UZUNÇARŞILI, İSMAIL HAKKI

ANASAYFA

UZUNÇARŞILI, İSMAIL HAKKI; Osmanlı Tarihi, Ankara, Türk tarih Kurumu, 2016.

Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ve klasik çağı hakkında klasik sayılan eserlerden biridir. Defalarca basıldı ve son baskısı da 2016 tarihini taşıyor. Esas olarak Osmanlı vakayinamelerine dayanan ve Türkiye’de resmi (egemen) tarih anlayışının dayanaklarından birini teşkil eden bir eser.

UZUNÇARŞILI, İ.H: Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilatı; Ankara, TKY, 1965.

Uzunçarşılı’nın (1888-1977) eseri sistematik ve özenle kaleme alınmış değil; fakat Osmanlı merkezi devlet aygıtını betimleyen diğer eserleri gibi değerli bilgiler içeriyor.

İlk medrese Gazi Orhan Bey zamanında İznik’te 1330’da açıldı. İlk müderris Musul’da okumuş olan Şerefüddin Davud-i Kayseri idi.

Sahnı Seman’ların kuruluşundan sonra medreseler beş dereceli olarak örgütlendi. Yazar bu konuda en çok Müverrih Ali’nin Künh’ül Ahbarı’nın (basılmamış) birinci cildine dayanıyor. Beş sınıf: Haşiyeyi Tecrid, Miftah-Kırklı, Hariç, Dahil ve Sahnı Seman. (s. 11) Öğrenciler bunlara sırasıyla devam ediyorlar. Bu medreselerde okuyup yükselme biçimi Tarihi Cevdet’in ilk cildinde anlatılıyor.

Okutulan dersler: İlmi Hikmet veya felsefe XVI. yüzyıl sonlarına kadar medreselerde okutuluyor. Keşfü’z-zünun’da yazıldığına göre bunlara ait eserler Şemseddin Molla Fenari; Kadızadei Rumi, Hocazade, Ali Kuşçu, Mirim Çelebi, Kınalızade Ali vb. tarafından yazılmış. Katip Çelebi’ye göre bazı müderrisler bunları kaldırtmış. Bu da ilmin çöküşüne neden olmuş.

Mantık için Şerhi Şemsiye, Şerhi İzaguci klasik sayılıyor. (s. 21) Belagat için Sekaki’nin (ölümü 1288) Miftah’ul Ulum’u ünlü. Taftazani buna şerhler (Mutavvel, Muhtasar) yazmış. Bu şerhlere de Cürcani, Şemseddin Fenari Oğlu Hasan, Molla Hüsrev şerhleri var. (s. 21)

Kelam ilmi için Isfahanı Tevali Şerhi; Mevakıf ve şerh ve haşiyeler. Kelam ile İlmi Hikmet’in farkı: “Kelam akli olarak İslam akaidine, İlmi İlahi ise mutlak surette akla dayanmaları itibarıyladır ve her ikisinin de gayeleri birdir.” (Mütekellim ile hükema arasında “mübahese” varmış!) (s. 24)

Fıkıh alanında İbrahim Halebi’nin Multeka’sı; Molla Hüsrev’in Gurer’i ve bunun ilk şekli olan Dürer’i.

Akaid: Necmeddin Nesefi’nin Akaid’i. Taftazani’nin şerhi. Celaleddin Davvani’nin (ö. 1502) Akaid şerhi. Adudiddini İyci’nin (ö. 1355) Mevakıf’ı çok önemli: Sahnı Seman’da okutulması, kuruluşundan itibaren şart konulmuş. Altı “mevkıf” yani fasıldan oluşuyor.  (s. 25)

İzaguci’nin asıl  yazarı Ferferyus (Porfiryus); bizdeki ise Esirüddin-i Ebheri’dir. (s. 31, 1 nolu dipnotu).

“Osmanlı medreselerinde okutulan derslerin en mühimi Hanefi fıkhı olup bu da Hidaye ismi ile meşhurdur. Hidaye (MS) 1197’de ölen Şeyhülislam Burhaneddin Merginani’nin telifi; şerhleri var. İzaguci şerhleri içinde ise Kati ve Fenari şerhleri ünlü. Osmanlı tarihinde XVII. yüzyıl ortalarına kadar hiç şeyhülislam öldürülmemiş; sonra üç tane öldürüldü. Sonuncusu Dürrizade Ataullah Efendi, 1785’te Gelibolu’ya sürüldü; orada da zehirlendi. (s. 223)

Meşhur Rumeli Ayanlarından Tirsinikli İsmail, Yılık Oğlu Süleyman Ağalar ve Alemdar Mustafa Paşa; İstanbul, 1942.

Uzunçarşılı tüm tarihçilerimizin bildiği ve okuduğu bir isim. Klasik dönem Osmanlı tarihi ile Saray ve İlmiye teşkilatları hakkında öğretici eserleri var. Hayli sistemsiz ve özensiz bir uslupla yazıyor. Buraya önemli gördüğüm bazı monografilerini alıyorum.

Nizam-ı Cedid’in ilk plandaki kurcuları III. Selim’le birlikte tasfiye oldular; ikinci derecede olanlar Kabakçı isyanında seferdeydiler; korkarak Alemdar’a sığındılar. “Hafi (gizli) bir cemiyet” kuruyorlar: “Rusçuk Yaranı.” Mensupları: Silistre valisi ve Tuna seraskeri Rusçuklu Alemdar Mustafa Paşa, Mustafa Refik, Mehmet Sait Galip, Abdullah Ramiz, Mehmet Tahsin, Mehmet Emin Behiç efendi. (s. 82) En etkili İlmiye kökenli Ramiz efendi. Alemdar’ı çok etkiliyor. Tahsin Efendi de etkili. Sened-i İttifak 1808 Ekim’inde imzalanıyor. (s142-143)

Alemdar ve Rusçuk Yaranı ihtiyatlı bir biçimde Nizam-ı Cedid’i (Sekban-ı Cedid) ihya ediyorlar. Asker olmayanların esamelerini satın alarak topluyorlar. (s.145) Islahat girişimler.

Çok geçmeden Rusçuk Yaranı da Nizam-ı Cedid ricali gibi sefahata daldı ve halkın nefretini kazanmaya başladı. (s.151-152) “Rüyasında bile göremeyeceği güzel cariyeler” açık kalpli, merhametli Alemdar’ın gözlerini kamaştırdı. (s.153)

Sonra?

Babıali Baskını ve Alemdar’ın intiharı..

Çapanoğulları; Belleten, 1974, no: 150.

İlk kez XVIII. yüzyılda, 1732’de ortaya çıktılar. Doğudan gelen bir Türkmen aşireti reisi. Merkezle işbirliği, bazen de ihtilaf içinde. Başka aşiretlerin iskânında hükümete yardımcı oluyordu. Canikoğulları (Nüfuzları Amasya, Merzifon, Vezirköprü’de) ile kavga halindeler.

1782’de Çapanoğlu Mustafa’nın çiftlikleri bol mahsul getiriyor. Fakir köylülere borç tohumluk buğday veriyor. (s. 224) Mustafa Bey İstanbul’da öldürülünce kardeşi mirasa konmak istiyor. Bozok idaresini almış. Hazine’ye 3 500 kese ödeyecek.

I. Abdülhamid Çapanoğulları’nı zalim derebeyleri diye sevmiyor. Süleyman Bey 1788 Rus harbine 3 000-3 500 kişilik kuvvet gönderiyor. Sonra Padişah’ın huzuruna çağrıldı; şaşırıp konuşamadı ve dışarı çıkarıldı. (s. 231-232) Süleyman Bey III. Selim’in askeri reform girişimlerini destekliyor. Bunun dışında serkeş beylerbeyi ve mütegalibeyi tedip hususunda merkezi destekliyor. XIX. yüzyılda böyle bazı paşaların başı kesilerek merkeze yollanmış. Nizamı Cedid’e karşı çıkan Canikli ailesi ile ikinci kavga.

Selim III.’ün Süleyman Bey’e bir Hattı: Boğazlar kapalı olduğu için koyun ve zahire istiyor.

Selim III.’ün Veliaht İken Louis XVI ile Muhabereleri; Belleten, cilt. II, no: 5-6, 1938.

Selim III. Fransa’ya İshak Bey’i yolluyor. Karışık bir adam. Safiye Sultan’ın torunlarından. Baron de Tott’un talebesi ve onun aracılığıyla Fransa’ya gidiyor. Gitmeden önce Fransa sefareti ile Seim III arasındaki muhabereyi sağlıyor. Gidince bu işi Hekimbaşı Lorenzo ifa ediyor.

Selim III. mektubunda Türk-Rus savaşının akıbeti Türkiye için vahim olmakla beraber ve İngiltere ile Prusya’nın bunu bildirmesine rağmen savaşa Fransa’nın teşviki ile girildiğini yazıyor. Louis XVI. buna itiraz ediyor.

UZUNÇARŞILI (F. KÖPRÜLÜ ile); Ayan; İslam Ansiklopedisi, cüz:11.

Ayan, eşraf ileri gelenler demek. Ayan sözcüğünün Osmanlı İmparatorluğu’nda belirli bir kavramı ifade eden bir idari terim haline gelmesi XVIII. yüzyıl ikinci yarısı, XIX. yüzyıl başları. Uzunçarşılı’ya göre temelleri malikane (1694) sistemi ile atılmış. 1768 Rus harbinden sonra kazaların idaresini almaya başladılar. Kadıların görevlerini aldılar. Kasaba halkı seçiyor; vali “ayanlık beratı” veriyor. Bir ara seçim kalktı. Sonra tekrar kondu. 1786’da ayanlık kalktı; şehir kethüdalığı yerini aldı.  Beş yıl sonra ayanlık iade edildi.

Meşhur ayanlar: 1. derece: Çapanoğulları; Küçükalioğulları; Karaosmanoğulları; Tekeoğulları vb.

2. derece ayanlar: Tuzcuoğulları; Cemşitoğulları; Kalyoncuoğulları; Acemoğlu; Yılanlıoğulları; Katipoğulları; İlyasoğulları.

UZUNÇARŞILI — Osmanlı Tarihinden Portreler; İstanbul, YKY, 2017.

Osmanlı Devleti’nde önemli roller oynamış, fakat bir kısmının adı günümüzde unutulmuş bazı şahsiyetlerle ilgili biyografik bilgiler. Daha önce değişik dergilerde yayınlanmış makalelerden oluşuyor. Bunlardan bazıları hakkında aldığım notları kaydediyorum.

Eser, Çandarlı Kara Halil Hayrettin Paşa ile başlıyor. Paşa, Eskişehir’de Seyidgazi, Sivrihisar civarında bulunan Cender “mahal veya köyü”nden. Doğum tarihi belli değil. 1387 tarihinde Serez’de ölüyor.

Kara Halil, Şeyh Edebali’nin akrabalarından olup, Ahi geleneğine bağlı. Yazar, Hammer’e dayanarak onun “yeniçerilik müessesesinin ve devamlı orduların mucidi” olduğunu söylüyor. (s. 25). Medrese eğitiminden geçmiş ve önce Bursa kadılığı ( o sırada “en yüksek şer’i makam”) yapıyor (s. 14). Daha sonra kazaskerlik ve vezirlik makamlarında bulunuyor. “Vezirlikten sonra ilk defa kumandalığı (beylerbeyliği) de ele almak suretiyle fütuhata iştirak etmiş ve bundan ve bundan sonra birinci vezirin hem mülkî ve malî ve hem askeri işleri nefsinde toplaması kanun olmuştur” (s. 19).

Aşıkpaşazade’ye göre o zamana kadar “müfsid” olmayan ulema Çandarlı Kara Halil ve Molla Rüstem zamanında bozulmuş: “Aleme hile karıştırmışlar”! (s. 22). 

Sadrazam Halil Hamid Paşa: 1707-1785.

Yazara göre, Halil Hamid Paşa yaşadığı dönemde “Osmanlı sadrazamları arasında ıslahat ve yenilik yapmak isteyenlerin en ileri gelenlerinden biri ve hatta birincisi” (s. 126). Ispartalı ve Gürcü ya da İranlı Mustafa Ağa.

Uzunçarşılı makaleye giriş niteliğinde bir toplumsal analiz yapıyor. Ona göre 1699 Karlofça Anlaşması ile “fütuhat devri” kapanmıştı.  Yirmi yıl kadar sonra Pasarofça Anlaşması ile ikinci kez zarara uğranınca “ıslahat” gereği ön plana çıktı. Oysa bu dönemde iltizam sisteminde malikane ilkesine geçilmesi, “esami”lerin alınıp satılmasına izin verilmesi ve timar-zeamet sisteminin bozulması yepyeni gelişmelere yol açmıştı. Daha sonra Belgrad Anlaşması’ndan (1740) sonra otuz yıllık barış dönemi ordunun atıl kalmasına neden olmuş bu da eyaletlerdeki “mütehakkim ailelerin” canlanmasına ve “derebeyi dediğimiz hanedanların meydana çıkmasına” yol açmıştı: “İşte asıl bundan sonradır ki hükümetin eyaletlerde nüfuzu azalmış, valiler bile derebeylerin ve nüfuzlu yerli mütesellimlerin ellerinde oyuncak olmuşlardı”. (s. 126).

Halil Hamid Paşa küçük yaşta İstanbul’a geliyor ve tahsilini orada yapıyor. Sonra Babıali divanında kâtip olarak çalışmaya başlıyor. Sonra hızla yükselerek 1779’da Reisülküttap, 1782 Aralık ayında da sadrazam oluyor. 1774’den 1782’ye kadar iş başına gelen yedi sadrazamdan hiçbiri orduda “tanzim ve tensik” işlemlerine girişememiş! (s. 130). Darendeli Mehmet Paşa tımar ve zeametlerin ıslahı için bir nizamname hazırlatmış ise de, pratikte bir şey değişmemiş! Oysa I. Abdülhamid sadrazamlarına bu konuda tam yetki veriyor. (s. 132). 

Halil Hamid Paşa ilk iş olarak tımar ve zeamet sahiplerinin iki ay zarfında dirliklerinin başına dönmelerini, aksi takdirde bunların ellerinden alınarak başkalarına verileceğini ilan ediyor. Ne var ki bu da yürümüyor. Kırım dolayısıyla Rusya savaşının yeniden patlak vereceğini düşünerek de kaleleri tahkime çalışıyor! (s. 134). Ayrıca yeniçeri ocağının ıslahı da planları arasında. Bu konuda da ocağa “kul oğlu kul” alınmak gerekirken “beş okka kahve ve bir miktar eşya” rüşvet ile “aslında ve neslinde ocaklı olmayan” nice kimsenin ocağa alınmasını eleştirerek bunu düzene sokmaya çalışıyor. (s. 135). Bunun dışında ocağa kaydolup da yeniçerilik yapmayan, “şurada burada esnaflık ve kaldırım kabadayılığı” yapan kimselerin tespiti için de mübaşirler, muharrirler tayin ediyor!

Halil Hamid Paşa topçuluğun gelişmesi için de, Fransa’yla Baron de Tott’un ülkesine dönüşünden sonra duran ilişkileri yeniden canlandırmak istiyor. “Fransız sefirine müracaatla gerek sürat topçu ocağı ve gerek kurulacak istihkâm mektebi için mütehassıs istedi. Eski sürat topçularını yetiştiren Obert tekrar İstanbul’a geldi”. Çok da yararlı oldular. “Az zaman içinde ocak efradı içinde bir dakikada sekiz on top atan üstad topçular yetişti” (s. 138). Bu konuda verilen emirleri ve uygulama kurallarını içeren bir de nizamname hazırlandı. (Enveri ve Cevdet tarihlerinde yer alıyorlar).

1783’te Ruslar halkı ayaklanmaya kışkırtarak ve Şahin Giray Han’ı kullanarak Kırım’ı ilhak ettiler. Halil Hamid Paşa, Fransız elçisinin etkisi altında kalarak bir protesto beyanında bile bulunmadı. Bu bir savaşa neden olabilir ve başka yerler elimizden çıkabilirdi. Oysa bu bir kabul demekti. Ruslar da bunu öyle anlayarak “tasdik” için İstanbul’a bir heyet gönderiyorlar. Oysa bu halka çok ağır geldiğinden, bir ayaklanmadan korkularak heyet Paşakapısı’nda heyetle müzakere gizli yürütülüyor! (s. 140-141). Sonunda işgal kabul ediliyor, Ruslara senet veriliyor ve bu da halka ancak iki ay sonra duyuruluyor!

Halil Hamid Paşa için yeniçeri ıslahı sorunu çok önemliydi. Bu alanda en zor şey de esame ve “iradcılar” sorunu. Bu sırada Yeniçeri Ocağı’nın “kırk bin tekaüt esamesi ve harbe iştirak edecek beş bin eşkinci olduğu” hesap ediliyor. Yeniçeri ağasına göre tekaüt esamileri sahiplerinden alınarak ocaklıya verilse, bu yirmi bin neferlinin ocağa katılmasına olanak sağlayabilecek. Fakat esamiler de çok düşük; yevmiyesi yedi sekiz akçe; bu yüzden birçoğu da bu nedenle sefer gitmiyor ve şunun bunun yanına sığınıyor. Paşa, bunları yaparken esame karşılığını da artırmak istiyor. Fakat ıslahat tekaüt esamesi sahiplerinin kopardıkları yaygaradan korkulduğu için başarısız kalıyor. (s. 143).

Kırım’ın ilhakından sonra yeniçeri sorununa yeniden dönülüyor. Hudutlarda ve Ocak’ta yoklamalar yaptırarak askeri ulufelerin kırdırılarak alınıp satılmasını yasaklıyor. Bu arada bu işte aracılık yapan Yahudi bezirgân da Rodos’a sürülerek, orada idam ediliyor. Kapıkulu ocaklarındaki “mahlul”lerin sayısı aslında bilinmiyor. “Bunların çoğu ocak ağaları tarafından saklanarak münhal yokmuş gibi her maaşta hazineden ulufeleri alınıyordu. Bunun için hazineden çıkan maaş miktarının ancak onda biri nisbetinde elde asker bulunuyordu.” (s. 144). Her yeniçeri ağası tayininde, yeni ağa sadrazama birkaç yüz kese veriyordu. Islahat peşinde olan Halil Hamid Paşa bunu kabul etmedi, başkalarının da rüşvet almamalarını sıkı sıkıya tenbih etti. Ayrıca lağımcı ve humbaracı ocaklarında da ıslahat hareketlerine girişti. Fransa’dan uzmanlar getirilerek Hendesehane açıldı. Ne var ki, Paşa, Fransızların Mora ve adalardaki niyetlerinden de kuşkulanarak mesafesini aldı. 1200 asker yetiştirmek vaadiyle Girit ve Rodos’a da yerleşmek istiyorlardı. (s. 146).

Halil Hamid Paşa savaşlarla krize girmiş iktisatta da reformlar yapmak istiyor. Bu sırada Batı’dan lüks giysi ithalatı artmış ve ülkeden büyük paraların çıkmasına yol açıyor. Paşa, bu konuda yeni bir “elbise nizamı” kurmak istiyor. Amaç giyim kuşamda sadeliği sağlamak. Lüks ithal malları (“boş yere ağır elbiseler”) yerine “halkın yerli malı olarak İstanbul’da ve Türkiye’nin diğer yerlerinde çıkan İstanbul ve Engürü şalı,  Bursa ipeklisi, Şam alacası elbise giymeleri ve basma, Hama kuşağı ve pûşîden kuşak kullanmaları, kadınların Galata işi tabir olunur tel ve sırma ve kılaptan suzeni (ince işlenmiş nakış) şeyler almaları, devlet ricalinden başkalarının Hint şalı, samur kürk, kakım kürk ve çiçekli giymemeleri her tarafa tamim edilmiştir” (s. 150-151). Bu arada Hindistan’dan ve Bender Abbas’tan ustalar getirterek yerli şalcılığı da geliştirmeye çalışıyordu. 

Halil Hamid, bir yandan ıslahat hareketlerine girişirken, öte yandan da bunları destekleyecek bir de ekip yaratmaya çalışıyor. Bu arada Veliaht Selim de en yakıları arasında ve onu sultan yapmak istiyor. Oysa rakiplerinden Cezayirli Hasan paşa, şeyhülislam ve defterdarı da yanına alarak Halil Hamid Paşa’yı sultanı tahttan indirmeye çalışıyor diye jurnal ediyor ve 1785’te –iki sene dört ay sadrazamlıktan sonra- azline neden oluyor! (s. 150-151. Uzunçarşılı Ebubekir Ratib Efendiyi anlattığı satırlarda da bu konuda şunları yazıyor: “Halil Hamid Paşa’nın Abdülhamid’in hal’ine teşebbüsü ve bu teşebbüsün Üçüncü Kadın Efendi ile padişahın kız kardeşi Esma Sultan ve Kapudan-ı Derya Cezayirli Gazi Hasan Paşa taraflarından haber verilmesiyle..” s. 347). Paşa’nın malları da müsadere ediliyor. Paşa ısrafla savaşırken, kendisi çok zengin olmuş! “Üç yüz bin akçeyi mütecaviz malikanesi mezada verilerek satılmaya başlanmıştı”. Sadrazam iken kolaylıkla elde ettiği mukataalar da üzerinden alınarak satılıyor ve bu yolla  hazineye çok para giriyor. Arnavutköy’deki yalısı da “mobilya ve sair eşyası, çiçek saksılarına kadar” eşyası ile Saray’a devrediliyor! (s. 168).

Hakkı Mehmed Paşa

Hakkı Mehmed Paşa 18. yüzyıl sonları ile 19.yüzyıl başlarında yaşamış (ölümü 1811), Sokollu ahfadından bir devlet adamı. Çeşitli görevlerde bulunuyor, son görevi Diyarbakır valiliği, fakat yazar en çok Rumeli tımar ve zeamet nazırlığı ve Rumeli Beylerbeyliği üzerinde duruyor ve bu vesile ile merkezle ayanlar arasındaki ilişkiyi sergiliyor.

18. yüzyılın başlarından itibaren hükümet merkezi eski güç ve nüfuzunu kaybediyor ve eyalet ve sancaklarda ayanlık ve derebeylik egemenlik kuruyor. 1768 Savaşı’ndan sonra bu süreç daha da hızlanıyor. Valilere tahakküme başlıyorlar; o kadar şımarmışlar ki bazı valiler vilayet merkezlerine bile uğrayamıyorlar ve “kendilerine malikâne ve iltizam suretiyle tahsis edilen arazilerin hasılatını bunlar vasıtasıyla tahsile mecbur kalan valiler ise geçinmek ve tutunabilmek için bu mütegallibeye mümaşat (hoş görünmek) yolunu tutmuşlardı” (s. 191). Ayrıca bu dönemde eskiden ayanın hizmetinde olan bazı kimseler de eşkiyalık yolunu seçiyor ve böylece bir de “dağlı eşkiyası” denilen kategori ortaya çıkıyor. Mütegallibe olan Rumeli ayanı içinde önde gelenler şunlar: Gümülcine Ayanı Tokadcıklı Süleyman Ağa (bu en azılıları); Serez Ayanı Siyavuş Paşazade İsmail Bey; Tırnova voyvodası ve Rusçuk Ayanı Tirseniklioğlu İsmail Ağa; Deliorman ve Silistre Ayanı Yılıkoğlu Süleyman Ağa. Bunlara ek olarak ikinci derece bir sürü ayan daha var. (s. 191). Devlet eşkıya tedibinde bile bunlara muhtaç ve bunların yardımını dileniyor. En fazlası da aralarındaki husumetten yararlanıp, birini öbürüne karşı kullanmak! (s, 192).

Hakkı Paşa 1796’da Rumeli valisi tayin ediliyor. Cesur, dürüst ve acımasız biri. Rumeliye’ye hareket etmeden önce III. Selim onu huzuruna çağırıp talimat veriyor ve ona bir de “âlâ hançer” hediye ediyor. Paşa’nın sert mizacı, o daha hareket etmeden ayanı korkutuyor. “Hakkı Paşa’nın valiliğe tayini Edirne’de duyulur duyulmaz medrese ve hanlarda bulunan birtakım serseri adamlar şehri terk ederek kaçmışlardı” (s. 195). Yanya mutasarrafı Tepedelenli Ali Paşa da kendisini karşılamak üzere oğlunu Edirne’ye yollamıştı! Hakkı Paşa onu “kendisine hizmet etmesi için” (gerçekte rehin olarak) yanında tutuyor.

Hakkı Paşa çok sert bir icraata başlıyor. Eşkıyaları kullanan bir çok ayanın (Dimetoka, Yeni Zağra, İştib, Edirne, Gümülcine, Samako, Eski Zağra) başlarını kesip merkeze yolluyor! (s. 196). Ne var ki ayanlardan her birinin İstanbul’da -hediye ve rüşvetle elde ettiği- korumacı ve adamları var. Bunlar rahatsız olamaya başlıyorlar. Hakkı Paşa’nın başarısı sadrazamlığına yol açabilir, bu ise kendileri için hiç iyi olmaz! Ayrıca Hakkı Paşa’nın şiddeti, aralarında husumet olan ayanı da birleştiriyor. Bunlar Paşa’yı merkeze şikayet ediyorlar ve merkezdeki adamlarını da devreye sokarak azlini sağlıyorlar. Vakanüvis Nuri Halil Bey’e göre, Hakkı Paşa aslında sert hareketiyle eşkıyalığın daha da yayılmasına yol açıyor. Mütercim Asım ise azle şikâyetlerin ve merkezdeki çıkar kavgasının neden olduğu kanısında. (s. 197). Bu arada Rumeli’de Pazvandoğlu daha da güçlenmiş ve nüfuzu altındaki toprakları genişletmiş!

Hakkı Paşa, 1797’de Halep Valiliğine tayin ediliyor. Ve Gelibolu’dan geçerek Söğüt Kasabasına geçerken, orada istenmediğine dair haberler alıyor. Çünkü daha önce eşkıyalığı bastırmak için oraya giden Ali Paşa eşkıyadan da çok zarar vermiş; Söğüt’lüler benzer bir durumun tekrarlanmasından korkuyorlar. Bunu duyan Hakkı Paşa alınıyor; kasabaya Delibaşı Kara Ömer’i bir miktar kuvvetle yolluyor ve kasabanın bir kısmı yakılıyor. 

Ne var ki olay merkezde duyulunca çok kötü karşılanıyor ve Hakkı Paşa’ya derhal Delibaşı’nın yakalanıp, başının yollanması emrediliyor. Kendisine yollanan hükümde “Söğüt kasabasını ihrak (yakma), ahalisinden hayli nüfusu katl ve emval-i fukarayı gasp u garet ettirip, sair kazalarda dahi enva-i teaddiyat” yapmakla suçlanıyor (s. 200). Yandaşları sayesinde idamdan kurtulup, İstanköy adasına sürülüyor. Orada bir sene sekiz ay oturduktan sonra da, 1799 Mart’ında, Bosna Valisi tayin ediliyor.

Hakkı Paşa 1801’de “eşkıya tedibi” için ikinci kez “tam istiklal” ile ve üç yıl azledilmemek üzere Rumeli Valisi tayin ediliyor. Ne var ki bu kez karşısında, eşkıyadan da tehlikeli Gürcü Osman Paşa var.

Osman Paşa eski Rumeli valisi. Bosna’ya vali tayin edilince Bosnalılar onu zalim diye şehre sokmak istemiyorlar. O ise Sofya’da ve Pazvandoğlu’nun ele geçirdiği toprakları geri almaya çalışıyor. Hakkı Paşa’nın tayini gizli tutulduğu için habersiz; fakat azledilirken Hakkı Paşa’nın Sofya’ya doğru geldiğini duyunca bir yandan eşkıyayı tahrike, öte yandan da sekban ve Arnavut kuvvetler toplamaya başlıyor. Bu durumda Hakkı Paşa da ikilem karşısında: Eşkıya ile mi, yoksa -arkasında İstanbul’dan da destekler olan-Osman Paşa ile mi savaşacak? Bu sırada Tepedelenli ve Triseniklizade ile ittifak halinde olduğu söyleniyor. Osman Paşa’ya mı, yoksa devlet ricaline mi karşı, pek belli değil! (s. 207). Devlet’ten asker ve mühimmat isteği de ancak kısmen karşılanıyor. Arkadan Belgrad’da yeniçeri yamakları da ayaklanıyorlar. Durum karışık. Sonunda Hakkı Paşa bir şey yapamıyor; tayininden on bir ay sonra azlediliyor, sürülüyor ve malları müsadere ediliyor! Menfasına da bir entari ile gönderiliyor! (s. 217).

Tosyalı Ebubekir Ratib Efendi

1780-1800 arasında en bilgili devlet ricali arasında. Önce Halil Hamid Paşa’nın gözüne giriyor, amedci oluyor ve hızla yükseliyor. III. Selim şehzade iken de onun güvenini kazanıyor. Veliahtın 16. Louis’ye gönderdiği mektupları kaleme alıyor ve İshak Bey de götürüyor. (s. 346). Uzunçarşılı, “1760-1780 arasında tetkik ettiği devlet ricali arasında” Ratib Efendi kadar “ilim, siyaset, devlet siyasetine ve Avrupa ahvaline vakıf” başka birini görmediğini yazıyor (s. 363).

Ratib Efendi 1791 Kasım ayında Nemçe (Avusturya) İmparatorluğu’na sefir olarak gönderiliyor ve dikkate değer bir sefaretname (“Tuhfetü’s Sefare”) kaleme alıyor. Haziran 1795’te de Reisülküttablığa tayin edilerek on beş ay kadar o mevkide kalıyor. 

Yazara göre, bilgeliğine (?) rağmen, sert mizaçlı, kırıcı, kendi adamlarını bile kolayca tahkir eden bir devlet adamı. Nitekim düşman ve rakipleri hakkında korkunç iddialar ve iftiralar ileri sürerek Rodos’a sürülmesini sağlıyorlar. Oradan  sadrazam değişikliği üzerine yeni sadrazm Yusuf Ziya Paşa’ya “acıklı durumunu anlatan” yalvarıcı mektuplar yazıyor. Nafile. Eski dostu, Şehzade Selim’in 16. Louis’ye yazdığı mektupları Fransa’ya ileten Çuhadar Hüseyin Ağa, Kapudan-ı Derya olunca, kendisine verilen emirle  Rodos’a gidiyor ve Ratib Efendi’nin başını keserek merkeze yolluyor: Temmuz 1799. (s. 362). Bu kesik baş Saray’da “seng-i ibret” denilen taşın üzerinde bir süre teşhir edildikten sonra, Ratib Efendi’nin mensup olduğu Şeyh Ataullah Efendi’nin Kanlıca’daki dergâhına yollanarak gömülüyor! Uzunçarşılı’ya göre, Ratib Efendi’nin başına gelenler “üstünlüğünü kıskananların” ve kendisinin de bu üstünlük duygusuyla etrafını kırıcı davranışlarda bulunmasının sonucu.. (s. 363).

Nizam-ı Cedid ricalinden Yusuf Ağa ve torunu Kethüdazade Arif Efendi..

18. yüzyıl sonları ile 19. yüzyıl başları devlet adamlarından  Yusuf Ağa, Giritli fakir bir esnafın oğlu. Küçük yaşta Girit Yeniçeri ağası Süleyman’a manevi evlat olarak veriliyor ve şansı öyle açılıyor. Ona iyi bir eğitim sağlayan Süleyman Ağa merkezde yeniçeri ağası olunca onu mühürdar, sadaret kaymakamı olunca da haznedar yapıyor. 1788’de para ayarı yaparak bir para krizine çare buluyor (s. 454). 3. Selim’in de güvenini kazanıyor. En önemli görevleri darphane eminliği ve I. Abdülhamid’in kızı Esma Sultan’ın kethüdalığı. On beş sene de valide sultan Mihrişah’ın kethüdalığını yapıyor..

Nizam-ı Cedid etkinliği ve büyük serveti şahsına düşmanlıklar da yaratıyor. Kabakçı ayaklanmasında idamı istenen rical arasında onun da adı var; fakat o sırada Hac’da olduğu için kurtuluyor. Fakat sonunda sürülmekten o da kurtulamıyor. Sultan II. Mustafa malının müsaderesi ile, Bursa’da oturmasına izin veriyor. Ne var ki düşmanlarından sadaret kaymakamı Köse Musa Paşa hem ondan kurtulmak, hem de servetinden pay almak için iftira ile II. Mustafa’dan onun katli emrini alıyor. Bostancı Ocağı hasekilerinden Ayıkulak Ahmed Ağa Bursa’ya giderek, Yusuf Ağa namaz kılarken başını kestiriyor ve kesik baş Topkapı Sarayı’nın ortakapısı önünde “mîrmîran” başlarının teşhir edildiği taşa konuluyor. (s. 457-458). Serveti beklenen kadar çıkmadığı için yalısında kazılar yapılmış ve uşakları da işkence görmüş. El konulan nakit ve mücevherlerden Sultan II. Mustafa da pay almış!! (s. 458-459). 

Torunu Kethüdazade Mehmet Arif Efendi de 18. yüzyıl ilk yarısının en alim müderrislerinden biri. Riyaziye, hendese, heyet, felsefeye de meraklı ve “rind meşrebli” imiş.. Bektaşilere yakın; “Beyoğlu’nda Organonlu kiliseye” de gidiyor; İngilizlerin verdiği balolara da” (s. 468). Beşiktaş Cemiyet-i İlmiyyesi üyelerinden. Bu dernek toplantılarını Beşiktaş’taki yalılarda (Kabataş lisesi yanındaki yalı ile yine o civardaki Şanizade yalısı) yaptığı için bu adla anılıyor. Yazar bu derneği 10. yüzyılın ikinci yarısında, Basra’da kurulan İhvannü’s Sefa adlı -Şeriatla felsefeyi uzlaştırmaya çalışan- derneğe benzetiyor. Burada dersler de yapılıyor. “Fünun”a ait dersleri Şanizade, felsefe ve edebiyatla ilgili dersleri de Arif Efendi veriyor. (s. 471). Arif Efendi’den ders alanlar içinde daha sonraları sadrazam olna Safvet Paşa, Yusuf Kamil paşa ve Midhat Paşa da var. (s. 476). Kendisi “alevi meşrebli” ve ehl-i sünnet ile mutezile arasında çıkan bir tartışmada “o meselede hak mutezilededir” demiş. (s. 480). Ne var ki Dernek dinsizlik iftirası ile mutaassıpların hücumuna uğruyor. Yeniçeri kırımından sonra da üyelerinin çoğu sürülüyor..

Damad Mahmud Celaleddin Paşa

Damat Çorlulu Ali Paşa’nın torunlarından. Celaleddin Paşa (ölümü 1899), “II. Abdülhamid’e jurnalcılık edenlerden kendisinin en çok itimat ettiği ve teveccüh gösterdiği zat” diye sunuluyor. (s. 502). Bu nedenle de tüm devlet erkânı kendisinden korkuyor!

 Diplomat (sefir) Salih Münir Bey’in babası. Abdülhamid onu özellikle Midhat Paşa’nın her hareketinden haberdar olmak ve onunla mücadele etmek amacıyla kullanmış. Abdülaziz’in öldürüldüğü hakkındaki “dosya” da onun “verdiği jurnallerle ve uydurma delillerle” hazırlanmış! (s. 502).