WEBER, MAX

ANASAYFA

WEBER, MAX; Histoire Economique; Paris, Gallimard, 1991 (Wirtschaftgeschichte;

Almanca ilk baskı 1923).

Kapitalizmin gelişmesini Marx’tan farklı bir şekilde anlatan eserden, doğulu köy ve şehirlerle ilgili –Osmanlı tarihi açısından ilginç olabilecek- bazı analizleri aktarıyorum.

Germenlerin ilk yerleştikleri yerlerde kurdukları köyler tamamen otarşik idi; bunları birbirine bağlayan yollar yoktu; buna ihtiyaç da duymuyorlardı. Hatta daha uzun süre de yollar geçici ihtiyaçlara göre yapılıp ve kapandı. (s. 31). Yüzyıllar sonra bireysel topraklar üzerinde geçiş hakkı (servitude de passage) zorunluluğu ortaya çıkınca yollar da kalıcı olmaya başladı. İlkel bir Alman köyünün yapısı iç içe daireler şeklinde şemalaştırılıyor (s. 32). En iç (merkezi) dairede düzensiz bir şekilde yer alan ve aralarında yollar olan haneler vardı. İkinci dairede parsellenmiş bahçeler (Terrain jardiné enclos; Wurt) yer alıyor. Üçüncü dairede ise tarlalar bulunuyor. Sonuncu daire ise hayvan otlaklarına (pâturage) ayrılmış. Tarıma elverişli arazi “Soles – Gewanne” denilen farklı ekim parçalarına ayrılmış. Bunlar da “Bandes” denilen, eşit olmayan ve bazen son derece küçük parçalara ayrılıyor. Her köylü her “sole” de başlangıçta eşit olan bu parçalardan birine sahip! Böylece herkes eşit ekim ve verimlilik koşullarına sahip oluyor. (s. 33). Güney Slavlarında köy yerine, Zadruga denilen ve küçük torundan dedeye kadar kırk ile seksen arası kişiyi barındıran geniş (komünist) aileler var (s. 40). Weber Çin ve Hint köy yapıları hakkında da bilgi veriyor. Büyük Rus (Ukrayna ve Beyaz Rusya’da mevcut değiller) “mir”leri ise Germen köylerinden çok farklı. Çok büyükler ve bunlarda nüfus üç, beş bini buluyor. Toprak “sole”lere onlar da daha küçük parçalara (Laniere) ayrılıyor. Fakat Germen köylerinden farklı olarak hep aynı ellerde kalmıyor.

Weber, senyörlüklerin (malikâne) oluşumunu sağlayan çeşitli yolları sergiliyor. Senyörlük ilke olarak “dar aile”den (“famille restreinte”) doğuyor. Buradan iç farklılaşma ile büyük senyörlük hane birimi çıkıyor ve biri “şeflik sıfatı” kazanarak mülk paylaşmasında söz sahibi oluyor. Yine iç farklılaşma ile askeri tekniklere vakıf bir askeri sınıf ortaya çıkıyor ve tüm askeri teçhizatı tekeline alıyor. Senyörlüğe yol açan dış faktörler ise fetih ve kolonizasyon olguları ya da güvenlik amacıyla köylülerin kendi istekleriyle serfleşmeleri. (s. 79-81).

Senyörlükte en önemli şey siyasi hakları kontrol etmek, özellikle de yargı gücüne sahip olmak. “Toprağı ve adamı olan her yerde, senyör, bunu elde etmeye çalışıyor. Halifeler imparatorluğunda bunu elde etmeyi başaramadı; çünkü bunlarda kamusal yargı yetkisi paylaşılmıyordu. Buna karşılık batılı senyörler özlemlerini en geniş ölçüde tatmin ettiler” (s. 93). (Yazar Osmanlı Devleti’ne özel olarak gönderme yapmasa da, yorumu onu da kapsıyor).

“Ortadoğu’da da, fakat doğrusu, eski feodal ordunun ortadan kalkmış olması dolayısıyla zayıflamış bir şekilde, senyörlüğe rastlanıyor” (s. 123). “Türkiye’de vakıf kurumu bugüne kadar toprak mülkiyetinin durumunun modernleşmesini engelledi” (s. 124). Modern yasama senyörlüğe son verdi Bizans’ta imparatorun bazı topraklara el koymasını önlemek için vakıflar kurulmuştu. Bunlar kiliseye tahsis edilmişti, kutsal sayılıyorlardı ve nasıl kullanılacakları ayrıntılı şekilde belirlenmişti. “İslam dünyasında da vakıf bu model üzerine kuruldu. Görünüşte vakıf bir cami için, ya da başka dini bir amaçla kuruluyordu; gerçekte ise amaç bir aileye, sultanın vergi koyamayacağı şekilde bir rant sağlamaktı” (s. 136).

 “Loncalar da belli bir meslekte uzmanlaşmış artizanların kurdukları dernekti ve biri iç diğeri dış olmak üzere iki amacı vardı: İçerde çalışmayı düzenlemek; dışarıya karşı da bir tekel durumu yaratmak” (s. 160). Weber loncaların geç (tardif) antik çağdaki tezahürlerine de eğiliyor ve bu bağlamda “liturgique” ve “rituel” loncalardan söz ediyor. Bunlar özgür değil. Liturgique loncalar prensin ya da bir grubun siyasi ihtiyaçlarını karşılamak üzere zanaatların örgütlenmesi. Daha çok askeri zanaatlar alanında ortaya çıkıyorlar. Roma Cumhuriyeti ordusunda askeri birliklerin yanında “Centuria Fabrum”u teşkil ediyorlar. (s. 160-161). (Acaba Osmanlı Ahi teşkilatları da bunlara benziyor muydu?). Bunları kastla özdeşleştirenler de var, ama yapıları enter-etnik. Kastlarla bazı rituel loncalar bütünleşmiş durumda. Aslında kastın olduğu yerde loncaya da ihtiyaç kalmıyor. Ortaçağ loncaları “libre association” şeklinde. Bu arada, geliştirilmeden, şöyle bir cümle de geçiyor: “İslam’da da loncalar bulunuyor; hatta orada, Buhara’da olduğu gibi, ender lonca devrimleri de oldu” (s. 162). Batı ortaçağı lonca ruhu da “en basit şekliyle”, “bir gıda kaynakları politikası” olarak tanımlanıyor. 

Ticaret dernekleri (Guilde) de iki şekilde kuruldular. Birincisi bir ülkede yabancı tüccarların yerlilere karşı korunma amacıyla kurdukları birlikler: Londra’da Alman tüccarların kurduğu gibi. İkincisi yerlilerin, yerel zanaat ve aşiret ticaretinin uzantısı şeklinde kurdukları birlikler. (s. 253). Lonca üyelerinin burjuva refahlarının düzenlenmesini sağlıyor. Amaç “compagnon”ların (kalfa, işçi) “geleneksel kaynaklarını” (bugünkü minimum vital) sağlamak.

Locaların iç ve dış politikaları maddeler halinde anlatılıyor. İç politikada zanaat tekniği (örgütlenme, işçi ve çırak sayısı vb); ham maddeler ve madencilikte alaşım normları; üretim tekniği ve araçların kullanım şekli; kalite kontrolü vb gibi. Dışa karşı politikada ise amaç tam bir tekel sağlamak idi. Bu şekilde, kendi zabıtasını sağlamak üzere bir mahkeme işlevi de yüklenmeli; bunun için de bir lonca baskısı (contrainte corporative)  oluşturulmalı; ürünler bir loncadan diğerine geçerken bir resin alınmalı vb.. Bütün bu maddeler loncaların tutucu niteliğini de ortaya koyuyor: “Bütün bu kurallar sayesinde, loncalar kendi çalışma alanlarında büyük işletmelerin ortaya çıkmasını önlüyorlardı” (s. 166). Bu bağlamda “usta”lık statüsüne ulaşmak da zorlaştırıldı.   Örneğin “chef-d’oeuvre” kurumu ortaya çıktı. Bu, 15. yüzyıldan itibaren üst derecede iktisadi kriterlerin öne çıkmasıyla ilgiliydi. Kalfalık ve çıraklığın düzenlenmesi de bu sıralarda oldu. (s. 166).

Batı’da zanaatkârların başlangıçta özgür olup olmadıkları sorusuna genel bir yanıt verilemezmiş: kaynaklarda daha çok “özgür değil” kaydı geçiyormuş! (s. 170). 

Başlangıçta şehir senyörleri loncalar konusunda bazı hakları saklı tutuyorlardı. Mademki onlardan iktisadi (vergi) ve askeri katkı sağlıyorlardı; o halde lonca başkanlarını da onlar seçmeliydi. Lonca etkinliklerine de yoğun bir şekilde karışıyorlardı “Daha sonra bu haklar, devrim ya da satın alma yoluyla, tamamen loncaların eline geçti” (s. 172). Loncalar daha başından itibaren başkanını seçme ve işini düzenleme kavgası veren mekânlar oldu. (s. 172). 

Weber şehirlerin ortaya çıkışlarını nasıl yorumluyor?

Şehirler bir ayrıcalıkla ortaya çıktı. Ayrıcalığı alan (seigneur justicier) ise yargı gücünü temsil hakkını da kazanıyordu.

Weber’e göre şehirler ticaret ve sanayi mekânları olarak ortaya çıktı. Yiyecek, içecek ve ham maddeyi dışarıdan sağlıyor, bunları da dışarıya sattığı mamul maddelerle, ticaretle ya da toprak rantıyla karşılıyordu. (s. 337). Başlangıçta ve uzun bir süre boyunca bir “kale” (place forte) idi. Bu şekliyle de idari ve dini merkez oldu. Batı’da “Civitas” denilince rahibin oturduğu yer anlaşılıyordu. Benzer şekilde Çin’de de şehirler “Mandarin”in mekânıydı. Weber, “şehir bir ortak yaşama (collectivité communale) olarak Batı dışında mevcut olmadı” diyor (s. 337-338). Batı’nın özgüllüğü Ortaçağ’da şehrin kendine özgü bir hukuku olması ve şehirde oturanların “burjuva” (vatandaş) olarak özerk şehrin yönetimine katılmalarıydı. Bu anlamda (union communal) bir şehrin Doğu’da olmamasını ekonomik nedene bağlamak gerçeğe uygun görünmüyor. Antik çağda (confraternité) ve Ortaçağ’da şehirler “yeminle bir araya gelmek”ten (Conjuratio: confrérie armée destinée à se porter aide et protection mutuelle)  doğdular.  Bunun ilk örneği 726 yılında, İtalyanların Venedik öncülüğünde ve “devrim”ci şekilde Bizans egemenliğine karşı ayaklanmalarıydı (s. 338). Bu konuda din tetikleyici olsa da, ayaklanmanın nedeni sadece İmparatorların iconoclasm’ı (tasvir ve put düşmanlığı) savunmaları değildi. O zamana kadar Venedik “Dux”lerini (daha sonra “Doge”) İmparator seçiyordu ve şehri de onunla birlikte eşraftan aileler yönetiyordu. Oysa ayaklanma ile yöneticinin şehrin silahlı savunmasına katılanlar tarafından seçilmesi sağlandı. Yine de Venedik’in “Commune Venetiarum” haline gelmesi (1143) için dört yüz yıl geçmesi gerekti. Tüm antik şehirler de böyle kurulmuştu. Weber’e göre bu “model” iki nedenle Doğu’da gerçekleşmedi. Birincisi savunmanın örgütlenme şekliydi. Batı’da şehirler, kendilerini yine kendi ekonomik olanaklarıyla donattıkları ordular sayesinde sağladılar. Doğu’da ise bunu (atlar, silahlar, teçhizat) dışarıdan bir “senyör” (han, sultan vb) sağlıyordu. Weber, “bu ayrım, toplumsal tarih açısından, üretim araçlarının emekçiye ait olmasıyla kapitaliste ait olması arasındaki fark kadar temel bir ayrımdır” diyor. (s. 339). “Batı’da savaş lordlarının (maitre) donattığı ordu ve savaş araçları elinden alınmış askerin durumu, üretim araçları elinden alınmış emekçi gibi modern çağların eseridir” (s. 340). Oysa Doğu’da böyle bir tarihi gelişme olmadı. “Bu fark Mısır’da, Ortadoğu’da, Hint’te ve Çin’de sulama sorununun uygarlığın gelişiminde belirleyici sorun olmasından doğuyor” Bu sulama ihtiyacı ve hükümdarın askeri tekeli bir bürokrasinin doğmasını, tebaaya angarya uygulanmasını ve bürokrasiye itaati meşru kılıyordu”. (s. 340). 

İlginç bir konu da merkantilizm. Weber, bu konuyu “devletin rasyonelleşmesi” bağlamında ele alıyor ve sistemi şöyle tanımlıyor: “Merkantilizm kârlı kapitalist işletmeciliğin siyasal alana uygulanmasıdır. Devlet sadece kapitalist girişimcilerden oluşuyormuş gibi muamele görür; ekonomide dış ilişkiler hasımları aldatmak, en düşük fiyatla ithalat ve çok daha yüksek fiyatla da ihracat yapmak ilkesine dayanır. Amaç dışarda devletin gücünü artırmaktır ve böylece modern bir gücün kurulması anlamına gelir”. (s. 365). Bu gücü sağlayacak başka bir unsur da nüfus artışı olacaktı.

Mekantil politika ilk kez İngiltere’de, 16. yüzyılda uygulandı. 1440’da alınan iki karar bunun öncüleriydi. Bunlara göre İngiltere’ye mal satan yabancılar kazançlarının tamamı ile İngiliz malı alacaklar ve yurt dışına giden İngilizler de dönüşlerinde gelirlerinin bir kısmını likit olarak getireceklerdi. Bu kararlar İngiliz sularını yabancı ticaret gemilerine yasaklayan 1651 Navigation Act’e de öncülük yaptı. (s. 367). Merkantilizm devletle kapitalist sınıfın çıkarlarının bütünleşmesidir. İngiltere merkantilizmi, “Anglikan Kilisesi ve Stuart politikası” kontrolünde “sınıf tekeli uygulayan bir merkantilizm” oldu. (İtalikler, M.W. s. 367). Bir “sosyal Hıristiyanlık yönünde gelişen bu politika nüfusun bütününde bir sınıfsal yapılanma sağlamak istiyordu”. Fransa’da da böyle bir politikayı “daha az tutarlı şekilde” Colbert uyguladı. (s. 367). Tekeller aracılığıyla ve “huguenot”lara dayanarak sanayi yapay bir şekilde geliştirmeye çalışıyordu.

İngiltere’de tekelcilik “Long Parliament” zamanında çökmeye başladı. Tekeller yabacılara, kralın gözdelerine vb veriliyordu ve bunlara “kahrolsun tekelcilik!” diye açılan savaş onlarca yıl sürdü. Bu arada orta boy şirketler de palazlanmıştı. 

Merkantilizmin ikinci bir şekli de tekeller tarafından yaratılmamış, zaten mevut olan sanayileri korumaya çalışan “ulusal merkantilizm” oldu. Ne var ki merkantilizmin yarattığı sanayilerden hiçbiri merkantil çağdan sonra yaşamadı. Tekelci ve fiscalist politikanın çöküşünden sonra, bu politikanın dışında gelişmiş zengin bir girişimci sınıfı Parlamento’nun desteğini kazandı. Böylece “rasyonel bir kapitalizmle irrasyonel bir kapitalizm arasında bir çatışma başladı”. Böylece, “bir yanda devlet tekeline dayanan ve koloniyal ve fiskal olanaklara göre yönlenen bir kapitalizm, öte yanda da piyasa içindeki otomatik arayışlara dayanan ve bunlara uygun ticari işlemlerle hareket eden bir kapitalizm” oluştu. Bunların çatışma noktası da merkez bankası (Banque d’Angleterre) oldu. Bu banka tekelci Stuart politikasıyla ortaya çıkan birçok girişimciden bir olan İskoçyalı maceraperest Peterson tarafından kurulmuştu. Fakat sahipleri arasında püriten girişimciler (“rasyonel kategori”) de vardı.  Bankanın etkisi giderek bu ikinciler lehine işlemeye başladı.  İngiltere’de merkantilizm kesin olarak Cobden, Bright ve izeyicileri gibi püriten militanların etkisiyle serbest ticaretin kesin zafer kazanması ile sona erdi. (s. 368-369).