AUTHEMAN, ANDRÉ

AUTHEMAN, ANDRÉ; The Imperial Ottoman Bank; İstanbul, Osmanlı Bankası y. 2002.

Yazar 1923 doğumlu. Hukuk ve Ekonomi eğitimi gördükten sonra, 1947’de Osmanlı Bankası’na giriyor. 1948-1958 yılları arasında Osmanlı Bankası’nın Doğu bölgesinde (Türkiye, Suriye ve Lübnan), 1959’dan sonra Paris’te çalıştı. 1975-1986 yılları arasında Daha sonra da Danışma Kurulu üyesi olarak görev yaptı.1996’da, “Comité pour l’histoire économique et financière de la France” için, La Banque Impériale Ottomane (Kuruluşundan 1924’e Osmanlı Bankası’nın Tarihi) adlı eseri yayınlandı.

Esere kendisi de Osmanlı son dönemi hakkında değerli bir çalışma yapmış  Jacques Thobie eseri özetleyen bir önsöz yazmış; önce onu özetliyorum.

Thobie çalışmayı övdükten sonra, “Autheman’ın yaklaşımı çok geniş, diyor, bizlere Banka’nın en eski günlerinden (1856; burada Osmanlı Bankası hakkında bazı değerli bilgiler veriliyor) 1924’te imzalanan ve Banka’yı sıradan bir banka haline getiren  anlaşmaya kadar tarihini anlatıyor”. (s. 9). “Yabancı (İngiliz ve Fransız) sermaye tarafından kurulan banka, aynı zamanda İmparatorluğun merkez bankası niteliğindeydi ve Mısır’da koloniyal, İstanbul’da proto-koloniyal oldu” (s. 9). Banka yönetiminin, bir yandan kârı azamileştirmeye çalışırken, öte yandan da hissedarların, İngiltere ve Fransa’nın ve Osmanlı yöneticilerinin beklentilerini uzlaştırmak gibi nazik bir görevi de vardı. Eserin asıl incelediği finans-kâr stratejisi 1895’te bir sert darbe (hard knock) aldı. Birincisi kârlar Osmanlı Hazinesi’yle yapılan işlemlerden ve de artan mevduatla yapılan ticari operasyonlardan geldi. Üstelik artan kârlar, 20. yüzyıla giriş yıllarında, planlı olmaktan çok bazı sanayi girişimlerine bağlı rastlantısal kârlar oluyor. Bu süreçte Banka’nın Merkez Bankası olma statüsünden doğan kârları azalıyor ve Banka’nın üç boyutlu karakteri teyit ediliyor: Hükümet, mevduat ve ticaret bankası.

Eser ayrıca Banka’nın iştiraklarını (Portfolio’sunun bir kısmını) yöneten Franco Swiss Finance Company ve Eastern Finance Company hakkında bilgiler veriyor; bu bağlamda Kont Vitali (“ki bir ‘loyal service provider’ olmaktan çok fazlaydı”) tarafından yönetilen “Devlet  demiryolları ve nafia otoritesi” de aydınlanıyor. (s. 10). Bunlara ek olarak yazar Banka’nın (Londra’nın av alanı) Mısır’da, hep ayaklanma riski altındaki Balkan ülkelerinde (özellikle Romanya ve Franco-Serb Bank) ve Ortadoğu’da da Suriye ve Lübnan’da bulunan şubeleri hakkında bilgi veriyor.

Banka 1864’te General Ottoman Empire Company’nin kuruluşu ile Galata bankerlerini de çıkar birliği içine sokmuş ve vahşi rekabeti önlemişti; fakat 1888’de Deutsche Bank’ın oyuna girişi ilişkileri altüst etti. Yine de Banka arşivlerin zikretmediği 1894 Zürih ve Paris anlaşmalarına kadar Alman sermaye çevreleriyle iyi geçinmeye çalıştı. Thobie’ye göre bu konuda en gerçekçi bilgiler olmalı; fakat Autheman kendi sunuş yazısında Londra arşivlerinin büyük kısmının (mostly) kaybolduğunu söylüyor. Yazar daha çok Fransız arşivlerinden yararlanmış ve eserinin Osmanlı son döneminin sadece finans ilişkilerine değil, diğer taraflarına da ışık tutacağını ifade ediyor.

ESER: Fuad Paşa 1862’de sadrazam olarak ilk imparatorluk bütçesini Abdülaziz’e sunarken “mali bütçe 1854 ve 55 yıllarında bozuldu” diyor. (s. 17). Daha önce mali dengeyi % 90 oranında kabaca eşit değerde üç vergi dilimi sağlıyordu: 1) Aşar, 2) Mülk vergisi, 3) Gümrük ve dolaysız vergiler. Bunlara ek olarak da gayrimüslimlere konan cizye ve Mısır, Sırbistan, Eflak ve Buğdan vergileri alınıyor. (s. 18). Devlet geliri nezaretler aralarında paylaşılıyor ve vezirler paylarını dilediği gibi sarf ediyor; ek masraflar çıkınca da Hazine’den istiyorlar ve genellikle olduğu gibi bu reddedilince, “sergi” ve tahvil çıkarıyorlar. Fransa’da Eski Rejim’de durum buna benziyordu. 1844’de mali reform ile altın ve gümüş ikilisine dayanan (1/15,0909 oranı) sistem tahkim ediliyor. O sırada piyasada dört türlü para dolaşımda: 1) Reform öncesinde basılan altın ve gümüş paralar; 2) II. Mahmut zamanında basılan “suspect” altılık (altı kuruş), beşlik (beş kuruş) ve metelik (1 ve ½ kuruş); bunlar asli değerlerine göre çok yüksek değerde işlem görüyor; 3) Kağıt para: Kaime-i mutebere-i nakdiye. Bunlar ilk kez 1839-40’ta 16 milyon kuruşluk çıkarıldı. 1841’de piyasada 160 milyona yükseldi. Sekiz yıllık ve % 8 faizli devlet tahvili şeklindeydiler. Sonra faiz % 6’ya indirildi. Elle yapıldıkları için bol miktarda taklit edildi. Kırım savaşı sırasında artan harcamaları karşılamak için daha çok  çıkarıldı. 4) Yabancı paralar: İngiliz altın lirası (Sovereign); Fransız Napolyon’u; Avusturya düka ve (gümüş) Thaler’i (Maria Theresas); Hint ve İran paraları vb. Kuruş olarak değerleri eyaletlere göre değişiyor. Örneğin altın lira Beyrut’ta 137, Yafa’da 142, Edirne’de 121 kuruş! Bunlar arasındaki spekülatif işlemlere “Agio” adı veriliyor. Para birliği 1916’ya kadar sağlanamadı. (s. 19-20).

Hükümet 1847 yılında para ayarını sağlamak için Galata’dan iki bankerle anlaşıyor: Baltazzi ve Alléon. Bunlar bir banka kurarak (Banque de Contantinople) hükümete 130 milyon kuruş avans verecekler; fakat sermayeleri de olmadığı için de yurt dışından borçlanacaklar. Ne var ki Avrupa’da 1848 krizi bankayı sarsıyor ve sonunda bankerler 1852’de  iflas ediyorlar. (s. 20). İngiliz Pound’u bu durumda 150 kuruşa kadar yükseliyor ve hükümet de bu kez Trouvé-Chauvel adlı Fransız finansçıya 100 milyon franklık bir banka (Banque Nationale de Turquie) kurduruyor. Banka tamamen Osmanlı Hükümeti kontrolü altında olacak ve demir yolu yapımına, kanallara, madenciliğe, tarıma vb yatırım yapacak! Ne var ki 27 Ekim 1853’te patlak veren Kırım Savaşı planları alt üst ediyor ve dış borç gerekiyor. 1854’te Londra’da Dent, Palmer & Co şirketinden 34 yıl vadeli (nominal) 3 milyon Pound elde ediliyor ve Mısır irsaliyesi karşılık gösteriliyor. Fakat komisyon ve harcamalardan sonra Hükümet’in eline sadece 2 286 285 Pound geçiyor. (s. 21). Oysa 1853-1856 arası bütçe açığı 8,5 milyon pounda çıkıyor ve bu durumda 1855’de Fransa ve İngiltere garantisi ile Rothschild’lere –Mısır irsaliyesi ile İzmir ve Suriye gümrükleri karşılık gösterilerek- 42 yıl vadeli 5 milyon Pound daha borçlanarak bir rahatlık sağlıyor. Garantör devletler Osmanlı başkentine Marquis de Ploeuc ve Lord Hobart’ı mali durumu incelesinler diye yolluyorlar. Bunlar sırasıyla Osmanlı Bankası’nın genel müdürleri olacaklardır. (s. 21). Bu temelde Hazine yeniden ve çok miktarda “kaime”ler piyasaya sürüyor. Alléon’un savaş sonunda Banker Pereire’ye yolladığı nota göre piyasada 480 milyon kuruşluk kaime var; bunlarda 180 milyonu % 6 faizli, gerisi faizsiz. Autheman’a göre döneme ait başka bir kaynak rakamın çok daha fazla olduğunu gösteriyormuş! Yani savaş sonunda Osmanlı maliyesinin durumu berbat idi.

Osmanlı Bankasının Kuruluşu: 1856 Islahat Fermanı’nın 24 ve 25’inci maddeleri devletin finans ve reformu için yeni kurumlar ve fonlar yaratacağını ve bu amaçla Avrupa ilim ve fenninden yararlanılacağını söylüyordu. Yerli olanaklar bu konuda yetersiz ve yabancı sermayeye baş vurmak kaçınılmaz oluyor. İki yıl önce kamuoyu buna şiddetle karşı iken –Fransız Bankası Crédit Mobilier’in bir raporuna göre- hava çok değişmiş; artık herkes istiyormuş! (s. 22).

Ali Paşa 2 Mayıs 1855’te Sadrazam oluyor. Ürkek (shy) bir insan; hep dürüstlük şöhretine halel gelecek diye korkuyor; mali konularda söz Hariciye Nazırı Fuad Paşa’ya kalıyor. Önlerine üç proje sürülüyor: 1) Rothschild projesi; 2) Pereire biraderlerin (Credit Mobilier) projesi; 3) Parlamento üyesi Austen Henry Layard öncülüğünde Londra bankerleri ve Glyn’in Mills & Co Bankası projesi (s. 23). Bu sonuncu grup Lord Clarendon (Dışişleri Bakanı) ve Canning’in güvenini kazanarak Osmanlı Bankası’nı (“The Ottoman Bank”) kuruyor. 11 Şubat 1856’da 500 bin sterlin (2 milyona kadar artabilir) sermaye ile ve İngiliz kanunlarına bağlı olarak kuruluyor. (s. 26). Mısır hariç tüm Osmanlı topraklarında işlem (mevduat, iskonto, ticareti destekleme vb) yapabilir. Fakat asıl kazancını devlete, yerel idarelere ve yöneticilere verilen borçlar sağlıyor.  Temmuz 1856’da Sultan’ın ödeneğine (list civil) 20 milyon kuruş borç veriliyor (s. 29). Kur dalgalanmaları büyümeyi önleyen faktörler arasında. 1861 mali krizi esnasında sterlin 280 kuruşa kadar çıkıyor. 1862 reformu ile 121’e iniyor. (s. 30). Daha önce de kaime değerlerinin düşüşü ve sterlinin 186 kuruşa kadar çıkması 1858 borçlanması ile durdurulmuş ve kuruş 149’a kadar indirilmişti. (s. 30).

Banka’ya asıl tehdit Galata bankerlerinden ve İzmir Rum tüccarlarından geliyor. Bunlar Banka’yı kendilerine rakip olarak görüyor ve her türlü araçla büyümesini önlemeye çalışıyorlar. Londra’da aleyhinde risaleler bile çıkarıyorlar. Yazar bunları “enemies of reforms” olarak niteliyor; çünkü yabancı sermayenin girişi “one of the elements of reform” idi. (s. 32).

1857-1862 Osmanlı maliyesi: 1854-55 dış borçları yetmedi, Hükümet 1857’de 75 milyon kuruş da iç borçlanmaya gitti. Tedavüldeki kaime miktarı 600 milyon kuruşu geçti ve kaime değeri çok düştü. 5 milyon sterlin de Dent, Palmer & Co’dan borç alındı; fakat 1859 sonlarında Hükümet’in elinde hala 70 milyon kuruşluk kaime vardı. Galata bankerlerinden de bazen % 20’yi bulan oranlarda faizle bor alınıyordu. 1856 ile 1861 arasında dokuz kez sadrazam değişikliği yapıldı. 1860’ Osmanlı borç yekûnu 774 milyon frankı bulmuştu. (s. 33). Yeni borçlanmalar, İngiltere, elçisi Sir Henry Bulwer aracılığıyla Osmanlı Maliyesi üzerinde kontrol önerisinde bulunduğu için mümkün olmadı. Osmanlılar bunu “unacceptable” buldular. Bu kez Paris’e başvuruldu. Rotschild’ler ve Pereira yanaşmayınca “ikinci sınıf” bir banker olan Mirès (6 milyon frank komisyonla) devreye girdi. Operasyon felaketle ve Mirès’in tutuklanması ile sona erdi. (Emile Zola’nın L’Argent romanına ilham kaynağı oldu) (s. 34). Çıkan krizde birçok Galata bankeri de iflas ettiler. Bu arada Marsilya’ya da -borçları ödemek için- çok miktarda gümüş kuruş, hatta mücevher aktı. Sterlinin değeri de Mayıs 1861’de 200 kuruşu geçti. (s. 34). Fransa ve İngiltere harekete geçtiler. İngiltere Lord Hobart’ı (Foster ile) yolladı. Fransa’da Banque de France da Mirès’in çıkarlarını tasfiye etti ve böylece Osmanlı Hükümeti 32 milyon frank (“yields of subscriptions for the loan”) toplayabildi. Fakat bu miktar kaimeleri tasfiye için çok yetersizdi. Aksine Lübnan krizi yeni kaime basılmasını zorunlu kıldı. 12 Aralık 1861’de kriz zirvesine ulaştı ve kaimeler 2/3’ten fazla değer kaybetti. 1 Haziran’da Abdülaziz tahta geçmişti; bu işleri daha iyi bilen Fuad Paşa’yı sadrazam yaptı. Reformlar onun zamanında yapıldı. Paşa 1862-63 mali yılı için ilk kez düzgün-denk (hatta 98 milyon kuruş fazla verecek) bir bütçe sundu. Vergi toplamada ıslahat, tütün ve tuza konan tekeller, gümrük vergilerinde artışlar ve çeşitli kalemlerde tasarruf bunu sağlamıştı. (s. 35-36). 1860-61 krizinin çözülmesi, Hobart-Foster misyonunun başarısı ve Fuad Paşa’nın sadrazam olması Osmanlı Devleti lehine bir hava yaratmıştı. (s. 39). 1862 Temmuz’unda başlayan kaime operasyonu Ekim’de tamamlandı: Piyasadan 998 milyon kuruş çekildi; % 40 metal para basılarak, % 60’ı da konsolide borç tahvilleri ile karşılandı. (s. 40). Fuad Paşa İngiliz-Fransız rekabetini bağdaştırmaya ve Fransa’nın girişimde “cömertce” temsil edilmesini istiyor.

Banka’nın kuruluş şartları: A) Banka 67,5 milyon Frank (2,7 milyon pound) sermaye ile kuruluyor. Bu sermaye beşer yüz franklık (20 pound) 135 bin hisseye ayrılıyor. İngiltere 80 bin, Fransa 50 bin, Osmanlı Hükümeti de 5 bin hisseye sahip. B) Osmanlı Bankası ilga ediliyor; örgütü, müşterileri, varlıkları yeni bankaya katılıyor. Bu arada Paris’te “beklenmedik rakip” Charles Lafitte’in gelişi işleri karıştırıyor. Fuad etrafında tutarlı bir destekçi grup oluşturamıyor. Pereira’lar karşı. Fuad Paşa, Banka’nın finans misyonu ötesinde ticareti de geliştirmesini ve ülke gelirlerini artırmasını bekliyor. Tam anlaşmaya varılmadan, 3 Ocak 1863’te Fuad Paşa istifa zorunda kalıyor. Abdülaziz Fuad Paşa’nın planına karşı çıkması ve Banka’nın “banknot çıkarması konusunda başka bir sözcük duymak istememesi” bu istifanın nedeni! (s. 41).  Yusuf Kamil Paşa sadrazam oluyor. İmtiyaz anlaşması 27 Ocak’ta imzalanıyor; Sultan da 4 Şubat’ta bir fermanla tasdik ediyor. (s. 44). Buna göre Banka otuz yıl boyunca Devlet adına banknot çıkarabilecek; her türlü banka işlemi yapabilecek, ayrıca üçüncü şahıslar adına alım-satım işlemleri yapabilecek; İstanbul’da bütün hazine operasyonlarından sorumlu olacak, bunun dışında İzmir, Selanik,  Beyrut ve Trabzon’da da kendisine tahsis edilen gelirleri toplamak için bu hakkı kullanabilecek; % 1 komisyonla İmparatorluğun iç ve dış borçlarını ödeyebilecek ve her türlü vergiden muaf olacak! (s. 44-45). Kasım 1862’de kurucularının rızası ile Osmanlı Bankası’nın varlıkları (10 Nisan 1863’ten itibaren kullanılmak üzere) yeni bankaya (Bank-ı Osmanî-i Şâhane) devredildi. Karşılık olarak da hisse senetleri verildi. İlk Başkan Marquis de Ploeuc oldu, iki de yardımcısı var. Bunları da 20-25 kişilik bir Komite seçiyor. Yarısı İngiliz yarısı Fransız olan, Paris ve Londra’da oturan bu kişiler “en geniş yetkilerle” donatılmış.. Banka örgütlenmeyi tamamlayıp fiilen çalışmaya 1 Haziran 1863’te başladı: Tam da Fuad Paşa’nın yeniden sadrazam olduğu gün ! (s. 47).

Bölüm 3: Başlangıç yılları..

Banka 1865, borç anlaşmasından itibaren her yıl devletin borç faizlerini öder hale gelmişti. (Du Velay; s. 269; Vakanüvis Ahmed Lutfi’nin “deyni deyn ile ifa etmek” dediği durum. T.T.). 1866 Prusya-Avusturya Savaşı, iktisadi kriz ve Girit ayaklanması durumu çok sarstı. Aynı yıl 5 Haziran’da Fuad Paşa azledildi; Mehmed Rüşdi Paşa sadrazam oldu. Onunla işbirliği pazarlığı yapılmadı. Camondo & Cie ve Société Générale ile birlikte ya da tek başına 1. 447 000 lira avans verildi. M. Rüşdi Paşa Banka’ya “içinde bulunduğumuz bu güç koşullarda bizlere yardımını esirgememesi” dolayısıyla duyduğu minnettarlığı iletti. Kısa bir süre sonra da -11 Şubat 1867’de- yerini Ali Paşa’ya terk etti. (s. 54). 16 Haziran 1864’te hissedarlar genel kurulunda Başkan William Clay Batı ile ilişkilerde işbirliği için bağlantı ve tecrübelerinin yerli finansçıları “the most fitting instrument” haile getirdiğini söylemişti. (s. 65).

1867’de Pereira Kardeşlerin iflası ve Banka’nın Crédit Mobilier ile bağlarının kopması verdiği kredileri sınırladı. Üstüne 1870 Savaşı’nın etkileri eklendi. Yine de Banka 1869 yılında o tarihe kadar en yüksek kâr oranına (314 000 sterlin) ulaşmıştı. Bu artış tamamen Hazine’ye verilen avanslar sayesinde sağlanmıştı. (s. 68).

1870 Alman-Fransız savaşı bankayı sarstı; arkadan gelen –Pera’da 6000 hanenin yandığı- yangın tuz biber oldu. Ancak barış gelince işler yoluna girdi. 1870’te Banka reorganizasyon işlemine de başlamıştı. Ertesi yıl Hobart Başkanlıktan ayrıldı; yerine yıllarca Türkiye’de çalışmış olan Morgan H. Foster geldi. Haziran 1872’de Banka’nın toplam 175 çalışanı vardı; bunlardan 82’si İstanbul’daydı. Ücretler çok düşük tutuluyor, çalışanlar 18. yüzyıl İngiliz şirketlerinin –örneğin India Company’nin- yaptığı gibi “make profit in business”e teşvik ediliyordu. Sonra staf sayısı arttı. İstanbul’da çalışan sayısı 1875’te 116’ya çıkmıştı. (s. 70-71).

Banka 1873 krizinden etkilenmedi. Aksine kârını artırdı. Bütün olarak gayri safi kârı yarım milyon sterling poundu geçmişti. Yine de bu ilk dönem Banka’nın beklentilerine yanıt vermedi; fakat artık Banka “Osmanlı İmparatorluğu’nun finansal hayatının kalbine sıkı bir şekilde yerleşmişti. (s. 71).

Bölüm 4: Osmanlı Bankası Devletin haznedarı oluyor!

Bu yerleşme Banka’ya yeni bir statü verilmesi ile oldu. 1873 krizi borçlanma girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açmıştı. 1874 Ocak ayında Chairman Bruce görüşmeler yapmak üzere Londra’dan gelmişti. Sadrazam Mehmet Rüştü Paşa, Banka’da bir Hazine Ödemeler Ofisi açılmasını telkin etti. 15 Şubat 1874’te Sadrazam olan Hüseyin Avni Paşa da bu fikre asıldı ve Nisan 1874’te de İç Gelirler Müdürü (eski Maliye Nazırı) Sadık Paşa Paris’e giderek oradan bazı önerilerle döndü. Bütün bunların sonucu olarak 18 Mayıs 1874’te yeni statü imzalandı. Buna göre Banka, sermayesini (yarısı ödenmiş) 10 milyon pound artırarak Hükümetin “tek finans ajansı” haline geliyordu ve anlaşma süresi 20 yıl olarak saptanmıştı. Banka tüm işlemler üzerinden % 075, çıkarılan Hazine bonoları üzerinden de % 1 komisyon alacaktı. (s. 74). Yetki ve sorumlulukları artan Banka eyalet merkezlerinde ve diğer bazı büyük şehirlerde şubeler açacaktı. Rus ve Avusturya hükümetleri bu gelişmelere öfkelenmiş ve karşı çıkmışlardı. Sadık Bey, mektubunda nominal faizi % 3 kabul ediyor, bunun % 5 fazlasını (% 8) öneriyordu. Bu Banka’yı ne de Osmanlı Hükümetini hoşnut etti; Sadık Paşa ortada kaldı, öneri reddedildi. Paşa, Avusturya-Osmanlı Bankası ile birleşmeyi de önermişti. 

Avusturya-Osmanlı Bankası 1871’de Viyana’da kurulmuş ve açtığı şube ile Galata finans kuruluşları içinde önemli bir yere sahip olmuştu. 1873 demiryolu borçlanmasına da % 20 oranında katılmıştı. Fakat Osmanlı Hazine kağıtlarına yüklü yatırım yaptığı için 1873 krizinden de çok kötü etkilenmişti. Osmanlı Hükümeti bunları bile bile 6 Haziran 1874’te birleşme anlaşmasını imzaladı. Anlaşma ile ortadan kalkan bankaya 100 bin hisse veriliyor ve idare kurulunda onlara birkaç yer tahsis ediliyordu. Böylece Baron Rotschild ve Credit Anstalt’ın bir temsilcisi idare kuruluna girdiler (s. 77). 

18 Mayıs 1874 anlaşması bir kısım Osmanlı ricali arasında bir teslimiyet duygusu yaratmış çok olumsuz karşılanmıştı. (s. 80). Yerel otoriteler de tüm mali yetkileri kaybediyoruz korkusu içinde direniyorlardı. Daha sonra, 28 Aralık 1874’te Osmanlılar lehine değişiklikler yapıldı. Bu kez de Banka’dan sert bir direniş geldi ve sonunda  17 Şubat 1875’te kompromiye gidildi. Banka yeni şubeler tasarısını gerçekleştirememişti. Sadece Bursa, Edirne ve Rusçuk’ta şube, Şam’da da bir alt-şube açılmıştı. Özellikle Edirne ve Rusçuk buğday ihracatı merkezleri idi. Bu iş kârlı görünmüyordu. Hüseyin Avni Paşa 25 Nisan 1875’te azledildi. Yerine gelen Ahmet İzzet Paşa da ancak Ağustos’a kadar dayanabildi. Onun yerini de Mahmut Nedim Paşa aldı. Yıl sonuna doğru Bosna Hersek’teki ayaklanmalar ise mali durumu daha da kötüleştirmişti.

Bölüm 5: Osmanlı borcu ve Rus Savaşı..

1874-75 bütçesi, Banka’ya göre, 5,7 milyon lira açık veriyor. Harcamaların 12,2 milyonu borç faizlerine gidiyor; bu, gelirlerin yarısından fazla! (s. 85). Ad valorem % 8 olarak alınan gümrük vergileri artırılmak isteniyor; yabancı devletler şiddetle karşı çıkıyorlar. Oysa borç her yıl hızla artıyor. Mahmut Nedim Paşa, 1876 başında, “benden öncekilerden hiçbirinin Sultana söylemeye cesaret edemediği gerçeği” kabul ediyor. Temmuz 24’te, o yıl kötü bir mahsul alan Hersek’te halk vergi mültezimlerine karşı ayaklanıyor. 6 Ekim’de borç moratoryumu ilan ediliyor: Beş yıl boyunca tüm borçların kuponlarının yarısı para olarak ödenecek, diğer yarısı da % 5 faizli bonolarla.. Kıyamet kopuyor. (s. 87). Oysa Banka yaklaşan krizi hiç görememiş! Son ana kadar Komite Hükümete “solid confidence” beslemiş.(s. 87). Mahmut Nedim borcun 11 milyon liraya yükseldiğini itiraf ediyor. Galata iş adamlarından ve Banka’nın İstanbul kurulu üyesi Edward, herkesin reformdan söz ettiği bir sırada, 25 Ocak 1876’da Paris Kuruluna yolladığı bir notta, durumu şöyle anlatıyor: “Asıl reform edilmesi gereken şey -herkesin söylediği gibi- emperyal saray, yani bizzat sultandır. O, finans ve idareyi kontrol edip, nazırları keyfine göre seçtikçe ve nazırlar sadece ona karşı sorumlu kaldıkça reformların kalıcı olacağına kimse inanmayacaktır”. Altı gün sonra da (31 Ocak) şunları yazıyor: “Ali ve Fuat paşaların aksine, Mahmut Nedim Paşa dört buçuk yıl boyunca Sultanın, daha önceki hiçbir sadrazamın hoş görmeyeceği şekilde, otorite kullanmasına müsaade etti. Nazır ve yüksek memurların defalarca tayin ve azil yetkisi sultanın ellerine geçti. Bu da hükümetteki türdeşliği ortadan kaldırdı ve Mahmut’u kabinede kendisine açıkça karşı olan ve planlarını bozmaya çalışan nazırlardan kurtulma gücünden yoksun bıraktı” (s. 88-89).

Ödeme için yapılan planlarda 1854 ve 1871 borçlanmaları için Mısır irsaliyesi, 1858 ve 1862 borçlanmaları için de gümrük vergileri karşılık gösterilmişti. Şubat 1876’sa da İstanbullu bir finansçı olan Scoloudi (tüm borçları % 6 faizle birleştirip bir iltizam şirketine devretmeyi öngören) bir plan hazırladı. (s. 90). Sultan da buna olumlu bakıyordu. 8 Mayıs’ta hakkında bir uzlaşma oluşmuştu, fakat üç gün sonra Mahmut Nedim azledildi ve yerine Mehmet Rüştü Paşa geldi, Scoloudi planı da reddedildi. Zaten Hersek ayaklanması giderek Bosnalılara, Bulgarlara ve Sırp ve Karadağlılara da bulaşmıştı. 30 Mayıs 1876’da da Sultan aziz tahttan indirildi.

Nisan 1876’da, ayaklanmalar ortamında, Devlet asker-sivil memurlarına maaşlarını ödeyemez hale gelmişti. Yıl sonunda yeniden kaime ihracına karar verildi. Aslında emisyon hakkı Banka’ya aitti; fakat Sadrazam Mehmet Rüştü Paşa ondan yanıt bile beklemeden bu işi Maliye nazırına havale etti. Önce 2 milyon kuruşluk emisyon yapıldı; bunu 1877’de tutarı 13 milyonu bulan iki emisyon daha izledi ve başlangıçta 113-115 kuruş, bir altın lira iken, sonunda bu oran 240 kuruş = 1 altına kadar düştü. (s. 92).

3 Mart 1878 Ayastefanos Anlaşması ile Osmanlı Devleti Sırbistan, Karadağ, Romanya’nın bağımsızlığını tanıyor, Bulgaristan da özerl oluyordu. Rusya’ya da savaş tazminatı olarak 300 milyon Ruble (44 630 000 lira) ödenecekti; ayrıca Rusya Tuna civarında ve Kafkaslarda topraklar da elde ediyordu (s. 97). Bu ağır şartlara, özellikle tazminata Osmanlı Bankası da itiraz etmiş tazminatın Osmanlıların alacaklıları tarafından ödenmesini talep etmişti. 13 Temmuz 1878’de imzalanan Berlin Anlaşması şartları Osmanlılar lehine hafifletiyordu. Bulgaristan’a vergi koyuyor, Doğu Rumeli gelirlerinin bir kısmını Osmanlı borçlarına tahsis ediyordu. Ayrıca Sırbistan, Karadağ ve Romanya da bu borçlara ortak edildi. Bulgaristan’a verilmiş olan Balkan dağları güneyindeki topraklar tekrar Osmanlılara geçiyor, Doğu Rumeli de özerk oluyordu. 44,6 milyon liralık tazminat da 35,1 milyon liraya indi. Bu arada İngiltere de, Sultan hesabına idare etmek üzere (!), Kıbrıs’ı işgal ediyordu. (s. 98).

22 Kasım 1879 Konvansiyonu borç ödemeleri için bir mekanizma kurdu: Osmanlı Bankası ve bazı Galata bankaları bir “sendika” (“Altı dolaylı Vergi Yönetimi”)  teşkil edecekler ve bazı dolaylı vergilerin on yıllık iltizamı bunlara verildiği gibi, tuz ve tütün tekellerini yönetmek de bu sendikaya veriliyordu. İltizamı verilen dolaylı vergiler, pul resmi, İstanbul’un alkollü içkiler ve balıkçılık vergileri ve dört eyaletin de ipek öşürü idi. (s. 101). Fransa ve İngiltere bunu hiç de iyi karşılamadılar. Onlara göre  bu işte bankacılar kazanıyor, gerçek alacaklılar (tahvil sahipleri) kaybediyordu. Salisbury, elçi Layard aracılığıyla, Mart 1880’de kararı protesto etti ve buna Fransa da katıldı. Fakat Osmanlı Bankası, savunmasında önemli olanın borçların tahkimi olduğunu söylüyordu ve bu Banka ile diğer Galata bankaları Hükümet üzerinde o kadar etkili idilerdi ki, Avrupa’nın yapabileceği bir şey yoktu (s. 101-102).  

Sendika bu koşullarda çalışmaya başladı ve kısa zamanda ajanları tüm ülkeye yayılan 5 bin kişilik bir kadro kurdu. Buna rağmen yeni idare beklediği rakamlara ulaşamadı ve Sendika nihai çözüme ulaşma yolunda ancak bir aşama teşkil etti.

Muharrem Kararnamesi

Berlin Konferansı ile Almanya, Doğu Sorunu’na çarpıcı bir giriş yapmıştı ve Abdülhamit de bundan yararlanma oradan bir uzman heyeti istemişti ve Temmuz ayı içinde 13 danışman da gelmekte gecikmedi. Bu arada finans ilişkileri de gelişiyor ve Banka’da çok önemli bir rol oynayan Kurul Sekreteri Fransız Théodore Berger Alman elçisini ziyaret ediyor ve verimli bir işbirliğini başlatıyordu. Amaç, Almanya’nın Türkiye’de artan gücünü Banka lehine kullanmaktı. Bu da Banka’nın, Almanya’ya Alsace-Lorraine’i kaybetmiş Fransa’dan bağımsız olduğunun bir işareti idi. (s. 103).

Abdülhamit borç işinin bir an önce düzene bağlanmasını istiyordu ve bu yüzden Sendika’nın ilk mali yılının sonu bile beklenmeden, Hükümet, alacaklı temsilcilerini adil bir çözüm için toplantıya çağrıldı. Toplantı 13 Eylül 1881’de İstanbul’da başladı. Yazar bu toplantı Osmanlı Bankası’nı doğrudan ilzam etmediği (“not directly involved”) için üzerinde durmuyoruz diyor! Üç ay sonra da Sultan nihai anlaşmayı 20 Aralık 1881’de imzaladı. Bu tarih 29 Muharrem 1299’a tekabül ettiği için anlaşma “Muharrem kararnamesi” olarak adlandırıldı (s. 105). Anlaşma için şu değerlendirme yapılıyor: “Düzenleme, kamusal borcun çok büyük bir ölçekte yeniden yapılandırılmasının en eski örneklerinden biridir. Koşullar çok farklı olsa da, egemen bir devletin taahhütlerini yerine getirememesi ve alacaklılarının kabul zorunda kaldığı fedakârlıklar bugün de son derece geçerli. Osmanlı İmparatorluğun durumunda, sorunlar bugünkü gibi ödemeler dengesi krizinden değil, bütçe yapısından doğuyordu. Alacaklılar açısından ise, asıl söz konusu olan bireylerdi; bankalar göreli olarak mütevazi ölçüde angaje olmuşlardı” (s. 106).

Osmanlı Bankası bankacılık dışında bir takım iş alanlarına da girdi. Bunların başında Tütün Rejisi geliyordu. Bunun dışında Avrupa ve kısmen de Asya demiryolunda hisseler aldı.

Reji Şirketi 

Reji Şirketi 4,4 milyon liralık bir sermaye ile kurulmuştu ve 200 bin hisseden oluşuyordu. Banka bunlardan % 73,75’ni sattı, portfoliosunda sadece % 12’sini tuttu. Şirket 1 Nisan 1884’te, 30 yıllığına, İmparatorluğun her yerinde tütün tekelini elde ediyordu. Düyun’a her yıl 750 bin lira ödemek zorundaydı. Ödenmiş sermaye üzerinden % 8 faiz çıkarıldıktan sonra kalan kâr da hisselerine göre Şirket, Devlet ve Düyun arasında paylaşılacaktı (s. 116). Şirket ancak 1887-88 yılından itibaren kârlı olmaya başladı ve bu, Birinci Savaş’ın çıkmasına kadar devam etti.

Şirket kârlılığını artırmak için her türlü önlemi alıyordu. Özellikle tütün ekimine elverişli bölgelerde (Karadeniz ve Ege kıyıları, Makedonya) bu ekimi teşvik ediyordu. Ayrıca küçük işletmeleri büyüterek daha verimli kılmak da hedefleri arasındaydı. Tütün ekimi tamamen serbestti ve küçük işletmeleri kontrol zordu. Ne var ki Hükümet bunun köylüde “agitation”a yol açmasından korkuyordu. Şirket köylüye, elde edilecek ürün karşılığında, faizsiz kredi veriyor, ürünü de pazarlıkla satın alarak depolarda topluyordu. Sigara imali de Samsun, İzmir, Halep ve Selanik şehirlerinde toplanmıştı. (s. 117).

Tütün Rejisi, tombak ayrıcalığını da almıştı. İran’ın tömbekisi ithal ediliyordu. 1891’de 5 milyon frank sermaye ile kurulmuştu; bu, 1896’da 12,5 milyon franka çıkarıldı.

Reji İdaresi, 40 yıl etkinlik gösterdikten sonra, 1925’te Cumhuriyet Hükümeti tarafından ilga edildi. (s. 117).

Osmanlı Bankası’nın başka bir etkinlik alanı da demiryolları oldu. Devlet bu konuda Baron Hirsch’in Doğulu Demiryolu Kumpanyası’da 1869’da ayrıcalık vermişti; fakat askeri durum inşaatı engelliyordu. Hirsh ile Hükümet karşılıklı taleplerde bulunuyor, araları giderek açılıyordu. Bu durumda Hirsch Banka ile görüştü ve 1882’de işi Banka ve Concortium ortaklarına bırakmaya hazır olduğunu söyledi. Tasarının tamamlanması Avusturya-Macaristan ağı ile bağlantı kurmaya yönelikti; bu da, Avusturya’nın yayılmacı hedeflerinden korkan Hükümet’i ürkütüyordu. Tercihi Haydarpaşa-Ankara hattından yanaydı. Avusturya’nın ısrarıyla sınunda anlaşma Şubat 1885’te imzalandı. Rumeli Demiryolları İnşaat Kumpanyası’nı 30 milyon franklık bir sermaye ile kurulmuştu. Bunun 20 milyonu Banka ile ortaklarına (Bleichröder; Banque de Paris et des Pays Bas; Société Générale ve Frankfurt’ta Bethmann Brothers) aitti (s. 119). Fakat Avusturya ile anlaşmazlık devam etti. Demiryolu inşaatı işi Banka’nın Deutsche Bank ile ilişki kurmasına da yol açtı. Banka, siyasi nedenlerle Düyun’la müzakerelere Deutsche Bank’ın da katılmasını istiyordu. O da buna gönüllüydü. Deutsche Bank kurucularından Georg von Siemens, Paris temsilcisi Théodore Berger’e şunları yazmıştı: “Osmanlı Bankası çıkarları ile bizimkiler Türkiye’de yan yana çalışmamıza müsaade etmiyor, çünkü buna Osmanlı Hükümeti itiraz edebilir. Fakat bu, orada giriştiğimiz işlerde birbirimizi desteklemeyi ve ülkeyi gitgide daha kârlı kılmak amacıyla Osmanlı itibarını artırma hususunda çabalarımızı birleştirmemizi engellemez”. Burada söz konusu olan konsorsiyum, Siemens’in deyimiyle (8 Temmuz, 1890) “paralel pazar ilkesi” idi. (s. 121).

Asya Türkiyesi Demiryolları..

Aslında Konsorsiyum’un önceliği bu olsa da, teknik planda bu iş daha büyük zorluklarla karşı karşıyaydı. Mesafeler de büyüktü (Marmara denizinden Bağdad’a 1800 km) ve bu yüzden de büyük sermaye gerekiyordu. Hatların geçeceği arazinin bir kısmı da çöl ya da çok az gelişmiş idi. Bunlara rağmen ya da bu nedenlerle Osmanlı Devleti –Küçük Asya’yı kalkındırmak için- projeyi çok destekliyordu. Daha 1875 Ağustos’unda Abdülaziz, Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’yı bu işe başlamakla görevlendirmişti. Karışıklıklar ve Sultan’ın halli ve savaş bunu önledi. Sonra tasarıyı Abdülhamit üstlendi ve ilk etap olarak, 92 km’lik mütevazi bir proje olan Haydarpaşa-İzmit hattı Devlet tarafından yapıldı (s. 122).

Sultan ve Osmanlı Hükümeti bu hattın Ankara’ya bağlanmasını da çok arzu ediyor. Oysa Banka ve ortaklarının gözü daha çok Suriye’de.  Şam 200 bin nüfusuyla refahı artan bir bölge. Yine de Anadolu için Devletle ilişkilerde Hirsch’den çok daha iyi koşullar elde ediliyor. Hirsch’in aldığı km garantisi riskli. Krizler ve bütçe açıkları ödemeleri aksatabilir. Bunun yerine, garanti olarak, hattın geçtiği yerleşim merkezlerindeki aşar vergisi Düyun idaresi tarafından toplanacak. Sadrazam Mehmet Kamil Paşa fermanı Nisan 1888’de sağlıyor. Fakat devreye  Deutsche Bank giriyor (“forceful entry”) (s. 125) ve daha önce Hirsch’in şirketi (Oriental Railway Compagny) ile Haydarpaşa-İzmit hattını satın almış olan Banka Ankara hattı nı da alıyor.

Osmanlı Bankası üzgün değil; gözü Suriye ve Bağdad hattında. Théodore Berger, ortaklarına “Hükümet’in çok istediği İzmit-Ankara hattı inşasının stratejik nedenlerle zor, kârlılığının da belirsiz olduğunu; Deutsche Bank bu işle uğraşırken, kendilerinin de sahilleri Anadolu ve Suriye’nin verimli topraklarına bağlayacak, yapımı daha kolay ve daha kârlı hatlara zaman ayıracaklarını ” açıklıyor. (s. 125, 2 Ekim, 1888). Bu arada Beyrut Limanı kurucularından (1888) ve Beyrut Gazı’nın da hissedarlarından (1877) oluyor. Fakat bu sonuncu girişim 1899’da zararla kapatılıyor.

1880’ler Osmanlı ekonomisi için durgunluk yılları oluyor; Avrupa Türkiye’sini Avusturya’ya bağlayacak hat çok yavaş ilerliyor. 1890-94 yılları ise çok verimli (expansion) dönem oluyor.

Osmanlı Bankası 1892’de de Selanik-İstanbul hattının imtiyazını alıyor. Bunu özellikle Abdülhamit stratejik nedenlerle istiyor. Banka ise başlangıçta  gönülsüzdü. Bölge zengin olsa da askeri riskler kendisini ürkütüyor. Fakat bölgeyi tamamen Deutsche Bank’a bırakmamak için, sırf finans çıkarlar umuduyla bunu kabul etti. Hat 511 km idi ve km başına 15 bin frank garanti alınıyordu; bunu da hattın geçtiği yerlerden alınacak aşar vergisi karşılayacaktı. Hat, Kont Vitali’ye ait ve Banka’ya ortak bir şirket olan Régie Générale des Chemins de Fer et des Travaux Public tarafından yapılacaktı. İnşaat 1 Nisan 1896’da tamamladı ve 1897’de de Yunanlılara karşı çabuk bir zafer kazanılmasında etkin oldu. (s. 140-141).

Banka notlarına göre Abdülhamit, İmparator Wilhelm’e Bağdam imtiyazını 1898 Ekim ayında, “sözlü olarak” verdi. Osmanlı Bankası’da buna ortak olma yolları aramaya başlamıştı. Almanlarla temaslar 5 ve 6 Mayıs’ta Berlin’de yapılan toplantıda anlaşma (% 60 Alman, % 40 Fransız hissesi) ile sona erdi. “Böylece başlangıçta tamamen Alman olan Bağdad girişimi, Alman yönetimi altında ve güçlü de bir Fransız iştirakı içeren uluslararası bir girişime dönüştü”. (Almanlar ve Fransızlar, daha sonraki bir anlaşmaya göre, bir kısım hisselerini -aynı oranlarda- başka ülkelere devrebileceklerdi). (s. 197).

1908’de “Hürriyetin İlanı” Banka’yı ürkütmedi, Aksine Tıp öğrencileri, “Hürriyet, eşitlik ve kardeşlik” pankartı ile Galata’daki Banka’nın önünden geçerken, Genel Müdür Deffès kapının önüne çıktı ve “kalabalık tarafından hararetle alkışlandı”. (s. 214).