tarihli bir fermanla veriliyor. Elli yıllık ve şirketin Osmanlı kanun ve nizamlarına tabi bir şirket olmasını isteyen bir imtiyaz! (s. 17-18). Ayrıca güzergâh üzerinde bulunan devlet toprakları ve özel kişilere ait topraklar da istimlak edilerek şirkete devredilecek! Üstelik istimlâk fiyatları, şirket haberiyle artan fiyatlar değil de, eski fiyatlar olacak!

İnşaat, 22 Eylül 1857’de “büyük bir törenle” başlıyor (s. 27). İzmir’deki İngiliz Konsolosluğu’nun hazırladığı rapora göre hattın inşası 1860 ilkbaharından önce bitecekti. Fakat çeşitli nedenlerle bu süre uzuyor ve hat ancak 1 Temmuz 1866’da tamamlanıyor. Bu arada süreler de Hükümet tarafından, bir Ferman’da yazıldığı gibi, “şimdiye kadar taraf-ı Devlet-i Aliyye’den pek çok fedakârlık edilerek hitamı (sonu) kuvve-i karîbeye gelmiş (yakınlaşmış) olduğu için” hep uzatılıyor. (s. 34).

Osmanlı Devleti’nde ilk demiryolu hattı İskenderiye-Kahire hattı olarak bir İngiliz şirketi tarafından yapıldı. İmtiyazı, Mısır valisi Abbas Paşa, kendi başına vermiş ve bu da Hükümet’le arasında sorun yaratmıştı. Eylül 1851’de inşaatına başlanan hat, dört yıl sonra tamamlandı ve Ocak 1856’da işletmeye açıldı. (s. 42).

1869’da ise Rumeli demiryolları imtiyazı Avusturyalı bir banker olan Baron Hirsh’e verildi. Nafia Nazırı Davut Paşa’nın araya girmesiyle imtiyaz mukavelesi Şurayı Devlet’te görüşülmemiş, Cevdet Paşa’nın itirazına rağmen (Tezâkir, IV) oldu-bittiye getirilmişti. (s. 43).

İlk verilen demiryolu imtiyazları devletin ticari usuller hakkında bilgisizliği yüzünden hayli ağır şartlar ve istismara açık boşluklar ihtiva ediyordu. Hirsh bunları çok iyi kullanarak milyonlarca frank kâr etti ve Avrupa’nın sayılı zenginleri arasına girdi (Yerasimos, 1980, s. 432-433).

Demiryolları bölgelerinde tarımsal üretimin ticarete açılmasında ve çeşitlenmesinde büyük rol oynadılar. Özellikle 1861 Amerikan İç Savaşı Mısır’da olduğu gibi Ege bölgesinde de pamuk ekimini tetikledi. Burada ilkel usullerle ve kötü tohum kullanılarak yapılan ekimi modernleştirmek için Amerika’dan tohum getirilerek çiftçilere dağıtıldı. Aydın Demiryolu Şirketi’de bu destek kampanyasına katıldı ve modern usulleri öğretmek için bir derneğin kurulmasına ön ayak oldu. Ayrıca hükümet, devlet arazisinde pamuk ekeceklere bu arazinin bedava verileceğini, buradan beş yıl vergi alınmayacağını, gerekli araç ve gerecin de beş yıl boyunca gümrüksüz ithal edilebileceğini ilan etti. (s. 48). 

AKYILDIZ, ALİ; Sürgün Sefir Sadullah Paşa; İstanbul, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2011.

     Sadullah Paşa’nın hayatı, devlet hizmetleri ve dünya görüşü hakkında ayrıntılı bir çalışma. Ayrıca esere –birkaç istisna dışında- özel mektuplardan oluşan 66 tane de belge eklenmiş.

     Sadullah Paşa Yeni Osmanlılara yakın, ileri fikirli bir devlet adamı. 15 yaşında memuriyete başlıyor ve Tercüme Odası’ndan geçiyor. Fransızca, Farsça ve –daha az ölçüde- Almanca biliyor. Cevdet Paşa’nın maarif nazırlığı sırasında o da müsteşarlık yapıyor. 1 Eylül 1869 tarihli Maarif-i Umumiyye Nizamnamesi’ne yazdığı Esbab-ı Mucibe Layihası’nda mevcut eğitim sisteminin ağır bir eleştirisini yapıyor. (s. 264-270. Belge, 3). Fakat din farkı yüzünden gayrimüslim öğrenciler ilk derece tahsillerini kendi okullarında yapacaklar. Rüşdiye de öyle, ancak bunlarda –ister muhtelit ister müstakil olsunlar- “tedris olunacak ulum ve fen derslerinin hakk-ı nezareti hükümete ait” olacak; buna karşılık din dersleri de kendi dini makamları tarafından tayin edilecek. (s. 270).

     Reşid Paşa’ya -bazı eleştirilere rağmen- hayran. Onu devrinin büyük devlet adamları arasında görüyor. Sadullah Paşa, Sultan V. Murat’ın Mabeyn başkâtipliğini yapıyor. Berlin Kongresi’ne murahhas olarak katılıyor. Sonra da Viyana sefiri oluyor. Guizot ve Metternich’in Osmanlılarla ilgili görüşleri hakkında ilginç eleştirileri var. Guizot’nun Büyük Petro ile Reşid Paşa arasında yaptığı kıyaslamayı anlamsız buluyor. Ona göre Reşid Paşa zeki bir vezir, Petro ise “bağımsız karar alabilen cesur bir devlet adamı” (s. 238).  Metternich’in 1848’in özgürlükçü anlayışını anlayamayarak devrimin altında kalmasını eleştirmesi de çok ilginç. (s. 238). Ek belgeler arasında (s. 271; belge-4) Sadullah Paşa’nın, 24 Aralık 1876 tarihinde Midhat Paşa’ya Kanun-u Esasi ilanını tebrik için yolladığı mektup da var. Belli ki bu yönüyle Abdülhamid’in de güvenini kazanamıyor ve İstanbul’a dönebilmek için bütün çaba ve yalvarışlarına rağmen gurbette kalıyor ve ailesinden uzak, keder içinde hayatına son veriyor.