BLACKWOOD’S MAGAZİNE

BLACKWOOD’S MAGAZİNE; Eylül 1906, Sayı: MXCI;

Abdulhamid, Sultan and Khalif,  And the Pan-Islamic Movement. (Anonim)

“Tarih bir gün Abdülhamid’i çağımızın en çarpıcı kişiliklerinden biri ve belki de, belli sınırlar içinde, büyük kafalarından (master-minds) bir olarak kabul edecek!” (s. 291)

Abdülhamid, cismani sultan olarak küçülmüş topraklarını telafi etmek için Halifeliği (Emir’ül Müminin) ön plana çıkardı. Kanunu Esasi’yi de bir süre “kişisel çıkarları için perde olarak” kullandı. (s. 292)

Babıali’nin hiçbir önemi kalmadı; bir “polite fiction”den pek fazla bir şey ifade etmiyordu. Her şey Yıldız’dan idare ediliyor: “Mutlak despotizm”. Sultanın kendisi de “Yıldız’ın duvarları arasında kendi ölümcül (morbid) korkularının esiri olmuştu.” Tunuslu Hayreddin Paşa’yı sadrazam yapınca eski bürokrasi itiraz etti; fakat sultan ulusallık değil, “en iyi Muhammedcilik var” dedi. (s. 293) “Türklerden çok Suriyeliler ve Çerkezler, Kürtler ve Araplar ve Arnavutlar Yıldız Sarayı’nın iltimaslı sakinleri, Sultanın (Master’s Mind’ın) güvenilir sırdaşları oldular.” (s. 293)

Farklı ırkları topluyor ve onların da milliyetçilik yapmalarına fırsat vermiyor. Bedirhan’ın tüm aşiretini böyle yok etti.

Yazı çok büyük bir küçümseme, hatta nefretle kaleme alınmış.

Abdülhamid tam bir gavur kırımcısı (exterminator). Kırımdan sonra tamamen “çocukça bir gösteriş politikası” izlendi. Sonra Bosna Hersek ve Bulgar zulümleri geldi. Abdülhamid’in panislamizminin bel kemiği Kâbe. “Sultan hiçbir yerde gücünü diplomasi ve kuvvetle sağlamlaştırmak için Arabistan’da olduğu kadar çalışmadı. Bir aşireti öbürüne karşı kullandı. Hicaz’ı bir ordu birliğinin karargahı yaptı. Son yirmi yıl içinde bu birlikten 200 000 er Güney Arabistan çöllerinde heba oldular” (s. 297) (Bunda Arap gerillasının vahşi yöntemleri kadar kötü iklim de rol oynadı).

Hicaz Demiryolu: 1881’de gelen Goltz Paşa en kolay bunu kabul ettirdi. Oysa yol politikasını Mithat Paşa’nın reform partisi Tuna’da başlatmıştı. Fakat bunlar Rus Ordusu’nun Bulgaristan’a girmesine yaramıştı.

Abdülhamid sonra da Anadolu ve Bağdad imtiyazlarını verdi. Bütün sistemi “Kutsal Yerler”e bağlamak amacı güdüyor. (s. 298)

“Şam’dan Mekke ve Medine’ye uzanan (pratik olarak çöl demiryolu) finansal açıdan Alman sermayesine cazip değildi ve Sultan bu inşaatı kendi hesabına yapmak zorundaydı.” Almanlar plan ve nezarette yardımcı oldular. Şam-Medine hattı yarıya kadar geldi. Emek gücünün büyük kısmı Türk birlikleriydi. İnşaat kısımlarını soyma potansiyeli taşıyan Bedevilere bol bol para dağıtıldı. Hattın etrafında, kendilerini destekleyecek bir şeyler yetiştirilebilen her yere de Çerkes kolonileri yerleştirildi. (s. 298)

Sultan çok zengin; masrafların önemli bir kısmını ödüyor. Ayrıca tüm İslam alemine para yollamaları için çağrıda bulunuyor. “Ender olarak bir demiryolunun reklamı bu kadar yapıldı.” Sonuç şu: Kendi halkı ısdırap içindeyken Sultanın demiryolu hattı tebaasından çok uzaktaki Müslümanlar için popüler oldu. İran’ı zayıflattı. Japon zaferi bile panislamistlerin propaganda aracı oldu.

1904 İngiliz-Fransız anlaşması İngilizlerin Mısır’dan çekilmeyeceğini ortaya koyunca nasyonalist hareket Türk yanlısı oldu. Oysa 1880-81 Mısır nasyonalizmi çok anti-Türk idi. 1881’de Yıldız’da Hindistan’a yollanmak üzere İslam gazetesi yayınlandı. (s. 303) Son yirmi yıl içinde Hintli Müslümanlarda da Sultanın prestiji çok arttı. (s. 302) makale hep panislamizmin tehlikelerini anlatıyor. Sonunda Prens Sabahattin’in Edwin Grey’e bir mektubu zikrediliyor. Prens “Panislamizm efsane değil” demiş. Bu Türklerle Hıristiyanları bölüyormuş. Almanya destekliyor. Hıristiyanlar Batı uygarlığına daha yatkınlar. (s. 307)

BLACKWOOD’S  MAGAZİNE, Ekim 1906. Sayı: MXCII. (SİYONİZM)

İstanbul başlıklı, imzasız bir başyazıda Türklerle Japonlar arasında ilginç bir karşılaştırma yapılıyor. “Japonlar ölüme, Türkler de hayata önem vermiyorlar” Sonuç olarak da ikisi de “cesaretle” ölüyorlar; fakat Japonlar hayata sarılıyor, Türkler ise ölene kadar her şeyi “kısmet”e bağlıyor. S. 489.

Aynı derginin Aralık 1906 (sayı: MXCIV) sayısında C. R. Ronder imzalı ve The Zionists başlıklı makale bizim yakın tarihimizi de içeren bir çok bilgi içeriyor. Bu makaleden not etmiş olduğum bazı kısımları aktarıyorum.

“Dünyadaki bütün Yahudilerin yarısından fazlası Rusya’da; sayıları 1897 sayımına göre 5 215 000. (Jewish Chronicle, 27 Nisan, 1906)”  Polonya’da ise % 14’ü yaşıyor. Varşova nüfusunun 1/3’ü Yahudi. (S. 781) “Polonya Yahudileri bu ırkın en alttaki örneklerini oluşturuyor.” Son derece cahil ve son derece Hıristiyan düşmanılar. Devamlı “gelecek yıl Kudüs’te” özlemiyle yaşıyorlar. (s.781) Aksi kutupta, en çok okumuş, en kültürlü Yahudiler de İngiltere’de bulunuyorlar. “İngiltere’deki Yahudi basını (arada bulunan) orta sınıf Yahudiler için çalışıyor.” (s. 782) “1881’de zulüm kanunları ve Yahudi tenkili Rusya’dan 40 000 Yahudinin Kudüs’e göç etmelerine ve orada tam bir yoksulluk ve sefalet içinde yerleşmelerine yol açtı.” (s.783) 1891’de Rusya’da 64 000, Galicia’da 600 000 tarımla uğraşan Yahudi var.  Arjantin’e ümitle bakıyorlar. Baron Hirsh’in gayretiyle Arjantin’de beş on binlik bir koloni kuruluyor. (s. 783)

“Sultan, diğer Avrupalı ve Amerikalı yöneticiler gibi, göç dalgası konusunda alarma geçiyor. On yıl sonra, 1891’de, başka bir kırım dalgası bir kafaları karıştırıyor.” Aynı yıl Chovevi Sion Dernekleri merkezi bir konsey altında yapılanıyorlar. (s.783) Filistin düşünülüyor; fakat küçük bulunuyor. “Sharon ovasına 3 000 Yahudi meyveci ve şarap üreticisi olarak yerleşiyor.” “(Filistin’de) genel Yahudi nüfusu 1891’de 50 000’den 1906’da 80 000’e yükseliyor. Çoğunluk şehirlerde, özellikle Kudüs, Hebron, Tiberias ve Safed gibi kutsal yerlerde oturuyor. Toprakların yüzde biri Yahudilerin ya da Yahudi derneklerinin eline geçmiş vaziyette ve şimdi de daha geniş mülk edinmelerin düşünüldüğünü duyuyoruz.” (s.784)

Theodore Herzl’in Sultan’dan Filistin’i istemeye cesaret etmesi, kendisini tarihe geçmesi için yeterli olmuş. Ne var ki Sultan, Herzl’i “büyük bir nezaketle dinlemiş ve sonra Filistin’i Yahudi göçüne kapatmış!” (s.784) Mr. İsrael Zangwill özerk ya da İngiltere himayesinde bir ulusal merkez yaratılmasını istemeye devam etmekle birlikte, Filistin’den vazgeçiyor. (Jewish Territorial Organization’ı kuruyor)

“Zionist”ler Doğu Afrika, Uganda üzerinde de düşünüyorlar. Durum ümitsiz iken “Majeste Sultan (sadece kendisince malum nedenlerle) zımnen, Filistin’e yeni Yahudi göçmenler girmesine olumlu bakıyor. Ancak bunları dışarı çıkarma yetkisini de koruyor. Çünkü kanuna göre bir Yahudi ancak üç ay ülkede kalabilir. Fakat pratik olarak iyi hal göstererek Sultan’nın tebaaları gibi kalnabilir ve bir Müslüman aracılığıyla mülk sahibi de olabilir.”(s. 785-786) Bunun üzerine bir yıl içinde Palestin’e 10 000 kadar Yahudi daha giriyor ve nüfusları, toplam nüfusun sekizde birine çıkıyor. (s.786) The Anglo-Palestine Company 1905’te yüz bin sterlinden fazla bir iş hacmine ulaşıyor. (Jewish Chronicle; 27 Nisan ve 21 Eylül 1906)

Demiryolları Sultan’ın konumunu güçlendiriyor. Fakat Yahudi göçlerini de hızlandırıyor. Göçebe aşiretlerin yerini giderek Yahudiler almaya başlıyor.

Sultan neden fikir değiştirdi? “Yahudi göçmenlerin İmparatorluğu için yararlı olacaklarına kanısına varmış olabilir.” Ayrıca “Suriye’deki muhalif (‘discontent’) Müslümanlar da, bu şekilde, başka inançta yeni bir toplumun sayısının artmasıyla dengelenebilecekler.” (s. 787)

Yazar bütün bu gelişmeleri “uygarlık lehine” buluyor ve Abdülhamit’in ölümünden kaygı duyuyor. Yazara göre böylece  Filistin, Mısır’la Batı Kafkasya (Rusya) arasında ileri karakol olacak. (s. 788)

İşte, XX. Yüzyıl başlarında, İngiltere perspektifinden Yahudi sorunu!

Aynı derginin (BLACKWOOD’S EDİNBURGH MAGAZİNE) 1838 Aralık sayısında  (No. 278) Doğu Sorunu (“Affairs in the East”) konusunda ilginç bir yazı var. 1838 Ticaret anlaşmasının imzalandığı sıra ileri sürülen ilginç fikirler..

Orta Asya’daki gelişmeler için İngiliz hükümeti ne yaptı? İngiltere ve Rusya İstanbul’da karşılaşacaklar. “istanbul’un gerek ticari gerekse siyasi açıdan önemi şurada: Onun Hindistan kapısı olduğu gibi Orta Asya’daki tüm siyasal etkilerin anahtarı olduğu da kesinlikle söylenebilir.” (s.771) İstanbul filosunu Türkler Boğazlara kabul ederlerse Ruslar giremezler. Edinburg Review’a göre Mehmet Ali’yi Rusların cesaretlendirmiş olmaları muhtemel. Böylece arada hakem olarak müdahale edecekler. Sultan önce, Ekim ayında İngiltere’den yardım istiyor. Parlamento çalışmalarını bitirmiş; Palmerston yan çiziyor. (s.773) Türkleri ne Rus egemenliği altına soktu? “Nothing but the infatuation of the Whig Government”. (s.774) Navarin vak’ası da eleştiriliyor. Türk donanması şimdi güçlendiriliyormuş.

Bunun dışında liberalizm eleştiriliyor. Rusya çıkarlarını çok daha iyi izlemiş Bu ilginç bir nokta. Benim 1838 anlaşması yorumuma uyuyor.

Blackwood’s Edinburg Magazine’de (cilt:48: Temmuz 1840) “Cicala Pasha, a Chapter of Turkish History” başlıklı imzasız, ilginç bir yazı var. Cigala Paşa’nın (Cağaloğlu) Sicilyalı asil bir aileden geldiği; bağımsız ya da Saint-Jean şövalyeleriyle birlikta hep Müslümanlarla savaştığı söyleniyor. Yazıda zalim ve (eski zamanlara daha uygun) bir Osmanlı paşası olarak tanıtılıyor.

Aynı derginin Ağustos 1840 (Cilt: 48) sayısında ise A Second Chapter of Turkish History, Abaza başlıklı yazı ilginç. II. Osman, Polonya seferinin Yeniçeri itaatsızlığı yüzünden kaybolduğu inancında. Bu yüzden “Asya’daki birçok paşayla, özellikle de Erzurum’daki Abaza ile özel bir muhabere kuruyor.” (s.179) II. Osman, II. Mahmut’un öncüsü olarak görülüyor. Yeniçeri ve Nizamı Cedid aynı anlama geliyorlar.

Yine aynı derginin (Blackwood’s Edinburgh Magazine) Haziran, 1847 sayısında (No: 380) “İstanbul ve Osmanlı İmparatorluğundaki Çöküş Hali” başlıklı, ilginç bir (imzasız) yazı var: (Constantinople and the Declining State of the Ottoman Empire)

Yün, Osmanlı devletinin başlıca ticaret metası. Rumeli, Teselya ve Bulgaristan’da yaşayan 5 milyon kadar insan sekiz milyon kadar koyun besliyorlar. Bunun değeri 200 milyon kuruş kadar yapıyor. Bu tabii Osmanlı yöneticilerinin iştahını çekiyor; 1829 tarihinde buna tekel koymak istiyorlar. “İsabet olarak, sürü sahiplerinin şamatalı şikayetleri ve Divan’a yapılan bazı yerinde tavsiyeler bu önlemden vaz geçilmesini sağladı; bu girişim eğer kabul edilseydi, yün ticareti öldürücü bir darbe almakla kalmayacaktı; tüm Türkiye’de sürü yetiştirmeye de son verecekti. Bununla beraber, bu ticaret dalına tekel koymak yerine öyle ağır bir vergi koydu ki bu değişiklikten eyaletler sonunda az şey kazandılar. Yün fiyatları dört mislinden daha fazla arttılar ve  1816’da 40 kuruşa satılan yün miktarı (the hundred weight) 1833’te 170 kuruşun üstüne çıktı. Tekellerin kaldırılması ve vergilerdeki değişiklikler son altı yedi yıl içerisinde bu ticarete bazı kolaylıklar sağladı; fakat onu eski refah düzeyine getirmedi.” (s.691)

Tuna eyaletleri İstanbul’a buğday tedariki yükümlülüğünü Makedonya ve Trakya’ya bıraktılar. Bu serbest ticareti önlüyor ve tarımı tahrip ediyor. 1828’de Ruslar İstanbul’u tecrit edince kıtlık tehlikesi başlamış ve serbest ticarete dönülmüş ve bolluk başlamıştı. Sonra bu ders unutuldu ve tekrar tekel sistemi geldi. (s.692) “Bu barbar sistem 1838’de kısmen bitti; fakat kötü etkilerinin silinmesi için daha çok zaman gerekecek.” (s.692) “II. Mahmut’un en büyük hatası ekmeden biçmek istemesiydi.” (s.694) En önemli dürtüsü de “kendi boş gururunu tatmin” idi. Bütün ömrü boyunca yenilikle din arasındaki “kısır döngü” arasında sıkışıp kaldı ve “iğrenç bir hastalıktan ölürken, İmparatorluğu çöküş çöplüğüne terk etti.” (s. 694)

Blackwood’s Edinburg Magazine Şubat 1836 (cilt 39, sayı: 244) sayısında da “Dış Politika ve Dış Ticaret” başlıklı anonim bir yazı bulunuyor.

Hünkar İskelesi Anlaşması’nın (1833) İngiltere çıkarlarına ne kadar aykırı olduğu anlatılıyor.

“Hangi partiden olursa olsun, kalbinde en ufak bir yurtseverlik kıvılcımı olan hiçkimse, Hünkar İskelesi Anlaşması’nın Lord Palmerston için bir utanç vesilesi olduğu kadar ülkesi içinde bir alçalma ve onursuzluk belgesi olduğunu inkar edemez.” (s.146) Osmanlılar İbrahim Paşa’nın kuvvetlerine 1832’de yenilip de İngiltere’den yardım isteyince, Lord Palmerston “utanç verici ve sızlanan” bir açıklama yapmış. Deniz kuvvetlerinin Kuzey Denizi’nde, Holanda kıyılarında deniz operasyonlarında bulunduğunu, bir kısmını da Portekiz sahillerind tutmak gerektiğini söylemiş. (s.146) Bunun üzerine Türkler Ruslara başvuruyorlar. Hünkar İskelesi Anlaşması’nın gizli bir maddesi varmış. Lord Palmerston “utanmadan” onu Morning Herald gazetesi yazarlarından öğrendiğini Avam Kamarası’nda açıklıyor. (s.147)

İngiltere tüm Osmanlı Devleti’ne 1827’de 753 333 £ değerinde ihraç, oradan da 737 869 £ ithalat yapıyor. 1830’da ihracat 1 367 986 £, ithalat da 835 872 £ değerinde. Rusya’ya ise 1827’de 2 297 671 £ ihraç ve oradan da 4 173 470 £ ithal yapılıyor. 1830’da ihraç 2 260 238, ithalat da 4 173 470 £ değerine ulaşıyor.

Osmanlı Devleti’ne ihracat dört yılda yaklaşık ikiye katlanmış. “Bu yasaklarla ve engellerle kısıtlanıp baskı altında tutulmayan bir ticaret. Bir gençlik elastikiyetine, bahar tazeliğine sahip.” (Daha 1838 Anlaşması yapılmadan ileri sürülen bu görüş çok ilginç. T.T.) “Bütün Türk İmparatorluğunda hergün yeni ticaret kanalları keşfediliyor.” (s.147) Ayrıca bütün bunlar Rus tehdidinin önemini gösteriyor. Trabzon-Tebriz yolu özellikle çok önemli ve gelişmye elverişli.

(Yaklaşım olarak David Urquhart’ın tezlerine paralel düşünceler. T.T.)

The Quarterly Review’un Mart 1840 (cilt: 65, no: 130) sayısında İngiliz ve Fransız usulü gazeteciliği karşılaştıran “Journalism in France” başlıklı ilginç bir yazı var.

Önce yayınlanan gazete ve dergiler tanıtıldıktan sonra radaki farklar şyle açıklanıyor: “İngiltere’de gazeteler kamu oyunu tecessüm etme dışında çok az şey yapar; Fransa’da ise onu dikte ederler.” (s.448)

“İngiltere’de açık toplantılarda ve yemeklerde ilgi konusu olan her şey tartışılır; Fransa’da, Meclis oturum halinde olmadığı zaman, tek tartışma alanı basındır.” “Son on yıl içinde Fransız gazeteleri bir devrim yaptılar ve sık sık hükümet düşürdüler.” (s.449)

“İngiltere’de bir gazete esas ititbariyle bir ticarî spekülasyonun aracıdır; Fransa’da ise yakın zamanlara kadar sadece bir partinin ya da düşünce akımının organıydı.” Fransa’da devlet adamları gazetecileri (örneğin bir mevki vererek) satın alabilirler. (s.449)

(Enteresan saptamalar yapmakla beraber yazar İngilizleri kayırmış. Bir de Marx’ın The Times gazetesi hakkında, siyasal mülteciler konusunda, yazdıkları okunmalı T.T.)