KEYDER, ÇAĞLAR

ANASAYFA

KEYDER, ÇAĞLAR; TABAK, FARUK (Der); Osmanlı’da Toprak Mülkiyeti ve Ticari Tarım; İstanbul, Tarih Vakfı – Yurt Yayınları; 1998.

Eserde Halik İnalcık; Gilles Veinstein; Çağlar Keyder; Huri İslamoğlu; Suraiya Faroqhi; Reşat Kasaba; Tosun Arıcanlı; Faruk Tabak; Dina Rizk Khoury ve Elena Frangakis-Syrett’in makaleleri bulunuyor. 

Yazıların ortak teması Osmanlı Devleti’nde 16. yüzyıl sonlarından itibaren başlayan “çiftlikleşme” sürecinin anlamı. Bu konuda en toparlayıcı yazıyı Gilles Veinstein yazmış.

***

Veinstein “Çiftlik Tartışması Üzerine” (s. 36-56) başlıklı yazısında bu araştırmalardaki genel bir model arayışını eleştiriyor. Yazara göre bu konuda üç yaklaşım var. 

1) Marksistler. Bunlar “çiftlikleşme”yi feodalizmden kapitalizme geçiş süreci içinde ele alıyorlar. Gandev’in kadı sicillerine dayanarak 18. yüzyılda Vidin bölgesindeki çiftliklerle ilgili araştırması buna örnek. (C. Gandev; L’Apparitions des rapports capitalistes dans l’économie rurale de la Bulgarie au cours du XVIII. siècle; Etudes Historiques, I, 1960, s. 207-220). Bu modelde eski feodal senyörlerin yerini şehirli kapitalist çiftçiler alıyor.  Köylüler proleter (valet de ferme) haline geliyorlar.

2) Birinciyle ortak noktaları olan bir yorum. Ticaretin gelişmesine ve Elbe’nin Doğu’sunda (Polonya ve Bohemya’da) gelişen “ikinci feodalite” sürecine öncelik veriyor. Buna göre Orta ve Batı Avrupa’nın mısır, darı, pirinç ve pamuk gibi mallara olan ihtiyacının artması, Osmanlı Devleti’nde de büyük toprak sahiplerini kârlarını artırmaya teşvik etmiş. 

Bu alanda ilk olarak, Balkan incelemeleri ile, Busch-Zantner yorum yapmış. Onu Stoianovich, Braudel ve Sadat izlemiş. F. Braudel şunu yazmış: “Tuna vilayetleri ile Polonya’da olduğu gibi Türkiye’de de tahıl üreticiliğinin çok büyük ölçekli bir ihracatla bağlantılanması, ilk zamanlardan başlayarak, Türkiye’de de gözlemlenen ‘ikinci serfliğe’ yol açtı” demektedir. (Akdeniz Dünyası, İngilizce çeviri, New Yor, Harper-Row 1972-1973, c. II, s. 725). Yazar 1950 ve 60’larda Wallerstein’in başı çektiği “çeverci” analizleri de bunun bir uzantısı olarak görüyor. Ve Türkiye’den bu tezin temsilcileri arasında Keyder, İslamoğlu ve Sunar’ı görüyor. 

3) Yazar üçüncü kategori olarak da “Osmanlıcı teori” dediği yorum türünü imliyor. Bunların kökeni Osmanlı vakanüvisleri ve düşünürlerine (Selaniki, Âli, Ayn-ı Âli, Koçi Bay, Sarı Mehmet Paşa) uzanıyor. Fakat bunlar çağdaş Osmanlı tarihçilerini de (İnalcık, Akdağ, Cvetkova, Özkaya) etkilemişler. “Bu teori olgunun sosyo-ekonomik doğası ve öneminden ziyade, ortaya çıkışıyla ilgilenir; bunu da kurumsal uzantılarını da hesaba katarak, tamamen iç etkenler bağlamında yapar. Çiftliğin doğuşu, geleneksel olarak belli koşullar altında aynı zamanda hem çift olarak reayaya, hem de timar olarak devlet görevlilerine verilen miri arazini, yeni yeni belirmekte olan özel kişiler tabakasının elinde büyük özel mülklere ya da yarı-mülklere dönüşmesine tekabül eder” (s. 38).

Veinstein’ın kendisi genellemeler karşı. Mevcut araştırmalar arasında bir gezinti yaparak, genel bir tren olmadığını, çiftliklerin farklı yerlerde farklı şekillerde ortaya çıktıklarını sergiliyor.

***

Suraiya Faroqhi, incelemesinde tereke defterine dayanarak “Edremit âyânından Müridzade Hacı Mehmed Ağa’nın siyasi ve ekonomik faaliyetleri”ni ele alıyor (s. 82-100). Amacı, “bir âyânın güç ve servetin siyasi ve ekonomik kaynaklarını nasıl dengelemiş olabileceğini” göstermek. Bu şekilde Müridzade mümkün olduğu kadar servetini artırmaya çalışıyor. Asıl alanı zeytinyağı. İç pazara dönük bir üretici. Ek olarak tahıl üretimi de (4239 dönüm) yapıyor ve bol bol da borç veriyor. Borçların büyük kısmı küçük ölçekte. % 47,8’i (32 vaka) bin kuruşa kadar. % 26,9’u (18 vaka) 1000-5000 kuruş arası; 15 000-20 000 arası 2; 20 binden fazla da 3 vaka var. Büyük borçlar riskli ve siyasilere veriliyor. Bunlar her an sürülebilir ya da azledilebilir. Nitekim en büyük borçlulardan Valizade Süleyman Ağa böyle bir akıbete uğruyor. Ağanın (tahıl dışı) serveti (691 529 kuruş) yarı yarıya alacakları (333 884 krş) ve zeytin ağaçları (288 045) ile satılmamış zeytinyağı arasında bölünüyor. Edremit ve çevresi tereke kayıtlarına göre 1820-1940 arasında yapısal olarak değişmemiş; hep refah içinde bir bölge olarak kalmış.

Müridzade en büyük ayanlara -örneğin bir Tepedelenli, Cabbarzade ya da Karaosmanoğlu’na göre-  göre mütevazi bir güç ve servete sahip. Kaderini geleneksel siyasal yapı belirliyor. Merkezi devlet modern bir orduya sahip olmamasına rağmen, müsadereler sayesinde ayanlar üzerindeki hakimiyetini sürdürüyor. Müridzade’nin akıbeti de buna uygun oluyor. Ölümünden sonra oğluna servetinin ancak küçük bir kısmı veriliyor. Yani o da sonunda müsadere kurbanı oluyor.

***

Elena Frangakis-Syrett ise makalesinde (s. 101-118) 18. yüzyılın ikinci yarısında “İzmir’de pamuk ve Kumaş Ticareti”ni inceliyor. Bu bölgede küçük toprak mülkiyeti yaygın, fakat büyük toprak ağaları da var. Bu dönemde İzmir’in Fransa’ya yaptığı ihracatın toplam değeri içinde pamuğun yeri % 30 ile % 59 arasında değişiyor. 1788 ile 1820 arasında bu ihracat üçe katlanarak 70 bin balyaya ulaşıyor. En büyük pamuk üreticisi ve yönetici Karaosmanoğlu’nun yaşadığı Kırkağaç, İzmir’e her yıl yirmi beş bin balya ikinci kalite pamuk yolluyor. Karaosmanoğlu son derece nüfuzlu; devlete hizmetlerinin karşılığı olarak çok büyük araziler elde etmiş. Buraları –batılı kaynaklara göre- “olağanüstü derecede iyi bir idareci” ve “fazla zalim olmayan ve tüm köylüleri koruyan biri” olarak yönetiyor. (s. 109). Yine de rakipleri Araboğulları ile birlikte ürünlerinin fiyatını artırmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. 18. yüzyılda para tağşişinin müzmin hale gelmesi agio muamelelerini ve tefeciliği besliyordu.

Karaosmanoğlu’nun Ortakçılarının büyük bir kısmı da Rum köylüler. “Ortakçıların büyük kısmı 1770’lerden itibaren Mora ile Ege Adaları’ndan gelerek Karaosmanoğlu’nun topraklarına yerleşen ve pamuk yetiştiren Rum göçmenlerdi. 19. Yüzyılın başlarına gelindiğinde Kasaba civarına ve İzmir’i çevreleyen bölgeye 3000 Rum çiftçi yerleşmişti” (s. 108).

Pamuk ihracatı esas olarak Güney Fransa’daki tekstil imalatçılarının ihtiyacını karşılıyor; fakat bunlar pamuk tekeline hiçbir zaman sahip olamıyorlar. 18 sonları 19. yüzyıl başlarında İsviçre ve Almanya da –ya doğrudan doğruya ya da Hollanda aracılığı ile- İzmir’den pamuk almaya başlıyorlar. İhracatta ki büyüme bu dönemdeki İzmir ve limanının nasıl hızla büyüdüğünün de işareti.

İngilizler Amerika’dan da pamuk ithal ediyor. 1793’te çırçır makinesinin icadı bu ithalatı artırıyor.

19. yüzyılda âyânın gücünün yok edilmesi küçük mülk sahipliğini daha da yaygın hale getirdi. Büyük toprak sahipleri de vardı, fakat küçük mülk sahipleri daha verimli olan Mısır ve (Amerikan tohumundan) pamuk ekimi için gerekli emek gücünü bulamıyorlardı. Ayrıca ağa zulmü İzmir çevresindeki köy ve nahiyelerden köylülerin kaçarak şehre akın etmelerine de yol açıyordu

Batı Avrupalılar yerel üreticilerle alış verişlerinde 17. yüzyılda aracı kullanmıyorlardı. 18. yüzyılda, özellikle de Fransız Devrimi’nden sonra siyasi karmaşa ve Napolyon savaşları Fransa üstünlüğünü sarstı ve Yahudi, özellikle de Rum tüccarların aracılıkta ön plana çıkmalarına olanak sağladı. Rumlar, Hollanda’nın liberal politikalarından yararlanarak 1750’den itibaren Amsterdam’da ticaret büroları kurmuş, oradan İzmir’deki Rum tüccarlara Hollanda kumaşı göndermeye başlamışlardı. 1780’lerde de bunu tekel haline getirdiler. (s. 117). Rumların avantajı Anadolu iç pazarını iyi tanımaları idi. Onlar da kendi (Rum) aracıları sayesinde bu pazara nüfuz ediyorlardı. 1838 Ticaret Anlaşmasından sonra İngilizler de bu fiili durumu kabul zorunda kaldılar. Bu onların gücünü de artırdı. “Rum tüccarlar ister kendi hesaplarına, ister İngilizlerin aracıları olarak çalışsınlar ürünü hasattan önce satın alarak eskisine göre çok daha fazla spekülasyon yapıyorlardı. (s. 118).

Pamuk ve kumaş ticareti İzmir’in büyümesinde ve aracı gurupların ortaya çıkmasında rol oynadı. Fakat bu gelişme üretim ilişkilerinin değişmesine yol açmadı. (s. 118).

***

Reşat Kasaba’nın konusu ise Batı Anadolu’da Göçmen Emeği (1750-1850).(s. 119-127).

Yazar bu konunun inceleme başlıkları arasında yer almadığını belirtiyor; oysa örneğin 1860’ta İngiliz elçisi Aydın eyaletinde yaşayan 991 700 kişiden 110 bininin göçmen olduğunu “tahmin etmiş”. Bu göçmen işçiler adalardan geldikleri gibi Doğu Anadolu’dan bile geliyorlar. Böyle uzaklardan da gelmiş olmaları ekonominin dünya ekonomisi ile bütünleşmesinin -bugüne kadar göz ardı edilen- bir işareti imiş!

Göçmenler arasında büyük gurubu Lazlar ve Kürtler teşkil ediyormuş! Aralarında kalifiye işçi ve teknisyenler de var. Bunlar Batı Anadolu demiryollarının yapımında istihdam edilmişler. Göçmen işçiler üretim ilişkilerinde değişime neden olmuyorlar. Yerleşmeleri için bunlara toprak da veriliyor. “Küçük köylü tarımını daha da yaygınlaştırdıkları” söylenebilir. “Bu insanlar ancak kısmen mülksüzleşmiş oldukları için Batı Anadolu tarımına, kendi koşullarını dayatarak ve oldukça yüksek ücretler karşılığında geldiler. (s. 123). Bu yazıda da Karaosmanoğlu ailesi hakkında bilgiler var. Ailenin “muhtemel” gerileme tarihi olarak, II. Mahmut’un Karaosmanoğlu Hüseyin’in ölümü üzerine yöreden olmayan birini muhassıl ve mütesellim yaptığı 1813 yılı veriliyor.

Napolyon savaşları nedeniyle bölgeden çekilen Fransız tüccarların yarattığı boşluğu yerel tüccarlar dolduruyor ve bunlar bankacılığın gelişmediği bir bölgede köylülerin bankacıları da oluyorlar. Bu bağlantı tüccarlara, köylülere neyi nasıl ekecekleri konusunda baskı yapmaları için kolaylık sağlıyor. Daha önceki dönemde bir kısım köylü devlet temsilcilerinin baskıları yüzünden oradan kaçıyor ve bu da ekimde kısıtlanmaya yol açıyordu. Oysa “18. yüzyıl sonrasında dolaşımda olan işgücü hem ürün miktarının katlanmasında hem de tarım alanlarının genişlemesinde belirleyici oldu” (s. 127).

***

Dina Rizk Khoury de Musul Eyaleti ile ilgili bir araştırma yapmış: Ticari Tarımın Musul Eyaletine Girişi ve Köylülük üzerindeki etkileri (s. 160-161).

Yazar, Batı’daki kapitalist gelişmenin kapitalizm öncesi toplumlardaki dönüştürücü etkilerini Musul örneğinde inceliyor. Bu eyalette bu süreç 18. Yüzyılın son çeyreğinde belirtilerini göstermeye başlamış. Bu belirtiler toprağın giderek özelleşmesi ve tarımda ticaretin de başlaması imiş. Yazar bunu da dış olmaktan çok iç faktörlere atfediyor. (s. 161). Özellikle de Musul’u 108 yıl (1726-1834), aralıksız yerel bir ailenin (Celili ailesi) yönetmesi. Dış faktör olarak da çevredeki ticari etkinliklerin yoğunlaşması vurgulanıyor.

Celililer valilik makamını ellerinde bulunduruyor ve bu yolla has topraklardan bir kısmını malikane haline getirmişler. Musul’un hinterlandındaki en verimli köyleri de kendi özel mülkleri yapmışlar. Şehirli eşrah yavaş yavaş köylüleri kendine bağlıyor. Musul’un büyük ticaret yollarının kavşağında olması da bu vilayetin gelişme potansiyelini artırıyordu. Basra’dan gelen Hint malları (Hint pamuğu, baharat, kahve, şeker), şehrin içinden geçen kervanlarla Bağdad, Diyarbakır, İstanbul ve Halep’e gönderiliyor.

Topraklar bostan, arazi ve mezra olmak üzere üç ad altında ekiliyor. Yönlendirici, köylüyü de kontrol eden eşraf. Köylünün ortak mülkiyeti de giderek elden çıkıyor ve köylü emekçi hale geliyor. Ne var ki bağımlılık mekanizması kiracılık yoluyla gerçekleşiyor. 

Celililer egemen oldukları dönem boyunca Katolikliğin yayılmasını teşvik ediyorlar. Amaçları bunları Diyarbakır pispokosluğundan bağımsız kılmak ve onlara ödenen cizyeden kurtarmaktı. Bu, Katolikleri şehirli eşrafa daha çok bağlıyor. Diyarbakır’da yaşayan ve Musul Hıristiyanlarından sorumlu olan Yakubi Patriği, Celilizade Mehmet Paşa’ya yazdığı bir mektupta köylülerin Katolikliği seçmesinden şikayet ediyordu; hatta bunlardan bir papazı aforoz etmişti. (s. 176-177).

Musul eyaletinde ticari tarımın gelişmesi tarımda kapitalizmin gelişmesine yol açmadı. Bunun nedeni refahları siyasal konumlarına bağlı olan toprak sahiplerinin durumlarının sallantıda olmasıydı. “İdeolojik boyut, artığa el konulması sürecinde belirleyici olmayı sürdürdü. Bu da köylü ile toprak sahibi arasında patronaja dayalı ekonomi dışı ilişkilerin devam etmesini mümkün kıldı” (s. 179).

***

Suriye hakkında da bir inceleme var. Linda Schilcher tarafından yazılmış ve “Geç Osmanlı Suriye’sinde Tahıl Ekonomisi ve Büyük Ölçekli Ticarileşme Sorunu” başlığını taşıyor. (s. 181-205).

Suriye tahıl ülkesi; 19. Yüzyılda tahılı bırakıp pamuk ekimine başlayan Mısır’ın aksine devamlı tahıl üretiyor. Suriye’de eski bir söz “Suriye’de her şeyin başı buğdaydır” (fi el-Şam, külli şai’in minel kamh” dermiş. (s. 182). Tahıl üretimi 1830’larda 500 bin ton civarında tahmin edilirken, 1914-15’te 1.300 bin tonu buluyor (s. 181). Suriye’nin nüfusu da 19. yüzyılda kabaca 1-1,5 milyondan 2, 7 milyona çıkıyor. (Bkz. Roger Owen, The Middle East and the World Economy, 1800-1914; Londra, Methuen, 1981).

Şehrin içine yakın çevrede (iç halka) sulu tarım, daha uzaklarda (dış halka) ise kuru tarım yapılıyor. Dış halka köylüleri merkeze uzak oldukları için vergi yükünden de kaçabiliyorlar. Ağalar, beyler, aşiret reisleri, müteşebbisler ve devlet köylüyü kontrol etme ve artığa el koyma kavgası içinde. Ağalar da beylere benziyor; tek fark beylerin paşa aileleri ve memluklarla akrabalık bağları kurmuş olmaları. Bunların şehir politikasında aktif bir rolleri var. Aralarından, başka bölgelerde olduğu gibi, güçlü aileler de çıkıyor. Azm ailesi bunların en önemlilerinden biri.

Hizip ve ekimi kontrol kavgaları 1831 ve 1860 ayaklanmalarına yol açıyor. Köylüler, bedeviler ve dağlılar ile dayanışma halinde oldukları için devamlı bir direnç yeteneği gösteriyorlar. 1830’da eyaleti işgal eden Mehmet Ali Paşa, Mısır’da uyguladığı tekel sistemini burada da uygulamaya çalışmış, fakat başaramamış.

Devlet siyaseti ise, dışarıdan gelenlere toprak vererek (iskan politikası) ve  hizipler arasında ittifaklar sağlayarak denge kurmaya çalışıyor. Örneğin Cezayir’in işgaline karşı savaştıktan sonra kaçarak Suriye’ye gelen Abdülkadir el-Cezayiri’ye Şam’ın güneybatısında “pek çok araziler” veriliyor. (s. 187). Bazen de Güney Suriyeli Dürzilere ve orta Suriyeli İsmaililere, ya da Rus işgalinden kaçan Çerkeslere olduğu gibi “tüm bir etnik guruba” toprak veriyor. 1875’e gelindiğinde hala varlığını sürdüren Azm ailesine mensup şehirli (iç halka) tüccar ve ulema ile yeni tarımsal meta üreticileri arasındaki (gönülsüz) ittifakı da devlet destekliyor. (s. 187). Bir kısım hizip dışı eşraf ise Avrupalı tüccarların desteği ile Suriye’yi Avrupa ve Amerika nüfuzuna açmak için Azm ailesini çökertmeye çalışıyor. Meydani ailesi güçlü bir rakip aile olarak ortaya çıkıyor.

Kırım Savaşı tahıl dış ticaretinde patlama yaratıyor. 1858 Arazi kanunnamesinin giderek uygulanması ile de devletin miri arazilerin özelleşmesine verdiği destek sistematik hale geliyor. Batılılar da bunu “modernleşme” olarak destekliyorlar. Fakat Suriye’de de üretim ilişkilerinde köklü bir değişim olmuyor. Siyasi kontrol ve artığa el koyma hep Pazar ekonomisi ilişkilerinin önüne geçiyor. Bir kısım yatırımcı plantasyon tipi üretim için büyük mülkler oluşturuyorlar. “Bu topraklar büyük plantasyonlar olarak veya putting-out üretim tarzı çerçevesinde sömürülmeye devam edilebilirdi. Ancak Osmanlı dönemi boyunca bu trendin boyutları sınırlı kalmıştır” (s. 202).