FEYZİOĞLU, HAMİYET SEZER

ANASAYFA

FEYZİOĞLU, HAMİYET SEZER; Tanzimat Döneminde Kadılık Kurumu; İstanbul, Kitabevi, 2010.

Osmanlı klasik çağında Şeri Mahkemelerin yanı sıra gayrimüslim cemaatlerin mahkemeleri ve konsolosluk mahkemeleri de vardı. 16. Yüzyılın 2. Yarısından itibaren Osmanlı taşra teşkilatında ve bu arada  kadılık kurumunda önemli değişiklikler yapıldı.

Başlangıçta köy gurupları oluşturan kaza merkezlerine bir kadı tayin ediliyordu. Tayinde, ilk dönemde kazaskerler rol oynuyor; fakat Kanuni döneminde şeyhülislamlığın ön plana çıkması ile durum değişiyor ve tayinler, “kadı adayının dilekçesi, şeyhülislamın işareti, sadrazamın telhisi ve padişahın Hatt-ı Hümayunu” ile yapılmaya başlanıyor. (s. 7). Bu aslında kazaskerlerin yerini şeyhülislamlık makamının (özellikle 1566’dan itibaren) almasıyla başlayan 3. aşama. (Önce kazasker-sultan; sonra -2. aşama- araya Divan giriyor). 16. yüzyıl ortalarında kadılık süresi iki yıldan fazla gösteriliyor.  Oysa 16. yüzyıl sonlarında Ankara ve Konya’yı inceleyen Özer Ergenç  (XVI. yüzyılda Ankara ve Konya; Ankara, 1995) “sürenin durum ve şartlara göre değiştiğini”, yani farklı uygulamalar olduğunu gösteren belgeler ortaya koyuyor. Ayrıca kadılar rüşvet vb gibi yollarla sürelerini uzatmaya çalışıyorlar.

Kadıların belli bir ücreti yok; yaptıkları işe göre (nikâh, miras taksimi, sicil vb) para alıyorlar; hatta Fatih Kanunnamesi’nde bunların akçe olarak karşılığı da yazılmış. Adli yetkileri dışında (yardımcılık statüsünde ve Sancak Beyi’nin kontrolü altında) idari yetkiler de kullanıyorlar; bu konuda şunlar sayılıyor: Narh tespiti ve uygulamasının kontrolü; asker yazımı; sefer sırasında yiyecek, içecek, hayvan sayımı, hammaddelerin dağıtımı vb’ye nezaret etmek; eğitim ve medreselerin ve kütüphanelerin denetimi; yetiştirilmek üzere ailelere verilen yeniçeri oğlanların kontrolü; Hıristiyan tebaanın davaları ve noterlik işleri; mukataa ve iltizam işlemleri. (s. 15). (Bkz. Şinasi Altundağ; Osmanlılarda Kadıların Salahiyet ve Vazifeleri Hakkında; VI. Türk tarih Kongresi (20-26 Ekim 1961); Ankara, 1967, s. 342-354.

İlk görevleri yargıçlık; sonra noterlik; daha sonra da tereke defterleri tutmak. Resmi mahkeme binası yok; kadının evi de mahkeme yeri gibi kullanılabiliyor. Bazen de Cami’ye yakın ve parasını bir vakfın ödediği bir bina tutuluyor. Valilerin kadıyı çağırıp şikâyetleri valilikte çözdükleri de oluyor. Mahkemelerde kadı ve naip dışında başkâtip, kâtip, muhzırbaşı ve muhzır var. Bu son ikisi adli polis görevi görüyorlar. Önce timarlı sipahilerin altı-bölük halkından seçiliyorlardı; sonra yeniçeriler ağır basınca, onlar tarafından tayin edilmeye başlandı. (s. 18). Kassam da miras taksimi işleri ile uğraşırdı.

Kadılık 17. yüzyıldan itibaren bozuluyor. Sayıları artıyor; mevleviyet mertebesine gelmiş olanlar (mevali) İstanbul ya da başka büyük şehirlerde oturup yerlerine kendi seçtikleri “naip”leri yolluyorlar (XV yüzyıl başlarından itibaren naiplik kurumuna belgelerde rastlanıyor); yolsuzluklar ve şikâyetler de artıyor. Kazalardan nahiyelere naip yollamanın bir nedeni de ulaşım zorlukları.

Mahkemelerde duruşmalar açık yapılıyor, görüşmeler “sicil-i mahfuz” denilen zabıt defterlerine kaydediliyordu. Bu duruşmalara “şuhud-u hal” adı altında tanıklar da katılıyordu; fakat bu “tanık”lar davanın tanıkları olmayıp, duruşmanın tarafsızca yönetildiğini gözetleyecek olan itibarlı (müderris, şehir kethüdası, yeniçeri ihtiyarları vb) kimseler katılıyordu (s. 21).

1716 Fermanı kadılık hakkında artan şikayetlerin sonucu. Ehliyetsiz insanların kadılığa tayinleri, gelirlerinin yetersizliği, yolsuzluklar vb vurgulanıyor.  Daha sonra 1792 ve 93 Hattı Hümayunları.. Bu sırada kadıların mevcudu 5-6 bin kadarmış. Mansıp verme usulü sınırlanıyor. (s. 31). 1795’te yayınlanan bir Ferman’da ise bazı kadıların ismini bile yazamayacak kadar cahil oldukları kaydediliyor ve “bundan sonra kazalara tayin edilecek kadıların memuriyet istemek üzere verdikleri dilekçelere kendilerinin imza atmaları, başkalarına imza attırmamaları, aksi takdirde imza atan ve attıran cezalandırılacağı” kaydedilmiş. (s. 33).

III. Selim zamanında daha da önem değişiklik istenci 1798, 1799, 1802 Fermanlarında ortaya çıkıyor. Göreve gelenlerin ilk aşamada sınavdan geçmeleri ve artık idari görevler yapmamaları isteniyor. Özellikle kaza ya da şehrin ileri gelenleri ile anlaşarak yönetime karışıyor, merkezden gönderilen idarecilere karşı tavır alıyorlarmış. Ayrıca mevleviyet ve kaza kadılarının yerlerine naip göndermeyerek bizzat çalışmaları emredilmiş. (s. 34).

II. Mahmut Dönemi:

1829 Fermanı ile Şeriatın iyi uygulanmamasının adaleti zedelediği, haksız kazançlar sağlandığı belirtiliyor. Böyle davrananların çezalanması isteniyor. 1834’te başka bir Ferman ehliyet üzerinde duruyor. Mayıs 1838’de “Tarik-i ilmiyeye dair ceza kanunnamesi” yayınlanıyor. Bunun girişinde “şeriat hizmetinde bulunan kişilerin suç işlediği ve naiplerin durumlarının bilinmediği” yazılı. Anadolu ve Rumeli kazaskerlerinin rüşvet ile tayin yaptıkları anlaşılırsa verdikleri unvan geri alınacak ve kendileri de cezalandırılacak. (s. 39). II. Mahmut kıyafette de reform yapıyor. Kadılar müderrisler gibi giyinirken bu adeti terk etmişler; şimdi yine “imame ve ferace” (sarık ve cüppe) giymeleri emrediliyor. (s. 45).

Tanzimat reformları:

II. Mahmut’un son yıllarında Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Aliye kurulmuştu (Bkz. Mehmet Seyitdanlıoğlu; Tanzimat Devrinde Meclis-i Vâlâ: 1838-1868; İstanbul; 1994).Yasama ve yüksek yargı organı gibi çalışıyor. 1854’te ikiye ayrıldı. Mecli-i Vâlâ sadece yargı işleri ile uğraşacak; Meclis-i Tanzimat-ı Ali ise yasa ve yönetmelik tasarıları hazırlayacak. Bunlar 1861’de tekrar birleşti ve 1868’de yeniden ikiye ayrıldı: Şurâ-yı Devlet ve Divan-ı Ahkâm-ı Adliye (yüksek mahkeme). (s. 48). Yüksek Mahkeme’nin üyeleri arasında gayrimüslimler de olacaktı ve başkanlığına Cevdet Paşa getirilmişti. Örgütlenme açısından da Mahkeme-i, Temyiz ve mahkeme-i istinaf olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Daha önce, Ocak 1840’da Talimatname-i Hükkâm ile naiplerin tayinini esaslara bağlıyor ayrıca onları maaşlı duruma getiriyordu. Mart 1840’dan sonra da devlet görevlilerine maaş ödenmeye başlandı. 1842’de eyalet ve sancak beylikleri meclislerine şeriat dışında yargılama yetkisi tanınmıştı. Bu meclislerin çalışmalarını düzenleyen nizamname 1849’da çıktı. 1847’de de Salname’ler çıkarılmaya başlandı. (Mahkemeler konusunda bkz. Tanzimat Devrinde Yargı Reformu; Eskişehir, 2004; Ekrem Buğra Ekinci; Tanzimat ve Sonrası Osmanlı Mahkemeleri; İstanbul, 2004).

Muallimhane-i Nüvvap’ın tam ne zaman açıldığı bilinmiyor; 1855 tahmin ediliyor. 1855’te Tevcihat-ı Menasıb-ı Kaza Nizamnamesi ve Nüvvap Nizamnamesi şer’i işlerin nasıl yürütüleceğini ayrıntılı bir şekilde anlatıyor.

Sonuç bölümünde, yazar, XVII. yüzyıl başlarında ortaya çıkan bozulmanın XVIII. yüzyılda arttığını ve merkezi iktidarın ferman ve düzeltmelerle bununla savaştığını anlatıyor. “1716, 1775, 1783, 1789, 1792, 1793, 1795, 1798, 1799, 1802, 1829, 1834, 1838’de yapılan değişiklikler (bu düzenlemelerin ne kadar sık olduğunu göstermektedir” (s. 104).

Tanzimat’tan sonra ilk düzenleme 1840’da Talimname-i Hükkam ile yapıldı. Bu talimname ilk maddesi ile –daha önce mansıplı kadılar tarafından tayin edilen- naiplerin şeyhülislam tarafından atanacağını; ikinci maddesi ile de naiplere maaş bağlanması kuralını getiriyordu. (s. 105). 1855 Muallimhane-i Nüvvap kuruldu ve sonra da bunu tamamlayan iki nizamname kabul edildi.

“1859 yılında “Bil-umum Mehakim-i Şer’iye Hakkında Müceddeden Kaleme Alınan Nizamnamedir” adı altında yeni bir düzenleme yapıldı. Nizamname şer’i mahkemelerin görev sınırlandırmasını, alınacak harç ve ücretleri kapsamaktadır. Bütün bu düzenlemelerle şer’i mahkemelerin ve hakimlerin görev alanları, süreleri, mahkemelerdeki ücretler, harçlar ayrıntılarıyla saptandı. 1867 Vilayet Nizamnamesi ile de bir yenilik daha getirilerek vilayet içindeki şer’i mahkemelerin çalışmalarını incelemek üzere şeyhülislamlıktan bir müffetiş-i hükkam-ı şer’iye atanacağı kararlaştırıldı. Tanzimat döneminin sonuna yaklaşıldığında, 1873 tarihinde Hükkam-ı Şer’iye Nizamnamesi adıyla 19 maddelik yeni bir nizamname ilan edildi. Bununla şer’i hakimlerin sınıflandırılmaları ve atanmaları yeniden düzenlendi. Şer’i hakimler beş sınıfa ayrıldı”. (s. 106).