DURAND DE FONTMAGNE

ANASAYFA

DURAND DE FONTMAGNE, La Baronne; Un Séjour á L’Ambassade de France á Constantinople sous le II. Empire; Paris, 1902.

Eylül 1856, Tarabya:

Türklerin temizliği övülüyor. Fakat Fransa’ya XIV. Louis yönetiminin başlarında giren çatal bıçak Osmanlılara yeni giriyor. (s. 51)

Eski kıyafetler müzesini gezen yazar onu “çok eğlenceli” bulmuş. Özellikle yeniçeri kıyafetleri dikkatini çekmiş. “Bilmiyorum ünlü bıyıklarını abarttılar mı? Fakat korkunç bir görünümleri var.” (s. 54)

“Mareşal Pelissier M. Thouvenel’e demiş ki ‘Paris’ten gelen emirleri dinleseymiş Kırım’da hiçbir şey yapamazmış. Eğer onları dikkate alsa Sivastopol da alınamazmış!” (s. 62)

Türk askerlerin cesareti ve tahammül gücü övülüyor. Cennete gitme umutları bunlarda rol oynuyor. (s. 65-66) Kırım Savaşı sırasında tifüs salgını yüzünden çok insan ölüyor. Yazara göre sadece İstanbul’da 50 000 Fransız öldü. (s. 68) İngilizlerde çok daha az ölü var. Fransa’nın levazım hizmetleri çok kötü işliyor.

Ekim 1856

Bu sırada İstanbul’da iki tane yetenekli ressam var. Bunlardan birincisi Charles Labbé. Sultan için güzel tablolar yaptı. İkincisi de genç bir Marsilyalı: M. Fabius Brest. Brets “çok ince bir fırçayla İstanbul’un ve Boğaz’ın güzel köşelerini yakalıyor ve mutlu bir şekilde ifade ediyor.” (s. 81)

6 Kasım 1856:

Reşit Paşa 15 gündür iktidara dönmüş. İngiliz gazeteler elçilerinin geri çekilmesinden söz ediyorlar. “Türkiye nankör; biz onu kendisine batan Rus dikeninden kurtardık!” diyorlar. (s. 103)

Yazar İstanbul ile Constantinople’u ayırıyor. Constantinople üç mahalle: Pera, Tophane ve Galata. Buralarda Türkçe çok az konuşuluyor. Pera’ya elçilikler hakim. “Kabul etmek lazım ki İstanbul’da en küçük artistik, estetik ya da bilimsel heyecan uyandıracak hiçbir şey yok: ne konserler, ne sergiler, ne konferanslar. Sadece kimsenin gitmediği bir İtalyan tiyatrosu!” (s. 121)

Türkler her zaman çok hoşgörülü oldular. (s. 124)

Halı pazarı. Yazar Bursa, İran ve Kürt halılarını övüyor. Şark halıları Louis XIV zamanında lüks idiler. Beaucaire fuarları zamanında ithal edildiklerine dair işaretler var.  Kısa bir süre önce çok aranmaya başladılar. (s. 132)

Yazar yangınlar hakkında bilgiler veriyor. (s. 141-145) “Görünüşe göre yangınlar Türkleri koşturan tek olay!” (s. 142)

“İstanbul’da dilenci çok az; hiçbir yerde sefalet izi yok!” (s. 225)

Ermeniler övülüyor. (s. 269) Türk kadınları (chap. XIII). “İstanbul’da polis çok az. Gerçekte insan orada Paris’te olduğundan daha çok emniyette!” (s. 305)

“Yurt dışında en çok uygarlaşmış görünenler ülkeye her zamankinden daha Türk olarak dönüyorlar.” (s. 305)

— Eserin çevirisi: Kırım Harbi Sonrasında İstanbul; Tercüman Yayınları, İstanbul, 1977.

XVI. Louis devrinde Fransa’nın İstanbul sefiri olan Vicomte de Saint-Priest şöyle diyordu: “Biz aslında tercümanlarımızın katipliğini yapıyoruz; zira yazılarımızı onların bize söylediklerine uygun olarak yazmak zorundayız.” (s. 40)

“Fransız sefaretinde en sık görülen Türkler Dışişleri Bakanı Ali Paşa ile Fuat Paşa’ydı… Reşid Paşa ise İngiliz tesirinin sembolü idi.” ” (s.45) Kendisi Türkçe öğrenmek istediğini söyleyince Madam Butazzi ve Karatheodory “Türkçe’yi ne yapacaksınız? Yunanca öğrenin! diyorlar.(s.141)

Fenerli Rumlar övülüyorlar. “Bugün bile hala ‘Fenerli’ diye anılmanın ayrı bir değeri ve şanı var.” (s. 164) “İstanbul’daki Ermeniler, Yedikule ile eski Teodosyüs limanı civarında oturuyorlar. Beyoğlu’nda, Galata’da ve birkaç semtte daha Ermenilere rastlanıyor. Heryerde dükkanları ve iş yerleri var. Her kervanda, her çarşıda, her sanayi kuruluşunda Ermeniler var. Türklerin Ermenileri Rumlara tercih etmelerine sebep Ermenilerin daha zengin ve daha güven verici olmaları. Çarşıların bekçilikleri ve kontrolü de Ermenilere veriliyormış. Yüksek mevkide bulunan Türklerin en büyük yardımcısı da Ermeniler oluyormuş.” (s. 229) Daha sonra da övgüler. “Kazanca düşkün olmakla beraber, dürüstlükten ayrılmıyorlar.” (s. 230) Kölelik sistemi Batı’da anlaşılandan çık farklı. Afrika’dan getirilenler bunun dışında. Orta halli ailelerde bile bir, iki köle bulunuyor. (s.245)